1 Ekim 2012 Pazartesi

Dinamizm Ve Durağanlık

Yevm el Kıyame / Kıyamet Günü!

Yevm el Karia / Karia Günü!

Bu iki gün bağlamında toplumun durağanlığı ve dinamikliği üzerine acilen ve ciddi bir şekilde kafa yormak, her konuda işe yaramayan eski uygulamaları bırakıp yeni ve işe yarar çözüm önerileri için zihinsel ibadette bulunmak gerekiyor. Bölgemiz ve ülkemiz yoğun bir Karia Günleri yaşamakta, ama toplumlar bir türlü gerçek kıvama gelip kıyam gününü ortaya koyamamaktadır. Gerçek kıyama seyretmek, ağlamak, hamaset nutukları ve slogan atmakla ulaşılamaz/ulaşılamıyor. Halkın gözü önünde devlet kapsam alanı içindeki insan ölümleri sorununa sonuç alıcı ve kalıcı çözümler üretmek, bu günlerde hemen yerine getirilmesi gereken en öncelikli ibadettir. Bu ibadet yerine getirilip barış ve esenlik sağlanamıyorsa, ibadet diye yapılan diğer ne varsa hepsinin, insan hayatının yanında başka hiçbir şeyin anlam ve değeri olmadığı gibi, hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Bu işte baş sorumlu ve görevli olanlar da kendilerini milletin hadimi olarak gören ve böyle tanımlayan ülkeyi yönetme makamındaki kimselerdir.  

Kıyam, kıyamet, kıvam kelimeleri çok meşhur olup herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle burada Karia(qaria) kelimesinin birçok anlamından bazılarını aktarmak istiyorum. Bir şeyi diğer bir şeyin üstüne vurmak. Yüksek ses. Ani gürültü. Tokmaklamak. Kapıyı vurmak. Fena halde azarlamak. İnsanları korku ve dehşet ile çarpan demektir, bu anlamda önemli bir söz, açıklama ve olay için kullanılan “çarpıcı” sözü de bir tür qaria olup mecazen kullanılmaktadır. Karia kıyamet, kıyamet Karia değildir. Karia kıyamın/kıyametin habercisi olabilir. 

Toplumsal yaşamın devam ediyor olması, ille de onun dinamik olduğunu göstermez. Bireysel ve toplumsal dinamizm, birey ve toplumun ilerleyen zaman içinde hayatta olumlu değişimleri meydana getirmesi durumunda kendisinin varlığından söz edilebilecek bir değerdir. Bunun karşısında insanı kuşatan, onu bir şekilde esir alan durağanlık vardır. Dinamizm de durağanlık da aslında insan zihni ve eli ile oluşturulan durumlardır.  İnsan müdahalesi ile meydana getirilen setlerle önüne barajlar kurulup, yapay göller oluşturulmakta ve böylece toplum hayatı durağanlaştırılmaktadır. Bunun karşısında insanları harekete geçiren, onlara hayatlarında olumlu işlevsellik kazandırıp canlandıran değerler de var. Bunların en önemlilerinden ikisi ahlak ve saygı olup bunlar birbirinin gıdasıdır.

Türkiye toplumu için “oldukça dinamik bir toplum” derler. Gerçekten öyle midir? Eğer ortalıktaki nerede ise kaos derecesine varan inşaat furyası, mahkemeler karmaşası, herkese ait nimetlerin yağmalanması ve de en acıtıcısı olup milyonlarca insanın yüreğini yakıp kavuran doğu ve güneydoğudaki çatışmalar dinamizm olarak görülürse, yukarıdaki söz doğru kabul edilip soruya da “evet” cevabı verilebilir. Fakat hangi göz, hangi mantık, hangi izan, hangi vicdan bunları bir kıyam, hayırlı bir hareket(dinamizm), hayra vesile olup sevap kazandıracak bir hareket olarak görebilir? Böyle bir toplum, doğrusunu söylemek gerekirse sorunlarına çözüm üretemeyen ve yerinde sayan bir kalabalıktır. Buna ancak durağan toplum denebilir. Bunun çok ciddi kanıtları da var. Onlarcasından en önemli üç tanesini hemen söyleyeyim: Kürt, adaletsiz gelir dağılımı ve başörtüsü sorunları… Bunlar siyasi ve başka çıkarlar için uzatıldıkça uzatılan (müdde), yani bilinçli olarak imdadına (müdde ile köktendir) koşulmayan ya da koşma dinamizmi gösterilmeyen çeşitli şekillerdeki nemalanma kaynaklarıdır.  Bunlar devletin işleri, toplum ne yapsın diyemeyiz.

Devleti toplumdan, toplumu devletten ayrı düşünmemek gerekir.

Durağan toplum, sorunlarına çözüm üretebilecek kıvamda insan yetiştiremeyen, sayısı çok, ama niteliği olmayan fertlerin oluşturduğu kalabalık ve uyuyan bir güruhtur. Böylesi durağan toplumlarda canlılık emaresi görülmez, hayat donar, kalıplaşıp klişeleşir ve her şey taklide dönüşür. Toplumun büyük bir kesimi mutlu bir azınlığa esir olur. Bireyler kendilerini mutluluğa götürecek olan değerlere karşı cahil kalarak/bırakılarak egemenlerin yasa ve ilkelerini bilgisizce taklit ederler. Bunların temel düşünceleri keyiflerine göre yaşamak olduğu için, bu durgun hayat denizinde yapacakları başka bir şey yoktur. Oyun ve eğlence, maç ve dizi izleme sevdası onları kuşatmış, gözleri başka hiçbir şeyi görmüyor. Ahlak ve saygı değerlerinden uzak, hırs ateşine dönüşmüş bu yaşam tarzı onları yakıyor, ama kendileri farkında değiller.

Günümüzdeki manzara şudur: insanların çoğu korkunç bir ihtirasla birbirlerine karşı olan davranışlarında ölçüyü yitirmişler, dengesiz bir toplum oluşturmuşlardır. Toplum bu haliyle kurumuş balçık gibidir.  Bu durağan toplumun dağlar misali sözde büyükleri vardır. Onlar renkli yün gibi hafif insanlardır. Büyüklükleri aldatıcıdır. Bunlar durağan toplumun dağlarıdır. Ufak bir hareketle pamuk yığınları gibi atılırlar. Zaten dağ olmaları yapaydır, ağırlıkları yoktur. Onların dağlar gibi olmalarının sebebi, toplumun dinamizmini söndürmüş olmalarından ve insanları kendilerine köle yapmalarıdır.

Köleler özgürlüklerini kazanıp, topluma gerekli dinamizmi kazandırdıkları gün, Karia suresinde anlatıldığı şekilde atılmış pamuk yığınları gibi büyüklükleri biter. Bu, toplumun durağanlıktan çıkıp harekete geçmesidir: büyük kıyamet…  Bütün bunlar cesaret, azim ve sabır ister. Cesaret bilginin eseridir. Bilgi, bilinç, cesaret üçlüsü de değişim ve gelişim(dinamizm) için önemli unsurlardır. Özüne yabancılaştığının farkına varan insanın bilinçlenme ve değişimi için çaba harcaması onu bu dünyada hoş bir yaşama, ahrette de cennete ulaştırır.

Geçmiş dönemlerde durağanlaşmış toplumların harekete geçirilmesi resullere gelen vahiy ile olmuştur. Vahiy bilgisinin (ruhunun) kendisine ulaştığı her fert onu benimseyince kıyam etmiş, kıyamı sonunda da devrim meydana gelmiştir.

Bu devrimde ölçüyü dengede tutan, ağır olan davasını bilen kimseler Rabbini razı etmiş ve kendileri de ondan razı edilmiş bir hayata kavuşmuşlardır. Zaten vahiy değerlerine bağlı hayat tarzı, razı olunmuş bir yaşama biçimidir.

Fakat Resullerden kısa bir süre sonra toplum yine durağanlaşmış/durağanlaştırılmıştır. Yönetenler ve onların destekçisi ruhban sınıfı vahyi bir kenara bırakıp keyiflerine göre oluşturdukları uydurma dinlerle insanları cahil bıraktılar/bırakıyorlar. Cahil kalan bu insanların hayatlarını da kendi arzuları doğrultusunda yönlendirerek, onları dondurdular/donduruyorlar. Bu donma işi giderek katılaştı. Kitleler büyük buz dağı haline geldi.

Bakmayın ortalıktakilerin günübirlik çıkarları için yaptıkları koşuşturmalarına… Ölen öldüğüyle, cebini dolduran doldurduğuyla kalıyor… Dinamik toplum ve yönetim böyle mi olur? Mustafa DEMİR'in kaleminden

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder