5 Eylül 2012 Çarşamba

Anlayana; Sömürü



1650 yıllarında, bir grup Hollandalı, o günün koşullarıyla dünyanın öbür ucu denilebilecek uzaklıktaki Güney Afrika'ya gelerek yerleştiler. Amerika'yı kan ve zulümle işgal eden Avrupalı, Güney Afrika'da değişik bir metod izlemişti. Kendilerine "Afrikanerler" denilen bu beyazlar, Güney Afrika'nın yerlilerini kızılderililer gibi öldüreceklerine, yaşatmayı denediler. 


Güney Afrika'daki ırkçı yönetime karşı verilen mücadelenin önde gelen isimlerinden Rahip Desmond Tutu, beyazların bu hümanistçe davranışlarını şöyle özetliyor: 
 

"Topraklar bizimdi. Beyazlar, ellerinde Kutsal Kitapla bize geldiler ve dediler ki: 'Gözlerimizi kapayalım, dualarımızı okuyalım!' Gözümüzü açtığımızda gördük ki onlar toprakları almışlar, bize de Kutsal Kitabı bırakmışlar."

İnanç sömürüsünü bu kadar veciz cümleyle ifade etmeyi elbette, bu sömürünün acısını yüzyıllarca çekenler becerir. 

Rabbani dinlerin ruhbanlarca dejenere edilmesi sonucu korkunç zulümler işlenmiştir ve işlenmektedir. Para ve iktidar hırsıyla, papazların tarih boyunca, çevirdikleri dolapların ve işledikleri cinayetlerin haddi hesabı yoktur. 
Örneğin, papazlar, kilisenin içinde inşa ettikleri gizli düzeneklerle uzun süre hristiyan halkı kandırabilmişlerdir. Kilise içine gizledikleri ustalıklı düzenekler yoluyla, yakılan dilek mumlarının ısısıyla ve papazın bir kol indirmesi şartıyla otomatik olarak açılan kapılar, duanın kabul edildiğinin kanıtı olarak empoze edilmiştir. Kısa bir süre sonra, cahil halk, kiliseye yaptığı bağışla orantılı olarak duasının kabul olduğunu zannetmiş ve kliseyi büyük bir servete kavuşturmuştur. Ayrıca cennet anahtarlarının satılması ve afaroz adı verilen kurumun işletilmesi, bu sömürünün boyutlarını açıklar sanırım. 

Ruhbanların ve papazların bu maddi ve manevi sömürüsünden sözeden Kur'an-ı Kerim, bizi uyarmakta ve onlar gibi davranmamamızı öğütlemektedir. 

Kur'an'ın tüm ikazlarına rağmen, Hristiyan alemindeki inanç sömürüsü bizde de uygulanmıştır. Bu sömürü için sakal, sarık, türbe, uydurma kerametler ve dini ünvanlar birer araç olarak kullanılmıştır. 

Garibanı ezen, fukarayı cezalandıran, baskı zulüm ve işkenceyle bilim adamlarını sindiren krallar, şahlar ve padişahlar; bu zulümlerini Allah adına yapagelmişler ve dalkavuk din adamları aracılığıyla "kral veya padişah zalim bile olsa kendisine itaatın farz olduğunu" propaganda ettirmişlerdir. 

Beri yanda, 

Demokrasiye inanmış vatandaşların bu demokratik inançlarını sömüren politikacıların, politika sahnesinde çevirdikleri fırıldak, normal bir demokratın hayal gücünü aşan manevralarla dönmektedir. 

Demakrasi havarilerinin ve politika papazlarının, demokrasi maskesi altında yürüttükleri çok yönlü sömürü, "ya demokrasi, ya diktatörlük" seçenekli tehditler arasında devam eder. Demokratik sömürüye alışmış halk, aç ve çıplak kalsa da, evi başına yıkılsa da, kerameti kendinden menkul bu düzenin deva mı için dua edecektir! 

Öte yanda, 
Marksizme iman etmiş toplulukların da bu inançlarıyla sömürüldükleri, devletleşen patronların diktatörlüğünde birer köle gibi çalıştırıldıkları, artık gizlenemeyen bir gerçektir. Bu düzenlerde, kölelerin uyanmaması için arada bir taktikler değiştirilmekte veya geçmişin putları ve uygulamaları eleştirilmektedir. 

İnanç sömürüsü insanlık tarihinin en büyük dramıdır. 

Ve bu sömürünün ortadan kalkması, dinin SADECE ALLAH'a ait olması koşuluna bağlıdır. 

Ahiret endişesine ve Allah inancına yer vermeyen beşeri dinler, daha başında, bu inançsızlıklarıyla, "sömürücü" bir karaktere sahip olurlar. Allah ve ahiret inancına sahip olmadığı için, tüm beşeri sistemlerin genetik yapısında sömürü ve zulüm mevcuttur. Bu sistemler yaşlandıkça, yapılarındaki gizli kötülükler bir bir ortaya çıkmaktadır. 

Allah'a ve ahirete içtenlikle inanmıyan bir insanın "güvenilir ahlaki değerlere" sahip olması olanaksızdır. Allah'a ve ahiret hayatına inanmayanlar her ne kadar insanlıktan ve erdemlerden söz etseler de onların ahlaki anlayışlarını incelediğinizde bir "egoizm ve pragmatizm" canavarıyla karşılaşacaksınız. 

Kişiye ve koşullara göre bukelamun gibi renkten renge giren bu canavar, fırsatı yakalayıncaya kadar gayet masum ve sevimli gözükür. Genetik yapısında bu canavarı besleyen kişi, genellikle bu canavardan habersizdir. Kendisini gayet idealist ve iyiniyetli görmesi bile bu canavarın gizlenme taktiklerinden birisidir. Canavar, gizlendikçe gelişmekte, geliştikçe gizlenmektedir. 

Nitekim, 
Fakir halkın sırtından milyarlarca dolar servete sahip olanlar, yahut iktidarları için binlerce insanı katledenler, içlerindeki bu canavarları görmemekte ve kendilerini dünyanın en iyiliksever insanlarından birileri olarak zannedebilmektedirler. 

Ancak, müminler için bu canavar gizli değildir. Müminler, herşeyden önce bu canavarın varlığını kabul ederler. Zaten bu ön kabul, canavardan kurtulmanın ön koşuludur. Müminler, üstelik, canavarı etkisiz hale sokacak zincirlere sahip tirler. Ahiret hayatında yaptıklarının zerresinden sorumlu olaca ğını kuşkusuz bir imanla bilen birisi, elbette Yaratıcısının emirlerini, dünyadaki yararına aykırı da olsa uygulamaya çalışacaktır. 

İslam toplumlarında din sömürüsü, Allah ve ahiret inancının zayıfladığı, Kur'an'ın muskacılar elinde bir aspirin veya bir ölüler kitabı haline getirildiği, hurafe ve hikayelerin yaygınlaştığı dönemlerde, doğru orantılı olarak artmaktadır. Bu dönemlerin en belirgin özelliği de insanların putlaştırılmasıdır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder