18 Mayıs 2012 Cuma

ANKEBUT "Dişi Örümcek"

Ankebut, Dişi örümcek  anlamına gelir. “Münafık” kelimesinin kullanıldığı bir suredir. İçinde en çok “yalan” (kizb) sözcüğü geçer. “İman ettik demekle bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?” (29/2) diye başlar.“Doğruluğu” (sıdk) en başa koyar. (29/2).

Tarih boyunca Nuh, İbrahim, Lut, Medyen, Ad, Semud, Firavun, Karun ve Haman üzerinden Allah’tan/halktan/cemaatten/ ayrılıp siyasî, sosyal ve iktisadî ankebutlar (örümcek yuvaları) oluşturmanın ne anlama geldiğine dair muazzam mesajlar verir.

Bütün buralarda açıklık, doğruluk, yalansızlık, eşitlik ve paylaşım ortamından (cemaat) ayrılıp “yalan” üzerine yapılar kurulduğunu,  rızkı yalnızca Allah katında aramaları gerekirken (29/17) kendi aralarında çıkar ve menfaat ilişkileri geliştirip bunu kutsadıkları ve hatta put yapıp tapındıkları (29/25) anlatılır. 

Dikkat ediniz! Menfaat grubu veya çıkar şebekesi haline gelip bu ilişkilerin kutsanmasından ve put haline getirilip onlara tapınılmasından bahsediyor.

Açgözlülüğün timsali olarak Şuayb’ın kavmi Medyen, hırsın ve hasedin timsali olarak deveyi boğazlayan Salih’in kavmi Semud, kibrin, kenzin ve insanları afyonlamanın timsali olarak Musa’nın kavminden Firavun, Karun ve Haman anlatılır. (Ankebut:  29/36-39).

Onlar Allah’tan başkasını dost edinmekle “ankebut” (örümcek) gibi olmuşlardır. Yani Allah’tan/halktan/cemaatten ayrılıp, kendilerine özel yapılar, evler, örgütler, hizipler kurmakla, kendilerine özel ilişki ağları, menfaat birliktelikleri, çıkar çevreleri oluşturmakla Beytu’l-Ankebut (örümcek evi/yuvası/odağı) haline gelmişlerdir.

Onlar böyle yapmakla münafıklıktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Peygamberin mescidine yani açıklık, yalansızlık, eşitlik, kardeşlik ve paylaşım ortamına (cemaate) gelince bir türlü, kendi hizip ortamlarında (ankebut) kaldıklarında ise başka türlüdürler. “O beyinsizlerin yaptığı gibi Allah’a güven (iman) adı altında varımızı yoğumuzu infak mı edeceğiz, aslında biz onlarla alay ediyoruz” derler. Halbuki asıl beyinsiz kendileridir.

Oysa der Kur’an; “Nice hayvanlar var ki rızkını yük olarak taşımaz. Allah onlara da size de rızkını verir” (Ankebut: 29/60)

Madem hayvanlar rızkını sırtına yüklenmez/biriktirmez, o halde bu biriktirme hırsı, biriktirdikleri ile (servet, iktidar) kibirlenme, başkasının elindekine de göz dikme, onu da boğazlama neden?

Bunun için çıkar ilişkileri ve gurupları oluşturma, dönüp sonra bunları kutsama ve hatta ona tapınma neden?
Açıklık, doğruluk, yalansızlık, eşitlik ve paylaşım ortamından (Allah/cemaat/halk) ayrılıp “örümcek evleri” (hizip, grup, gizli örgüt, mafya, şebeke vs.) oluşturmak neden?

Muhammed nebi’nin herkese açık, toprak damlı Mescidi ve yer sofraları serili makamından yani açıklık, doğruluk, eşitlik, yalansızlık, kardeşlik ve paylaşım ortamından rahatsız olup, ondan ayrı “örümcek yuvaları” (Ankebut) kuranlar, oralarda gizli görüşmeler (necva) yapanlar, kumpas hazırlayanlar, kapalı kapılar ardında iş çevirenler olmaktadır.

Halbuki bunların hiç birinde hayır yoktur.

Örümcek evleri/yuvaları demek olan “Ankebut” suresinin arka planı aşağı yukarı işte bundan ibarettir…
***

Şurası bir gerçek ki insanlar genellikle kendi elleriyle yonttuklarına taparlar. Bu durumda örümcek yuvaları (ankebut) da kendi ellerimizle kurduğumuz kimi yapılar, gruplar, hizipler, dernekler, vakıflar, örgütler, partiler, teşkilatlar olur.

Bunlar zamanla açık cemaatten/geniş halktan ayrılarak birer çıkar şebekesi veya menfaat grubu haline gelince ankebuta (örümcek yuvası) dönüşmüş olurlar.

Bunların her biri bir yalan ve kurgu ile önce açık cemaat/geniş halktan ayrılır, kendine özel çıkarlar oluşturur ve bütün varlığını bu özel çıkara adar hale gelirler.

Nasıl örümcek (karadul)  açgözlülüğünden kendi erkeğini yerse bunlar da adam öğütme ve yeme mekanizmasına dönüşür.  Kendi çıkarına, varlığına, grubuna, ideolojisine karşı tehdit olarak gördüğünü çiğ çiğ yemek ve yok etmek ister.

Örümcek (karadul) nasıl kuytularda yaşar, pusu kurar, ısırmak ve sokmak dışında bir kavga tarzı bilmezse, bunlar da zamanla örümcek yuvasına dönüşerek kuytularda gizlenir, pusuya yatar, ısırır ve sokarlar.

Örümcek (karadul) nasıl kenardan izler, takip eder, ileri noktalara ağını atarsa bunlar da izler, takip eder, dinler, fişler, ileri noktalara ağını atarak plan kurar, dolap çevirirler.

Cemaatteki saflık ve amatörlük, ankebutun (örümcek ağının) fırdöndülüğüne ve profesyonelliğine evrilmiştir.

Bu nedenle cemaat ile ankebutun arasını özenle ayırmak lazımdır.
***

Şimdi Ankebut suresi ışığında sahici/gerçek cemaat ile sahte/üfürük ankebut arasındaki farkların ne olduğuna geçebiliriz.

*Cemaat, saf bir yürek temizliği ile bir araya gelen insanlardan oluşur. Ankebut da ise bu özel bir maksada, kirli ve gizli bir çıkar ilişkisine dönüşür.
*Cemaat te aslolan doğruluk (sıdk), yalansızlık ve herkesle paylaşımdır. Ankebut da ise bu gizli planlar kurma ve gurup menfaatine dönüşür.
*Cemaat, bir açıklık (aleniyet) ortamıdır, ankebut da ise bu gizli saklı iş çevirmeye (necva) dönüşür.
*Cemaatte kapılar kapanmaz, herkese açıktır, ankebut da ise artık kapılar kapanır, ‘gizli’, ‘özel’ toplantılar yapılır.
*Cemaat, comün (com/cem/cum’a/cem’a) ortamıdır. Yar yanağından gayrı her şey ortaktır. Bunun için zengin-yoksul uçurumu giderek azalır ve hatta biter. Ankebut da ise zengin yoksul uçurumu giderek büyür. Çünkü o menfaat ortamıdır.
*Cemaat, paylaşım ortamıdır. Biri yerken diğeri bakmaz, bir açken diğeri tok yatmaz. Ankebut da ise biri yerken diğeri bakar, biri tok yatarken diğeri aç sabahlar.
*Cemaat, bir eşitlik ortamıdır. Ebedi makamlar ve rütbeler yoktur. Makamlar ve rütbeler iş bitinceye kadardır. Ankebut da ise ebedi makamlar ve rütbeler üretilir. İş olmasa bile o makamlarda oturulur, o rütbeler ebediyen taşınır. Herkes birbirine “Başkanım, Paşam” vs. diye seslenir. Bir kez o görevi yapan hep onunla anılır.
*Cemaatte kişi topluluğa hizmet eder. Ankebut da ise, topluluk kişiye hizmet eder.
*Cemaatte hiyerarşi yoktur, insanlar yan yanadır. Ankebut da ise hiyerarşi vardır, insanlar alt-üst şeklindedir.
*Cemaatte tabiri caizse avlu vardır, ankebut da ise balkon.
*Cemaatte saf vardır, ankebut da ise kast.
*Cemaatte gizli/saklı işler çevirme (necva), yalan (kizb) ve biriktirme (kenz) büyük suç sayılır. Ankebut da ise açıklık ifşa, yalansızlık rakibe malzeme verme, infak/verme/dağıtma güçsüz kalma sayılır ve suç haline gelir.
*Cemaatte imtiyazlar (ayrıcalıklar) yoktur, herkes insanlık bakımından bir ve eşit görülür. Ankebut de ise ayrıcalıklar vardır; makam, servet, şöhret ve iktidar sahipleri ayrıcalıklı muamele (VIP) görülür.
*Cemaatte kadın-erkek eşittir. Ankebut da ise erkekler kadınlardan sırf cinsiyetleri sebebiyle üstün görülür.
*Cemaatte üstünlük ancak insanlara, doğaya ve çevreye zarar vermekten sakınma (takva) iledir. Ankebutta ise üstünlük makam, servet, şöhret ve iktidar sahibi olmakla ilgilidir.
*Cemaat öksüzler, yoksullar, ezilenler ve muhtaçlarla ilgilenir. Ankebutta ise örümcek evine adam kazandırmakla uğraşılır, şahsi çıkar, mevki makam ve ihale peşinde koşulur.
*Cemaat halkın yaşadığı yerde ve halk gibi yaşar, zaten cemaat aslında halk demektir. Ankebutlaşanlar ise kaşânelere taşınır, korunaklı  yerlerde yaşarlar.
*Cemaat de adalet, eşitlik ve özgürlük çoşkusu vardır, ankebutta ise bu rant çoşkusu ve hizip taassubuna dönüşür.
*Cemaatte kusur ve ayıpların üzerini örtme esastır. Ankebutlar ise ayıp araştırma, dinleme ve fişlemede mahirdir.
*Cemaat, zayıfın yanında durur, ankebut güçlünün.
*Cemaatin gözü altta, ankebutun üsttedir.
*Cemaat, meydanı sever ankebut ara sokaklarda dolanır.
*Cemaatin kavga tarzı mubâreze (düello), ankebutun pusudur.
*Cemaat Ebuzer yetiştirir, ankebut Karun.
* Cemaat Musa çıkartır, ankebut Firavun. 
***
Bu müslüman kardeşliği, sevginin, merhametin, adaletin, eşitliğin, açıklığın, yalansızlığın ve paylaşımın olduğu yerden her dem yeniden doğacaktır. Ya da, çoktan ankebutlaşmış olanlar, sevgiye, merhamete, adalete, eşitliğe, açıklığa, yalansızlığa ve paylaşıma “gerçekten” döndüklerinde, cemaate/halka/Allah’a dönmüş olacaklar…

Ve Ankebut suresi şöyle biter:

“Uğrumuzda canla başla cihat edenlere yollarımızı gösteririz.  Allah güzel ahlak sahipleri ile beraberdir” (Ankebut: 29/69).

Mescid-i DIRAR Yapılanmaları

Bu hazırlanan yazıyı, KURANA GÖRE MESCİT çalışmasından sonra okuyunuz.

ضِرَارًا – Dırar - kelimesi darlık, sıkıntı, özür anlamına gelmektedir. Bu kelime, hayır, surur, ferahlık anlamlarının tersi anlamındadır. (bkn. Araf 95) Zillet, Şiddet ve bela anlamında da değildir. (bkn;Bakara 214) Mescid yapılanması, topluma zarar veriyor ise; o edinilen mescid dırardır. Edinilen mescidler mülk tabanlıdır ve  ekonomik boyutludur(Müminun 75). İnşaat malzemesi ile imar edilerek bina edilen Mescid ile alakası yoktur. Mescid-i Dırara yapılanması, bir toplumsal yapılanmanın adıdır.

Mescid-İ Dırar Yapılanmaları

Bu yapılanma, Kur’an’ın ifadeleriyle ‘Şeytan’ın Evliyası’ (7/27,30) ‘Şeytan’ın Orduları’ (42/95), Evliya patentli din tüccarları, Şeytanın özel ekibi (Hizbuşşeytan, 58/19), İblisler, Kahpe Karadul (Örümcek, 29/41) ve Mürşit lakaplı Müşriklerdir. (28-32)

Kuran, Medine’de Şeytanlaşmış bir düzen ile işbirliği yapan münafıkların oluşturduğu bir yapılanmadan bahseder. Tevbe Suresinin 107-109 ayetlerinde bu münafıklar eleştirilir ve edindikleri (e-ha-ze) mescid ‘Mescid-i Dırar’ diye anılır. Bugün Türkiye’deki bütün camiler ‘mescid-i dırar’ yapılanmasındadır; Çünkü ekonomik boyutu nedeni ile Dinin afyon yüzünü yansıtmaktadır. Bu Mescidlerde ifa edilen salat, fakir ve yetimi gözeten bir yapıda değildir. Bu mescidler yani diyanet yapılanması, Maun suresinde eleştirilen salatların/namazların kılındığı yerlerdir. Bu salatlar fakirin hakkını gözeten salat statüsünde değildir. Mescidi Dırar Dini yalanladığı için eleştirilmiş ve Dinin parçalama amacı gütmüştür. Dinlerini oyun ve eğlenceye dönüştürmüş, İçinde eda edilen salatlar gösteri haline getirilmiştir.

Mâûn Suresi -Gördün mü o, dini yalan sayanı?  -İşte odur yetimi itip kakan; -Yoksulu doyurmayı özendirmez o. -Vay haline o namaz kılanların/salat edenleri ki, -Namazlarından/Salatlarında gaflet içindedir onlar! -Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar. -Ve onlar, mauna (en küçük yardıma) engel olurlar.

Mescid-i Dırar olayında da Son nebi münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden olayı hoş görmüştür. Buna karşılık, münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine bizzat Allah tarafından vahiy ile bildirilmiştir. (Tövbe 107, 108)


Mescidlerde yalnız Allaha sığınılır; ibadetlerde,dualara,yakarışlara Allahın dışında varlık karıştırılmaz,Kuransal emre uymamak şirktir, o halde Hz İsa ,Hz Musa,Hz muhammed,Hz ali,Hz ebubekir...vs kimsenin resmi veya sahsa özel ismi asılmamalıdır.

Dinimizde nereye dönersek dönelim ,nerde ibadet edersek edelim, günümüz anlamı ile  Allah’ın anıldığı her yer mescittir.Allah her yerdedir ve şah damarımızdan yakındır.

Rab'bimiz bu evlerde/mescidlerde isminin anılmasına izin vermiştir.

Nûr : 36. Birtakım evler dedir ki, Allah (o evler in) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O'nu (öyle kimseler) tesbih eder ki;

Burada bahsedilen evlerden biride camilerdir.
***

Günümüz Camileri

Yoksulluktan kıvranan bir toplum olmamıza ve yeryüzünde yüz binlerce insan açlıktan ölmesine rağmen, bu camilerin süsü-püsü için milyarlar oluk oluk akarken, hiç kimse bu israfa ve beton binalara yapılan yatırımlara ses çıkarmamakta, camilerde görevli sürüler de bunları onaylamakla kalmayıp, gerçek dinin kitlelere ulaşılması için büyük bir güce sahipken,bu güçlerini şerr ve menfaat için kullanmak amacıyla her türlü şaklabanlığı sergilemekten geri durmamakta,hatta samimi insanlara olmadık iftiralar atmakla günlerini geçirmektedirler.

Böyle açık ve inkar edilemez bir gerçek varken, hala camileri savunmayı, bir züll addediyoruz. Veyl olsun insanlığın hayrına ve yoksulluğun yok edilmesi için çabalamak yerine taş binalara yatırım yapan ve öven zihniyetlere.

***

Günümüzde nifak kurumsallaşmıştır. Fakat bu kurumlar tek çeşit ve tek boyut değildir. Allah Rasulü’nün Medine’sinde çok önemli bir nifak merkezi olarak Mescid-i Dırar inşa edilmişti. Çünkü o gün, Peygamber cemaatinin örgütlenmesi mescid merkezliydi. Günümüzde ise Mescid-i Dırar çeşitlenmiş, değişik isimler ve tabelalar altında yoğun faaliyetlerini sürdürmektedir. Medine münafıkları, zarar vermek, kafirlik yapmak, mü’minler arasına tefrika sokmak, Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlara adeta bir üs (gözetleme yeri) sağlamak için ve daha baştan temelleri sırf takva üzere ve Allah için atılan Mescid-i Nebi’ye alternatif olarak bir mescid açmışlardı (Tevbe, 107). Bu hareketleriyle münafıklar yine, iyilikten başka bir şey murad etmediklerine dair yemin ediyorlardı. Her zamanki gibi yine yalan söylüyorlar, asıl olarak kalplerinde bulunan düşmanca kini, intikam alma hesaplarını, Allah’ı, Peygamberi ve mü’minleri aldatma hesaplarını gizliyorlardı. Halbuki onların yaptıkları, Allah’a ve Rasulü’ne harp ilan etmekti. Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlar, mü’minleri severler mi? Eğer seviyor görünüyorlarsa, ya onlarınki tam bir münafıklıktır, ya da ‘mü’min’ bilinenlerde, onların sevgisini celbeden bir nifak unsuru vardır.

Peygamber dönemindeki münafıkların mescid-i dırarlarının bugünkü mukabilini keşfetmek için nazarlarımızı illa ki, şu anki mescidler üzerinde yoğunlaştırmamız gerekmiyor. Zira, günümüzde ‘mescid’ Peygamber dönemindeki işlevini -ne yazık ki- yitirmiştir. Dolayısıyla münafıkların en büyük hedefi, alternatif mescidler inşa etmek değildir. Şüphesiz mescidler de belli düzeyde nifaka alet edilmektedir, fakat artık bugün için, mescid-i dırar fonksiyonunu icra eden pek çok kurum vardır. Önemli olan, “zarar vermek, kafirlik yapmak, mü’minler arasına tefrika sokmak, Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlara adeta bir üs vazifesi sağlamak” değil midir? Bunu hangi kurum yapıyorsa, orası mescid-i dırar olarak görülmeye namzettir. Günümüzde ‘mescid-i dırar’ fonksiyonunu icra eden kurumlar tıpkı Medine münafıklarının yaptığı gibi, İslam’a karşı bir İslam, Muhammed’e karşı bir muhammed, Kur’an’a karşı bir Kur’an önermektedirler. İslam’ın bir sevgi, saygı, hoşgörü, uzlaşma dini olduğunu yaymakta, bütün münkeratın müslümanlarca hoş görülmesini, marufun da en hafifinden, talep edilmemesini telkin etmektedirler. Kur’an şeriatı artık miadını doldurmuştur, hala 1400 sene öncesinin Kur’an’ına dönmeyi istemek irticadır, gericiliktir; öyle ise, muasır medeniyet seviyesi denen çağcıl değerlere(!) sahip çıkmalı, aklın ışığında ilerlemeli, bilimin, teknolojinin tartışmasız üstünlüğüne inanmalıdır! Aksi taktirde, çağın gerisinde kalırız, gelişip kalkınamayız, ilerleyemeyiz…

Şüphesiz, “mescid-i dırar” tabirindeki mescid kelimesi, münafıkların secde ettikleri anlamına gelmiyor. Zaten Kur’an onların namaza “üşenerek, isteksizce, gönülsüzce” kalktıklarını haber vermektedir (

Peki, münafıklar secde etmedikleri halde, neden ‘mescid’ inşa etmişlerdi? Çünkü o gün İslam’ın merkezi mescid’di. Münafıklar, “düşmanın silahıyla silahlanmışlardı”! Bu şekilde müslümanlarla etkin mücadele verebileceklerini var saymışlardı. Günümüzde müslümanlar, kafirlerin, alternatifini düşünmek zorunda kaldıkları bir ‘mescid’e sahip değiller. Dolayısıyla mescid-i dırar fonksiyonunu her bir kurum işleyebilmektedir. Günümüzde roller değiştiği için, kafirler müslümanlara karşı değil de, çok kere müslümanlar kafirlere karşı yaranma ihtiyacı duymak gibi bir tehlikeye düşmektedirler.

Münafıkın ahlakı tam nifakçadır. Bir konuda münafıkça ahlaka sahip olup da, bir başka konuda müslümanca ahlaka sahip olunamaz. Mesela namaz kılmayan münafıklar aynı zamanda cimridirler de (

Münafıklığın (nifak çıkarmanın) ahiretteki cezası, tıpkı kafirler gibi ebedi cehennemde kalmaktır. Onlar lanetlenmişlerdir (
 

9/Tevbe, 68; 48/Fetih, 6). Orada (cehennemde) kafir dostlarıyla birlikte olacaklar (4/Nisâ, 40; 33/Ahzap, 54), hatta münafıklar kafirlerden daha şiddetli azaba uğratılacaklardır. Çünkü bunlar münafıklıkta çok ileri gitmişlerdir (9/Tevbe, 101). Kur’an münafıkları acı bir cehennem azabının beklediğini, “onları müjdele…” sözleriyle alaycı bir dille haber verir (4/Nisâ, 138). Münafıkların ahirette mü’minlere, “nurunuzdan bir parça alalım!” demelerine karşılık, “arkanıza dönün de kendinize bir nur bulun!” denilerek (57/13), bir anlamda dünyadaki aşağılık alaycı kişiliklerinin karşılığı ödenmiş olacaktır. Kısacası Kur’an, münafıkları cehennemin en alt tabakasına layık görmektedir (Nisâ, 145).
9/Tevbe, 67). Onlardan bir fakir için bir şey istense, “Eğer Allah kereminden bize verirse biz de onlara sadaka veririz, böylece biz de salihlerden oluruz!” diye Allah’a and içerler. Fakat Allah lütfundan onları zengin edince sözlerinden dönerler (9/Tevbe, 76). Çünkü bunlar yalancıdırlar (9/Tevbe, 77). Allah yolunda harcamayı bir angarya sayarlar (9/Tevbe, 98), bir anlamda kafir dostlarının dediği gibi, “Allah’ın dileseydi doyuracağı kimseleri biz mi doyuralım?!” (36/47) demeye getirirler (Bkz. Maun suresi). İşte bu münafıklar Allah’ı unutmuşlar, Allah da onları unutmuştur.
4/Nisâ, 142; ayrıca bkz Maun suresi). Gözümüzün önünde, asık, müstağni suratından mürailik akan, müslümanlar görsün diye mescide geldiği her halinden belli olan bir münafık tipi belirmektedir. Bu çağda münafıklıkların işi biraz daha kolaylaşmıştır. Çünkü şimdinin münafıkları, her gün görünmek zorunda oldukları bir “Muhammed mescidi”yle yüz yüze kalmış değildirler. Günümüz müslümanlık anlayışında, namazı mescidde kılmak diye bir zorunluluk olmadığı gibi (bu tamamen mescidin işlevsizleştirilmesiyle ilgilidir), aslında namaz kılmak diye bir zorunluluk da yoktur! Günümüzde bir insan, namaz kılmadan da pekala ‘müslüman’ olabilmektedir!

Tek başına Ümmet: İBRAHİM



İbrahim Nebi’in kavmine ( Akad Uygarlığı – Mezopotamya – MÖ 2000 ler ) yaptığı Güneş-Ay-Yıldız teşbihli tebliğ maalesef yanlış anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. “İbrahim nebi sorgulayarak Allah ı buldu” şeklinde oldukça yanlış ve çelişkili bir yorum getirilmektedir.

Oysa mesele çok basit ve nettir. İbrahim nebinin yaşadığı zaman diliminden öncesinde Mezopotamya Sami toplulukları tahrif ettikleri İslam dinini günümüzde olduğu gibi  En Üstteki Yaratan Ve Yöneten Tek İlah inancının altına eşler-oğullar-kızlar-kahramanlar-evliyalar-nebiler-melekler- din adamları v.b. lerinden türettikleri sahte yarı-tanrılar, erbab ilave ederek, bunlardan en üstteki yaratan ve yöneten;

TEK TANRIYI : GÜNEŞ ( ŞAMEŞ)
KRALLARI : AY (SİN)
NEBİLERİ –KIZLARINI – RUHBANLARI - MELEKLERİ V.B. : YILDIZ ( İSTAR )

 sembolleri ile sembolleştirmişlerdir. O dönemde krallar başlarına taktıkları mihverlerin üzerine ay sembolünü koyarlar idi. Bu tanrının halifesi benim demeye getirirlerdi. (Firavun: Tanrı Ra’nın temsilcisi demektir.)

İbrahim nebi, bu semboller üzerinden sahte tanrı inançlarını çelişkileri ile birlikte yerle bir edip TEK TANRI inancını onlara hatırlatmaktadır. Zaten aşağıya alıntıladığımız ayetler dikkatlice okunursa konunun kalabalık bir grup önünde tebliğ yapıldığı ve onlarında İbrahim peygamber ile bu konuda çekişmeye girdiği açıkça görünecektir.

Tüm dinler tarihi ve arkeoloji kayıtları da,



( bkz. resim de Akad kralının başının üzerinde GÜNEŞ - AY – YILDIZ sembolleri – Louvre Müzesindedir) o sami toplulukların bu inanç şeklini apaçık bize göstermektedir.

İLGİLİ AYETLER:

O zaman ki İbrahim, babası Azer’e: “Putları ilahlar mı ediniyorsun?” Dedi. Şüphesiz ben, seni ve kavmini, apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.”

Böylece Biz, İbrahim’e, yakin (ilim sahiplerinden) olsun diye, göklerin ve Yer’in melekûtunu( yönetimini) gösterdik.

Gece,  örtünce, bir yıldız gördü. Dedi ki: “Şu benim Rabb’imdir.” Ne zaman ki o(yıldız) kayboldu, dedi ki: “Ben kaybolup-gidenleri sevmem.”

Arkasından Ay’ı, doğarken görünce, dedi ki: “Bu benim Rabb’imdir.” O da kaybolunca dedi ki: “Şayet Rabb’im beni doğrultmazsa elbette ben, sapmış kavmimden olurum.”

Daha sonra Güneş’i doğarken gördü, dedi ki: “İşte bu benim Rabb’imdir. Bu en büyüğüdür.” Ancak o da kaybolunca, kavmine dedi ki: “Ey kavmim, doğrusu ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.”

Muhakkak ben TÜM BENLİĞİMİ,ŞİRKSİZ BİR ŞEKİLDE, gökleri ve Yer’i yaratana çevirdim yani ben müşriklerden değilim.

Kavmi, onunla mücadele etti. (İbrahim) dedi ki: “Allah, beni doğru yola iletti. Siz, O’nun hakkında, benimle mücadele mi ediyorsunuz? Ben, O’na şirk koştuğunuz şeylerden korkmuyorum, ancak, Rabb’imin dilemesi müstesna. Benim Rabb’im, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır, düşünmüyor musunuz?”

Sizler, Allah’ın indirdiği hiçbir delil olmaksızın, Allah’a ortak koşmaktan korkmazken; ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Şayet biliyorsanız (söyleyin)! Bu iki fırkadan hangisi emniyete müstahaktır?

O iman edenler ve imanlarına zulüm(şirk) karıştırmayanlar, işte onlar, emniyettedirler ve hidayette olanlar onlardır.

Biz bu delillerimizi, kavmine karşı İbrahim’e verdik. Biz, dilediğimiz kimsenin, derecelerini yükseltiriz. Muhakkak, senin Rabb’in, Hâkim’dir, Âlim’dir. [EN'AM(6)/74-83]

Muhakkak Biz, önceden İbrahim’e, dosdoğru hakkı verdik ve Biz, onu bilenleriz. [Enbiya /51]


11 Mayıs 2012 Cuma

KURANA GÖRE MESCİT


 Kökü سجد  secde -anlamları için rüku ve secde konusuna bakın- olan mescit kelimesinin Kuran'daki kullanılışına baktığımızda bunun fiziksel bir binayı değil, içimizde oluşturduğumuz bir yapıyı belirttiği ve aynı "Allah yolunda" gibi bir mecazi anlam içerdiği anlaşılmaktadır. Buna göre mescit'in muhtemel çevirisi "secde edilen yer" değil, (içimizde oluşturduğumuz Allah'ın yasalarına) itaat davranışı; (Allah'ın yasalarına) uyma, riayet hali olmalıdır. (Allah'ın emirlerine) "İtaat yapısı, riayet kurumu" gibi alternatif çevirilerde mümkündür ki bunlar daha gerçekçidir çünkü bu YAPI içimizdedir ama biz kulağa hoş gelmesi açısından örneklerimizde "itaat davranışı" çevirisini kullanacağız.

Kehf  :21 Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allah'ın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashâb-ı Kehfin durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir." Onların durumuna vâkıf olanlar ise: "Bizler, kesinlikle onların emirlerince/hallerini mescit edineceğiz" dediler

lenettehızenne aleyhim mescida
اتخز/ اخز (ehaze / ettehıze) : almak, kabul etmek; cezalandırmak, başına bela olmak; ele geçirmek; ele alıp düzenlemek; edinmek; tutmak, bağlı olmak, benimsemek, izlemek, taklit etmek; kullanmak, yararlanmak

 Aynı Kelimenin Kuran'daki Diğer Kullanımları

Yusuf :21 Onu satın alan Mısırlı, karısına şöyle dedi: "Ona iyi bak, kendisine güzel bir yer hazırla. Bize yararı dokunabilir. Belki de evlat ediniriz onu / evlat olarak alırız ( nettehızehu veleda )." İşte bu şekilde biz Yûsuf'a yeryüzünde imkân verip o toprağa yerleştirdik ki, ona olayların/haberlerin yorumunu öğretelim. Allah, kendi emrine Gâlib'dir/kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları bilmiyorlar.

Nisa :118 Allah o şeytana lanet etmiştir. Demişti ki o: "Senin kullarından belirli bir pay elbette alacağım ( ettehızenne ). "

 Bu kelime hiçbir sözlükte yapmak veya inşa etmek anlamına gelmiyor. Peki doğru çeviri nasıl olmalıydı?

 ... Onların üzerindeki İTAAT DAVRANIŞLARINI / RİAYET HALİNİ taklit edeceğiz / bundan yararlanacağız.

 Peki bu itaat davranışı ne idi?

 Kehf :14 Kalpleriyle aramızda bir bağ kurduk/kalplerini dayanıklı kıldık. Kalkıp şöyle dediler: "Rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir. O'NDAN BAŞKA HİÇBİR İLAHA YAKARMAYIZ. Aksini yaparsak saçma söz söylemiş oluruz."

Konuşmada mağaranın çevresine mescit dikmek gibi bir şey önerildiğini düşünmek makul değil hatta gülünçtür.

 Araf  :29 ve :31
 Kul emera rabbı bil kıstı ve ekıymu vücuheküm ınde külli mescidiv bedeeküm teudun

Araf :29 De ki: Rabbim adaleti emretti. Yüzlerinizi HER İTAAT DAVRANIŞINA / RİAYET HALİNE DOĞRU YÖNELTİN ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz.

 Araf :31 Ey Adem oğulları! Her İTAAT DAVRANIŞINDA / RİAYET HALİNDE süslerinizi alın; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.
 Bir sonraki ayet bu ayete açıklık getiriyor:

Araf :32 De ki: Allah'ın KULLARI için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.

İsra :07 Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibiyine Mescid'e girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).

 Yahudilerin düşmanları herhangi bir mescide değil, Yahudileri yenmek için birbirleriyle "itaat davranışına / riayet haline" girmişler.

Tevbe :17 Ortak  koşanlar,   nefislerinin   küfürlerine   şahit   olurlarken,   Allah'ın İTAAT DAVRANIŞLARININ / RİAYET HALİNİN İÇİNDE OLAMAZLAR / (İÇİNİ) DOLDURAMAZLAR.

Tevbe :18 Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.

 عمر: ikamet etmek, içinde kalmak; tamir etmek, imar etmek; yaşanabilir yapmak; (bir yeri) iskân etmek; dini bir ziyaret yapmak

 Ma kane lil müşrikıne ey ya'müru mesacidellahi
Allah' ın mescitlerini onarmak müşriklerin (ortak koşanların) işi değildir.

 Mescid'in tamirini üstlenen kişinin inanan biri olduğunu ve müşrik olmadığını biz nasıl bilebiliriz? Kalplerin içini bilen yalnızca Allah değil midir?

Tevbe :101 Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.

Alemlere Rahmet olan Nedir?


Biz seni  ancak, âlemler için bir rahmet olarak rasul yaptık." "ENBİYA suresi 107"


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak rasul yaptık. "FURKÂN suresi 56"


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler. "SEBE' suresi 28"  


Yani tüm insanlık alemi için rasul yapılmıştır. Alemlere rahmet oluşu sadece; müjdeleme ve uyarmadır. Bu "Son Nebi/Hatemin Nebi" olmasının gereğidir..Bu ayeti çarpıtanlar Kainatın Muhammed nebinin yüzü suyu hürmetine yaratıldığını söylemekten geri durmamışlardır..Son nebiyi'ye tapınmanın daha açık bir ifadesi olamazdı sanırız..

Rabbimiz  insanları uyarmak amacı ile geçmişte insanlığa gönderdiği elçilerini bildirmişti. ENBİYA 107 ise o açıklamalarının devamı mahiyetinde Rasûlullah'ın gönderiliş hikmetini açıklamaktadır. Rabbimiz son nebisini âlemlere bir rahmet olarak/ rahmet için için gönderdiğini beyan etmektedir.  Alemlere rahmet olan son nebi değil, Allahın onun risaleti ile ulaştırdığı vahy ayetleri yani KURAN'dır. Zira Muhammed nebinin Elçi yapılışı ile insanlık gafletten uyandırılmış, hakla bâtılı ayıran gerçek bilgi inzal edilmiş ve tüm dünya uyarılmıştır. Bu Âyetle ayrıca Rasûlullah hakkında "Bu adam aramıza fesat tohumları ekti, milleti birbirine düşürdü, aileleri parçaladı" diye düşünen, Son nebinin aktardığı mesajı,  bir bela ve felaket olarak kabul eden müşrikler de uyarılmaktadır. Onlara "Resûlullah sizin için bir bela değil, bir rahmettir" mesajı verilmektedir.

Nitekim müşriklere bazı ayetlerde şöyle denilmiştir:


(Kasas suresi 59) Rabbin, kendilerine Âyetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz.


(En'âm suresi131) İşte bu; Rabbinin, halkı gafil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır.


(Şûrâ suresi 7) İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.


(Enfâl suresi 32–33) Bir vakit de, "Ey Allah'ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver" demişlerdi. Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.


Âyetteki رحمة - rahmet sözcüğünün رحمةً - rahmeten şeklinde gelişi nedeniyle Âyet teknik olarak iki şekilde anlaşılabilir:

1. Rahmeten sözcüğü "Hal" makamındadır; buna göre anlam "Biz seni de ancak âlemler için bir rahmet olarak gönderdik" şeklindedir.

2. Rahmeten sözcüğü "mef'ulun leh" makamındadır. Buna göre Âyetin anlamı, "Biz seni de ancak âlemlere rahmet için gönderdik" şeklindedir.

Rabbimiz Kullarına rahmeti kendi üzerine borç kabul etmiş ve insanları zulümden, kargaşadan, sıkıntıdan kurtarmak; mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamaları için Elçi göndermiş, kitap indirmiştir.


(En'âm suresi 54) Ve Âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: "Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], Gafûr'dur, Rahîm'dir" de!


(Leyl suresi 12) Doğruya ve güzele hidayet etmek sadece bizim üzerimizedir.


(Nahl suresi 9) Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir [Allah'a borçtur]. Onun [Yolun] eğrisi de vardır. Ve eğer O [Allah] dileseydi, size topluca hidayet ederdi. Rahmet olan elçiye kulak verenler de dünya ve ahirette Allah'ın rahmetine ve nimetlerine mazhar olmuşlardır.


(A'râf suresi 128) Mûsâ, kavmine dedi ki: "Allah'ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Akıbet [mutlu son] de muttakîler içindir."


(Mü'min suresi 51) Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz.


İlgili ayetler için bakınız; (BAKARA suresi 119) (BAKARA suresi 252 )(NİSA suresi 105)(MÂİDE suresi 67)(EN'ÂM suresi 14)(EN'ÂM suresi 48)(A'RAF suresi 158)(HÛD suresi 2)(RA'D suresi 7)(NAHL suresi 89)(İSRÂ suresi 54)(KEHF suresi 110)(NEML suresi 92)(AHZÂB suresi 40)(AHZÂB suresi 45)(AHZÂB suresi 46)(AHZÂB suresi 47)

10 Mayıs 2012 Perşembe

İHSAN ELİAÇIK VE ARKADAŞLARI

Ana Sayfa

İhsan Eliaçık ve ASHABI ( yani arkadaşları; yazıyı okumayan başlayan ve arapça bilmeyenler bir şok geçiriyor) çoğumuzun cesaret edemediği bir işe soyundular. Onları bu kutlu yolculukta tüm içtenliğimizle ve iyi dileklerimizle salat etmek(salavat, desteklemek; ikinci şok) boynumuzun borcudur. Çıktıkları yolu İslami sol, sosyalist İslam gibi yaftalarla küçümsemek yerine ne dediklerini anlamak daha doğru olacaktır. Bizde çok kısa biçimde bunu deneyeceğiz.

Birincisi ve en önemlisi İhsan Eliaçık ve arkadaşları(demeogoji olmasın diye ashabı demiyoz) küfre, zulme ve sömürüye savaş açtıklarını söylüyorlar. Burada en önemli unsur olarak ve çok da isabetli bir bakışla iktisat meselesini merkeze almışlar. Yani milleti parayla ezen zenginlerin meşruiyetini sorguluyorlar.

İhsan Eliaçık ve arkadaşları faizciliğin Allah ve resulüne savaş açmak olduğunu haykırıyorlar. Bu hareketi müslümanlara dönük bir huruç olarak değerlendirmek akıl dışıdır. İhsan Eliaçık ve arkadaşları müslümanları kafirlere, büyük tefecilere, büyük zalimlere benzeme konusunda uyarıyorlar. Hepsi bu. Yoksa bu insanların ortalıkta ellerinde kaleşnikofla zebellah gibi katiller dolaşırken üstünde meyve bıçağı, çakı filan var diye iki tane çocuğa çullandıklarını düşünmek anlamsız. Eliaçık ve arkadaşları dev gibi kudurmuş Firavunlar dururken yalapşap ticaret yapan birkaç şirkete kafayı takmış değiller. Böylesi, esas zalime ses çıkaramadığın için iki tane garibana abanmak ve böylelikle adamdan sayılmaya çalışmak olurdu ki ne İhsan Eliaçık’a ne de herhangi bir müslümana bu türden bir haysiyetsizliği yakıştıramayız.

İhsan Eliaçık ve arkadaşları faizciye, tefeciye, kapitlasit zalime yani KOÇ’a, SABANCI’ya, ECZACIBAŞI’na savaş açtıklarını tüm toplum huzurunda ikrar ediyorlar.

Basit bir hesap yapalım. Yaşadığmıız ülkede dolaşımdaki paranın tamamını 100 lira olarak düşünelim. Bu yüz liranın doksan lirasını ilk beş yüz firma elinde bulunduruyor. Rakamla 100’de 90. İhsan Eliaçık ve arkadaşları bu 90 liranın haramiler, soyguncular, Allah düşmanları tarafından gasp edildiğini haykırıyor. Bu paraların yüzde sekseninin (rakamla %80’inin) faaliyet dışı gelir olarak kazanıldığını söylüyor.

Yani İhsan Eliaçık ve arkadaşları diyorlar ki KOÇ, SABANCI, ECZACIBAŞI, CİNER, AYDIN DOĞAN ve diğer büyük patronlar haramidir, soyguncudur, haindir, Allah düşmanıdır. Allah ve resulüne savaş açmışlardır. Kazançları gayri meşrudur. Kanımızı emmektedirler. Başka bir takım işler de yapıyor gibi görünseler de bu firmaların tümü tefecidir. Bunları söyleyebilen kaç kişi var memlekette İhsan Eliaçık’tan başka? Eliaçık bir sürü alakasız teferruattan zihnimizi kurtarıp esas dolaba, ketempereye dikkat çekiyor. Diyor ki bu cinayeti haykırmadan hiçbir şey konuşulamaz.

Bizler kendi payımıza İhsan Eliaçık ve arkadaşlarını cesaretleri dolayısıyla içtenlikle kutluyor ve destekliyoruz("salavat ediyoruz" yazmadık şok geçirmeyin). Eminiz Eliaçık, KOÇ’u, SABANCI’yı, ECZACIBAŞI’nı, CİNER’i, DOĞAN’ı ve diğerlerini kazançlarının kaynağını ve kaçta kaçının faiz geliri olduğunu, o kazançlarının ne kadarını devlete para satmak yoluyla cebimizden çaldıklarını açıklamaya mecbur edecektir.

O günleri de göreceğiz inşallah.

Daha da ilerisi kendi adımıza biz, İhsan Eliaçık ve arkadaşlarını çok kararlı da görüyoruz. KOÇ’un, SABANCI’nın, ECZACIBAŞI’nın ve diğer tefecilerin kirli ve gayri meşru servetlerini başlarına yıkacaklar. Müslüman tüccarları da onlara benzememe, zalim olmama yolunda uyarıyorlar haklı olarak. Yoksa dertleri dev gibi semiren zulüm çarkında küçük bir dişli ancak olabilen birkaç müslüman görünümlü zenginin serveti değildir.

İhsan Eliaçık ve arkadaşlarının esas derdi adına kapitalizm denen tefe düzeni ve bu düzenin baş tefecileridir. Onlar günümüzün Ebu Cehil’lerine, Ebu Leheb’lerine dikilip kafa tutacak kadar, servetlerinin pislikten ibaret olduğunu haykıracak kadar, KOÇ’un, SABANCI’nın, DOĞAN’ın, CİNER’in, ECZACIBAŞI’nın ve diğer büyük tefecilerin kapitalist zulüm düzeninin putlarına dönüştüklerini haykıracak kadar cesur bir söylemi dillendiriyorlar. Bu mücadelelerini onların medyasında yapmaları da ayrı bir yüreklilik göstergesidir. Faizi, zulmü, tefeciliği ve tefecileri gözlerinin içine baka baka telin ediyorlar. Bu haramzade imparatorlukların göbeğinde diyorlar ki ‘canınıza okuyacağız!’

Mülkü gaspeden, paramızı çalan, tüm toplumun ırzına geçen kapitalist pisliklere karşı sol bir jargonla bezeli de olsa girişilen bu çaba takdire şayandır. İhsan Eliaçık’ın derdinin müslümanlarla olduğunu söylemek, Eliaçık’ı müslümanlar arasında fitne çıkarmaya çalışmakla suçlamak filan en iyimser ifadeyle ayıptır. Adam tecavüze uğrayan, iğdiş edilen, sömürülen topluma karşı sorumluluğunu yerine getirerek esas sömürgeciye karşı, alçak tefeciye karşı bayrak açmış. Arada o pisliklere benzemeye çalışan müslümanlara da laf edecek tabi. O kadar olur.

İhsan Eliaçık ve arkadaşları faize, faizciye, tefe düzenine karşı, KOÇ’a, SABANCI’ya, DOĞAN’a, CİNER’e ve diğer benzerlerine karşı nasıl ve ne kadar hassas olmamız gerektiği konusunda hepimize bir uyarıyı seslendiriyor. Faiz düzeninin, tefe düzeninin nasıl bir zulüm olduğunu anlatıyorlar. Bu büyük haykırışı gölgelemeye kemsenin hakkı yok. Bugüne kadar herkes antikapitalistmiş gibi görünen ağızlarla genel laflar söyledi. Ezilenin yanındayız dediler, mazlumun yanındayız dediler, zulme sömürüye karşıyız dediler. Ama ilk defa bir grup, açık açık tefecilere, büyük zalimlere, esas oyunculara, düzenin kurucu ve büyük oyuncularına kafa tutmaya cesaret edebildi. Bugüne kadar her ideolojik veya siyasi grup yuvarlak ve kocaman anti emperyalist söylemlerle günü kurtardı, konuyu geçiştirdi. Bu grupların yaptıkları en birinci sınıf işin seviyesi de solculara yalakalık yapmaktan öteye geçemedi. Kavramlar, süslü laflar, mevzi ve küçük düşmancıklar üretildi ve bu işler her zaman kapitalist büyük tefecilerin işine yaradı. İlk defa olmak üzere İhsan Eliaçık ve arkadaşları KOÇ’a ve benzerlerine karşı açık bir mücadele çağrısı yapıyor. Lafı evirip çevrimeden, kavramlara, ideolojik saçmalıklara, mevzi detaylara boğulmadan tefe düzenini ve o düzenin omlazsa olmaz önemli putlarını hedef tahtasına koyuyor. Bir takım sol gruplar da onların etrafında toplanıyorlar haliyle. Ne desin adamlar müslümanlara, evinize dönün mü desin?

Müslüman siyasetçilere ve cemaatlere de diyorlar ki, siz iktidara geldiğiniz halde hiçbir şey değişmedi. Aksine bu adını saydığımız tefeci canavarlar daha da devleşti, zalimleşti, servetleri katladı. İşte halkçılık budur. İhsan Eliaçık ve arkadaşları her kahvede, her cami avlusunda dile getirilenleri yüksek bir sesle toplumla paylaşıyor.

KOÇ’a, SABANCI’ya, ECZACIBAŞI’na, DOĞAN’a, CİNER’e, kısacası kazancını, servetini devlete para satmaya borçlu tefecilerin tümüne artık uyku haram. İhsan Eliaçık ve yürekli arkadaşları var! On liramız varsa millet olarak, dokuz lirasını çalan bu üç beş soysuzun korkulu rüyası olacaklar. KOÇ’a benzemeye çalışan müslümanları da uyaracaklar tabi. Hepsine, bu mücadeleye girişen tüm yürekli mücahitlere selam. Eski antiemperyalist numaralar gibi uyutmak, uyutulmak yok! Uyumak yok!

8 Mayıs 2012 Salı

Sen kimin dalkavuğusun

Padişahın biri, patlıcanı çok severmiş. Ne zaman; ‘Şu patlıcan musakkaya bir türlü doyamıyorum' dese, dalkavuğu da;  ‘Aman padişahım, siz söyleyince ağzımın suyu akıyor. Akşam olsa da yesek' dermiş. Padişah imambayıldıdan söz edecek olsa; ‘Padişahım, şu imambayıldıyı icat edenin mekanı cennet olsun, nefis bir yemek. İnsan yemeye doyamıyor' dermiş.


Padişah; karnıyarıktan, patlıcan dolmasından, kızartmasından, kebabından, patlıcan salatasından, turşusundan ve reçelinden söz ettikçe, dalkavuk da göklere çıkarırmış...


Gel zaman git zaman, padişah patlıcandan nefret etmiş. Sofraya değil yemeği, salatası, turşusu, tatlısı, patlıcanın (P) harfinin gelmesini bile yasaklamış. ‘Şu patlıcan musakkanın neresini beğenirler de yerler, bir türlü anlamıyorum' dediğinde, dalkavuk da padişahın sözünü tamamlamış; ‘Aman padişahım, bu musakkanın yenilmesini yasaklamak lazım...' Padişah, bir başka gün;


‘Bu insanlara hayret ediyorum. O kadar güzel salata çeşidi varken akşam yemeğinde tutup patlıcan salatası yiyorlar... Anlamak mümkün değil!' dediğinde, dalkavuk sözünü kesercesine atılarak eklemiş: ‘Padişahım, bu insanlarda damak zevki diye bir şey yok. En iyisi, patlıcanın yetiştirilmesini yasaklamalı... Adını bile duymaktan nefret ediyorum...'


Bu konuşmaları duyan biri dayanamamış ve padişahın olmadığı ortamda, dalkavuğa sormuş; ‘- Yahu! Sen bir zamanlar patlıcanı metheder ve adeta göklere çıkartırdın. Şimdi ise patlıcanı ve yemeklerini kötülüyorsun. Nasıl olur da bu kadar değişebilirsin hayret!..' Dalkavuk da hemen yanıtlamış; ‘- Bana bak arkadaş... Bana bak... Ben patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum. Anladın mı?...

KURANA GÖRE İBLİS - ŞEYTAN ve VESVESE


  
“شيطان Şeytan”, sözlük anlamı olarak “Hakk’tan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise, “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı”dır.

Şeytanın kimler ve neler olabileceği, bunların özellikleri, nitelikleri, ayırt edilecek özellikleri Kur’an’da detaylı olarak mevcuttur.

Kur’an’a göre şeytan:

Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,
-  Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,
-  Bizi fakirlikle korkutan,
-  Bizi kuruntulara düşüren,
Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
Bizleri kandırmak için bizlere yaldızlı sözler fısıldayan,
Bize vesvese verip, kışkırtıp kafa bulandıran,
-  Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,
Bizi azdıran,
-  İçki (uyuşturucu) ve kumarla, aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
 Allah’ı anmaktan ve O’na kulluk etmekten bizi geri durdurmak isteyen, kişiler ve güçlerdir.

Bu tanımlamalara göre şeytan, yakınımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri veya göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz birşeylerdir.  Zaten Rabbimiz şeytanın, insanlar ve Nefis/Canı, ideoloji gibi tanımlayamadığımız güçler (cinler) olduğunu söylemektedir. 

 En’am suresi ayet 112:“Böylece, Her rasul için, insan ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık. ……”

Kur’an’da, yukarıda sıralanmış olan şeytanî özellikleri taşıyan insanlara “شيطان şeytan” denmiştir. Meselâ Enfal suresinin 48. ayetinde geçen “شيطان şeytan” sözcüğünü insan için kullanılmıştır.

Enfal suresi 48: O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bu gün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

Şeytanî özellikleri olan insanları “şeytan” olarak isimlendiren Kur’an’dan bir diğer örnek de Bakara suresinin 14. ayetidir:

Bakara suresi 14: Bunlar iman etmiş olanlarla yüz yüze geldiklerinde, “iman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarındaysa “Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz.” derler.

Bu ayette söz konusu edilen şeytanlar da, münafıkların (ikiyüzlülerin) akıl hocaları olan insanlardır.Bir diğer örnek de Al-i Imran suresi ayet 175’te geçen “şeytan” ifadesidir.

Al-i Imran suresi  175; Size o (haberi getiren) şeytan, yalnızca kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, bana isyandan korkun, eğer inanıyorsanız!

Şeytan-ı Racim

Pek çok kimse “şeytan” ile “الشّيطان الرّجيم şeytan-ı racim”i birbirine karıştırmakta ve ikisinin de aynı olduğunu düşünmektedir.  “Şeytan-ı Racim”; genel olarak şeytan adı altında toplanan özelliklerden başka özellikler de gösteren özel bir şeytan (!) sıfatıdır. Bu özelliği sebebiyle de Kur’an’ın kendisine verdiği özel isim; “ابليس İblis”tir. Başka türlü ifadeyle İblis, şeytanlık yaptığından ötürü Rabbimiz ona “Şeytan-ı Racim/kovulmuş şeytan” adını takmıştır. Konu ile ilgili olarak, Hicr suresi ayet 34; Sad suresi ayet 77; Tekvir suresi ayet 28 ve Nahl suresi ayet 98. ayetler bakılabilir.

Kur’an nasıl ki şeytanî özellikler gösteren insanları “şeytan” diye nitelemişse, aynı şeytanî özellikleri gösterdiği için bazı ayetlerde (Bakara; 36 ,  A’râf; 14, 15, İsra; 64) İblis’i de “şeytan” olarak nitelemiş, fakat Bakara; 34,  A’râf; 11 – 27,  Hicr; 28 – 44,  İsra; 61 – 65,  Kehf; 50,  Ta Ha; 116 – 123, Sad; 71 – 85, Şuara; 94, 95,  Sebe; 15 – 21 gibi bir çok ayette de İblis’ten bahsederken özel ismi ile bahsetmiştir. Boyun eğmeyişi, itaat etmeyişi ve inatçı oluşu nedeniyle de Saffat suresinin 7. Ayetinde ““شيطان مارد Şeytan-ı Marid” olarak nitelenmiştir.

Racim:

“رجيم Racim” sözcüğünün mastarı “رجم recm” olup, bu sözcüğün ilk anlamı; “قتل öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleridir. Sonradan her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelir.

“Recm” ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.

“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zann ve zanna dayalı söz söylemek” (Lisan ül Arab Cilt 4 S.90).

Şeytan için bu anlamların hepsi uygun görülerek ism-i mef’ul anlamıyla “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan” …” denilmiştir.

Konumuz itibariyle şeytanı tanımlayan en uygun ifade; “zan ve zanna dayalı söz” anlamından hareketle, sözcüğün ism-i fail anlamıyla kullanılması sonucu ortaya çıkan; “ aslı astarı olmayan söz söyleyen şeytan, karanlığa taş atan şeytan, kafadan atan şeytan, palavracı şeytan” ifadeleridir. Kuran ayrıca ZAndan kaçınılmasını öğütlemektedir.

Marid:

“مارد Marid” sözcüğü; “azgın, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden, karşı çıkan” demektir. Bu sözcüğün mübalâğa kalıbı olan “مريد merid” sözcüğü, “şeytan-ı merid” olarak Hacc suresinin 3. ve Nisa suresinin 117. ayetlerinde, geçmiş zaman kipiyle de “مردوا على النّفاق mered-u alennifakı/ münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler” şeklinde Tövbe suresinin 101. ayetinde yer alır. “Marid” sözcüğünün mastarı olan “مرد merd” sözcüğünün türevleri, sözcüğün öz anlamı ekseninde farklı kalıplarda bir çok değişik anlam kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, “معرّى soymak –soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş (yaprağı olmayan) ağaca  “شجر امرد şecerün emred”, bitki bitmeyen kumluklara “رملة مرداء remletin merdai”, köseye (sakalı bitmeyen kimseye) de “امرد emred” derler. (Lisan ül Arab cilt 8, S. 247-250). “تمرّد Temerrüt (uzun bir süre inat etme)” sözcüğü de aynı kökten türemedir.

“Marid” sözcüğü, “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytan-ı marid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan”; ism-i fail anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan” demek olur. Bu anlam, A’râf suresinin 27. ayetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.

“Marid” sözcüğü ile İblis’e (düşünce yetisi) yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’an’da anlatılan olaylardaki İblis’in (Şeytan-ı Racim’in) davranışları ile birebir örtüşmektedir. İblis’e (düşünce yetisi), Âdem’e secde et (Âdem’e boyun eğ) denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.

ابليس İblis” sözcüğünün anlamı; “hayırdan son derece ümitsiz olan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesen” demektir.

Şimdi Kur’an ayetleri doğrultusunda İblis’i anlamaya çalışalım.

İblis’in özellikleri:

a) İblis cinlerdendir.

Kehf suresi âyet 50: “Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”

Elimiz ve ayağımız gibi melekeleri görürdür, ama nefs melekemizi göremeyiz ve tanımlayamayız. Canımız deriz; ama canın yapısını bilemeyiz. Bildiğimiz ise insana hareketlilik sağladığıdır. İnsanın canı çıktığında ise soğur ve ölür.

“الجنّ Cinn” sözcüğü, “kapalı, gözükmez varlık ve güç” demektir. Detayı “Cinn”  çalışmamızda verilmiştir.

b) İblis, ateşten yaratılmıştır.

A’raf suresi âyet 12: “Buyurdu: “Sana  emrettiğimde secde etmeni ne engelledi?” Dedi: “Ben ondan hayırlıyım.. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”.
Ayetlerde İblis’in yaratıldığı “النّار ateş” ise, günümüzde “enerji” olarak isimlendirilen “güç”e karşılık gelmektedir. Adem’in yaratıldığı تراب toprak, طين balçık damadde” diye adlandırılan varlığa karşılık gelmektedir. Bilindiği gibi “ateş” eskilerin kuramanı göre, evreni oluşturan dört ana maddeden (hava, su, toprak, ateş) birisidir ve günümüzdeki “enerji” kavramı ile örtüşmektedir. Bir başka ifade ile “ateş”, Kur’an’ın indiği dönemdeki insanlar için, bilinmezleri de temsil eden bir ilk maddedir. Çünkü insanlar havayı solumakta, suyu içmekte, toprağı işlemektedirler ama yıldırım ve şimşeğin ateşini yakından tanımamaktadırlar. Dolayısıyla Kur’an’da İblis’in yaratıldığı “şey”in “ateş” olarak açıklanması, konuya bugünkü bilgiler ışığı altında bakanlar tarafından yadırganmamalıdır.


c) İblis, insanların sudûrundadır (beyinlerindedir, zihinlerindedir).

Nass suresi ayet 4, 5: -Hannasın kötü fısıltılarının şerrinden,-Ki o, insanların göğüslerinde vesvese verir.

d)  İblis vesvese verir.

Ta Ha suresi ayet 120: Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: “Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacıyla eskimez/çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?

A’raf suresi ayet 20: “Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan bedenlerini ortaya çıkarmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: “Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.”

Kaf suresi ayet 16: “Ve hiç kuşkusuz, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biz biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.”

وسوسة Vesvese: “Gizli bir sesle, fısıltı ile düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir.  Burada İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in neler fısıldayacağı, neleri gizlice telkin edeceğini yukarıda konuya girerken arzettiğimiz şeytanî karakterleri göz önüne alarak öğrenebiliriz.

e)  İblis bir melektir.

 “Hani meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.”

İblis’in Adem’e secde etmeyişini anlatan ayetlerde İblis’in meleklerin içinden istisna edildiğini görüyoruz. İstisna terim olarak “Bir ismi istisna edatlarından biriyle cümledeki yargıdan çıkarmak” demektir.

Melek, cinn ve şeytan kavramlarını özümseyememiş yorumcular ayetteki yapılmış istisnayı, munkatı istisna kabul edip İblis’i yani Şeytan-ı Racim’i melekten sayamamışlardır. Halbu ki İblisi konu alan  Taha suresi ayet 116; sad suresi ayet 73; Hıcr suresi ayet 31’demeleklerin hepsi, toplu halde ifadeleri yer almaktadır. Bu vurgular kesinlikle ayetteki istisna cümlesinin Muttasıl istisna olduğunu gösterir. Bunun anlamı şudur; İblis diğer hemcinsleri gibi Adem’e secde etmemiştir. İblis, melek grubundan secde yargısında istisna edilmiştir.  Öyleyse İblis kesin olarak melektir.Bu noktada bir sorun ortaya çıkıyor: İblis, melektir tamam ama melek nedir? Çünkü bu yargı klasik melek anlayışı çerçevesinde kesinlikle kabul edilemez.

f) İblis,  Racim’dir, Marid’dir. (yukarıdaki açıklamaları hatırlayınız)

Kuranda, bir yapının özelliği anlatılırken o yapıyı Allah koşturur. Cehennemi, yeri göğü konuşturduğu gibi İblis melekesini de koşturmakta, intak sanatı ile diyaloglar oluşturularak yapıyı daha iyi anlamamıza olanak vermektedir.

g) İblis insan var oldukça vardır insandan başka bir varlıkla ilişkisi yoktur..
              
Sad suresi ayet  79-81: Dedi: “Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.” Buyurdu: “Peki, süre verilenlerdensin. O bilinen güne kadar.”

A’raf suresi ayet14, 15: Dedi: “İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.” Buyurdu: “Süre verilenlerdensin.”

h) İblis gökyüzüne çıkamaz. Gökyüzü ondan korunmuştur.

Hıcr suresi ayet 16-18 ve Saffat suresi ayet 6-10. Ayetler.  Kulak Hırsızlığı Yapan insan Şeytanları astroloji ışığında insanlara  göklerdeki yıldız hareketleri ile bir takım bilgiler vermektedirler.

Şimdi düşünelim bakalım Kur’an’a dayalı bu ipuçlarını değerlendirirsek hangi yargıya varırız?

Yani, Gözükmeyen, insanların içinde (beyinlerinde) bulunan, sürekli vesevese veren, kıyamete kadar da bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve  enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?

Bu soruya herkesin (özellikle de psikolojiden az da olsa anlayanların) verebileceği tek cevap vardır. Bu nitelikli tek güç, insanın DÜŞÜNME YETİSİDİR. (Buna mutlaka bir ad koyun; ne koyabilirseniz.)

“Düşünme Yetisi”, “Beynin indirect yaptığı bir tepkidir.” diye tanımlanır Psikoloji biliminde. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır. Diğer canlılarda yoktur. Fikir/düşünme yetisi endirect bir tepki olduğundan fikir ve Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler (üç boyutlu varlıklar) hakkında yapılabilir. Onun için, Allah`ın yarattığı varlıklar hakkında fikir ve tefekkür mümkündür. Fakat Allah`ın zatı hakkında tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.  Ahiret hayatı ile ilgili de fikir ve tefekkür yapılamaz. Ahiret; cennet ve cehennem ile ilgili Kur’an’daki anlatımlar müteşabih/örneklemedir, semboliktir (Ra’d suresi 35, İsra suresi âyet 60, Muhammed suresi âyet 15, İnsan suresi âyet 16). Uzayda (boşlukda) uzay ile fikir ve tefekkür mümkün değildir Hıcr suresi ayet 17.)

Yukarıda sıraladığımız Kur’an kaynaklı İblis’e ait özellikleri tek tek insandaki “düşünme yetisi”ne uygulayabiliriz.Yani Düşünme yetisi:

* Göze gözükmez,
* İnsanın zihninde sürekli vesvese verir
* Sadece insana özgüdür, varlığı onun varlığına bağlıdır,
* Marid’dir. İnsana secde etmez (insana boyun eğmez, insanın kontrolüne girmez),
* Enerjiden ibarettir (ateşten yaratılmıştır, madde halinde varlığı yoktur),
* Bir güçtür (melektir).
* Racimdir. (Ham düşünce üretenler, kuru kuru felsefe yapanlar, sevilmezler, dışlanırlar.)
* Gökyüzü (uzay) ondan korunmuştur. Yani herhangibir varlığın olmadığı yerde işlev yapamaz.

Bu açıklamalardan anlıyoruz ki insan, kendisinde var olan akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri (güçleri) arasında, sadece düşünce meleği (melekesi de denilebilir) üzerinde tam kontrole sahip değildir. Yani ‘birincil süreç düşüncesi’ adı verilen düşünme; bilinç dışı, insanın kontrol edemediği bir melektir.

İşte, iğvalarından Allah’a sığınmamız gereken  Şeytan-ı Racim (İblis) budur.

Aşağıdaki ayetleri tetkik ederseniz de göreceksiniz ki Şeytan-ı Racim, insanın (bu insan nebi de olsa) kendi içindedir.

Tekvir suresi ayet 19-27: - kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; - güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı,- itaat edilir, güvenilir.- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.- Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.- O gayb hakkında cimri de değildir.- Bu, kovulmuş  şeytanın sözü değildir.- Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz?- Bu, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

Necm suresi ayet 3, 4: O, hevadan konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen bir vahydir.”

Hakka suresi ayet 38 – 47: “Artık yok, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize! O (Kur’an), hiç şüphesiz şanlı bir elçinin sözüdür.  Ve o, bir şair sözü değildir. Siz pek az inanıyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. O, Bizim adımıza bazı lâflar uydurmaya kalkışsaydı,  elbette Biz onu, o yüzden yeminiyle yakalardık (kuvvetle tutar hıncını alırdık)! Sonra da onun iliğini (can damarını) keser atardık. O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.”

Eğer biz, bilinç dışı düşüncelerimizi şeytanî özelliklerden arındırabilir ya da onun esiri olmayıp kontrol edebilirsek, insanlığa yararlı olabiliriz. Bu düşünceleri arındırabilmenin, kontrol altına alabilmenin tek yolu ise; öncelikle Allah’a sığınmak ve sonra da bu düşünceleri Kur’an mizanında tartmaktır. Çünkü düşünce sürekli olarak kontrolsüz faaliyet göstermektedir; ama bu düşüncelerin eyleme geçmesi ise insanın inisiyatifindedir.

Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde İblis’in sayısıyla ilgili ve İblis’in yaratıldığı boyut   hakkında  istifhamlar oluşacaktır. Onların izalesine gelince:

İblis ve Şeytan-ı Racim’i konu alan ayetler incelendiğinde ikisinin aynı şey olduğunu görürürüz.  Hatta İblis’e Şeytan-ı Racim’den başka şeytan-ı Marid ve Hannas yaftalarının da vurulduğuna şahit oluruz.

Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis yukarıdaki yapılan açıklamalarda gördüğünüz gibi, tedbir alınmazsa, şerrinden Allah’a sığınılmazsa insanı dünyada ve ahirette felakete sürükler. Aşağıdaki ayete baktığınızda görüyoruz ki insanı felakete sürükleyen bu güç uzakta değil insanın kendi boynunda asılıdır.

İsra suresi ayet 13: Ve her insanın boynuna kendi kuşunu  (ona kötülük ettirten gücünü) bağladık. …..”

Şu ayette de Şeytan-ı Racim “Küll” kelimesiyle birlikte kullanılmış böylece İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır.

Hıcr suresi ayet 17: “Ve biz onu Şeytan-ı Racim’in hepisinden koruduk.”

Bir tek İblis’in ilk insandan son insana kadar yeryüzüne gelmiş, geçmiş ve gelecek herkesi etkilemesini kabullenmek İblis’e Allah’a ait nitelikleri vermek olur. Ki bu, eski İranlıların inançları doğrultusunda bir kabul olur. Eski İranlılar iki tane ilah’ın varlığına inanırlardı. Birine iyilik tanrısı Yezdan; ötekine de kötülük tanrısı Ehremen (şeytan) derlerdi.

İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır. Yani üç boyutlu alemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah’ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği tedbir alamayacağı başka bir boyuttan bir  yaratık ile başetme imkanına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Hem de bu sünnetüllah’a aykırı olurdu. “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez (Bakara  233, 286; En’am 252; A’raf 42; Mü’minun 62; Talak 7).”

Kafirler kendilerine nebi olarak bir melek gönderilmesini istemişler Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap vermiştir.

İsra suresi ayet 95: “De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de elbette, onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”

Evet Nebiler bile insana aynı boyuttaki varlıklardan gönderilmektedir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.

İblise Niçin mühlet verilmiştir:

İblis’in yaratılmasında ve İblis’e kıyamete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. İblise süre verilmesini konu eden âyetlere dikkat ederseniz İblis  “Beni azdırmanın karşılığında yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım. Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın. Rabbim! Beni azdırmana/saptırmana karşılık, kesinlikle ben yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım. Yemin olsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.”  demektedir. Yapısını Rabbimiz o yapıyı konuşturarak anlatmaktadır. Yani İblis insanlara dünyayı sevdirecektir; ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde de mücadele, yarışma, bir ötekinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah’ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve sorumlu insanların sınanması için böyle alternatif bir gücün, enerjinin insanın içinde olması lazımdır.  İnsan bu güç/enerji  sayesinde seçici olacaktır. Robtluktamn kurtulacaktır. Yani bu güç sayesinde dilerse kimanı ve taatı dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Kişilerin İblis sayesindeki seçiciliği sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâll, Şedidü`l-ikâb, Serîul`-hisâb, Hâfid, Rafi`, Muizz, Müzill isim ve sıfatları, hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine  böyle bir mehil verilmiştir.

Bu açıklamalardan “şeytanın cennette Adem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği yani şeytanın cennette ne işinin olduğu, secde Allah’tan başkasına yapılamazken bizzat Allah’ın melekleri Adem’e secdeye zorlaması, meleklerin Adem’e, dinden çıkmadan, müşrik olmadan nasıl secde ettikleri, ” konularında ön bilgiye sahip olmuş olduk.  Ayrıca Adem’e secde eden meleklerin, Düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım. Ve ilginç bir örnekle mevzuyu kapatalım. Bakara suresinin 248. ayetinde yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “ملائكة melaike” olarak ifade edilmiştir.