5 Eylül 2012 Çarşamba

Anlayana; Doğum, yaşam, ölüm



Yoktun. 
Yüz sene önce, bin sene, yüzbin sene, milyon bin sene önce yoktun. Yok olduğunu da bilmiyordun, çünkü sen yoktun. Hiç bir insan da senin "yok" olduğunu bilemezdi. Hatta senin yokluğun o zamanlar söz konusu bile olamazdı. Sen yoktun ki yokluğun veya varlığın sözkonusu olsun. 

Doğdun. 

Daha doğrusu, belli bir zamanda ve belli bir mekanda doğan bir çocuk "sen" oldu. Sen kimdin? Sen seni daha bilmiyordun. Sadece bir cıyaklıyor, bir uyukluyordun. Erkek mi kız mı olacağını sen belirlememiştin. Doğduğun tarih ve yer sana sorulmamıştı. Kaç yüzbin sene önce Habeşistandaki bir mağarada doğabilir miydin? Babil'in asma bahçelerini sulayan bir bekçinin oğlu, yahut Fenikeli bir çömlek tüccarının torunu olabilir miydin? 2279 yılının (kıyamet kopmazsa) yakın aylarında, Karadenizin ortasında 15 milyonluk bir deniz kentindeki mütevazi bir gökdelenin 87. katında dünyaya merhaba diyebilir miydin? 

Babanı ve anneni sen seçmemiştin. Onlar da seni seçmemişti. Doğduğunda görüp tanıdılar seni. Sen de seneler sonra tanıdın onları. Zengin çocuğu mu, yoksa fakir çocuğu mu olacağın önemliydi, ama bu da senin elinde değildi. 

Doğdun. 

Üstelik bir insan olarak doğdun. Hani bir tarla faresi olarak da varlık alemine doğabilirdin. Yahut kapkara bir hamam böceği, yahut ta sevimli bir kertenkele... Bunlardan hiçbiri olarak doğmadığın kesin. Neden doğdun, niçin şu zamanda bu mekanda, filancanın çocuğu, falancanın kardeşi oldun? Neden kertenkele oldun veya olmadın? Tüm bu sorular, sorsan da sormasan da seninle beraber doğmuş oluyor. Soruları düşünmemek soruları öldürmez ki... Sorunları çözmemek sorunları ortadan kaldırmaz ki... 

Şöyle veya böyle niçin doğduğunu merak etmeden yaşadın, yaşadın. 

Büyüdün. 

Okudun veya okumadın, köylü veya şehirli oldun, evlendin veya evlenmedin. Belki korkak, belki cesur oldun. Belki zeki, belki kalınkafalı oldun. Belki pazarda hammal,belki kasabada kaymakam oldun. Belki belediyede memur, belki başbakan oldun. Belki hırsız, belki gardiyan oldun. 

Büyüdün ve mutlaka bir şeyler oldun. 

Belki çoluk çocukla oyalandın, belki sokak sokak aval aval dolandın, belki her gün milyonlarca lira kazandın, belki üç beş kuruş için çırpındın, paralandın. Belki kitapların arasında geceledin, belki de içki masasında sabahladın. Belki kuş gibi süzüldün, belki yılan gibi süründün. 
Oyalandın yahut dolandın, kazandın yahut paralandın, geceledin yahut sabahladın, süzüldün yahut süründün. Ama herkes gibi dünyayla birlikte güneşin etrafında bedavadan birkaç tur attın. Belki yirmi, belki otuz tur. Belki altmış, belki yetmiş tur... Ve sen iyi bilirsin ki bu yolculuğu ilanihaye sürdüren yoktur. 

Son istasyona yaklaştın. 

İnişe geçtiğinin farkındasın. Turların sayısına paralel olarak ortaya çıkan incecik fenerler, sana son istasyonu hatırlatırlar beyaz beyaz... İlk başta görmemezlikten gelirsin bu uğursuz trafik işaretlerini. Hatta dayanamayıp sökersin yerinden bir kaç tanesini... Ancak gün gelir sökmekle başedemezsin, siyaha, yahut kumrala boyamaya çalışırsın. 

Beyaz beyaz alevlenen sadece saçların değildir. Tüm vücudun için için yanmaktadır. 

Vücudunda başgösteren arızalar gün gelir tamir edilemez olur. Tamirciler, sana sahte umutlar verirler... Kesip biçer, söküp takıştırırlar. 

Nihayet, beklemediğin gün gelir. 

Halbuki hayatın boyunca hep beklemiştin. Büyümeyi, okul bitirmeyi, başarılı olmayı, iş güç sahibi olmayı, evlenmeyi, çoluk çocuk sahibi olmayı, çocuklarının büyümesini, okul bitirmesini başarılı olmasını... Hep beklemiştin, önce kendin için, sonra çocukların için! Daha uzun yaşadıysan bu sefer aynı şeyleri torunların için... Ama hep bekledin. Bir beklediğin gerçekleşince başka bir şeyleri bekledin... Beklemekle geçti hayatın... 

Çok gariptir ki yüzde yüz karşılaşacağını bildiğin şeyi hiç beklemedin. Düşünmek bile istemedin. Son istasyona yaklaştığını hissettikçe trene daha bir yapıştın. Kiradaki evlerine ve dükkanlarına zam üstüne zam yaptın. Bankadaki paralarını daha da çoğaltmanın hırsıyla geceleri uykunu kaçırdın. Yoksullara yardımı düşünmedin. Bazan üç beş kuruşu yahut eskimiş bir elbiseyi verdinse de minnet ettin. Yoksulu küçük gördün, kendini yücelttin. 

Son istasyona varan arkadaşlarının ve akrabalarının gidişini hüzünle seyrettin. Arada bir bu ayrılışlar olmasa son istasyonu aklına hiç getirmeyecektin... Trenin son düdüğünü çalacağı günün korkusuyla komplekslere girdin. Bunaldın, çevrendekileri bunalttın. 

Sonunda herkes gibi ÖLDÜN 

Niçin doğduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, hayatın gerçek amacını, ölümün anlamını ve ölümden sonrasını merak etmeden bu dünyaya gelip gittin. Hamam böceği, kertenkele ve evinde beslediğin minnoş kedi de yaşamları boyunca bunları merak etmediler. 

Senin onlara, yahut onların sana hayli benzediğini söylesem bunun sebebini de merak etmezsin sanırım! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder