24 Aralık 2012 Pazartesi

SİHİR VE HARUT İLE MARUT


SİHR:

Sihr, "bir şeyi, göz boyayarak, el çabukluğu yaparak veya başka taktiklerle gerçeğinden başka bir şekilde göstermek"tir:

(A'râf: 115–119) (Sihirbazlar Mûsâ'ya,) "Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın yoksa atanlar biz mi olalım?" dediler. (Mûsâ,) "Siz atın" dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler [gösterdiler]. Biz de Mûsâ'ya, "Sen de asanı bırakıver" diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor. Böylece hakk yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları bâtıl oldu [boşa gitti]. (Firavun ve ileri gelenler) artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.

(Tâ-Hâ: 65–70) Onlar [sihirbazlar], "Ey Mûsâ! Ya sen atacaksın veyahut ilk atan kişiler biz olalım" dediler. O [Mûsâ], "Bilakis, siz atın" dedi. Bir de ne görürsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine koştuklarını hayal ettirdi. Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti. Biz, "Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin, sağ elindekini de bırak, o, onların yaptıklarını yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz" dedik. Sonunda bütün sihirbazlar, "Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik" demek suretiyle boyunlarını kösmüş olarak bırakıldılar.

HÂRÛT ve MÂRÛT'UN KİMLİĞİ:

Bu Âyette, şeytânların insanlara sihir ve Bâbil'deki Hârût ve Mârût adındaki iki meleğe/krala indirilenleri öğrettikleri bildirilmektedir.

Âyetin bu bölümüyle ilgili de birçok saçma söylentiler uydurulmuştur. 


HÂRÛT ve MÂRÛT:

Bir çok kuran okuyucusu konuya şöyle açıklama getirir:

Bazıları Âyetin orijinalinde geçen el-melekeyn kelimesini el-melikeyn şeklinde okurlar. Bu durumda Hârût ve Mârût ile, "iki melik" [kral] kasdedilmiş olur. Bazıları da el-melekeyn şeklinde okur. Bu ise, "iki melek" anlamına gelir.

Bununla beraber Bâbil'de geçen Hârût ve Mârût kıssasının ve bunların insanlara sihir öğretmelerinin, Âyetlerin inişine tanık olan Araplar ve Yahudilerce bilinmeyen şeyler olmadıklarını düşünüyoruz. İsimlerin [Hârût-Mârût] Arapça kalıplara uygunluğu da bunu kanıtlayıcı niteliktedir. Rahatlıkla bu iki kelimenin orijinal hâllerinden Arapçalaşmış olduklarını söyleyebiliriz. Âyetler ise, olayı Yahudilerle ilintili olarak sunuyor. Anlaşılan o ki , kıssanın Hz. Peygamber zamanında ve yaşadığı çevrede anlatıla geldiğini ortaya koymaktadır.

Hârût ve Mârût'la ilgili olarak aktarılan ayrıntılı açıklamaları ise ihtiyatla karşılıyoruz. Kaldı ki Âyetlerin amacı bizzat Hârût ve Mârût kıssasını anlatmak değildir. Asıl amaç eleştiri, uyarı, anlatım ve öğüt işlevini görmedir. Önemli olan bu noktalar üzerinde yoğunlaşmaktır ve bu da yeterlidir.

Daha evvel, melek/melâike sözcüğünün mülk veya üluk kökünden türeyebileceğini; mülk kökünden olduğunda "güç"; üluk kökünden olduğunda ise "haberci" anlamına geldiğini; hangi kökten türediğinin de, bulunduğu cümle ve paragraftaki söz akışından anlaşılabileceğini Mlekler ile ilgili makalelerimizde belirtmiştik.

Âyetteki melek kelimesi, üluk kökünden türemiş kabul edilirse melekeyni sözcüğü, "iki haberci" anlamına gelir ki bu da "iki nebi" demek olur. Zaten bunlara vahiy indirildiği de Âyette açıkça zikredilmiştir. Kökü mülk kabul edilip de kelime melikeyni okunursa, "iki kral" manasına gelir ki

Allah'ın Elçilerinin birçoğunun "meliklik" vasfı da vardır; kendilerine "hikmet" verilenler aynı zamanda hükümdardırlar. Bu meleklerin halk kültüründeki türden melek olmaları söz konusu değildir. Zira bu anlamıyla meleklerde irâde yoktur:

(Tahrîm: 6) Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun. Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır.

Bunların adları belli değildir. Zira Hârût ve Mârût; Ye'cuc ve Me'cuc, Tâlût ve Câlût gibi birer unvandır. Öyleyse Hârût ve Mârût hakkında, arkeolojik belgeler ortaya çıkıncaya kadar Kur'ân'daki bilgilerle yetinilmesi, bunun dışında tahminde bulunulmaması gerekir.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da bu iki Peygambere indirilen şeydir. Âyetteki ifadeleri takip ediyoruz:

Hâlbuki o ikisi [Hârût ve Mârût], "Biz fitneyiz, sakın kâfir olma!" demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi. Sonra onlar [herkes], o ikisinden erkekle eşinin arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. –Ne var ki, onlar onunla Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.– Onlar [herkes], kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu satın alanın âhirette hiçbir nasibi olmayacağını da kesinlikle biliyorlardı.

Buradan açıkça anlaşıldığına göre Hârût ile Mârût, karı-koca arasındaki uyumsuzluğa, geçimsizliğe ve ayrılığa neden olan şeyleri öğretiyorlar; yani, mutlu bir ailenin nasıl kurulacağını ve hangi şartlarda yuvanın dağılacağını öğretiyorlar, insanlar da bu iki kral Peygamberden öğrendikleriyle yuvalarını sağlam tutuyorlardı. Ayrıca bu iki kral Peygamber insanlara, "Biz fitneyiz, sakın kâfir olma [sakın bu bilgileri kötüye kullanmayın]" demedikçe de hiç kimseye hiçbir şey öğretmiyorlardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder