29 Nisan 2012 Pazar

KURANA GÖRE; Beyt ve Tekbir


Tarih boyunca insanlar çeşitli dinler adı altında bir takım ritüeller icra etmiştir. Bu ritüeller kimi zaman bir suya dalıp çıkmak, kimi zaman bir ineğin karşısında hazır ol da beklemek, kimi zaman bir taşın önünde eğilmek, kimi zaman da bir duvarın karşısında gözyaşı dökmekten ibarettir. “Dinlerin ölüşü” adeta “ritüellerin doğuşu” ile başlamış, başlangıçta devrim ve isyan çığlıkları ile başlayan hareket zamanla yerini hedeften uzaklaşan ve taklit halini almaya başlayan, kendi kendini yaratamayan, anlamlandıramayan boyuta taşınmıştır.

Söz konusu durum İslam için de geçerli olmuş,
Salât ; evrensel bir spor,
Hac; turistik bir gezi,
Zekât; riya ve gösteriş,
Oruç; Rejim yapmanın bir diğer yolu haline dönüşmüştür.

Kendi kendini yaratamayan, yeniden anlamlandıramayan, var oluş ve konuş sebebini, hikmetini, hayat üzerinde tesis etmeyen ritüel dinin çürümesine ve yozlaşmasına sebep olmuştur.  Öyleyse İslam’ın yozlaşması ritüeller yoluyla olmuş, yeniden doğuşu da ritüellerin doğru anlamlandırılması yoluyla mümkün olacaktır.

Özellikle dilimize namaz diye çevrilen Salât, yeniden anlamlandırılmaya ihtiyaç duymaktadır. Bizler “ucuna susturucu takılmış” ibadetlerin, ritüellerin yeniden Yozşamış dini değerlerden arındırarak, Kurani niteliğinin ortaya konması olacaktır. 
  
Hedef: Kıble! Namaz için durulduğunda kıbleye dönülür.

Kıble Arapça “gablü”(önce) kelimesinden türeyen bir isimdir. “Öncelenen yer” demektir. Öyleyse kıble, hakikatlerin öncelendiği ve hedef alındığı merkez üssü demektir. Kur’an’da ne yapacağız? Diye soran Hz. Musa ve İsrailoğulları’na “Vec’alu buyutekum gıbleten!”(Evlerinizi Kıble edinin: Yunus/87) emri verilmiştir. Evlerin hak ve adaletin öncelendiği merkez üsleri edinilmesini ve yeni bir neslin bu evlerden inşa edilmesini istiyor Allah. Bu manada zulmün doruklarda gezindiği bir devirde, nereden başlamalıyız? Sualinin bize gösterdiği hedef açıkça, evler inşa etmek, o evlerde hak ve hakikatleri önceleyen, hayat felsefesi haline getiren insanlar, nesiller meydana getirmek olduğunu görüyoruz. Açık bir karşı duruş, karşı duruşun verdiği mücadele ahlakı... Boş oturmak veya bırakıp kaçmak değil aksine üretmek ve yeniden anlamlandırmak. Kıble olarak döndüğümüz yer ise Mescid-el Haram! İnsanlık için ilk inşa edilen beyit. (Ali İmran/96) Beyt’in insanlık adına temsil ettiği mana, bizim için Kıble olmuş oluyor. Kıblemiz, öncelediğimiz hakikat Beyt’in temsil ettiği anlamlardır. Hedefimiz Beyt’in ontolojik-sosyolojik olarak bize anlattığı prensiplere ulaşmak ve sadık kalmaktır.

Bir kere Beyt’in kendisi bile “vuzia li’nnâs”(İnsanlar için vaaz edilmiş) bir yapıdır. Ontolojik olarak varlığını diğerine borçlu bir yapı. Diğerinin iyiliği için kurulmuş bir bina. Namaz kılan her kişi, Beyt’in temsil ettiği bu değerin önünde saygıyla eğilmektedir. Zira Hacc esnasında da tavaf, Beyt’in etrafında dönmekten ibarettir. İnsanlar meyl edecekse iş bu hakikatlere meyletsin. Onların pervanesi olsun. Diğergâm, başkasının derdiyle dertlenen, isâr sahibi olan, ikram sahibi olan, insanlık için fiil ve hareketlerde bulunan kişiler olsunlar. Tavaf bize bu hakikati tekrar hatırlatır. O halde Beyt duruşuyla bize bir noktayı, hedefi işaret etmektedir.

Bütün mescitler, camiiler, kiliseler, Es-salahlar(sinagoglar) aynı hedeflerin gerçekleştirildiği mekânlardır. Kelime olarak da aynı kökten c-m-a/topladı, cem etti kökünden gelen kelimelerdir.(Es-salah ise salat kelimesi ile aynı kökten destekleşilen yer manasındadır) Beyt’in özelliklerinden yola çıkarsak o hedefleri şöyle sıralayabiliriz.

1- Diğergâmlık: Beyt başkalarının dertleriyle dertlenen bir yapıdır. Kuruluş felsefesinde kendi için değil, diğerleri için var olma anlayışı yatar. (Vuzia li’nnâs)

2- İsâr: Kâbe İsâr sahibidir. Kendisine getirilen tüm hediye/kurban/adakları ihtiyaç sahiplerine dağıtır. Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından üstün görür.

3- Beytullah: Kâbe, Allah’ın evi olarak bilinir. Allah’a zaman ve mekân isnat edilemeyeceğine göre gerçekte bu halkın evi manasına gelmektedir. Evsizlerin evi, köprü altında yatanların evi, bütün insanların din ve ırk ayrımı yapmadan ortaklaşa kullanabildiği mekân.

4- Mescid-i Haram: Sınırın, haddin, hürmetin, saygının korunduğu yerdir. Emeğin zayi edilmediği yerdir. Beyt hürmetlerin korunması gerektiği hakikatini duruşuyla ifade etmektedir.

5- Gönülleri birleştiren: Beyt insanların kalplerini yüce hakikatlere meylettiren mekândır. Kalpleri birleştiren bir niteliği vardır. Savaşın kesildiği, barışın ve selametin sigortasıdır. Öyle ki cahiliye döneminde bile kılıç kılıca savaşan iki kişiden biri Beyt’in avlusuna geldiğinde kurtulmuş oluyordu. Savaş Mescid-i Haram’da sona eriyordu. Bu yönüyle Beyt, mutlak barışın öncelendiği yerdir. (Fec’al efideten min’en-nâsi tehvi ileyhim: İbrahim/37)

Öyleyse “döndüm Kıble’ye” demek:

"Ya Rabbi! Başkasının derdiyle dertlendim, Ya rabbi! İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımdan üstün tuttum. Ya rabbi! Evsizlere, köprü altında yatanlara, yetim ve gariplere kol kanat gerdim. Ya rabbi! İnsanların canına, malına, ırzına, aklın ve nesebin sıhhatine hürmet ettim, emeğe saygı duydum! Ya rabbi! Yeryüzündeki bütün savaşları, kavgaları, kinleri bitirmek için, zincirleri kırmak, köleleri özgürleştirme8ıhk için söz veriyorum!" demektir.

İlk inşa edildiğinde kübik bir yapı oluşundan dolayı bu ismi almış olması muhtemeldir. Kâbe’ni üç temel fonksiyonu Kur’an’da aktarılır.

Beyt insanlık için bir mihenk taşıdır.(Mesabeten-li’-nâs: Bakara/125) “Mesâbe” kelimesini Kamus-u Türkî’de “derece ve menzil” olarak çevrildiğini görüyoruz. İnsanların kendilerini ayarladığı sabite, temel değer, mihenk taşı. Öyleyse Beyt’e dönen insan kendini her dem yeniden ayarlayan insandır. Beyt değişmeden duran temel değer, insan temel değere bağlı değişken. Bu manada insanlık, Beyt mesabesinde ölçülür. Beyt bütün canlılar ve insanlar için güven merkezidir.(Emnen-li’-nnâs: Bakara/125) Duruşu ile insanlara “güven” telkin eder. Mescid-el Harama giren bu sebeple güvende hissetmiş, her türlü saldırıdan korunmuştur. Öyleyse Beyt dönen kimse “güvenen” kimsedir. Çünkü o emniyetin kaynağına dönüş yapmıştır. Allah’a güvenir, güvendiği için yığmaz, biriktirmez, kenzetmez, çoğaltmaz. Güvendiği için paylaşır, bölüşür, yardımlaşır. Beyt İnsanlık için bir Kıyam’dır.(Kıyâmen li’-nnâs: Mâide/97) Beyt Kıyâm’ın başladığı yerdir. Bütün insanlık için Kıyam’ın, ayaklanmanın, dik duruşun sembolüdür. Aynı zamanda insanlığın zulmeden sistemler, rejimler, sınıflar, güçler karşısında ayağa kalkışıdır. Son tahlilde Beyt “İnsanlık için kıyâm vakti”dir.

İnsanlık için mihenk taşı… İnsanlık için güven merkezi… İnsanlık için kıyam sembolü…

Beyt’i olanın ölçüsü olur. Değişmeyen değerleri olur. Beyt’i olanın imanı, emniyeti, güveni olur. Her şeyden önemlisi Beyt’in olanın Kıyam’ı olur. Beyt’in olmayanın ise tasması, prangası ve zinciri…


Tek-Bir: Eşitle(n)me

 Kıble’ye dönüldükten sonra yapılan ilk iş, “Allah-u Ekber” sözüyle elleri yukarı kaldırıp aşağıda birleştirmektir. Bu yapılan işleme “tekbir getirme” denir ki Osmanlı’da bu iş için özel eğitilen Tekbirhân’lar da olmuştur.

Beyt’i karşısına alan kişi, kalbini(dönüp duran aygıt) değişmeyen temel değerlere bağlamıştır.

  Kur’an’da “Kibr” kelimesinin türevlerinin şu manalarına geldiğini görmekteyiz:

Ağır gelmek: “Bu görev sana ağır geliyorsa…”(En’am/35)

Tahammül sınırlarını aşmak, sabrı taşırmak: “Benim dik duruşum, makamım ve Allah’ın ayetlerini(toplumun sorunlarını) haykırmam sizin tahammül sınırlarınızı aşıyorsa…”(Yunus/71)

Zor gelmek:Müşriklere kendilerini davet ettiğin hayat nizamı zor geldi…”(Eş-Şûra/13)

Bedenî ve aklî büyüme: “Onlar büyüyecekler diye mallarını acele ve israf ile yemeyin…”(Nisa/6)

Büyükleme: “Ve ancak Allah’ı büyükleyin…”(Bakara/185, Hacc/37, Müddessir/3, İsra/111)

Büyüklük taslamak: “Orada senin büyüklük taslaman olamaz…”(Araf/13)

Hegemonya kurma: “Yeryüzünde haksız yere hegemonya kuranları…”(Araf/146)

Irkçılık: “Irkçılık yaptı ve kâfirlerden oldu…”(Bakara/34)

Güce dayalı ayrıcalık: “Firavun ve orduları yeryüzünde güce dayalı ayrıcalık kurmak istedi…”(Kasas/39)

Görüldüğü gibi kelimenin kökeninde iki temel anlamın var olduğu ortadadır: Ayrıcalık ve kibr.

Allah-u Ekber; Allah’tan başka “ayrıcalık” sahibi yoktur demektir. O halde hiç kimse ayrıcalık sahibi olduğunu iddia edemez. Allah-u Ekber demek sınıfsal farklılıkları reddetmek, güce dayalı tahakkümü kabul etmemek demektir. Allah-u Ekber demek; eşit olmayı kabul ediyorum, eşitim, eşitiz demektir.

Türkçe’de bu kavramın “Tek-bir” kelimesi ile ifade edilmesi ise boşuna değildir. Tek olmak, ayrıcalıklı olmak demektir. Ayrı olmak, aynı olmamak ve özel olma halidir. Öyleyse tekim diyen aslında “eşit değilim” demiş olur. Aynîliği kabul etmeyen ayrı olan, ayrıcalık sahibi kişiye “tek” denir. Nitekim siyasi olarak her türlü ayrıcalık sahibi, emir verme yetkesini(dikta) tekelinde toplayan kişiye diktatör, gücü tekelinde toplayan, devleti tek bir kişinin yönettiği yönetim biçimine “monarşi” denildiği gibi…

Birleme ise yüceltme, büyütme, tekebbür’dür. Dilimizde “sen bir tanesin” dediğimizde karşımızdakini övmüş, taltif etmiş, yüceltmiş oluruz. Allah-u Ekber, Allah’tan başka ayrıcalıklı olan ve yüceltilmeye, birlenmeye, baş üstünde taşınmaya kimse layık değil, demektir.

Kişinin “ontolojik ayrıcalığa sahip olma” isteğini(ırkçılık) de Kur’an “istikbâr” ile anlatmaktadır. Şeytanı Adem’e secde ettirmeyen şeytanın ontolojik ayrıcalık ve üstünlük arzusuydu. “Beni ateşten Onu topraktan yarattın ben ondan üstünüm…”(Sad/76) Bu sözüyle şeytan kendi ırkını Âdem’in ırkından üstün görmüştür. Dolayısıyla tarihin ilk ırkçısı Şeytan’dır…

 Varlığın işleyiş yasalarına boyun eğmeyen şeytan, Âdem’i yoldan çıkartmaya yemin etti. Ve Ona ilk öğrettiği de insanlar arasındaki eşitliği bozma yani mülk edinerek iktisadi ve siyasi ayrıcalık kazanma yoluydu. “Mülk-ün la yeblâ” (meblasız, hesapsız mülk: Taha/120) ve “Şecere-i huld” (sonsuzluk ağacı: Taha/120) şeytanın Âdem’e (vahyettiği) öğrettiği iki yoldu. Sonsuzluk ağacı ile kastedilen, mülkün cari gelirleri idi. Ağaç meyve verdiğine göre, mülk de gelir getirmeliydi ki hiç bitmesin…

 İnsanoğlu tarih boyunca şeytanın açtığı bu yoldan ilerledi. Bu yolun sonu karanlığa ve zulme vardı. Yolun sonundaki karanlığı gören Âdem, rabbine istiğfarda bulunarak af diledi. Âdem’in istiğfar edişi bize varlığın sonunda(Ahiret inancı) şirk düzenini terk edeceği, istiğfar edip adil düzene geçiş yapacağı umudunu aşılamaktadır.

Öyleyse bugünkü mülkiyet anlayışı olmasaydı, insanlık iki dünya savaşı, milyonlarca insanın ölümü, nice açlık, sefalet ve zulmü hiç yaşamamış olacaktı. 

Peki, gerçekten insanoğlu mülkiyete sahip olma yoluyla mutlak kibre(ayrıcalık ve yüceliğe) ulaşabilir mi?
Sanırız Kur’an’ın cevap verdiği en önemli sorulardan biri de budur. Kur’an insan için kibr kelimesini kullandığında istif’âl babından kullanır. (İstikbar-müstekbir) bu babın özelliği “isteme-dileme” bildirmesidir. Estağfirullah (Allah’tan bağışlanma dilerim) de olduğu gibi…

Bu manada insan, hiçbir zaman mutlak kibre ulaşamaz. Sadece bunu isteye-dileyebilir. Bu boş bir arzu ve beklentiden başka bir şey değildir. Mutlak ayrıcalık ve yücelik sahibi olan Allah’tır. Allah-u Ekber, iş bu hakikatin yere, göğe, dağa, taşa, ağaca, kuşa haykırılmasından başka bir şey değildir.

Allah’ı tek-bir’leyip toplumsal vahdeti sağlayamayanlar, aslında O’nu hiç tek-bir’leyememişlerdir. Kur’an lafzatullah’a kimi yerde toplum/halk/kamu anlamı da vermiştir. Allah’ın önüne geçmeyin ayeti veya ganimet mallarından 5/1’i Allah’a ayırın! Emri, o malların sahiplerini anlatırken; toplum/halk/kamu olarak çevrilmiştir.  

Öyleyse Allah-u Ekber demek han, padişah, bezirgân, kral ve sultanlara, en büyük gücün saltanatları değil “Halk” olduğu gerçeğini hatırlatmaktadır. Siyasal e sosyal gücün kaynağı ve sahibi Halk’ tır. Halk en büyük güçtür.

Allah-u Ekber; hâkimiyeti Allah’a izafe etmekle beraber, gayr-i şahsi bir norma da bürümüş olmaktadır. Tıpkı “Le-hu’l-Mülk” Mülk sadece Allah’ındır sözünün Mülk Allah’tan başkasının değildir, demek olduğu gibi…
Gayr-i Şahsi hâkimiyet kavramını açarsak bunu iki şekilde anlamak gerekmektedir.

 Bunlardan ilki hâkimiyet Halka aittir. Yani bir şahsın elinde toplanamaz, halkın tamamınındır. Halkın hâkimiyeti Ali Şeriat’nin deyimiyle “oy sayısı kelle sayısına eşit olduğu zaman”dır.

İkincisi ise gayr-i şahsî hâkimiyet esasının olduğu yerde bütün ümmet hukukun/şeriatın önünde eşittir.

Hâkimiyet adaletin elindedir. Halkın egemenliğinden kasıt aslında bu adalet normlarının, insani, ahlaki, irfani prensiplerin kişilerden üstte durduğu sistemdir.

27 Nisan 2012 Cuma

SÖZ OLA BİTİRE SAVAŞI

      
        Aslında tek dinin ama insanlarca ayrılan ve semavi din olarak nitelenen üç dinin de ortak dili, söylemi, ilk emri: Oku!

        Tevrat “Önce Söz Vardı” diyerek oku der, bir nevi sözün ve okumanın gücüne dikkat çeker… İncil, Yahuda İskeryot’u mahvedenin bir söz olduğunu vurgular daima…  Ve Kur’an rahmet elçisine ilk emrini ve sözünü iletir: Oku!

      Okumak bu coğrafyanın kelimenin tam anlamıyla asla terk etmemesi gereken bir görev… Ama işin garipliği de de bu ya; Okumanın en az olduğu, okumanın faziletinin pek de kavranamadığı yegâne yer yine Ortadoğu… Bu topraklar yani…

        Sevgi bütün semavi dinlerinin şiddetle emri… Okuduğunuzda sevgi ayetlerinin fazlalığı dikkatiniz ilk çeken konu oluyor. Ama okumadığınızda Din’in kaynağı olan topraklardan aynı zamanda Kin’in de yayıldığını göremiyorsunuz.

        Dil bir medeniyeti tümden ya ayakta tutuyor veya yıkıyor, dağılıp gitmesine sebep oluyor…

        Bu durum semavi olmayan dinlerde de aynı. Örneğin; Hintlerde tanrıların tanrısı Söz Tanrısı’dır… Her şeye kadir olan Tanrı Vak… Yani Söz…

       Söz vermek bizim toplumumuzda şeref sebebidir. Sözünde durmayana şeref yoksunu gözüyle bakılır. Erin sözü olmaz bizde deyim olarak, sözünün eri olmak vardır… Öyle ki sözünün eri olmadığınızda aranıza mesafe koyar insanlar sizinle…

      “Sen de mi Brutus?” Diyebildi  Sezar ölmeden önce… Kendisini hançerleyenlerden biri olarak çok sevdiği Brutus’ü görünce dayanamadı besbelli. İşte bu sözdür ki asırlarca Brutus’ün hainlerden olduğunu ispatlamıştır bize. Ya bu Söz olmasaydı?

       Şimdi neden bu kadar Söz’ü övdüğümü soracaksınız elbette. Düşüncemiz o ki, son zamanlarda en çok doğru Söz’e özden gelen bir söze,  savaşı kesen sözlere çok ihtiyacımız var…

En mühim ve en güçlü silahımızı neden kullanmayı düşünmüyoruz tam da bu sırada?

Ehl-i Kitaplaşmak

İman edenlerin Allah’ı ve O’nun katından inen gerçeğin ta kendisini hatırlamaları için titreyip kendilerine gelme zamanı gelmedi mi? Yoksa üzerlerinden uzun zaman geçince yoldan çıkıp kalpleri katılaşan o ‘Kitâp verilenler’ gibi mi olacaklar? (Hadid; 16)

Esasında Kitâp, ehlinin elinde ölüyor!

***

Kur’an hitaplarını “üzerimize almama” alışkanlığımızın en çok geçerli olduğu yerlerden birisi de “Ehl-i kitâp” ayetlerinin geçtiği yerlerdir.

Çoğumuz “Ey kitâp ehli!” denilen yerleri hızla geçeriz. “Bizden bahsetmiyor” diyerek aldırış etmeyiz. Öyle ya Ehl-i kitâp Yahudiler ve Hristıyanlardır, bize ne ki? Delalete düşenler ve gazaba uğrayanlar da onlardır. Bizim delalete düşmemiz (bozulmamız/sapmamız) ve gazaba uğramamız (Allah’ın öfkesini çekecek işler yapmamız) nasıl mümkün olabilir? (!)

Oysa Kur’an’ın “tarihini” değil; çağımıza yönelik “mesajını” önceleyen Yaşayan Kur’an esprisine göre “Ey önceki çağlarda kendilerine Kitâp verilenler!” hitabına biz Kur’an “ehli” olanlar da girmeli değil mi? Çünkü şu an biz de önceki çağlarda (14 asır önce) indirilmiş bir Kitab’ın ehli/varisi olduğumuzu iddia edip durmaktayız.

Kitaba “varis” olmak veya onun “ehli” olmak tek başına yetiyor mu?

Baktığımızda, tarihi süreç içinde Kur’an’dan önceki çağlarda kendilerine Kitâp verilmiş olanların yaşadığı “Ehl-i kitâplaşma sürecini”, ‘onlar keler deliğinden geçse, geçerek’ Kur’an’dan sonra bizim de yaşadığımız görülüyor.

Bunlara birazdan gireceğiz….

***
Ama önce “Kitâp” kavramının Kur’an’ın kendi öznel dilinde ne manada kullanıldığından başlayalım.

Baktığımızda “Kitâp” kelimesinin Kur’an’da 242 kez geçtiğini görüyoruz.

Yani gayet merkezî, ana bir kavram.

Bunların tamamını burada aktarmam mümkün değil. Fakat bir tasnif yapacak olursak öznel (kendine özgü) ve nesnel (hepimizin bildiği) iki ana manada kullanıldığını görüyoruz.

1- Öznel anlamı: Bilgisayar çağındayız kolay anlaşılması için oradan örnek verelim, “el-Kitâp” bu manada tüm varlığın ve oluşun işletim sistemi ve hafızası (belleği) anlamında kullanılıyor. Yani tüm evrenin; tarihin, hayatın, tabiatın işleyen sistemi… Keza tüm evrenin; tarihin, hayatın ve tabiatın hafızası/belleği (lehv-i mahfuz)…

Örnek 1:
Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitâpta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid; 57/22).

Yani deprem, sel felaketi, yanardağ patlaması, fırtına, kasırga, hastalık, ölüm, toplumsal yükseliş ve çöküşler vs. hepsi işleyen bir sisteme, yasaya göredir. Bunlar size isabet etmeden önce de belirli bir işletim sistemi, yasa, düzen üzeredirler. Evrenin yazılım/işletim sisteminin (el-Kitab’ın) dışına çıkamazsınız, hepsi orada yazılıdır. Size düşen işletim sisteminin elverdiği ölçüde hareket etmek, gereken tedbirleri almaktır. Aksi halde müsibete uğrarsınız (bilgisayarınız, sağlığınız, eviniz, işiniz, toplumunuz vs. çöker!)… Kur’an işte buna evrenin işletim sistemi, düzeni, yazılmış yasaları (el-Kitâp) diyor. Bu durumda Kitabı okumak evreni; tarihi, hayatı ve tabiatı okumak demek oluyor.

Örnek 2:
 “Hangi oluşta olursan ol, Kur’an’dan her ne okursan oku ve her ne iş yaparsanız yapın, siz bu işlere daldığınızda Biz hepsini görüyoruz. Çünkü ne yerde ne gökte, küçük büyük fark etmez, zerresine kadar hiç bir şey Rabbi’nin bilgisi dışında cereyan etmez. Bunların hepsi apaçık bir Kitâptadır.” (Yunus; 10/61).

Yani siz bir iş ve oluşa (şe’n) başlar başlamaz, aynı anda (hemdem, senkronik) olarak Biz de olayın içindeyizdir. Çünkü Allah her şeyi çepeçevre kuşatıp kaplamıştır (muhit). Fakat buna rağmen siz mahiyet olarak O değilsiniz, O da siz değil. Olup biten her şey cömert yazıcılar (kirâmen kâtîbin) tarafından kaydedilmektedir. Yani insanın, tarihin, toplumun, tabiatın hafızasına işlenmekte, evrensel koruyucu bellekteki (lehv-i mahfuz) yerini almaktadır. Zerre miktarı bir kıpırtı bile yok olmamakta, evrenin hafızasına (el-Kitâp) kaydolmaktadır. Güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, tanyeri, dağlar, ovalar, zeytin ve incir ağaçları, eller, ayaklar, deriler, yeryüzü vs. hepsi buna şahit olacaktır. Zamanı geldiğinde, bütün bunlar dile gelecek, kayıtlar ortaya dökülecek, bellekler açılacak ve her kişiye “Kendi ellerinle yazdığın kitabın (hayatın) işte bu, haydi oku” denecektir… Kur’an işte bu tarihin, hayatın ve tabiatın işleyen sistemi esnasında olup bitenlerin kaydedilmesine de hafıza/bellek (el-Kitâp) demektedir…

Demek ki el-Kitâp bu durumda işletim sisteminin önce kendisi, sonra da işleyişi esnasında ortaya çıkanların kayda geçmesi, hafızaya alınması manasına geliyor. Mesela insan için kullandığımızda insanın işletim sistemi onun ruh ve beden sağlığının yasaları demek oluyor. İşte el-Kitâp’ta belirlenmiş olan bu. İnsan verilmiş işletim sistemini/yazılımını şu (iyi) veya bu (kötü) yönde çalıştırınca (amellerde bulununca) kendi hayat kitabını da yazmış oluyor. Ahirette ona kendi yazdığı kitabı gösteriliyor (amel defterleri açılıyor) ve “Oku kitabını” deniyor.(Kıyamet Suresi)

2- Nesnel anlamı: Bu da bildiğimiz anlamda genel geçer manada kitâp demektir.

 “Yoksa size ait bir Kitâp var da, onda mı okuyorsunuz?” (Kalem; 38)

… “Kendilerine Kitâp verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (En’am 20)

… “Ehl-i kitâptan bir gurup, okuduklarını Kitâptan sanasınız diye Kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitâp’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” (Al-i İmran; 78) vb.

Görülüyor ki el-Kitâp terimini Kur’an, Mekkî ayetlerde daha çok birinci öznel anlamıyla, Medenî ayetlerde ikinci nesnel anlamıyla kullanmakta. Çünkü Medine’ye gelindiğinde kendilerine Yahudi veya Hristıyan diyenlerin yanlarında Allah’tan olduğunu iddia ettikleri Kitâplar vardır. Bu noktada Kur’an onlarla polemiğe giriyor. Kurumsal din eleştirisi yapmaktan ziyade “Kitâp ehli olmak” iddiası üzerinde duruyor. Çelişkilerini ve tutarsızlıklarını bir bir ortaya döküyor. Yahudileri daha çok amel, Hristıyanları da inanç noktasında eleştiriyor.

***

Şimdi…

Bu eleştirilerin neler olduğuna baktığımızda Ehl-i kitâp derken kimin kastedildiğini de anlamış olacağız.

Buna göre Ehl-i kitâp aşağıda Kur’an’dan ilgili ayetleri tarayarak çıkardığımız  maddelerde sıralanan özellikleri üzerinde bulunduran her kişi ve kesim olmak icap eder. Kendisine tarihsel/dinsel kimlik olarak Yahudi, Hristıyan, Mecusi, Hindu, Müslüman demiş fark etmez. Her kim bu özellikleri taşıyorsa Ehl-i kitâplaşmış demektir.

Aşağıda hiçbir tarihsel/dinsel kimlik adı anmadan, kendilerini bir Kitap’a nisbet edenlerin özelliklerini tavır ve davranış tarzları bakımından okuyacaksınız. Bakalım Ehl-i Kitap kimmiş?

1- Üzerinden zamanlar geçtikçe yanlarındaki Kitabı dünya malı yığma vesilesi haline getirirler. Kitabın sadece “ehli” olmakla işin biteceğini sanırlar. “Nasıl olsa mağfiret edileceğiz” derler. (bkz. A’raf; 169). Bu nedenle en önemli özellikleri “fırka-ı naciye”nin kendileri olduğu iddiasıyla “kurtulmuşluk vehmi” içinde olmalarıdır.

2- Öyle donmuş, katılaşmış ve taşlaşmışlardır ki ellerindeki Kitabı dünya malına alet etmeme çağrısı yapan uyarıcıları, hatırlatıcıları şaşkınlıkla karşılarlar. (bkz. A’raf; 63). Çünkü Kitâp onların tapulu malıdır, bu işin sahibi ve kompedanı onlardır. (!).

3- Bu tür uyarılarda bulunanları kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat uyarıya kulak asmak işlerine gelmez. (bkz. En’am; 20). Çünkü içine girdikleri kurtulmuşluk vehmi onlara kafa konforlarını iade etmekte, asude gölgeliklerde gayet mutlu yaşayıp gitmektedirler.

4- Kendi elleriyle yazdıkları bir takım kitapları ruhanîleştirirler. “Bu Allah’tan” diyerek vehbî yolla yazdırıldığını söylerler. Dahası az bir paha (para, makam, mevki, taraftar çoğaltma, karizma, şöhret) karşılığı satarlar. (bkz. Bakara; 79). Allah’ı ve Kitap’ı bunları sağlamada kolay ve ucuz bir sermaye olarak kullanırlar. Oysa karınlarına ateş doldurduklarının farkında bile değillerdir. (bkz. Bakara; 174).

5-Bizden başka kimse cennete giremeyecek” derler. Kendi dininden başkasını cennete layık görmezler. Oysa bu sadece bir kuruntudur. ‘Madem öyle ölümü hemen isteyin?’ deyince birden gizli günahlarını ve kötü işlerini hatırlayarak yerlerinde çakılıp kalırlar. (bkz. Bakara; 111).

6- Sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü uyarılara kulak asmazlar. Allah’ın ve Kitap’ın ellerinden gittiği vehmine kapılırlar. Kendi dışlarından bir ümminin gerçekleri onlara hatırlatması onlara zor gelir. Sülük gibi Kitap’a yapışırlar ama içinde ne dediği umurlarında bile değildir. Hiç okumamış gibi tüm uyarılara karşı arkalarını dönerler. (bkz. Bakara; 101, 179).

7- Kendilerine “iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, vicdan, merhamet, adalet, söz, namus, vefa çağrıları nereden gelirse gelsin inanın, bunlar da Allah’tandır” denince “Biz sadece bizde olana (inzal edilene) inanırız” derler. Ellerindeki kitaba sıkı sıkıya sarılır, başkasını dışlarlar. Bu sözlerin sadece kendi Kitâplarında olduğunu zannederler. Halbuki o sözler evrensel olup insanlık vicdanında (basairu li’n-nâs) ve Kitabın anasında/özünde (ummu’l-Kitâp) yazılıdır. Aynı kaynaktan gelmektedir. Yanlarındaki kitabı tasdik edici, doğrulayıcı ve sürdürücüdür. (bkz.Bakara 91).

8- Allah’ın sevgi ve merhametini (rahmet) tekellerine alırlar ve kendileri dışında kimseye inmesini istemezler. (bkz.Bakara; 105). Çünkü onlar doğuştan Allah’ın ve Kitâp’ın sahibi ve varisidirler. Allah onlardan başkasının Allah’ı olamaz. Kitâp’ın, zahiren de olsa bekçiliğini yaptıklarına göre Allah yalnızca onlara çalışmalıdır (!).

9- Doğruyu yanlışla karıştırırlar, bile bile gerçeği gizlerler. İşlerine gelmeyeni görmek istemezler. Kitabın işlerine gelen yanını alır, gelmeyen yanını unutmak isterler. (bkz. Al-i İmran; 71) Özellikle de mal ve mülk ile ilgili ayetlerine fena bozulurlar. Örneğin “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki ihtiyaç fazlası olan her şeyi” ayeti keşke inmeseydi diye gizli duygular taşırlar.

10- Kendi kitaplarına bağlı olmayanlara karşı sorumluluk hissetmezler. Öyle ki bir dinar emanet bıraksan tepesine dikilmedikçe iade etmezler. “Ümmilere (dışımızda olanlara, dinimizden olmayanlara, kitabımıza inanmayanlara) karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur.’ derler. (bkz. Al-i İmran 75). Hatta başka dinden bir kadını “cariye” yerine bile koyabilirler.

11- Okuduklarını Kitâptan sanasınız diye Kitâbı okurken dillerini eğip bükerler. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde “Bu Allah katındandır” derler. Bile bile iftira atmaktan çekinmezler (bkz. Al-i İmran; 78).

12- Dinde aşırı giderler. Allah’ı bırakıp elçisini ilahlaştırırlar, dinde erbab edinirler (bkn. Ali İmran 80). Allah’ı bırakıp Kitabını fetişleştirirler. Allah’ı bırakıp kuluna taparlar. Allah’ı bırakıp nebileri, alimlerini, din adamlarını, rahiplerini, hahamlarını, müfessirlerini, müçtehidlerini, şeyhlerini, şıhlarını, kutuplarını, hocalarını, imamlarını, seyyidlerini, azizlerini, velilerini, kutuplarını, gavslarını, maguslarını, mollalarını, gurularını, racalarını Rabb ittihaz ederler. Onların sözünü Allah’ın sözü yerine koyarlar. Kitabı anlayıp gereğini yapacakları yerde onu türlü maskaralıklara alet ederler. Ayetleri muska yaparlar, ölülerin arkasından okurlar (Fatiha ve Yasin Okurlar), tılsım çıkarırlar, şifre ararlar. İşaret edilen yöne gitmeyi bırakıp, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp dururlar (bkz. Al-i İmran; 80 ve 64, Tövbe; 31, Bakara; 102, Nisa; 171).

13- Allah’a ve ahiret gününe inanıyor görünmelerine rağmen dünyaya karşı insanların en açgözlüsüdürler. Hatta müşriklerden bile daha hırslıdırlar. Her biri ister ki bin yıl yaşasın. Oysa uzun yaşamak hiç kimseyi azaptan kurtarmaz. (bkz. Bakara; 96).

14- Üzerlerinden uzun zamanlar geçince kalpleri katılaşır. Kitâp artık kalplerine heyecan, ruhlarına can veremez hale gelir. (bkz. Hadid; 16). Yanlarındaki Kitâp artık bir tapınak kitabı olmuştur. Okusalar da okumasalar da fark etmez. O artık bir Kitâb-ı Mehcur’dur. (terkedilmiş, unutulmuş Kitâp). Eh, artık onun da sadece “ehli” olunur… (bkn. Furkan 30)

***

Bunlar onların Kitâptaki özelliklerinden en önemlileridir.

Tarihi sürece baktığımızda ise “Ehl-i kitâplaşmanın” birbirine benzediğini, muharref (bozulmuş, aslını özünü kaybetmiş) hale gelmenin hiç değişmediğini, yine yeniden birbirini tekrar edip durduğunu görürüz.

Önce Kitâp hayattan çekilir.

Sonra bakış açılarında, yaklaşımlarda, algılarda tahrif görülür. Neyin Allah’tan neyin kuldan olduğu birbirine karışır. İnançlar değişir, ameller bozulur.

Nihayet bir dünya gücünün etkisine girilir ve devrin egemen gücünün Ehl-i kitâplaşmış tebası/maşası olunur. Musa’dan sonra Yahudiler zamanla Ehl-i kitâplaşmış ve Pers İmparatorluğu’nun tebası, matraplığı haline gelmişti. İsa’dan sonra da Hristıyanlar Roma için aynı duruma düşmüştü.

Peki ya Muhammed’den sonra Müslümanlar?

Eski zamanlarda Pers egemenliğindeki Yahudiler’in, orta zamanlarda Roma egemenliğindeki Hristıyanların Ehl-i kitâplaşması gibi, modern zamanlarda da Anglo-Sakson (Batı) egemenliği altındaki Müslümanların Ehl-i kitâplaşmasından bahsediyoruz. Bunun öncesin de Türklerde Şaman ve Farslılardan Zerdüş kültürünün etkisine girmesinide gözden kaçırmayalım.

Ne yazık ki kanatan, yakıcı gerçek budur.

Mecusiler, Yahudiler ve Hristıyanlar’dan sonra bize öyle geliyor ki yeni Ehl-i kitâp inançları ve amelleri muharref hale gelmiş ‘Müslümanlar’dır.

İçlerinden çok azı işin özünü kaybetmeyip gece yarılarında kalkarak gözyaşları döker. Ekmeğini aşını bölüşerek kardeşlik, tevhid ve adalet ruhunu sürdürür. Bunlar daima azınlıktadır.

Dinin işaret ettiği yöne gitmeyi bırakıp; dinin kendisine yoğunlaşma, aşırı ve abartılı bir şekilcilik, “din manyağı” olma derecesinde Tevratçılık, İncilcilik, Kur’ancılık, Talmutçuluk, Mişnacılık, fıkıhçılık, hadisçilik, kelamcılık, tefsircilik, mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik vb. yaparak insana, eşyaya, hayata ve doğaya yabancılaşma ve böylece tarihin, hayatın ve doğanın işleyen/ yaşayan düzeninden (el-Kitâp) kopuş Ehl-i kitâplaşmanın ortak özelliğidir.

Şu an baktığımızda Müslümanlar olarak hal ve gidişatımız önceki Ehl-i kitâplıları hiç de aratmıyor. Tipik Ehl-i kitâp özellikleri gösteriyoruz. Ne yani sırf Müslümanız diye bu sınıfa girmeyecek miyiz? Elimizdeki kitabın ismi Kur’an olunca yukarıdaki maddeler bizim için geçersiz hale mi geliyor? Zaten böyle düşündüğümüz (kurtulmuşluk vehmi) için Ehl-i kitâplaşmış olmuyor muyduk?

Kaldıki Kur’an’ın kendisi zaten ileride bir Ehl-i kitâplaşma olabileceğini haber veriyor. Yazıyı o ayetle bitireceğiz, lütfen dikkatle okuyun.

Yukarıdaki “ maddelerde Ehl-i kitâp” sıralaması çok tanıdık gelmiştir. Fazla uzaklara gitmeye gerek yok. Bunu anlamak için ayetleri arkamıza bakmadan üzerimize alınalım yeter. Gerçeğin bütün çıplaklığı ile içimizi yaktığını göreceğiz.

***

Demek ki üzerinden uzun zamanlar geçince kalplerde ürperti kalmıyor, heyecanlar tükeniyor. Uyanıklık, korku ve titreme yerini donukluğa ve kurtulmuşluk vehmine bırakıyor… Kesin inançlı, cenneti garanti gören, “inandım” (amentü) demekle kurtulacağını sanan, yaşantıyı (praxis) değil; sırf kimliği, ameli değil; sırf imanı kurtuluş sebebi sayan bir zihniyet oluşuyor. Kesin inançlıya bir kitap yetiyor. Kuru kuruya kitap “ehli” olmakla iş tamam sanılıyor.

Öyle olunca Yahudiler için Tevrat, Hristiyanlar için İncil, Mecusiler için Avesta, Hindular için Vedalar ne anlama geliyorsa artık Müslümanlar için de Kur’an o oluyor.

Esasında Kitâp, ehlinin elinde ölüyor!

İman edenlerin Allah’ı ve O’nun katından inen gerçeğin ta kendisini hatırlamaları için titreyip kendilerine gelme zamanı gelmedi mi? Yoksa üzerlerinden uzun zaman geçince yoldan çıkıp kalpleri katılaşan o ‘Kitâp verilenler’ gibi mi olacaklar? (Hadid; 16)
 

25 Nisan 2012 Çarşamba

ŞİRKİN ŞİFASI


TARİHİ ARKA PLAN ve KURAN BÜTÜNLÜĞÜNDE ŞİRK MANTIĞI

İnsanlık tarihi incelendiğinde ve tüm din tarihi incelendiğinde, Adem’den beri tüm kavimler “herşeyi yaratıp yöneten, herşeye gücü yeten, mutlak aşkın, görülmeyen tek tanrı’ya inanmaktadırlar”. Bunun istisnası yoktur.

Bu kavimler kendilerine bu İMANI öğreten Nebilerin ( selam hepsine ) ardından, o Tek ilah inancını hep korumuşlar, ancak geçen süreler içinde O Tek İlahın isminin altına çeşitli isimler eklemişlerdir. Bu isimlerin, “O TEK TANRI’dan aldıkları yetki ile, ya da O’ndan taşıdıkları bir parça sebebi ile, ya da O’ndan yaratıldıkları inancı ile KUTSAL olduklarını, İNSANÜSTÜ olduklarını, YETKİLERİ ve GÜÇLERİ olduklarını inançlaştırmışlardır.”

Ve bunun sonucunda, EN ÜSTTE O TEK TANRI ve altında,  bir taneden otuzbin taneye kadar yarı-tanrılar sisteminden oluşan “dinler” türetmişlerdir.

Ancak hiç kimse bu alt tanrılar için kendi başına bir şeyi yaratabilir, yoktan var edebilir yani o tek tanrı ile aynı özelliklere sahiptir dememiştir. Yeryüzündeki bu dinlerin hiç birisi ve hiçbir mensubu kendilerinin o tek tanrıya şirk koştuğunu yani MÜŞRİK olduğunu kabul etmez ve bunu şiddetle reddeder. O’nun TEK olduğunu söyler. Bir Hindu da, Bir Mecusi de, Bir Şintoist de Bir Hristiyan da ve tüm diğerleri de size bunu açıkça söyleyecek hatta bu sorgunuza bozulacaklardır.

Gerek tarihsel verilerden gerekse Kuran’daki anlatımlardan, genel olarak üç sınıf sahte tanrıların O TEK TANRI’ya nispet edilerek şirk ( ortak ) koşulduğunu görüyoruz. Bu kategoriler ve bu tip inanç sahiplerine göre onların “kutsal olmalarının delilleri” şu şekildedir :

1- Başta nebiler olmak üzere, salih insanlar, muttaki kişiler geçen süreç içinde, din adamları sınıfı o anda ve geçen süreç içinde : Bu kategoridekiler, O TEK TANRIDAN Vahiy aldıkları için, ve O’nun adına konuşma yetkisinde oldukları için KUTSALDIRLAR ve DİN HÜKÜMLERİ koyabilir ve değiştirebilirler. Bu yüzden insanüstüdürler, olağanüstüdürler ve kutsaldırlar. (Nebileri erbab edinmeyin Ali İmran 80)

2- Melekler ve/veya tabiat güçleri : Allah’ın tüm vahiylerinde kendi yarattığı kulları ve kendi başlarına hiçbir şeye güç yetiremeyecek sadece Allah’ın emirlerini yerine getiren varlıklar olarak tanımladığı melekler bir çok ümmet tarafından, Allah’ın kendi varlığından “birer parça” taşıdıklar gerekçesi ile ve kendi başlarına işler yapabildiklerine olan inanç ile KUTSALLAŞTIRILMIŞLARDIR. (Melekleri erbab edinmeyin Ali İmran 80, Din adamlarını erbab edinmeyin Ali İmran 64, Biribirinizi erbab edinmeyin Tevbe 31)
Bu inancın bir önceki aşaması ise animizm ve bir sonrakisi panteizmdir ( Vahdeti Vucud ). Bu inançlar da evrendeki her şeyin o tek tanrıdan bir parça taşıdığı ( Animizm ) ve hatta O’nun kendisi olduğu ( PANTEİZM ) düşüncesiyle Kutsallaştırılmışlardır. ( Allah’u es-SAMED in ne demek olduğu aşağıda buradan anlaşılacaktır )

3- Krallar ve hanedanları, Liderler, Ulusal Kahramanlar : Bu inançlar da, kendilerini yöneten kişilerin O TEK TANRI tarafından seçilerek atandığına, soylarının da kutsandığına, kendilerine dünyevi zaferler kazandıran ya da ülkeler, sistemler kuran  Liderler ve Kahramanların O TEK TANRI tarafından seçilmiş ve gönderilmiş ve görevlendirilmiş insan üstü varlıklar olduğuna inanarak Kutsallaştırılmış ve her söyledikleri, kanunları kuralları MUTLAK HAK olarak kabul edilmişlerdir.

Evet, işte şirkin bu kategorik durumu Adem’den beri tüm ümmetlerde görülmüş ve kendilerince koydukları bu gerekçelerle bu yarı-tanrılaştırdıkları isimlere Kutsiyet atfetmişler, onların tüm sözlerinin “DİN” olduğunu kabul etmişler ve kendilerine dünyada ve ahirette faydalar vereceklerine inanmışlar ve bu nedenle O TEK TANRI ile beraber bunların da isimlerinin tesbih edilmesi ve onlara da tazimde bulunulup onların da yüceltilmesi gerektiğini bir iman esası olarak tescil etmişlerdir. Onlar anılmadan, kabul edilmeden dinlerinin eksik olacağına iman etmişlerdir.
Şirkin, Adem’den beri hikayesi budur.

En son, MS.7. yüzyılda Mekke toplumunun içinden çıkmış Muhammed Nebi ( selam ona ) inen Vahiy ( el-Kuran ) o çağda ve toplumda yukarıdaki şirk kategorilerinin hemen hemen hepsini ya da bir kısmını bünyelerinde barındıran kureyşliler-hristiyanlar-yahudiler özelinde bu durumu açıklamış ve tüm insanlığa bir kere daha bu inançların uydurma olduğunu, o isimlere Allah’ın böyle yetkiler vermediğini, tüm varlıkların ( nebiler de dahil ) Allah’ın kulları olup imtihan olduklarını, dünyada ve ahirette kendilerine bir fayda ya da zarar vermeye hiçbir güç ve yetkilerinin olmadığını ve buna iman edip bu şekilde yaşamaları gerektiğini belirtmiştir. “işte dosdoğru din (ed-din, din ül qayyime )budur ancak insanların çoğu bilmezler” ( Rum 30 v.d. ) demiştir.

Kuran’ın tamamında anlatılan bu ŞİRK-TEVHİD açıklamasıdır, ve muhkem ve yalın halde İHLAS SURESİNDE özetlenmiştir. Bu surenin diğer adı da TEVHİD suresidir.

İHLAS SURESİ

rahman ve rahim allah adıyla

De ki : ( aynen tüm inançların söylediği gibi ) O ALLAH TEK’tir ( ama tümünüzün inandığı gibi paramparça bir tek değil ) ALLAH SAMED’dir  (Yani öyle TEK’tir ki O, parçalanamaz, bölünemez, en ufak bir parça koparılamaz, eklenemez, içinden bir şey çıkamaz, giremez, bölünmez bir bütün halinde tektir ) DOĞURMAMIŞTIR, DOĞURULMAMIŞTIR ( oğlu-kızı-kardeşi-eşi-anası-babası YOKTUR )HİÇ BİR ŞEY ONUN DENGİ-EŞİ-BENZERİ DEĞİLDİR ( o isimlere O’nun gibi muamele etmeyin, yüceltmeyin, tazim etmeyin, onlar da O’nun sadece kullarıdır, başka hiçbir şey değiller )( İşte O, öyle ) TEK’TİR.

***
Yeryüzünde, Adem’den bu güne bir dine sahip olup da ” ALLAH VAR VE TEK ” demeyen hiç bir kavim ya da kimse yok. Sorun demelerde değil, iddialarda değil. bunları “demek” de bir şey ifade etmiyor. Mesele, o tek allah’a teslim olmak ve gerçekten onunla birlikte başka isimleri anmamak, yüceltmemek, onlara bir takım güçler ve yetkiler tanımamak. Yani O TEK Tanrı’nın es-SAMED olarak TEK olduğuna iman etmek ve öyle yaşamak.

Şüphesiz ki ben, tüm benliğimi bir hanif olarak, gökleri ve yeri yaratan Allah’a adadım ve O’na teslim oldum yani ben müşriklerden değilim.

Selam hidayete tabi olanlaradır ve akibet, elbetteki muttakilerindir.

KURANA GÖRE ZİKİR


Kuran’da çok sık kullanılan ZİKRULLAH  ذِكْرِ اللّٰهِ kavramı maalesef bir çok kavram gibi klasik paradigmaya kurban edilerek yanlış anlamlandırılmakta ve meallerde yanlış çevrilmektedir.

ZİKRULLAH klasik anlayışta ALLAH’I ZİKRETMEK şeklinde anlamlandırılmakta ve “dil ile Allah’ı anmak, tenzih etmek, yüceltmek, hatırlamak” gibi manalar verilmektedir. Bu paradigmaya uygun olarak da meallerde “Allah’ı zikretmek”, “Allah’ı anmak” şeklinde meal verilmektedir. Bu anlamlandırma da, meallendirme de son derece yanlıştır. Allah’ hatırlamak, unutmamak, anmak manalarında olan ayetlerde zaten YEZKURUNALLAH ve EZKUR ve benzeri formlarda fiil kullanımları vardır. Zikrullah kullanımı bunlardan farklıdır;

Çünkü; “ZİKRULLAH” bir FİLL TAMLAMASI değil, bir İSİM TAMLAMASIDIR.
Yukarıda verilen paradigma ve çeviriler yani ALLAH’I ANMAK, ALLAH’I HATIRLAMAK birer FİİL TAMLAMASIDIR. Bu nedenle bu anlayış ve çeviriler yanlıştır.

Arapça bir İSİM TAMLAMASI olan “ZİKRULLAH” kavramının doğru çevirisi “ ALLAH’IN ZİKRİ” olmalıdır. Ez-ZİKR isim halinde geldiği her yerde VAHYE isim olmuştur. Hz. Muhammed nebiye ( selam ona ) indirilen VAHİY yani özel adı ile EL-KURAN için de çok sık olarak Ez-Zikr sıfatı ( Kuran’ın öğüt verici, hatırlatıcı fonksiyonlarından dolayı ) kullanılmıştır.

ZİKR kelimesinin isim ve sıfat olarak kullanıldığı ayetlerden bazıları şunlardır:
“Onlar: Ey kendisine ZİKR indirilen, gerçekten sen mecnunsun dediler” HİCR/6

“Hiç şüphesiz ZİKRİ biz indirdik, onun koruyucuları da gerçekten biziz” HİCR/9

“……..Sana da ZİKRİ indirdik…..” NAHL/44

Ayrıca, EZ-ZİKR kullanımları için: FUSSİLET/41, AL-İ İMRAN/58, ENBİYA/7, NAHL/43, FURKAN/18-29, YASİN/11, SAD/1-8, KAMER/25, KALEM/51 ve benzeri ayetlere bakılabilir.

Sonuç olarak, ZİKRULLAH, Allah’ın Vahyi demektir. Tıpkı Kuran için kullanılan diğer isim ve sıfat tamlamaları olan; HABLULLAH ( Allah’ın İpi ), SIBGATULLAH ( Allah’ın Boyası ), NURULLAH ( Allah’ın Nuru ), NİMETULLAH ( Allah’ın Nimeti ), ve benzerleri gibi.

Meal yazarları, klasik paradigmadan kurtulamadıkları ve GÖZ GÖRE GÖRE bir İSİM TAMLAMASI olan ZİKRULLAH kavramını ısrarla bir FİİL TAMLAMASI olarak çevirdikleri için özellikle ANKEBUT Suresi 45. Ayetini anlamlandıramamakta ve kendi paradigmaları ile büyük çelişkiye düşmektedirler.

Ayetin içinde geçen VE LE ZİKRULLAHİ EKBER cümlesini ALLAH’I ZİKRETMEK/ANMAK EN BÜYÜKTÜR şeklinde çevirmektedirler. Ancak kendilerine “o zaman namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadetlere ne gerek var, dilimizle Allah’ı ansak bak işte en büyük ibadet budur diyorsunuz” şeklinde onların verdikleri meale göre oldukça tutarlı sorular soranlara ise bin bir dereden su getirerek kendi çelişkilerini tevil etmeye çalışmaktadırlar. Oysa kendileri meallerinde bu sözü bu şekilde çevirerek soruyu doğru kabul ettiklerinin farkındadırlar.

Ayetin en uygun çevirisinin şu şekilde olduğunu düşünmekteyiz:

Sana EL-KİTAB’dan ne vahyediliyorsa oku ve o Vahyi hayatına hakim kıl. Şüphesiz ki o Vahiy,  fuhşiyatı ve kötülükleri  yasaklar.  GERÇEKTEN ALLAH’IN VAHYİ ( zikrullah ) EN BÜYÜKTÜR. Allah yaptıklarınızı biliyor.   Ankebut  45

İşte bu çeviri de görüldüğü üzere hiçbir çelişki bulunmamakta ve tüm ideolojilere, tüm felsefelere, tüm öğretilere rağmen Allah’ın Vahyinin ( zikrullah ) en yüce olduğu belirtilmektedir. Kuran’da geçen tüm ZİKRULLAH isim tamlamalarının yerine ALLAH’IN VAHYİ ( KURAN ) anlamı konularak okunursa ayetlerin ne kadar net ve anlam bütünlüğünde olduğu görülecektir.

Aşağıda, İSİM TAMLAMASI şeklinde geçtiği tüm formlarda: ZİKRİLLAH, ZİKRİRRAHMAN, ZİKRİRABBİHİ, ZİKRİRABBİHİM  doğru meal anlam denemeleri verilmiştir. Bu şekilde çevrildiğinde cümle tutarlılığı, anlam bütünlüğü ve ayetin verdiği harika mesaj daha net görünmektedir.

ZİKRİLLAH
ZÜMER 22 Allah kimin kalbini İslam’a açmışsa o Rabbinden bir nur üzere değil midir? Fakat ALLAH’IN VAHYİNDEN ( Zikrillah ) yana kalpleri katılaşmış olanların vay haline. Işte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.
ZÜMER 23 Allah, benzeştirerek ve iki yönlü anlatan bir Kitap olarak sözün en güzelini(ahsenül hadis=Kuran) indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların ondan ( vahiyden ) derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri ALLAH’IN VAHYİNE ( Zikrillah ) karşı yumuşar yatışır. İşte bu Allah’ın yol göstermesidir, onunla (vahiyle) dilediğini doğru yola ulaştırır. Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.

ANKEBÛT 45 Sana EL-KİTAB’dan ne vahyediliyorsa oku ve o Vahyi hayatına hakim kıl. Şüphesiz ki o Vahiy,  fuhşiyatı ve kötülükleri  yasaklar.  GERÇEKTEN ALLAH’IN VAHYİ ( zikrullah ) EN BÜYÜKTÜR. Allah yaptıklarınızı biliyor.

RA’D 28 Bunlar iman edenler yani kalpleri ALLAH’IN VAHYİ ( Zikrillah ) ile tatmin olanlardır.  Haberiniz olsun, kalpler ancak ALLAH’IN VAHYİ ( Zikrillah ) ile tatmin olur.

CUMUA 9 Ey iman edenler, toplantı gününde, vahiy için çağrı yapıldığında hemen ALLAH’IN VAHYİNE ( Zikrillah ) koşun ve alışverişi bırakın. Bu sizin için hayrdır, eğer bilenler olursanız.

NÛR 37 Öyle Adamlardır ki, ne bir ticaret ne de bir alışveriş onları ALLAH’IN VAHYİNDEN ( Zikrillah ) yani o Vahyi hayatlarına hakim kılıp arınmışlığa ulaşmaktan tutkuya kaptırıp alıkoymaz. Onlar kalplerin ve görüşlerin dönüşeceği günden korkarlar.

MÜNÂFİKÛN 9Ey iman edenler, ne mallarınız ne evlatlarınız sizi ALLAH’IN VAHYİNDEN ( Zikrillah ) tutkuya kaptırıp alıkoymasın, kim böyle yaparsa artık onlar hüsrana uğrayanlardır.

MÜCÂDİLE 19 Şeytan onları sarıp kuşatmıştır, böylece onlara ALLAH’IN VAHYİNİ ( Zikrillah ) unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. Dikkat edin, şeytanın taraftarları şüphesiz hüsrana uğrayanlardır.

MÂİDE 91 Şüphesiz ki şeytan, içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi ALLAH’IN VAHYİNDEN ( Zikrillah ) ve o Vahyi öğrenmek için gittiğiniz Salat’tan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

HADÎD 16 İman edenlerin kaplerinin ALLAH’IN VAHYİ ( Zikrillah ) yani Hak’tan indirilmiş olan için saygı ve ürperti ile yumuşaması zamanı gelmedi mi? Onlar bundan önce kendilerine Vahiy verilmişler, sonra üzerlerinden uzun süre geçip kalpleri katılaşmış olanlar gibi olmasın. Onlardan çoğu fasık olanlardır.

ZİKRİRRAHMAN

ZUHRUF 36 Kim, RAHMAN’IN VAHYİNİ ( Zikrirrahman ) görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun üzerini kabukla bağlatırız, artık bu, onun yakın bir dostudur.

ENBİYÂ 36 İnkar edenler seni gördüklerinde, seni alay konusu ediyorlar “ Sizin ilahlarınızdan bahseden bu mu” (diyorlar). İşte onlar, RAHMAN’IN VAHYİNİ ( Zikrirrahman ) inkar edenlerdir.

ZİKRİ RABBİHİ
CİN 17 ……………………. Kim, RABBİNİN VAHYİNDEN ( Zikri Rabbihi ) yüz çevrirse, onu artan bir azaba sürükler.

ZİKRİ RABBİHİM
ENBİYÂ 42 De ki: “ Gece ve gündüz sizi Rahman’dan kim koruyabilir?” Hayır, onlar RABLERİNİN VAHYİNDEN ( Zikri Rabbihim ) yüz çevirenlerdir.

ZİKR’(y)İ (Benim Zikrim)
TÂHÂ suresi 14. ve 42. ayetler  (Ey Musa) “Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et yani BENİM VAHYİM için Peygamberlik yap/o- dini tebliğ et” “Sen ve kardeşin ayetlerimle (Firavun’a) gidin ve sakın BENİM VAHYİM’de (onu tebliğ etmede)  gevşek davranmayın”


ZİKRİ-NA (Bizim Zikr’imiz)
NECM suresi 29. ayet Şu halde sen, Vahyimizden  sırt çeviren yani dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir.

Elhamdülillah.


KURANA GÖRE ŞEFAAT


1- KELİMENİN KÖK ANLAMLARI

ŞEFEAT kelimesi Arapça ش ف ع     kökünden türemiştir.Üç anlamda kullanılmıştır.

a- Bir işe vesile olmak, yardım etmek ve himaye görmek şeklinde fiil olarak, yardım, aracılık, himaye, yardımcı, aracı şeklinde isim ve sıfat olarak (Nisa 85. Ayet),

b- Bir şeyi çift yapmak,ikilemek şeklinde fiil olarak,. “Cengiz ezan okurken her cümleyi ikilemekle (YEŞFEÂ) emrolundu kelimesi gibi, çift şeklinde sıfat, isim anlamında ( Fecr  3. Ayet ),
c- Kelimenin bir başka türevi şüf’â sigasıdır.Satılmakta olan bir malı, ortağın veya yakınların öncelikli alma hakkı ( Şüfa hakkı ) olarak kullanılmıştır.

2- TARİHİ ARKA PLANI

ŞEFAAT kavramı her lisandaki değişik karşılıkları ile, yeryüzünde yaşanan ve hepsi İslam’dan türetilmiş bulunan tün inançlarda vardır ve kullanılmıştır. Tarihsel olarak iki alanda kullanıldığı bilinmektedir ve Kuran’da da aynı iki alanda kullanımları işlenmiştir.

a) Dünyadaki işler ve olaylarda ( İktidar, güç, servet, yağmur, rızk, bolluk, evlatlar, sağlık v.b.) İLAHİ YARDIM ve   DESTEK görme

b) Kıyamet günü hesabında, günahların bağışlanması için YARDIM ve DESTEK  GÖRME
İnsanlığın yeryüzünde Adem’den beri akıp giden tesbihi incelendiğinde, herkesin inandım dediği, HERŞEYİ YARATIP YÖNETEN O YÜCE TEK TANRI’nın isminin altına “seçilmişler, kutsallar” olarak yazılmış ve kuşaklar içerisinde AŞIRI YÜCELTİLEREK yarı-tanrılaştırılmış isimlerin üç bölümde olduğunu görüyoruz:

      Nebiler, Din alimleri
-       Melekler
      Liderler, Krallar ve hanedanları, Ulusal Kahramanlar

İman konusunda oluşturulan ve yüce Allah’ın “bu, Bana ortaklar isnad etmektir yani şirktir” dediği bu durumun analizi yapıldığında iki temel sebep olduğu görülmektedir:

      İktidarı ele geçiren zalim idarenin kendi zulüm ve günahlarını meşrulaştırmak ve halk yığınlarının mutlak itaatini sağlamak maksadı ile, din adamları sınıfını da kullanarak oluşturduğu “ Kendisinin ve hanedanının, Tanrı’nın oğlu-gölgesi-halifesi-atanmışı” inancı

      Nebi, Din alimleri, Meleklerin aşırı yüceltilerek “O Tek Tanrı’nın nurundan yaratıldığı, O’ndan doğdukları, O’ndan bir parça taşıyan en yakınları, oğulları, kızları, dinde söz sahibi olma” oldukları inancı
İslam’dan türetilerek kuşaklar içerisinde yerleşik DİN haline gelmiş bu inançların arka planına inildiğinde şu görülecektir:

“ Bu isimleri de, O TEK TANRI ile beraber anmalı, yüceltmeli, tazim etmeliyiz ki O TEK TANRI’da bundan memnun olsun, dinimiz tam olsun ve bu isimler bize dünyada bolluk, bereket, güç versin, ahiretteki hesapta da bize kefil, şefaatçi olsunlar kefaretimizi ödesinler ve bizim günahlarımızı bağışlatsınlar. Çünkü, O TEK TANRI, onlar kendinden oldukları için onları kırmaz”

İşte bu mantık, çarpıtılmış, şirke dönüştürülmüş ŞEFAAT inancının kök sebebidir.

MS. 7. Yüzyılda, son Vahyin indiği orta doğu bölgesi ve Muhammed yani Son nebi (selam ona) içinde yaşadığı Hicaz toplumları da bu çarpıtılmış ve şirke dönüştürülmüş ŞEFAAT inançları ile yaşamaktaydılar. İndiği bölgenin yaşayan özneleri üzerinden mesajını tüm insanlığa ileten Rabbimiz, bu iki ana grubun tüm inanç ve amel bozukluklarını “bir kere daha” düzeltmek ve onlar üzerinden tüm insanlığa HAK BİLGİYİ hatırlatmak amacı ile son Vahyi el-Kuran’da bu konuyu tüm detayları ile apaçık bir şekilde gözlerimizin önüne sermiştir.

Şefaat’in, dünyadaki işlerdeki yardım bölümünün çarpıtılmamış, şirke dönüştürülmemiş anlamını, Allah’a, meleklere, rasullere, kitaplara iman ettiğini söyleyen ancak yeniden dirilmeye ve hesaba itiraz eden ÜMMİLER

Ahiretteki hesap günündeki yardım bölümünün çarpıtılmamış, şirke dönüştürülmemiş anlamını ise EHLİ KİTAB üzerinden açıklamış ve detaylı olarak DOĞRUSUNU anlatmıştır.

Bu iki örnek öznenin inanç detayları hatırlamak, konuya derinlemesine vakıf olmak ve Kuran’da işlenen ŞEFAAT konusunu tam ve doğru olarak anlamak için gereklidir.

a- ÜMMİLER’in Şefaat inancı : Allah’a, meleklere, rasullere, kitaplara iman ettikleri söyleyen ancak yeniden dirilmeyi ve hesabı inkar eden Bölge Araplarının bu inanç ve inançsızlıklarının delilleri şu ayetlerdedir:

Allah’a iman : Ankebut 61,63; Zuhruf 9,87; Yunus 31; Lokman 25;  Zümer 3, 38; Yunus 18

Meleklere iman : Zuhruf 19; Necm,27; Saffat 150; Enam 8,100; Nahl 57

Rasullere ve Kitaplara iman:  Zuhruf 31; İsra 93; Enam 109,156,157; Sad 8

Yeniden dirilme ve hesabı inkar:  Enam 29; Nahl 38; İsra 49, Müminun 35,37,82; Saffat 16-18; Necm 27; Duhan 35; Kaf 3; Cin 7; Teğabün 7

Görüldüğü üzere Ümmiler yeniden dirilme ve hesap gününü çok açık ve net bir şekilde inkar ediyorlar ve buna rağmen Allah’a ve meleklere iman ederek dişi isimlerle isimlendirdikleri ve “Allah’ın kızları” olarak sıfatlandırdıkları melekler için diyorlar ki:

“Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan astından evliyalar edinenler (şöyle derler:) “Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez. Zümer/3

“Allah’ın astından kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere de kulluk ederler ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” Yunus 18

İşte Ümmilerin bu DÜNYA HAYATINDAKİ İŞLERİ İÇİN kendilerine yardım ve yarar sağlayacak VELİLER-ŞEFAATÇİLER edinme ve onları Allah’a ortak koşma inançları ŞEFAAT’in birinci anlamına örnek olarak Kuran’da işlenmiştir.

Kuran, bu tip şefaat yani dünya işlerinde yardım ve destek inancını kökten reddetmez, ancak bu yardımın ve desteği İKİ ŞARTA bağlayarak der ki: Melekler ve diğer Rahmanın kulları,  dünya hayatındaki işlerde insanlara yardım edebilirler, destek olabilirler, ancak ( İLLA, MEN ) :

-       Bu yardımı desteği kendi başlarına değil ancak ( illa ) ALLAH’IN İZİN VERDİKLERİ ALLAH’IN DİLEMESİ ve İZNİ İLE yapabilirler

-       Ve kullarından ( men ) DİLEDİKLERİNE yani RAZI OLDUKLARINA yapabilirler.

Bu bölümün ilgili ayetleri aşağıda bütünlük halinde incelenecektir.

b- EHLİ KİTAB’ın Şefaat inancı : O günkü Hicaz bölgesinde ve Orta Doğu’da ellerinde Tevrat ve İncil Mushafları tutarak “Yahudiyiz” ve “Hristiyanız” diyenlerin de Şefaat inançları ikinci bölüm yani ahretteki hesap gününde kendilerine yardım edilmesi ve günahlarının bağışlatılarak cennete gireceklerine yönelik idi.

Yahudiyiz diyenler, dünyada O TEK TANRI’nın kendilerini seçtiğini, seçkin ümmet-kavim olduklarını, İbrahim, İshak, Yakub ( İsrail ), Yusuf, Musa ve Harun ( selam hepsine ) soy zinciri içinde, “Allah’ın oğulları ve sevgilileri ( Maide 18) olduklarını böylece kendilerine ahirette de yardım edilip cennete gireceklerine inanmaktaydılar. En fazla birkaç gün cehennemde kalıp çıkacaklarına inanıyorlardı. ( Bakara 80,111,135; Al-i İmran 24 )

Hristiyanız diyenler, İsa nebinin ( selam ona ), O TEK TANRI’nın oğlu olduğuna (haşa subhanAllah), O’nun nurundan doğduğuna ve O TEK TANRI’yı oluşturan üç unsurdan biri olduğuna İMAN EDİLDİĞİ takdirde, kendi günahlarının kefaretinin onun tarafından ödendiğine ve kıyamet günü tüm insanların YARGILAMASINI “Merhametli Kral İsa’nın” ( Rahman-Rahim-Rauf – Maliki yevm ed-din) yapacağını ve bu inancı tasdik edenlere ŞEFAAT ederek onları Göklerin Krallığına (Cennete) sokacağına inanıyorlardı. ( Bakara 80,111,135 ve Hristiyan amentüsü )

İşte Kuran’daki ikinci bölüm yani ahirette ki hesap günündeki ŞEFAAT konusunu anlatan ayetler bu tip inançlara yöneliktir ve Kuran bu ikinci tip ŞEFAAT inancını kökten reddederek sadece şu istisnayı verir :

-       Kıyamet günü ŞEFAAT yoktur, kimse kimseye ŞEFAAT EDEMİYECEKTİR, yargının, yardımın günahların affının tümünün TEK YETKİSİ Allah’a aittir ve o yardıma, affa ( yani sizin tabirinizle ŞEFAATA ) sadece ve sadece Allah’tan ahit almışlar SAHİP OLABİLECEKTİR yani günahları affedilip cennete girebileceklerdir.

Bu bölümün ilgili ayetleri aşağıda bütünlük halinde incelenecektir.

3- KURAN’DA ŞEFAAT KAVRAMI İLE İLGİLİ AYETLER

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Rabbimiz son Vahyi olan el-Kuran’da, insanlığı şirk batağına götüren bu tahrif edilmiş ve saptırılmış iki tip ŞEFAAT anlayışının tam ve detaylı açıklamasını yapmıştır. Bu açıklamalar ile imtihanını başarmak isteyen, dosdoğru iman eden ve gönülden Rablerine yönelen takvalı kullarını, insanlığın büyük çoğunluğunun binlerce yıldır düştüğü bu büyük küfür ve şirk inançlarından kurtarmıştır.
Kuran, Şin-Fe-Ayn kökünden oluşan Şefaat kavramı toplam 26 kere geçer ve üç bölüm ayette kullanır:

-       Kelimenin kök anlamlarını veren ayetler ( 2 ayet )

-       Dünya hayatındaki işlere ait yardım, destek inançlarını düzelten ayetler ( 5 ayet )

-       Ahirette hesap gününde günahların bağışlanmasına yönelik yardım, destek inançlarını düzelten ayetler. ( 19 ayet )

Şimdi sırası ile ve ayetlerin siyak ve sibaklarına da bakarak bütünlük halinde bu ayetleri inceleyelim:

a- KELİMENİN KÖK ANLAMINI VEREN AYETLER ( 2 ayet )

FECR suresi 3. ayet; “Çift’e ve tek’e”,

Bu ayette kelimenin kök manalarından olan ÇİFT,  zıttı olan TEK ( Vitr ) ile birlikte kullanılmıştır.

NİSA suresi 85. ayet “Kim, bir güzelliğe aracılık ederek yardımda bulunursa, ondan kendisine bir hisse vardır; kim de bir kötülüğe aracılık ederek yardımda bulunursa, ondan da kendisine bir pay vardır. Allah her şeyin üzerinde koruyucudur.”

Bu ayette, kelimenin ARACILIK İLE YARDIM ETMEK, DESTEK OLMAK manası hem fiil hem isim olarak kullanılmıştır.

Burada çok önemli bir kural var, buna dikkat etmeliyiz ŞEFAAT ETMEK yani bir işe bir kimseye aracılık etmek fiil olarak YEŞFEU şeklindedir. Ne yazık ki birçok mealde, özellikle kıyamet günü yardım görmek yani ŞEFAATE SAHİP OLMAK ( şefaat etmek değil ) kavramı dikkat edilmeden sanki o ayetlerde YEŞFEU kullanılmış gibi çevrilmektedir. Bunu aşağıda ilgili ayetlerde göreceğiz. YEŞFEU ile YEMLİKU EŞ ŞEFAATE ya da TENFEU EŞ ŞEFAATE tam zıt fonksiyonları anlatır:

YEŞFEU = Birine bir işe ARACILIK ile YARDIM ETMEK

YEMLİKU -TENFEU EŞ ŞEFAATE = birinden – bir şey vasıtası ile YARDIM GÖRMEK, YARDIMA SAHİP OLMAK demektir.

Ortada bir şefaat ve yardım varsa bunun İKİ TARAFI vardır; ŞEFAAT-YARDIM EDEN ve ŞEFAAT-YARDIM EDİLEN.

İşte ayetlerdeki bu anlatım dikkatsizce geçilmekte ve incelik fark edilmediğinden anlam kargaşası doğmaktadır. Bugün ve geçmişte şefaat inancı konusunda zıt fikirleri savunup iki grup ayetleri delil getirerek tartışanların iki temel hatası şefaatin dünya ve ahirette olan ayrımına ve ilgili ayetlerdeki ŞEFAAT ETMEK ile ŞEFAATE SAHİP OLMAK arasındaki farka dikkat etmemelerinden kaynaklanmaktadır. BU FARK EDİLDİĞİNDE KONU NET OLARAK ANLAŞILABİLMEKTEDİR.

b- DÜNYA HAYATINDAKİ YARDIM, DESTEK ŞEFAATE İLİŞKİN AYETLER ( 5 ayet )

Ümmiler özelinde anlatılan DÜNYA İŞLERİNDE ŞEFAAT YARDIM DESTEK konusu insanlık tarihi boyunca genellikle Meleklerin fonksiyon ve yetkilerinin Vahiy ile bildirilen şeklinin dışına taşırılması ile oluşturulmuştur.

Eski Yunan ve Roma inançlarında da gördüğümüz, Denizler Tanrısı, Yağmurlar Tanrısı, Bereket Tanrısı v.b. inanç sapmalarının da “melek” inançlarının kuşaklar içerisinde saptırılması ile ortaya çıktığı çok açıktır. Bu inançlarda ve diğer benzer inançlarda HER ŞEYİ YARATIP YÖNETTİĞİNE İNANILAN O TEK TANRI’nın dünyadaki işleri “o meleklere devrettiği, onlarında kendi başlarına bunları evirip çevirdiğine” yönelik inanışlar bu anlayışı oluşturmuştur. Bunun sonucu olarak “o kutsal varlıklara” da tazim, dua, yüceltme yapılması ve adaklar, kurbanlar sunulması gerektiği aksi takdirde bu menfaatlerden kendilerini mahrum edeceklerine yönelik şirk inanç ve eylemleri oluşmuştur.

İşte Muhammed nebinin içlerinden çıktığı Ümmiler de bunun tıpatıp aynısı bir melek inancına sahiptiler. Meleklerin “Allah’ın kızları” olduklarına, onlara bu dünyadaki bolluk, bereket, korunma, zaferler, evlatlar v.b. menfaatleri onların sağladıklarına inanmakta ve onlara da ibadet ederler, kurbanlar sunarlarsa dinlerinin tam olacağına ve Allah’a yaklaştırılmış olacaklarına iman ediyorlardı. Onlara LAT-MENAT-UZZA şeklinde dişi isimler vermişler, birer dikili taş ile sembolleştirmişler ve Allah ile beraber isimlerini dualarında, niyazlarında, haclarında, kurbanlarında anıyorlardı.

Rabbimiz son Vahyinde, insanlığın bu sapkın ve çarpık MELEK anlayışını ve inançlarını düzeltmek ve onların hak bilgisini hatırlatmak için aşağıdaki müteşabih ( benzeştirerek anlatan ) ayetleri indirmiş, ve meleklerden dünyada şefaat gördüklerine inananlara gerçeği açıklamış ve tüm bu melek şefaati inançlarının MUHKEMİNİ Zümer suresi 19-25. Ayetler arasında hükme bağlamıştır.

Önce meleklerin asli fonksiyonlarını ve yetkinliklerinin sınırlarını veren müteşabih ayetleri görelim ve devamında bu ŞEFAAT anlayışının düzeltildiği ayetleri bu bağlamda inceleyelim:

“Gökler, neredeyse üstlerinden çatlayıp parçalanacaklar; melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Haberiniz olsun; gerçekten Allah, bağışlayan ve esirgeyen O’dur.” Şura 5

“Arş’ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O’na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: “Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru.Mümin 7

“Göklerde ve yerde kim varsa O’na aittir. Ve O’nun katındakiler, O’na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar. Gece ve gündüz tespih ederler, bıkıp usanmazlar. “Rahman (olan Allah) çocuk edindi” dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır. Onlar sözle (bile olsa) O’nun önüne geçmezler ve onlar O’nun emriyle yapıp etmektedirler.  Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler! Onlardan her kim: “Gerçekten ben, O’nun dışında bir ilahım” diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.” Enbiya Suresi 19-29

Rabbin meleklere vahyetmişti ki: “Şüphesiz ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın, inkâr edenlerin kalblerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse, vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına.” Enfal 12

“Sen mü’minlere: “Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım iletmesi size yetmez mi?” diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse Rabbiniz size meleklerden nişanlı beşbin kişiyle yardım ulaştıracaktır.” Al-i İmran 124-125

Şüphesiz, Allah ve melekleri nebiye destek olurlar. Ey iman edenler, siz de ona destek olun ve tam bir teslimiyetle ona itaat edin. Ahzab 56

O’dur ki, size destek olmakta ve melekleri de; sizi karanlıklardan nura çıkarmak için. O, mü’minleri çok merhametlidir. Ahzab 43

İşte bunlar ve benzeri bir çok ayetlerden öğreniyoruz ki, melekler Allah’ın emrinden çıkmayalardır, O’nun emri olmadan bağımsız iş göremezler ve tam bir itaatle Allah’ın emirlerini uygularlar. Dünyadaki işlerde, Allah’ın dilemesi, izni ve  emri ile O’nun razı olduğu kullarına ŞEFAAT yani yardım ve destek verirler. Buradaki incelik, bu yardım ve desteğin TEK SAHİBİ, YETKİLİSİ ve EMİRİ Allah’tır, melekler sadece bu emri yerine getirmektedir.

Ümmilerin, meleklerin kendi başlarına yetkili olduğu, diledikleri gibi iş görebildiklerine ve kendilerinin şefaatçileri olduklarına yalanlama getiren ayetlerden önce, Meleklerin asli fonksiyonlarını ve nasıl iş yapıp ettiklerini açıklayan bu ayetler, konuyu anlamaları açısından çok önemlidir.

Şimdi, bu dünyadaki şefaat konusuna değinen 5 ayeti ve sonunda varıp durdukları muhkemini görebiliriz.

YÛNUS suresi 3. ayet Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip çeviren Allah’tır. Onun izni olmadıkça, (Bu işlerde) aracı (şefiiyi) yoktur. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

YÛNUS suresi 18. ayet Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.”

ENBİYÂ suresi 28. ayet Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!

SECDE suresi 4. ayet Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O’nun astından bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

NECM suresi 26. ayet Göklerde nice melekler vardır ki, Allah’ın dileyip razı oldukları için, izin vermesinden başka onların şefaatleri (aracılık etmeleri) hiçbir şeyle yarar sağlamaz.

Necm Suresinin 19-32. Ayetleri arası Ümmiler öznesinde dünyadaki şefaat inançlarının muhkem ayetleridir ve görüldüğü gibi NET,AÇIK son HÜKMÜ bildiren 26. Ayetle son nokta konulmuştur.

Dünya hayatında, Rahman’ın razı olduğu nebiler ve müminlere destek olup yardım etmeleri ( şefaat ) için meleklere verdiği somut emirler için yukarıda geçen Ahzab 43. ve 56. Ayetler ve Enfal 12 ayeti ile Al-i İmran 124. ve 125. Ayetlere bakmak yeterlidir.

c- AHİRETTE HESAP GÜNÜNDE GÜNAHLARIN BAĞIŞLANMASINA YÖNELİK YARDIM, DESTEK, ŞEFAATE İLİŞKİN AYETLER. ( 19 Ayet )

BAKARA suresi 48. ayet Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.

BAKARA suresi 123. ayet Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç bir şefaat ile yarar sağlanamayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının

BAKARA suresi 254. ayet Ey iman edenler, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler… Onlar zulmedenlerdir.

BAKARA suresi 255. ayet Allah… O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kimmiş O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.

EN’ÂM suresi 51. ayet Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la) uyarıp korkut; onlar için, O’ndan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri. Umulur ki korkup sakınırlar.

EN’ÂM suresi 70. ayet “Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’an’la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; onların,  Allah’tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.”

EN’ÂM suresi 94. ayet  “Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) ‘teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)’ bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.”

A’RAF suresi 53. ayet Onlar, onun tevilinden başkasına bakmazlar mı? Onun tevilinin geleceği gün, daha önce onu unutanlar, diyecekler ki: “Gerçekten Rabbimizin elçileri bize hakkı getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek şefaatçiler var mıdır? Veya geri çevrilsek de işlediklerimizden başkasını yapsak.” Gerçek şu ki onlar, kendilerini hüsrana uğratmışlardır, uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır.

RÛM suresi 13. ayet (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar, ortaklarını inkar ediyorlar.

SEBE’ suresi 23. ayet O’nun katında şefaat ile menfaate sahip olmak yoktur ancak kim için Allah izin verirse (işte onlar yardım görecekler). En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) “Rabbiniz ne buyurdu?” derler, “Hak olanı” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür.

Dikkat edilirse bu ayette LA TENFEAU EŞ ŞEFAATÜ diye gelmiş, LA YEŞFEU değil. Aradaki farkı yukarıda açıklamıştık. Yani Allah’ın izin verdikleri ŞEFAAT EDECEK DEĞİL, Allah’ın izin verdikleri ( Allah’tan ahid alanlar, kim oldukları Zümer 53-55 de açıklanmıştır) ŞEFAAT yani yardım GÖRECEKLER, yani günahları bağışlanacak. Bu ayetin benzeri Meryem 87. Ayettir ve aşağıda gelecektir.

YASİN suresi 23. ayet  “Ben, O’ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.”

MÜ’MİN suresi 18. ayet Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur.

ŞUARA suresi 100. ayet  Artık bizim için ne bir şefaatçi var,”

MÜDDESSİR suresi 48. ayet “Artık, şefaatçilerin şefaati ile bir menfaat sağlayamazlar.”

ZUHRUF suresi 86. ayet“O’nun astından çağırdıkları(dua ettikleri) ile bir yardıma (şefaate) sahip olamazlar, Sadece Hakka şahidlik edenler,işte onlardır bunu bilenler.”

Dikkat edilirse bu ayette de LA YEŞFEU diye değil LA YEMLİKU EŞ ŞEFEAATE şeklinde gelmiştir. Yani ŞEFAAT-YARDIM EDEMEZLER DEĞİL, ŞEFAATE-YARDIMA SAHİP OLAMAZLAR şeklinde.

MERYEM suresi 87. ayet “Rahmanın katında ahid almışların dışında, (onlar) şefaat ile yardıma sahip olamayacaklar.”

Kıyamet günü hesap ile ilgili tüm ayetlerde olduğu gibi bu ayette de LA YEŞFEU diye değil LA YEMLİKU EŞ ŞEFEAATE şeklinde gelmiştir. Yani ŞEFAAT-YARDIM EDEMEZLER DEĞİL, ŞEFAATE-YARDIMA SAHİP OLAMAZLAR şeklinde.

Özellikle, nebileri, din alimlerini aşırı yücelterek ( O TEK TANRININ OĞULLARI-KIZLARI-SEVGİLİLERİ SEÇKİNLERİ isimlendirmeleri ile – haşa subhanAllah ), onların kıyamet günü kendilerine yardım şefaat edip günahlarını bağışlayacaklarına inanlar için, bu ayetinde içinde bulunduğu Meryem Suresinin 85-96. Ayetleri arası konunun muhkem açıklamasını detaylı olarak yapmaktadır.

“Takva sahiplerini bir heyet halinde Rahman (olan Allah’ın huzurun)a toplayacağımız gün, Suçlu günahkarları susamışlar olarak cehenneme süreceğiz. Rahmanın katında ahid almışların dışında, (onlar) şefaat ile yardıma sahip olamayacaklar.” Rahman çocuk edinmiştir” dediler. Andolsun, siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup geldiniz. Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı). Rahman’a çocuk edinmek yakışmaz. Göklerde ve yerde olan (herkesin ve her şeyin) tümü Rahman (olan Allah)a, yalnızca kul olarak gelecektir. Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır. Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir.  İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır Meryem 85-96

Evet, o gün, nebiler, din alimi zannedilenler ve yerde ve gökte her kim varsa Rahman olan Allah’ın huzuruna SADECE ve SADECE KUL OLARAK ve TEK BAŞLARINA gelecekler ve hesaba çekileceklerdir. Şefaate yardıma sevgiye rahmete SADECE Rahman’dan ahit almışlar SAHİP OLUP FAYDA SAĞLAYABİLECEKLERDİR. Bunların kim oldukları bölüm sonunda açıklanmıştır.

TÂHÂ suresi 109. ayet O gün, şefaat ile menfaate ulaşmak yoktur ancak Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse ( yardıma ile menfaate sahip olacaktır)

Bu ayette de LA TENFEAU EŞ ŞEFAATÜ diye gelmiş, LA YEŞFEU değil. Aradaki farkı yukarıda açıklamıştık. Yani Allah’ın izin verdikleri ŞEFAAT EDECEK DEĞİL, Allah’ın izin verdikleri ( Allah’tan ahid alanlar, kim oldukları Zümer 53-55 de açıklanmıştır) ŞEFAAT yani yardım GÖRECEKLER, yani günahları bağışlanacak.

ZÜMER suresi 43. ayet  Yoksa Allah’ın astından şefaat ediciler mi edindiler? De ki: “Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?”

ZÜMER suresi 44. ayet De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”

Kuran’da şefaat konusunun ikinci bölümü yani ahirette kıyamet günü hesabında YARDIM GÖRMEK, GÜNAHLARIN BAĞIŞLANMASI İÇİN ŞEFAATE, YARDIMA SAHİP OLMAK, ŞEFAATLE YARDIMLA MENFAATE ULAŞMAK yani affedilip cennete girmek ile ilgili ayetler (19 ayet) yukarıdakilerdir.
Bu ayetlerden çıkarımlar şunlardır:

-       Hiçbir ayette LA YEŞFEU İLLA/MEN şeklinde bir ayet yoktur. Yani ŞU-ŞUNLAR İSTİSNA ŞEFAAT EDEBİLECEK şeklinde.

-       Ayetlerde LA YEMLİKU – LA TENFEU EŞ ŞEFAATE İLLA/MEN şeklinde kullanılmıştır. Yani, ALLAH’IN RAZI OLDUKLARI – AHİD VERDİKLERİ ŞEFAATE-YARDIMA SAHİP OLABİLECEKLER, YARDIMLA MENFAAT FAYDA HAYR ELDE EDEBİLECEKLER şeklinde.

-       Allah TÜM ŞEFAAT yani YARDIMIN TEK SAHİBİDİR.

Bütün bu açıklamalardan şu anlaşılmaktadır, kıyamet günü insanlar hesaba çekilecek, kimse kimseye yardım, şefaat EDEMEYECEK, ancak Allah kullarının bir kısmına yardım edecek ve onların günahlarını bağışlayacaktır. Peki KİMDİR BU ALLAH’TAN AHİD ALMIŞ KULLAR, KENDİLERİNE ŞEFAAT YARDIM EDİLECEK ve BUNUNLA FAYDA SAĞLAYACAK OLANLAR?

İşte Kuran’daki tüm, kıyamet günü hesabında yardım görme, bağışlanma, günahların affı, cennete gitme, ile ilgili konunun MUHKEMİ, Zümer Suresi 41-62. Ayetler arasıdır. Bu ayetlerde konu tüm yönleri ile detaylı olarak açıklanmış ve hükme bağlanmıştır. Allah’ın bağışlayacağı, af edeceği ve cennetine koyacağı kullarına verdiği BÜYÜK AHİD (söz) ise işte bu muhkem bölümün 53-55. Ayetleri arasındadır. Okuyalım:

“De ki: “(Allah şöyle buyuruyor:) Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin: Allah bütün günahları bağışlar; çünkü yalnız O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır!Azab size gelip çatmadan ÖNCE, Rabbinize yönelip dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan ÖNCE.” Zümer 53-55

İşte, dünyada yaşadıkları hayatlarının herhangi bir anında, ölüm gelip çatmadan, tevbe ederek Allah’a yönelip dönenler, O’na teslim olanlar yani O’nun inzalettiği Kitab’a yani O’nun hükümlerine uygun şekilde yaşayanlar ve bu hal üzere ölenlere, Allah KIYAMET GÜNÜ HESABINDA YARDIM EDECEK, ONLARIN GEÇMİŞ GÜNAHLARINI AFFEDECEK ve ONLARI CENNETİNE KOYACAKTIR. Allah bu AHDİ VERMİŞTİR ve buna UYANLAR işte bununla ŞEFAAT YARDIM görecekler ve fayda sağlayabileceklerdir. Hüküm verilmiştir ve hükmü, sözü Allah’tan daha doğru olan yoktur.

4- DEĞERLENDİRME

Tarih boyunca insanların düştüğü en büyük günah olan şirkin yarısını oluşturan, bu tip şirklerin kök sebebi yanlış ŞEFAAT İNANÇLARININ, son Vahiy el-Kuran’a göre değerlendirmesi ve düzeltilmesi bu şekildedir.

Fatiha suresi, özellikle Ehli Kitab’ın, aşırı nebileri yüceltmeleri, Allah’ı “öfkeli, azaba meraklı, nefret eden” bir Tanrı (haşa subhanAllah), Peygamberleri ise – özellikle İsa peygamber – “MERHAMETLİ KRAL”, İNSANLARI YARGILAYACAK “DİN GÜNÜNÜN YARGICI” – KENDİNİ TASDİK EDENLER ve “ONU ÖVÜP YÜCELTENLER İÇİN” KEFARET ÖDEDİ ve ONLARI CENNETE SOKACAK , “ONU ÖVÜP ONDAN YARDIM İSTEMELİYİZ” inançlarına ve tüm benzer inançlara bir dev reddiye olarak Kuran’ın girişine yazılmıştır:

Çok Merhametli ve Merhamet ile muamele eden Allah’ın adıyla
El-Hamd ( O Hüküm ) Allah’a aittir,
O, Çok Merhametli ve Merhamet ile muamele edendir,
Hesap Gününün YARGICI ( KRALI-HÜKÜMDARI) O’dur,
Yalnız Sana kulluk eder ve YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ,
Bizi dosdoğru yoluna ilet,
Kendilerine Vahiy(nimet) verdiklerinin yoluna,
Gazaba uğramışların ve sapmışlarınkine uğratma.

Dünyada şefaat-yardım vardır, melekler ve diğer tüm varlıklar da şefaat edebilir, Ancak Allah’ın dilemesi ve izni ve emri ile ve O’nun razı olduklarına,Ahirette hesap gününde şefaat yardım vardır, Ancak Allah şefaat-yardım eder ve ahid verdiklerine bu yardımı yapacak ve onları bağışlayacaktır, Allah’ın dışında hiçbir şey ve kimse bu yardımı şefaati yapmaya yetkili kılınmamıştır.

Rabbena, subhaneke, la ilme lena illa ma âllemtena, inneke ente el- Âlim el-Hakim.
Rabbim ilmimizi arttırsın, doğru bildiklerimizde bizi sabit kılsın ve yanlışlarımızdan doğruya hidayet etsin ve bizi affetsin.

Şüphesiz ki, ilmi veren de, hidayet eden de, günahları affedecek olan da ancak ve yalnız alemlerin tek Rabbi, tek Meliki, tek İlahı olan Allah’ımızdır, O’nun eşi, çocuğu, dengi, benzeri, ortağı yoktur. Biz, buna teslim olduk, iman ettik ve şahitlik ederiz, dönüşümüz O’nadır ve hüküm yalnız O’nundur.
Bütün övgüler, yücelikler ancak ve yalnız Allah’adır, ancak ve yalnız Allah’ındır.