28 Haziran 2012 Perşembe

CEMAATLEŞME; Biz ve Onlar


25 Haziran 2012 Pazartesi

Davamız ve Davetimiz



İslami zihin, bilgi ister, evrensel bakış ister, bağımsız düşünme yeteneği ister ve en önemliside biraz da bunları elde ettirecek akıl ister...

Ezberi olan,

Bir fikre körü körüne bağlı olan, 

Geleneksel anlayışından ödün vermeye yanaşmayan, 

Geleceği yorumlamaktan korkan, 

Yaşadığı olumsuzlukların nedenini arama zahmetine girmeyen,

Kendi öğretisinin dışında bir yorum getirenleri lanetleyen ve aşağılayan, 

öğretisindeki kusurları örtmek için bin bir bahane uydurmayı adet haline getirenlerin, 

"Her şeyimiz iyi de biz ve bizim gibi olanlar niye böyleyiz?" sorusunu kendine bir defa bile sormamış olanlar

 ve bu bağlamda neden-sonuç ilişkisini yaşam tarzı olarak benimseyemeyenler bu davetimizin muhatabı değillerdir.

Kurgu içinde Güdülmek

 

Yaşadığımız çağ belki de hiç olmadık kadar insanı , kendi asli özelliklerinden uzaklaştırmaya dönük ortamların var olması üzerinden kendine yabancılaşmış / kurgulanmış bir hayat yaşamaya mecbur bırakıyor . Öyle ki bunun en belirgin alanlarından birisi insan denen canlının kendi üzerinden hayatı kurmaya çalışan bilgi teorilerinin insana zulüm aracı haline dönüştürülmesi hayret uyandıracak kadar kişiyi kuşatmış durumdadır.

Bu anlamda tevhidi dünya görüşüne sahip olan müminler açısından bu yabancılaşmayı aşacak, bu bilinci kuşanarak yaşanan bu zulmü aşmaya yarayacak teorik ve pratik bakış açısını oluşturacak bir düşünce kendi olarak kalmanın en önemli saikidir.

Bizim olmazsa olmazımız tevhidi dünya görüşü ki ,bazıları bunu "Allah birdir başka Allah yoktur" gibi algılıyor, ontolojik olarak anlamaya dönük bir inanca sahip olan insanlar açısından yaşanan bu kuşatılmışlığın fakına varacak bilinçten yoksun olmanın nedeni olarak kişiliğini ve dolayısıyla hayatını parçalama sonucu yitirmiş olduğu farkındalık duygusunun önemli bir neden olarak görebiliriz.

Halbuki tevhid bir dünya görüşü bir bakış açısı ve bundan dolayı da hayatı fark ederek yaşama üzerine kurulmuş bir yaşam tarzıdır. Şirk te aynı şekilde  ontolojik olarak Allahın yanında başka ortaklar olsundan  kainatı ,dağınık zıtlıklarla , çeşitliliklerle , birbiriyle çatışan kutuplara ayrıştırmaya yarayan ve , farkındalığını yitirmiş bir şekilde insan topluluklarını da ahenksiz amaçsız bir kalabalık gibi gören bakış açısı , dünya görüşüdür.

Yaşadığı her an ve bakışta böyle bir amaçsızlık gören farkındalığını yitirmiş şirki bakışla kainatı ve onun küçültülmüş şekli insanı bir amacı , bir ideali olan , kendisine irade ve şuur bağışlanmış canlı bir varlık olarak gören tevhidi bakış açısı arasındaki en bariz fark buradan gelir. Amaç veya amaçsızlık , başka bir tanımlamayla farkında olarak yaşmak veya yaşamamak.

Öyle ki farkındalığın en görünen şekliyle insanın baktığı her şeyde yaratanı ve kendini görmesi düşünerek aklederek yaşaması üzerinden bir bilinç geliştirmesine yarayan tabiat Kuranda Allahın ayetleri "beni gör" dediği işaretleri olarak tanımlanmıştır.

Denizler , rüzgarlar , ağaçlar , gece , gündüz, ölüm , hastalık , insanın kendisi Allahın gör dediği ayetler işaretler olarak nitelendirilip , yaşanan her anı bilerek , görerek ve hissederek yaşamanın adı olan fark ederek yaşamayı esas alır bu bakış açısı .

Yeryüzünde beklide kuran kadar insana bu farkındalık bilincini aşılayan , böyle bakmasını söyleyen başka bir kitap yoktur.

İnsana karşı bir zulüm aracına dönüştürülmüş bazı dini felsefeler ise maddi dünyayı Allaha ve insana aykırı değersiz ve aşağılık nesne gibi görmüştür.

Bu anlamda tevhidi bakış açısından yola çıkarak farkında olarak yaşamanın en somut gerçekliğini insanın tabiatla , dünyanın ahiretle , insanın insanla birliği olarak yorumlanması gerekir .

Bu kavramsallaştırmadan yola çıkarak ruhla beden , dinle bilim,insanlara faydalı olarak çalışmakla Allah için çalışmak , ekmek parası için çalışmakla ibadet etmek ayrı ayrı şeyler değil bir ve amacı gözetilerek yapılan şeydir.Tersi bir ayrıştırma ancak odaklanmasını ve zihin haritasını parçalamasının sonucu hayatını da aynı derecede parçalamış bir müşrik bakış açısıyla uzlaştırılabilir sadece.

Bu hayatı birleme üzerine kurmuş özgürleştirici bakış açısının bir diğer sonucu da insanın kendisi gibi yaratılmış olan doğa ,tabiat ötesi veyahut insan üstü varlıklardan başlayarak herhangi bir toplumsal güce bağımlılığının reddedilmesi ve her şeyiyle göklerin ve yerin rabbi kendisinden başka otorite olmayan alemlerin rabbi Allaha bağlanmasıdır ki bu insanın özgür olmasının ta kendisidir.

Rabbimiz bunu kitabı keriminde yusufun diliyle
 
Ey zindan arkadaşlarım, söyleyin: Birbirinden farklı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa herşeyi kudretine boyun eğdiren tek bir Allah mı? (Yusuf suresi 39)

İşte bundan dolayıdır ki bu inanca sahip olan, her şeyin farkında olarak yaşayan birey tek bir güçten medet umar.Toplumsal olarak tek bir hedef uğruna adalete, eşitliğe özgürlüğe dönük bir sembolü kendine kıble eder.

Bundan gayrisi ne için varolduğunu bilmeden ,kainatın ve insanın amaçtan yoksun başıboş bir şekilde var olduğuna inanmanın neticesi olarak kendisini de bu anlayışla yoğunlaştırdığı için farkında olmadan yaşam ve ölüm arasında ömür sermayesini tüketmekte olan milyonlarca insan .Acı ama gerçek .

Öyleki kendine yabancılaşmış kendinden uzaklaşmış kendini arayan kendinin özlemiyle stresli huzursuz tüketim çılgınlığına düşmüş bu çağın insanının tek çıkış yolu fark ederek yaşamak üzerine kurulmuş bir bilinç ve yaşam tarzı ilk elden elde edilmesi gereken olsa gerek.

Amaçsızlığın yakıcı ortamından kendine bir hayat amacı belirleyerek hayatı birleme üzerine kurmuş , sakin , huzurlu ve mutlu NE İSTEDİĞİNİ BİLEREK YAŞAMAK .

Son tahlilde en zor koşulların var olduğu yaşadığımız zulüm çağında bile farkındalığı yaşamanın ve sürdürmenin yolu tevhidi bir bakış açısına sahip olarak ne yapıyorsak ne düşünüyorsak ve ne hissediyorsak fark ederek yaşamak, aslolan bu olsa gerek.vesselam

Terazinin iki Kefesi


Terazinin dengesini, eşitsizlik bozar. Terazinin bir kefesinin yükselmesi için, diğer kefenin alçalması gerekir. Zenginliğin olduğu yerde, fakirlik olmak zorundadır. Zengin fakirin hakkını alarak semirir, büyür. Her insanın emeğinin haricinde bir kazancı olamaz. Zenginliğini kendindeki bir bilgiye bağlayan, Karunlaşmış demektir.

Onlar bu kıyameti uzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz.- O gün gök erimiş maden gibi olur. Dağlar ise atılmış yün gibi olur. - Onlar birbirlerine gösterilirler, suçlular o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye olarak vermek ister, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran sülalesini. Ve yeryüzünde bulunan herkesi, kendisini kurtarabilsin diye, - Asla! Şüphesiz o alev almıştır, deriyi yakıp kavurur, çağırır arkasını dönüp yüz çevireni, HER MALINI TOPLAYIP YIĞANLARI. - İnsan aç gözlü yaratılmıştır.(MEARİC SURESİ 6-19)

Onlar yeryüzünde iktidarı ele geçirdiklerinde, ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip, nesilleri bozmak için çalışırlar. Allah ise bozgunculuğu ve bozguncuları sevmez” (BAKARA SURESİ /205)



Mevcut yaşadığımız alanları İslamileştirme ve onu oluşturacak değiştirip dönüştürecek dili oluştururken, dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, yaşanılan gerçekliğe vurgu yapılmasıdır.


Çünkü İslami duruş ve söylem ne geçmişin tekrarı ve ne de gelecekte olması umunulan şeylerin soyut bir tartışmasından ibarettir. Dolayısıyla, işleyeceğimiz konu açısından düşünürsek geçmiş tarihlerde ve yaşadığımız bu çağda insanların ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda hangi süreçlerden ve süreçten geçtiğimizi analiz edip cahili hayata karşı teorik ve pratik alternatif oluşturmak, biz müminlerin sorumluluk sahasına herkesten fazla giriyor.


İslami söylem yaşanılan çağın en büyük sorunlarından olan yoksulluğu, işsizliği, ahlaki yozlaşmayı, ezilmişliği yok saymayı velhasıl bütün bir alanda yapılan adaletsizlikleri görmezden gelerek, sadece geleneksel kaynaklarda görüldüğü üzere yaşanılan hayata dair hiçbir ilişiği olmayan soyut şeyleri tartışması bir anlamda vahyi anlamamak veya anladığını varsayarsak mümin bir kişiliğin sergilemesi gereken bu çağda örnek ve öncü bir neslin oluşmasında kendi payına düşen sorumluluğunu yerine getirmeyerek büyük bir sorumsuzluk örneği göstererek çözüme değil sorunun bir parçası olmaya namzettir.



Bu gerçekliği sadece teorik anlamda söylemleştirip mahrum edilmişleri kuşatamaz ve onların dili olup savunuculuğunu yapmaz, sadece akademik anlamda yaşanılan hayatı sosyolojik olarak tahlil edip, bir istatistik çıkarır gibi yaşanılın çarpıklığı, tezadı, zulmü tespit etmekle yetinirsek, bu doğrular bizi değiştirici ve dönüştürücü birlikteliklere götürmez ise, belli bir zaman diliminden sonra bireyselleşerek cahili yapıyla entegrasyondan başka bir şey olmayacaktır, bu yaptığımız tespitler. Onun için yaşanılan adaletsizlikleri deşifre edecek bir dil ve aynı zamanda onu pratize edecek çağa uygun toplumun psikolojik ve sosyolojik analizini iyi tahlil etmiş birlikteliklere ihtiyaç vardır ve bu bizim birinci önceliğimiz olmalıdır, değilse olması gerekir.



Tevhit ilşkesine Kavimlerde ilk karşı çıkanlar, o kavmin zenginliğinden şımarmış ileri gelenleridir.Zenginlerin karşı çıkmadığı her din, eylem,salat, ölüler için olan AFYON dinidir. Kurandan rahatsız olanlar "vahyin değiştirlmesini veya yenisinin getirilmesini" talep edenlerdir. Eğer bu vahy yazı ile değiştirlmiyor ise, anlayış olarak değiştirilir. Bu İslami zihin algısı ile ilgi bir durumdur. Geleneksel din anlayışında zengin düşüncesi hakimdir. Dolayısıyla vahyin anlaşılmasında önemli etkenlerden olan tedricilik usulünü de anımsarsak yaşanılan hayatın sorunlarına, sadece akademik anlamda değil, değiştirici, dönüştürücü birlikteliklere ve onları hayatın her alanına yayarak, vahyin pratik şahitliğini yapmalıyız.


Yaşadığımız çağda yoksulluk mevcut kaynakların yoksunluğundan değil, bu kaynakların küçük bir azınlık tarafından infak ile paylaşılmaması ve gasp edilmesi sonuncu oluşmuştur.


Onun için modern yoksulluğun gerçek nedenini anlamak için yaşadığımız dünyadaki egemen ekonomik ve siyasal yapıyı sorgulamak , BU KADAR ZENGİNLİĞİN VAR OLDUĞU BİR DÜNYADA “NEDEN BU KADAR YOKSULLUK?” sorusunu kitlelere sordurmamız, düşündürmemiz yaşanılan sömürü çarkını somut anlamda anlayabilecekleri bir dil oluşturmalıyız.. Eğer herhangi bir toplumsal sorunu tartışmak gibi bir niyetimiz varsa; onu anlamanın en etkin yolu sorunun nedenine inmektir.


Yaşadığımız çağda oluşturulan egemen dil ve kültür ise iktidarda bulunan zenginlerin, insanlara bu soru sorma ve düşünme yetisini ellerinden alarak insanların sorunları anlamasına yardımcı olacak neden-sonuç ilkesinden ziyade yaşanılan problemlerin sadece sonuçlarıyla ilgilenmeleri ve sığ, yüzeysel değerlendirmelere götürecek argümanlarla düşündürecek parametreleri veriyor. Sorunlar tartışılıyormuş gibi yapılıp üstü örtülüyor, çözülüyormuş ya da en çok yapılan “çözülecekmiş!” gibi yapılıp geçiştiriliyor.


Yoksulluğu, işsizliği, toplumsal sefaleti ve ona eşlik eden ahlaki çürümeyi, kapitalizmin büyüme ve tekelci mantığını yapısını anlamadan bilince çıkarmak; dolayısıyla da sorunun çözümü için tutarlı öneriler ileri sürmek mümkün değildir. Yoksulluk konusunda ki egemen anlayış; insanlara sorunun geçice nedenlere dayandığı, hükümetlerin yanlış politikaları yüzünden işsizliğe dolayısıyla yoksulluğa duçar olunduğunu düşündürt türüyor ve söylüyor. Doğru politikalar uygulanırsa sorunun çözüleceği vurgulanıyor, sorunun çözümü olarak küresel çeteler IMF ve Dünya Bankasının (WB); insanları yoksullaştıran, sefalete, yaşam ile ölüm arasında bir cenderede tutan; esas aktörlerin verdiği reçeteler, halklara adres olarak gösteriliyor.


ÖYLEYSE GERÇEKTE SORUN NEDİR? Nasıl oluyor da her zenginlik artışına işsizlik, yoksulluk sefalet artışı ve çevre tahribatı eşlik ediyor? Bilindiği üzere kapitalist üretim mülksüzleştirilmiş, yoksullaştırılmış, yaşam için her türlü araçtan mahrum bırakılmış; yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmaktan başka seçeneği olmayan özelde işçisiyle köylüsüyle sistemin dışında kalan bütün bir halkın sömürüsüne dayanır. Öncelikli olarak sistem, işçi sınıfının sömürüsüne dayanıyor. Sürecin her ileri aşamasında zenginlik onu sermaye olarak üreten sınıf olan işçi kitlesinin yoksullaşması, zenginliğin kapitalist sınıfın elinde toplanmasıyla sonuçlanıyor.

"Özgür olduğuna inan birisinde daha güzel köle yoktur."


Kapitalist oligarşi ve onun medyası, yaşanılan bütün bu olumsuzluklara ve yaşam için, gerekli olan bütün araçlardan yoksun olmalarına rağmen, yine de, insanlara hallerine şükretmeleri, beterin de beteri olduğu, fazla ses çıkarmamaları ve işin en garip tarafı, bütün bunlarla birlikte “özgür” oldukları eğer bu durumdan hoşnut değillerse, işlerini, değiştirebileceklerini, kimsenin onların “özgür” tercihlerine karışmayacağını söyleyerek, kişisel hürriyet teranelerinde bulunurlar. Eğer burada sözü edilen özgürlükten kasıt; emeğini satıp satmama özgürlüğü ise bu tamamen samiri aldatmacasından başka bir şey değildir. Zira yoksulların, EMEĞİNİ sömürene satmama özgürlüğünün karşIlIğI; AÇ KALMAK ve AÇLIKTAN ÖLMEKTİR. Öyleyse asıl söz konusu olan, özgürlük değil; ZORUNLULUKTUR! Ve bu zorunluluk emeğini mutlaka sermaye sahibine satma zorunluluğudur. Çünkü başka tercih söz konusu değildir.

***


Kavramların içini boşaltıp, onu kendi hegemonyasını sürdürmek için kullanan küresel kapitalist oligarşi, maalesef sömürülenlerin de kavramları onların kullandığı şekilde anlayıp yaşamasıyla sömürü çarkı, gönüllülük çerçevesinde devam ediyor. İnsan duyguları, piyasa egemenliği tarafından çürütülürken, suni görüntülerin cazibesine kapılan bireyler, meta zinciriyle bağlanıyor. Düşlerin, duyuların bu sahte imgelere tutsak edilmesi görülmez bir egemenlik biçimidir ve bu bağlamda insanların duygularının KÂR SİSTEMİNİN çıkarları doğrultusunda ele geçirilmesi, baskıların en dehşet verici olanıdır. Böylece insanlar; tüketim kültürü, reklâm bombardımanı, medyanın zihin saldırıları temelinde KENDİ DUYGULARI ARACILIĞIYLA, EGEMENLİK ALTINA ALINIRLAR.


Kapitalist egemenlik sistemi, bu konuyu son derece profesyonel bir biçimde değerlendirmiş ve tam bir duygu, zihin yönlendiricisi olmuştur. Bu çerçevede; okullar, reklâmcılık sektörü, bankalar, şirketler ile kuşatılan insanlar, yaşamlarının her alanında zapturapt altına alınmışlardır.


İnsanların düşleri bile kuşatılırken, eğer işler yolunda gitmezse; suçu sisteme değil bireylere yüklersin olur biter, suçlu bireydir. Amaç, sonuçta bir pasiflik, bir hiçlik duygusu uyandırmaktır kişide. Günümüzde yaşanan boşanma oranlarının çokluğu ve intiharlar, çoğu kapitalist sistemden kaynaklanan yalnız insanların suçu kendilerinde görmelerinden dolayı, bir hiçlik duygusu yaşamaları ve bundan dolayı aile bağlarının kopması, bireysel hayata küsmeler her şeyi kadere bağlayıp, hayat içinde edilgen bir rol üstlenmeleri gözlenen sonuçlardır. Güçsüzlük duygusu, günümüzün belki de en yaygın ve sinsi toplumsal hastalığıdır. İnsanlar kendilerini bir hiç gibi görüp yaşam araç ve gereçlerinden yoksun oluşlarının suçunu kendilerinde görürler. Yüksek işsizlik dönemlerinde sistem sorumlu tutulacağına iş bulamayan insanlar sorumlu tutulur. Okullardan mezun olan üniversiteliler cesaretlerinin yitirir, kendilerini evlerine hapseder, televizyon ve uyuşturucunun esiri olarak sistemin suçunu üstlenirler.


Geleneksel kaynaklar tarafından da bu durum desteklenerek bunun böyle olmasını Allahın, istediğini, bu durumun kaderlerinden kaynaklandığı söylenerek insanları arabesk bir anlayışa müptela edilir.



İnsanlara paranın her şey olduğunu söyleyerek paranın kulları yapmaya çalışanlar, çağın en önemli sloganı olarak da medya tekelleri tarafından her gün binlerce kez tekrar edilen “PARA YAŞAMDIR!” olur. Medya tekellerinin sahte peygamberleri tüketim dünyasını, Pazar tanrısının kulları haline getirirken insanlara bir cennet edasıyla sunulan modern hayat, ve onların bu sahte tanrısı onlara şöyle sesleniyor; “HİÇBİR ŞEYİN YOKSA SEN DE BİR HİÇSİN. PARA HARCAYABİLDİĞİN KADAR KATIMDA DEĞER KAZANIRSIN! bul buluştur ama harca, tükettiğin ölçüde sana cennetimi bahşedeceğim.”


Eğer sahip değilsen bir hiçsin, insanlar korku dünyasında yaşatılıyor, dönüştürülüyor. Kutsallaştırılan para tüm inanç değerlerine saldırının aracı oluyor. Sistem kendi yarattığı putlara(para) tapılmasını istiyor. Bugünün kitle büyüsü iletişim araçları ile yapılıyor. İlk olarak insanların kullandığı kavramların anlamlarını değiştiriyorlar, insanları kendi istedikleri kavramlarla düşündürünce de sorun ortadan kalkıyor. Bu dünyada kavram çifti diye bir şey var; zenginlik ve fakirlik gibi. Terazi dengesi gibi biri olmadan diğeri de olmaz.

Küreselleşme çağı olarak adlandırılan, süreci kendi tekellerine alarak yönlendirmeye çalışan çok uluslu şirketler iktidarlarının aracı olan devletleri sermayenin verimliliğini ve karlılığını olumsuz etkileyecek her türlü güce ve kişiye karşı, sermayenin istediği alana, istediği koşullarda yatırım yapabilmesi ve ticari ilişkilerini sürdürebilmesi için kamu-özel ayrımına karşı rekabetçi düzende kaybedenleri değil kazananları koruyan, yoksulluktan SİSTEMİ DEĞİL YOKSULU SORUMLU TUTAN BİR ANLAYIŞLA İNŞA EDİYOR, etmiştir. Bu durumun sonucu olarak da tüm dünyada, giderek büyüyen ve sonu olmayan çeşitli sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, adaletsizlikler oluşmaktadır. Aslında bu karamsar tablo çözümünü kendi içinde barındırıyor. Eğer istenirse eğitim, sağlık, beslenme gibi dünya nüfuzunun büyük bir çoğunluğunca karşılanamayan temel ihtiyaçları kolayca giderilebilir.

Tekasür hastalığı olan Kapitalizmin tarihi ile eşit olan ulus devletin artık aşındığını bugünkü şartlarda küresel kapitalizmin ekonomik ve siyasal yapılanmasına cevap veremediğini dolayısıyla günümüzde tartışılan devletin küçültülmesi özelleştirmeler uluslar arası ticaret mahkemelerin kurulması, tahkim gibi konular aslında çok ulusların şirketlerin önceden de olduğu gibi devleti kendi stratejileri doğrultusunda yeniden yapılandırma ve tanımlamadan başka bir şey değildir.


Bize düşen bütün bu yaşananlara inat vahyi kuşanmak, bir bütün olarak hayatın her alanına İslami bir söylem ve pratikle cevap vermektir.


Bunun yolu da yaşanılan hayatı ve vahyi bir bütün şeklinde anlamamaktan geçer.


Bize düşen geleneksel kaynakların düştüğü hataya düşmeyip kurana parçacı bir anlayışla değil bir bütün olarak kabul etmeli ve yaşadığımız güncel konulara çözüm üretecek teorik ve pratik birlikteliklere yol almalıyız.


EĞER BİZ YAPMAZSAK YAPILMAYACAK, EĞER BU ÇAĞDA OLMAZSA DİĞER ÇAĞLARDA OLMAYACAKTIR.


En çok Allah ı seven İbrahim ve beraberindeki resullerin örnekliğinden yola çıkarak mümin bir kişiliği oluşturmaya cesaretle, tüm talihsizliklere, savrulmalara, Allahın dinini az bir paha satanlara karşı inat sabır ve tahammül ile en iyi ve en güçlü ve en büyük silah olan kuran mesajını tebliğ etmeliyiz.


Zihnimizi vahiyle inşa edip kuran üzerinde düşünerek düşünce bilgi ve eylem birlikteliğini görünür kılmalıyız.


Düşünce yapısını vahyin oluşturmadığı birey ve toplumların Allahın razı olacağı amelleri yapamayacağı gün gibi aşikârdır. ÇÜNKÜ DÜŞÜNCELER DAVRANIŞLARI OLUŞTURUR.



İnzal olunanlardan Yararlanmak

Kuranda "İnzal" kelimesi ile ifade edilen her şey bizim kullanımımıza verilmiştir. Bizim için yararlıdır. İnzal edilen, elbise, kitap, selva, mizan, melekler/melekler, demir, gökten yağmur, sekiz çift hayvan vb ...

İnsanlık tarihinin başlangıcı olan Ademin secer ile imtihana tabi tutuluşu ve  tercihleri sonucu tarihin başlangıcı olarak kabul edilen, Ademin iki oğlu ile süren TEVHİD ve ŞİRK mücadelesi, insanın temelde bütün ihtiyaçlarını şekillendiren "Nasıl yaşayacağım?" ve "Kim yönetecek?" sorusuna aradığı cevaptır.
 
Yaşam mücadelesi, insanın kendine ve çevresine sorduğu; "BEN KİMİM?" , "NEYİM ?" , "NE OLMAK İSTİYORUM ?" ... sorularına cevaptır. Bu cevapta genelde iki türlü cevapla sonuçlanmıştır.
 
     - Kendini merkeze alarak(testeksir, temerküz); hayatı, insanı, eşyayı ve bir bütün olarak hayatı kuşatan bütün alanlara sınırlı  ve görülebilir alanlara hapsedilmiş, kendi gerçekliğinden çıkmadan anlamlandırma, ben bilirim anlayışı. Kuranın tabiriyle müstağnileşmesi yani haddini aşarak azması ile tağutlaşması. 
 
    -Yada kendi sınırlı oluşunu (yani kıblesi mescid-i haram) bilince çıkararak kendisini bu yaratılmış olan kainat denizinde tek bir varlık olmadığını kendisini var eden , yaşam kaynağı OLAN BİR YARATICININ OLDUĞUNU BİLEREK HİSSEDEREK KENDİSİNİN ANLAMLANDIRAMADIĞI, ÇEVRESİNDE OLAN BİTEN , DOĞUM , ÖLÜM , HASTALIK , DEPREM , GECE VE GÜNDÜZÜN DEĞİŞMESİ , DÜNYANIN DÖNMESİ HAYVANLAR ALEMİNİN BİR AKILDAN YOKSUN ŞEKİLDE KENDİ DÜNYALARINDA BİR DÜZEN İÇİNDE YAŞAMALARI v.s .
 
İster istemez aklını kiraya vermemiş ve kendine VAROLUŞSAL BİR AMAÇ ARAYIŞINDA OLAN İNSANIN, teslim olacağı adaletli ve sınırsız bir güce sahip bir yaratıcının olduğuna , bütün varlığıyla iman edip O'nun yol göstericiliğinde hayatını idame ettirmesi şeklinde cereyan etmesi gerekir..
 
Hadid suresi 25 ayeti bu ikinci sınıfa giren vahyin doğrultusunda hayatı anlamlandırmaya çalışan insanların anlaması ve anlamlandırması;, bilince çıkarıp yaşamlaştırması konusunda kendine rehber kabul etmesi gereken üç ilkeyi inceleyelim.

HADİD SURESİ 25 Şu kesindirki biz resullerimizi apaçık delillerle gönderdik . Resullerle birlikte kitabı ve mizanı indirdik ve mahiyetinde demiride indirdik. Ki insanlar kullansınlar ve Allah kimin dinine ve peygamberlerine destek verip yardım edeceğini bilip ortaya çıkarsın.

Konunun başına dönecek olursak hayatı anlama ve anlamlandırma sürecinde olmazsa olmazlardan olan kendisini bir anda dünya denen bu mavi gezegende bulan insan için kendisini aşan sorulara, kendisini yaratan rabbimizin kitabını merkeze alıp onun yol göstericiliğinde , adaleti sağlayıcı ve bu dengeyi ayakta tutacak güç olan demiri , somutlaştırarak yaratılış amacına uygun bir sosyal düzen içerisinde mutlu , huzurlu ve kaliteli bir yaşam yaşama adına varlığını anlamlandırabilir bu sınırlı varlık olan insan .
 
Bunun dışında ki bir yol kuranın tabiriyle karanlıklar içinde kalmış kör sağır ve dilsiz olma halini anlatan tipolojiye matuf kişiliklerle dolu bir dünyada, yarın ne olacağını bilmeden güçlünün güçsüzü ezdiği zenginin fakiri sömürdüğü, adaletsiz bir dünyada yaşamaya mahkum ve her yeni doğan insanın bu dünya cehenneminde ne olduğunu anlamadan daha doğarken hayata yenik başlamasına yol açacak mutsuzluklar diyarı haline getirlmiş, sınırları insanların eliyle çizilmiş modern hapishanelere dönüşmüş ev ve işyerlerinde yaşamaya mahkum kılınmıştır. Buda tarihin başlangıcı olan  ademin yeryüzünde meliklerşme arzusuna neden olan o ilk kıssadaki , imtihanı kaybedişine neden olan secer (mal, ganimet toplama sevgisi) , tekrar her bireyin kendi secerini tatmasıyla son bulacak ve sınavı kaybetmesine neden oluacak bir süreci doğurur . Onun içindirki vahyi kendine rehber kılma insanı diğer varlıklardan üstün kılma ameliyesinin gerçekleşmesi olan, akıllı varlık olmanında aynı zamanda gerekçesidir . Bu anlamda Kuransız adalet olmaz , adaletin uygulanmadığı ama kuranın söylemleştirldiği kitapta "Kuran olmaz". Kitabı ve mizanı , yani adaleti koruyacak gücünüz her türlü güç siyasi sosyal kültürel ve askeri sınai olarak nitelendirebileceğimiz , bir yapınız yoksa gerçek anlamda kuranın uygulanabilirliğide tartışmaya açık hale gelir. Demirin gücün kitaba egemen olmasıda geçmiş yüzyıllardada görüldüğü üzere saltanatla somutlaşmış siyasal sistemlerde ALLAH ADINA katliamlar ve zulümler yağmalar yapılmasına yol açar , açmıştır.
 
Onun içindir ki rabbimizinde furkan olan yani gerçekle , yalanı birbirinden ayıran kitabında da buyurduğu gibi öncelik sıralamasına dikkat ederek KİTAP, ADALET VE DEMİR hiyerarşisine uyarak, herşeyin yok olacağı sadece ALLAH'ın baki kalacağı şu sonsuzluk yolculuğunda, gerçek başarı yurdu olan cennette mutluluklara gark olmanın yolunun, şu anda yaşadığımız hayatttaki tercihlerimizden geçtiğini bilerek islami bir duruşla, hakkın ve adaletin şahitliğini kişiliğimizde somutlaştırmalıyız.
 
Müslüman Dünya üzerinde Cenneti inşa için uğraşır. Sınıfların olmadığı, her insanının evi, giyeceği ve yiyeceği olan, mülk arzusu ve hasetleri içinden alınmış olan bir ortam için uğraşır. Bu dünyada başaramazsa, Ahirette ödül olarak verilecektir. Kıyamette cehennemle yüzyüze gelmiş insanoğlunun gerçeği görüp derin bir ah çekerek artık kaçışın olmadığını anlayınca , kendi kendine buraya gelmesine neden olan gerekçenin adı olan AKLIMI KULLANSAYDIM HİÇ BURDA OLURMUYDUM cümlesini keşke demeden burda aklederek vahyin rehberliğine başvurması gerektiğini hatırlatırız.

Sınıflı Yapı ve Ademin iki Oğlu


Yazımıza bir ön bilgilendirme ile başlayalım. Esnaf, kelime anlamı olarak sınıflar anlamına gelir. Bağımsız çalışan, yaptığı iş sermayeden ziyade kol ve beden gücüne dayanan girişimcileri tanımlamak için kullanılır. Küçük ticarethane sahipleri esnaf olarak anılır. Esnaf ile taciri ayırmada temel olarak emek-sermaye yoğunluğu dikkate alınır.

Tâ-Sîn-Mîm BUNLAR, özünde açık olan ve gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan ilahî kitabın mesajlarıdır. Sana Firavun'la Musa arasında geçen olayların bir bölümünü inanmaya eğilimli insanlar için bütün gerçeğiyle anlatacağız. O ülkede Firavun kendini büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını kastlara SINIFLARA AYIRMIŞTI  (Öyle ki,) onlardan bir kısmını iyice hor ve güçsüz görmek istiyor (ve bunun için de) erkek çocuklarını öldürüyor, [yalnız] kadınlarını sağ bırakıyordu: çünkü o, gerçekten de, [yeryüzünde] bozgunculuk çıkarmak isteyen kimselerdendi. Fakat Biz istiyorduk ki, yeryüzünde hor ve güçsüz görülen kimselerden yana çıkalım, onların dinde öncüler olmasını sağlayalım, onları [Firavun'un şeref ve itibarına] varis kılalım. ve onları güvenlik içinde yeryüzünde yerleştirelim; Firavun'u, Hâmân'ı ve onların ordularını da onların eliyle korktukları şeye uğratalım. (Kasas Suresinden)

HAYAT KİTABIMIZ kuranı merkeze alarak yaşadığımız ve tarihsel anlamda yaşanılmış toplum modellerini sosyolojik bir tahlile tabi tutmak gerekirseki; Kuranın nasıl bir toplum modelini öngördüğü ve hangi toplum modelinin karşıtı olduğunu anlayabiliriz. Yukarıdaki ayette de görüldüğü üzere, nebilerin geliş amacının önceliği, Allahın arzında Allaha kafa tutan tağuti otoritelerin, farklı isimler tarafından tanımlanmasına rağmen değişmeyen tek şeyin firavununda kendi toplumunda somutlaştırdığı şekliyle, toplumunu SINIFLARA (ŞİRKE) ayırması , kuranın ilk elden mücadele etmeyi öngördüğü bir toplum modelidir. Bu anlamda kasas suresindeki bu ayetide merkeze alarak çok rahat bir şekilde söyleyebileceğimiz şey, islamın sınıflı bir toplumu şirk toplumu olarak nitelendirmesidir ki , bu mücadelede rabbimiz ezilenlerin mahrumların açların yanında olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Sınıfsız ve eşit bir toplum, oluşturmayı esas alan tevhid mücadelesi, insanlığın tarihiyle birlikte var olmuştur. Sınıflı (müşrik) toplumlarda var olan eşitsizliklerin ortadan kaldırılması hedefini ifade eden tevhid mücadelesinin önderliğini nebiler yapmıştırlar.

Tarihin başlangıcıyla, ilgili ayetleri bilince çıkarma ameliyesini gerçekleştirdiğimizde, çok rahatlıkla ilk toplumların sınıfız ve tek bir topluluk olduğunu; Ademin iki oğlu ile başlayan mülkü tekeline alma çabası ile ters yüz olduğunu görüyoruz.

Ademin kıssası nasıl insan melikleşme arzusuna  genel bir örnek ise ; Ademin iki oğlu kıssası da melikleşmeye karşı çıkışın ve bu amaçlı çatışmanın ilk vakıasıdır.. Ademoğullarının mücadelesi , tarih boyunca  hep var olan iki zıt kutubun mücadelesidir .

Bu yüzden, insan gibi, diyalektik bir süreç içerir. Çamurla balçık arasında gidip gelmeler gibi. Çelişki adem oğullarının çatışması ve birinin diğreri tarafından öldürülmesiyle başlar. Ademinoğllarının bir yüzü mülkiyetin ortaya çıkmadığı , toplumcu , SOSYAL ADALETE yani Allaha yakın olan kurbana dayalı bir ekonomi politik sistemi temsil etmektedir , Diğeri ise tarıma bireysel mülkiyete , tekelci mülkiyete günümüzün isimlendirmesiyle KAPİTALİST bir ekonomi politiğe dayalı bir sistemi temsil etmektedir.

Ademin oğullarından biri diğerini öldürmüş ve böylece mücadele başlamıştır . Tarih işte bu mücadelenin savaş alanıdır. Kurbana dayalı ekonominin temsilcisi ile, göstermelik kurban barındıran toprak sahibi ile tarafından öldürülmüş. ÜRETİM ARAÇLARI üzerindeki ortak mülkiyet dönemi (yani çobanlık , avcılık , balıkçılık dönemi ) ve kardeşlik ruhu, gerçek inanç sona ermiş; yerine tarıma dayalı ekonomisiyle hilekarlık ve başkalarının hakkına saldırmaktan çekinmeyen ÖZEL MÜLKİYET dönemi başlamıştır. Kurbancı yaklaşım ortadan kalkmış kazanılan malın azını veren ve kurbanı kabul edilmeyen bir anlayış tarih sahnesine çıkmıştır . Ve şu anda da KÂR SİSTEMİ OLARAK SERMAYENİN KENDİNİ TEKRAR ÜRETMESİ OLARAK, NİTELENDİREBİLECEĞİMİZ KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMİ OLARAK SÜRECİ DEVAM ETTİRMEKTEDİR.

Muvahhid dünya görüşüne göre sosyal adalete dayalı toplum modelinden sınıflara, ayrılmış bir toplum modeline evrilmiştir .

Özel mülkiyet , tevhidi olan toplumu ikiye şirke bölmüştü. Zira özel mülkiyet kural haline gelince, hiç kimse gerçekten ihtiyaç duyduğu kadarıyla yetinmemeye başladı artık her olayda, ihtiyaçlarının sınırını belirlemek, bireyin kendisine kalmış bir şeydi . Bu yüzden insanlar ihtiyaç duydukça edinmeyi bir kenara bıraktılar, istedikçe edinmeye başladılar. Oysa İlk aşama ademoğlları kurdukları sisteminde sosyal adalet te insanlar ihtiyaç duydukça balık tutup avlanıyorlardı. Açık ve cömert tabiat , daima emirlerine amadeydi. Emek, sadece ihtiyacın giderilmesi için harcanıyordu . Herkese açık cömert tabiatın , ormanların , denizlerin bolluk saçtığı o günler artık geride kalmış , insanlar tarım ve toprağın kendilerine verebildiği sınırlı lokmanın başına üşüşmüşlerdi .

Bakara suresi 213 ayeti kerime bu anlamda konumuza delil teşkil etmesi açısından , mesajı daha bir anlaşılabilir kılma adına üzerinde düşünülmeye gerek vardır .

İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak (ADALET, EŞİTLİK ) ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun.

Ayette de buyurduğu gibi ilk önce tek olan, avcılıkla geçinen herkesin ekip biçtiği, bir nebze imece usulü yaşanılan bir topluma benzeşen ilk insanlık ailesi, ademin iki oğlu olarak hikayeleşen şekliyle mülkle imtihan edilmenin sonucu olarak, ademin bir oğlunun zorbalığına sahne olan kardeşini öldürmesi sonucu ilk kanın akmasıyla TEVHİD VE ŞİRKİN mücadelesi de başlanmış oluyordu .

Bundan sonradır ki her gelen nebi, bu tekasürcü zihniyet sınıfın önderlerine karşılık sınıfız , paylaşmaya bölüşmeye dayalı yani kurban ve ahiret bilinciyle kuşanmış bireylerin oluşturduğu sınıfız toplumu hedefleyerek insanları karanlıklardan aydınlığa çağırmıştır .

Şimdi bu ayetleri ve tarihi verileri yok sayarak İslamilik iddeasında bulunan ve bugünkü yaşadığımız çağda sınıflı (ŞİRK) toplumunun devam etmesinde kendince dini argümanlara sığınarak , tarihi çelişki olan ezen ezilen, mustazaf , müstekbir köle efendi mücadelesinde yoksulluğu , açlığı, mahrum bırakılmışlığı insanların KADERİ diye sunan DİN diye algılanmasına yol açan BELAMLARIN, sosyal adeleti savunan muvahhid müslümanları beşeri izmlerin kalıplarına giydirmeye ve böylelikle verilmek istenen mesajı insanların algılamasına dönük çabalarına bir engel oluşturma çabaları , en basitinden cahillik değilse bilinçli olarak dini tahrif etmedir .

Bu mücadele yeni değilki biz başka düşünce ekollerinden öğrenelim. Aksine başka düşünce ekolleri bunu islamdan öğrenmişler ve öğreniyorlar .

Eşitlik, adalet , kardeşlik , metanın put edinilmesi (üçüncüsü olan Menat), biriktirme yarışı bunlar objektif düşünen ve kuranı bir defa eline alıp okuyan her bireyinde hakkını teslim edeceği bir durumdur.

Ama kuranı hiç düşünmemiş veya saltanatın, gücün gözüyle okuyan bir birey zaten bu ayetleri kuranda görmeyecektir. Görsede nesh teorisiyle yürürlükten kaldırılmış veyahut bunlar bizim için değil yahudi ve hristyanlar için indirilmiş ayetlerdir diyecektir. Bir bütün olarak nebilerin hayatını, yaşayan kuran olarak kuranı örneklendirme anlamında yaşayıp gittiğini ve tarihin, o nebilerin hayatını, saf temiz ve o gıpta edilecek yaşantısını bugüne kadar dilden dile, kitaplara da yazılarak getirdiğini, kendisine yabancılaşmamış her bir müslümanında bu örnekliğe göre hayatını idame ettirmesi gerektiği, gerçeğini yok sayamamayacağını bilmesi gerekir .

Çünkü o iddaa ettikleri -izmler'in önderleri olmadan rabbimiz hayata,  gönderdiği mesajlar ile müdahele etti. Bu söylemleri hem dillendirip, hemde açların yoksulların safında mücadele etmeye davet etti insanları. Kendiside bu savaşta onların safında yer tuttuğunu söyledi. Yani Rezzak olan ALLAH, bu savaşta yoksulların yanında oldu. Kavmin şımarmış zenginlerin yanında değil .

Demek ki yukarda ki konumuza giriş olarak aldığımız ayettede görüldüğü üzere YOKSULLUĞUN BİR KADER VE İMTİHAN DEĞİL , tam tersi RABBİMİZİN RAZI OLMADIĞI VE YERYÜZÜNDEN SİLİNİP ATILMASINI İSTEDİĞİ BİR DURUM , OLDUĞU GÖRÜLÜYOR .

Bununla beraber islamın öngördüğü ama tarihsel süreç içerisinde yenilgiye uğramışlığın getirdiği ve , dini anlayışta yok sayılmaya yüz tutan söylemlerin , islami olmayan ama evrensel vicdanın sesi olarak fıtratının isyan ettiği ,duruş ve söylem geliştiren kişilerden gruplardan ortak değerler adına düşünsel ve pratik anlamda beraberlik oluşturulması , kompleks bir durum olarak ta algılanmaması gerekir .

Bize de bugün düşen , yaşadığımız çağı bu bilinçle tekrar gözden geçirip mustazaf - müstekbir , ezen ezilen safında ezilenlerin , adalet ve özgürlük isteyen , boyunduruk altına alınmış , ALLAHTAN BAŞKASINA KARŞI SORUMLU OLMAMASI GEREKEN SINIFLARIN yanında rabbimizin hayat rehberi olarak indirdiği kuranın yol göstericiliğinde tekrar tarih sahnesinde yerimizi almamızdır .

Bilince çıkarılması gereken en önemli şey insanlığı bir bütün olarak cehennem çukuruna doğru yol tutturan küresel kapitalist gerçeği tanımlama ve çözümleme ameliyesinin gerçekleştirilmesidir. Çünkü klasik dindar zihin yaşadığı çağın farkında değildir . Dolayısıyla tanımadığı , bilmediği bir şeyi kavramsal temellerde tanımlaması ve karşı duruş geliştirmesi de mümkün olmamaktadır.

Bu bağlamda Ademin iki oğlu kıssası ile başlayan TEVHİD VE ŞİRK MÜCADELESİ GÜNÜMÜZ DÜNYASINDA SOSYAL ADALET VE KAPİTALİST ÜRETİM BİÇİMİ OLARAK DEVAM EDİYOR . Onun içindir ki kapitalist olguyu gündemde tutmalı ve net tanımını yapmalıyız.

Kapitalizmi anlamak demek bir üretim tarzı olarak işleyiş biçimini anlamaktır . Kapitalizm sermaye düzeni demek ama bu düzenin nasıl işlediği konusunda klasik dindar zihniyet tamamen olayın dışındadır yani tarih dışı olmuştur . Fiziksel olarak bu çağda olmakla beraber zihinsel olarak tarihin belirli bir çağında yaşıyordur. Eğer onun dünyasına inip iletişim kurmak istersek tarihten , menkıbeden kendisini kuşatan gerçeklikten azade bir şekilde farklı bir dil kullanmalıyız . Çünkü kendi gerçekliğinin ve yaşanılan güncelin farkında değildir , farkındalığını yitirmiştir , kendine YABANCILAŞMIŞTIR . Bunun içindirki eğer gerçek anlamda islama kendini izafe etme durumundaysa bu zihin sahibi birey , Allah ‘ın resulleri gönderiş amacının hayata tarihe müdahele olduğunuda az çok bilmesi gerekir . Kendi çağını bilmeyen nasıl müdahele edecek zulüm ve şirk çağına ?

Nasıl değiştirip dönüştürecek vahyi doğrular adına yok oluşa doğru sürüklenen , kimse yok mu ? diyen insanlık ailesini. Bunun için klasik dindar zihniyet çok boyutlu düşünsel bir devrim gerçekleştirmelidir kendi içinde. Aksi mevcut verili dünyada gözüktüğü üzere zillet halinin devamından başkası olmayacaktır . Kuranın diliyle BİR TOPLUM KENDİNİ DEĞİŞTİRMEDİKÇE ALLAHTA ONLARI DEĞİŞTİRMEYECEKTİR.

Maalesef bu durumda kalan birey yaşamlarının her anını ,her veçhesini belirleyip biçimlendiren kapitalist sistem hakkında pek birşey bilmeden yaşayıp gidiyor . İnsan soyu kendi maddi yaşam koşullarını üretebilen , bir yapıdadır. İnsanların kendi hayatlarını kolaylaştırmak için ürettiği yaşam araçları onu üreten İNSANA HÜKMEDER duruma gelebilmiştir maalesef! Kuranın tabiriyle kendi elleriyle yaptığına uyuyorlar / tapıyor . Dolayısıyla insanın kendi ellerinin yaptığı , kendi emeğinin ürünü ONUN PUTU haline dönüşebiliyor. İnsanın kendini gerçekleştirmek , inşa etmek için ürettiği şeyler ona yabancılaşabiliyor , dahası ona tahakküm eden bir olgu oluyor .

Öyleyse toplumsal gerçeklik ancak bir  değiştirme dönüştürme çabasıyla anlaşılabilir .

BU bağlamda özellikle sınıf çelişkisini bilince çıkarmak gerekir, en somut şekliyle görüldüğü ve yaşanıldığı üzere. Kapitalist üretim tarzında temel üretici sınıf olan işçi sınıfı , hem üretmek hemde yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakılmış durumdadır . Bu yüzden kapitalist üretim tarzının üretici sınıfı olan alttakiler geniş bir halk kesimi , özelde işçi sınıfı diye tanımlanan kesim , yaşamını sürdürebilmek için sahip olduğu yegane şey , olan çalışma gücünü , emeğini , ÜRETİM VE TÜKETİM araçlarının sahibi olan , kapitalist sınıfa satmak zorundadır . Bununla beraber kapitalist üretim tarzının karakterinden ötürü , her zaman emeğini satabilmeside kesin değildir. Zira onun yerine aday işsizler ordusundan , binlerce kişi sıra beklemektedir. Bu iki sınıfın arasında kalan ise esnaf sınıfıdır.

Dolayısıyla kapitalist üretim sürecinin bir unsurunu , MÜLKSÜZLEŞMİŞ mustazaf (zayıf bırakılmış )sınıf oluştururken , karşı kutupta da ÜRETİM VE TÜKETİM ARAÇLARIN 'ın özel mülkiyetine sahip olan ve her zaman toplumda bir azınlık olan , müstekbir ( Aslen büyük olmadığı halde kendini büyük sanan kişi) kapitalist sınıf yer alır .

BU zulüm düzeninin devam etmesi , zora dayalı veyahut ezilenlerin hayatı müstekbirin gözüyle okuması sonucu olurki , zora dayalı yapı büyük bir yekun tutar . Geçmişin tabiriyle kılıcın zoruyla itaat ettirilir insanlar . Çünkü bu zulüm düzenini ancak öyle ayakta tutabilirsin , kendiliğinden insanın fıtratına aykırı olduğu için ayakta kalması neredeyse imkansızdır.

Günümüzde daha çok yasallık , "hukuk" adı altında korunma ve güvence altına alınmaktadır mevcut sömürü düzeni, Devlet, siyaset , hukuk ve bütün bunları meşrulaştıran egemen ideoloji kendi ülkemiz açısından isimlendirirsek kemalist ideoloji olarak vücud bulmuştur. Başka yerlerde de farklı isimlendirmeyle devam etmektedir.

Geleneksel samiri zihniyetli dindarla , modern seküler , heva ve hevesini ilah edinmiş güruh bu mevcut zulüm çarkının devamını samiri zihniyetliler KADER ,İMTİHAN diye dillendirirken , ikinci seküler tipler ise olağan ve hukuki saymaktadır . Bu birliktelikleri farklı düşünceye sahip olmalarına rağmen aynı havuzda birikmeleri ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Velhasılı kapitalist üretim tarzında işçi sınıfı kendi eseri olan, bizzat kendisinin ürettiği zenginlik tarafından SÖMÜRÜLÜYOR , KÖLELEŞTİRİLİYOR . Bu yaman çelişki de insanı kahrediyor .

Sermaye sahipleri senin cebindekini alıyor , bir şey demek istersen itiraz anlamında bu sefer zorun sahipleri yani militarist (askeri ) güç geliyor kafanı kaldırırsan seni hayattan silerim diyor , kara kara düşünüp acaba bana kim gelip yardım edecek diye düşünürken BELAM kılıklı allahın dinini az paha karşılığı , ( mevki,para kariyer )satan hoca , molla din adına konuşan gelip sana bu yaşadıklarının bir kader ve imtihan olduğunu söyleyip başının daha da öne eğilmesine neden oluyor. Bu teslis , üçleme üzerine kurulmuş zulmü durduracak birey ve topluluklarda , resullerin yolunu izleyen hayatı ve kitabı bir bütün olarak kavrayan ve bu bilinçle vahyi ilkelerden yola çıkarak hayata adalet , eşitlik ,özgürlük , kardeşlik temelleri üzere müdahil olan ve bu yolda sabır ve sebat gösteren mümin şahsiyetler olabilir.

Yoksa şöyle hayal edin önüne çıkan her şeyi tahrip ederek biçen , güçlü ve esnek , acayip bir makina hayal edin .

Tıpkı modern tarım makinaları gibi devasa ve hareket halinde birşey. Ama çok daha karmaşık ve güçlü . Bu dehşet verici makinanın açık bir arazi üzerinde hareket halinde olduğunu , bilinen sınırları hiçe sayarak ilerlediğini düşünün, birbirinden çitlerle ayrılmış tarlaları büyük bir hızla , neşeli ve kayıtsızlık içinde ve korku saçarak yarıp geçiyor. Makina , ilerledikçe muazzam bir servet kaybı yaratıyor ve ardında büyük bir ENKAZ(Çevre Felaketleri) bırakarak yoluna devam ediyor . İşte bu modern kapitalist üretim tarzıdır . Ve insanları büyük bir yok oluşa dünyada açlık , ahlaki yozlaşma , ona eşlik eden çevre tahrifatı , ahiret te ise cehenneme götürüyor .

Bu bağlamda klasik dindarın yardımseverlik çabası olarak nitelendirdiği çabaları önemsemekle beraber, kapitalizmi tanımaksızın, insanlar’a yardım konusunda çaba içerisinde olmak , eğer belli bir amaca mevcut sömürü çarkını anlamaya da aynı zamanda denk gelmeyecekse kapitalizmin daha da kalıcı hale dönüşmesinden farklı bir şey olmayacaktır gelinen süreç. Kapitalizm aynı anda hem yoksulluk, hem de zenginlik üretmeye mahkûmdur. Zira, bir sömürü metabolizması gibi işliyor. Böylesi bir dünya’da, yoksullukla mücadele etmek isteyenler, gerçekten samimi bir niyet taşıyorlarsa, sorunların kökenine inmek ve mülkiyet ilişkilerini, üretim ilişkilerini tartışmak durumundadırlar. Aksi halde, hayırseverlik, pek de insânî olmayan insânî yardım türü söylemler ve araçlarla seyirciyi oyalamak olabilir. Ama, sorunları daha da büyütmek pahasına. Aslında genel bir çerçevede ‘yardımseverlik’, son tahlilde kötülükleri üreten sosyal ilişkiler bütününü meşrulaştırmaya, dolayısıyla ‘yeniden üretmeye’, yarayabilir eğer yaşadığın şirk toplumunun farkında değilsen ve onu değiştirip dönüştürme çabası içinde değilsen vesselam .

21 Haziran 2012 Perşembe

KURANA GÖRE FATİHA



Bilindiği üzere Kuranda salâttan bahseden ayetlerin çoğul sîga ile gelişi (Yusallune-yuqimune) cemaat ve birliktelik vurgusu olduğunu, ünsiyetin olması için önce cemaat anlayışının yerleşmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bir cemaatte yukarda sayılan ritüeller bilinçlice ifa ediliyorsa o cemaatte ast-üst, zengin-fakir, zalim-mazlum çelişkisinin yer alması mümkün değildir. Allahın handi ile tesbih ettiğimiz Salat’ın içinde okuduğumuz en temel ayerlerden biri olan Fatiha’dır.

Fatih Ve Fetih

Fatihâ lugatta açtı anlamına gelen f-t-h kökünden türeme bir isimdir ve açış-açılış anlamına gelir.

Okuyucunun gönlünü ve zihnini hakikatlere açmak ve hazırlamak gibi adeta Bir kitabın önsöz mahiyetindedir.

Evrensel değerlere vurgu yapılan ilk cümlesiyle bile büyük bir değişimin sözünü eden ismiyle fetih ve devrim gibi manalara gelen bir süredir.

El-Hamdu Kur’an’da 38 yerde geçer ve her geçtiği yerde mükemmellik, programlama anlamına gelir. Övgü anlamındadır. El-Hamdü Lillahi. Mükemmelliklerin bütünü Allah için’dir. Çünkü yarattığı en güzel şekilde programlayıp, programladığında şşmaz ölçüler vardır. Öyle Allah ki, âlemlerin(bilinen her şeyin) rabbi(mürebbisi)olan Allah’a aittir. Rab aslında tek ve yalnız bırakmayan kişidir. Yaratıp çekip gitmeyen... Tevrat’ın ilahı gibi yaratıp köşesine çekilmeyen demektir. Allah’ın ilk sıfatı Rab’tir. Rab isim sıfat olarak ilk inen 30 surede Allah isminden dört katı fazla geçer. Üzerinde çok durulan bir isim sıfattır. Müşriklerin en çok uğraştığı, kabullenemedikleri Rab işte budur. Allah’ın kendisiyle problemi olmayan müşriklerin Allah’ın rab oluşunu duyduklarında aslandan kaçan yaban eşşeğine dönmelerinin sebebi ne olabilir?

Yarattığı üzerinde her türlü tasarruf sahibi olan, yarattıklarını birbirlerinin boyunduruğu ve esareti altında olmasına müsaade etmeyen, her an koruyucu her an merhamet edici her an gözetleyici olan Allah demektir

İnsanlığında bir Rabbi vardır. Kâinat Rab’siz değildir. Fakat muvahhitler ve müşrikler arasında süre giden kavga kâinatın rabbi olmaya çalışan müşriklerin muvahhitler tarafından yalanlanmasıdır.

Her diktatörde, zorba yöneticide rableşme temayülü görülür. Ona göre yaşadığı coğrafyanın bütün geliri, yönetimi, her türlü tasarruf hakkı onundur. Eleyselî mülkü Mısra?(Mısırın bütün kuvvetleri, mülkü benim değil mi? Zuhruf/51) Firavun ’un bu sözü gayet açıklayıcıdır.

Rableşme temayülü genelde yönetici pozisyonunda olan, birkaç kişide olsa birilerini idare etme yerine yönetme hevesine kapılan insanlarda öne çıkar. Birde rablaştime temayülü vardır ki Kuran; "Nebileri erbab edinmeyin", "Alimlerinizi erbab edinmeyin", "Birbirinizi erbab edinmeyin" diye uyarır. (bkn: Ali İmran 64 ve 80, Tevbe 31)

Ondan izinsiz bir yere gidilmez, ondan habersiz iş yapılmaz, onun sözleri kanundur. Belirleyici ve hüküm koyucu odur.

Bugün birkaç kişide olsa onları idare etme görevinde bulunan kişilerin önündeki en büyük imtihan “Rableşme temayülüne” karşıdır. “Tek Adam” olma durumu Kur’an’ın reddettiği bir tavırdır. Ve Fatiha’nın ilk cümlesi bu evrensel hakikati bağırır: Tek adamlara karşı durun! Eğilmeyin. Çünkü sizin bir tek rabbiniz var. O da Allah’tır…

Açan anlamına gelen ilk inen tam surenin bu cümleyle başlaması sizce bir fetih değil de nedir?

20 Haziran 2012 Çarşamba

Kurana Hangi Gözle Bakmalıyız

Kuran’ın Mumyalanması; Kur’anı anlama yolunda önümüze çıkan musibetlerden biride tefsir mumyalarıdır. Yazıldığı çağın (özelliklede ihya dönemi) kelami, felsefi ve siyasi bunalımlarını yansıtan ve o dönemin sorunlarına çözümler sunan tefsirlerin bugün dahi müslüman zihinlere dayatılması Kur’an’ı anlama yolunda büyük bir engellerden sadece bir tanesidir. Böylesi tefsirler üzerinden (ki bunlar genellikle tefsirin tefsiri şerhin şerhidir) Kur’an, zamandan kopuk olarak okunmakta ve dolayısıyla anlaşılamamaktadır.

Kur’an bu kökleşmiş geleneği yermekte ve şöyle seslenmektedir bizlere;

Asra yemin olsun ki insan ziyan içerisindedir. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine sabrı ve hakkı tavsiye edenler müstesnadır. (Asr 1-2-3)

Allah asra yemin ediyor bütün zamanların asırlarına, şu an içerisinde bulunduğumuz küresel neo-firavunların asrına ve bizleri salih amele, salih eylemlere, sabra ve direnişe davet ediyor. Ziyan içerisinde yüzen bizlere kucak açıyor ve beni bulunduğunuz zamana okuyun diyor.

Bu sureden şu dersleri çıkarıyoruz;

• Kur’an “şimdiki zaman” merkezli okunmalıdır.

• Kur’an’a geçmişin gözüyle değil şimdinin gözüyle bakılmalıdır. Zamandan yola çıkarak Kur’an’a bakılmalı ve Kur’an’dan yola çıkarak zamana meydan okunmalıdır.

• Kur’an’a eski çağların gözüyle değil çağa, yaşayan Kur’an’ın gözüyle bakılmalıdır.

• Tefsirlerden yani düşünenlerin düşüncesinden yola çıkarak Kur’an üzerinde öznel / bağımsız okumalar yapılmalıdır.

• “Şu alim dedi ki” leri bir kenara bırakıp biz ne anladık ona bakmalı; ve  geçmişin külüyle boğulmak yerine, günümüze gelen ateşiyle aydınlanacağız.

Hepimiz yaşadığımız asırdan ve yaşadığımız asra Kur’an’ın ne söylediklerinden sorumluyuz.

Bu sorumluluğun bir gereği olarak Kur’an’ı ölmüşlerin gözüyle değilde çağımızın gözüyle, diri bir gözle okumalıyız.

Unutmayalım ki Kur’an bir kitap olmasından dolayı etkisiz bir nesne (mumya) değil, kendisi ile ilişkiye giren muhataba karşılık veren bir öznedir.

Kur’an’a özgür bir zihinle, zamanı ıskalamayarak yaklaşan insanoğlu ondan şu hakikati çıkarabilecektir (misalen); İnsanların ilahi güç ve sıfatlar yükledikleri her şey “sizin ve atalarınızın uydurdukları boş isimlerden başka bir şey değildir.” O dönemlerde kuruntularınızın eserleri olan sahte putlar vardı ve şefaat bekliyorlardı.. O putların isimlerini bunlarla değiştirin, böylece okuyun bu ayetleri, o zaman daha iyi anlayacaksınız Kur’an’ın size vermek istediği mesajların içeriğini… Şu anda hangi ölünlülerden şefaat bekliyorlar ve putlaştırıyorlar birbakın. Her dinin, her cemaatin, her devletin putları var.

19 Haziran 2012 Salı

İslamın Bugünü ve Geleceğine dair


İslam, farklı kültürleri bünyesine aldıktan sonra, köklü geleneğe sahip bu kültürlerin etkisinde kalmıştır. Özellikle, düşünce ve eylemi donuklaştıran Osmanlı boyunduruğu altında asırlardan beri ezile gelen bir İslâm’dır. Samiri kültürene sahip, Samara ve semerkant gelenekleri  ile Şamanizm yansımaları, o zaman dan bu yana bir gedik açmış genişletmiş, donuk, rütüelci, şekilci, ruhsuz bir  İslam anlayışı, tüm Müslümanları sarmıştı. Bu donukluğun üzerine, sanayi ve iletişim çağları içinde   modernleşme ile Batılılaşma arasında öldürücü bir karışıklık yaratılmış oldu ki, neticeleri bugün bile korkunç bir şekilde etkisini hissettirmektedir. Modernlik sadece Batı değil, fakat aynı zamanda, en kötü şekilleri içinde güç, hem de askeri güçtü. Bu iki olgu içinde Müslümanlarda iki düşünce akımı ortaya çıktı: Modernlik veya gelenekçilik (selefilik)

Modernistlere göre, gelecek; Avrupa’nın taklit edilmesinden ibaretti. Başta milliyetçilik olmak üzere, öncelikle onun hastalıkları ithal edildi. Avrupa’nın sömürgeci milletleri arasındaki anlaşmazlıklar, savaşlar ve rekabetler sömürgelere de sıçratıldı.

Siyasi alanda modernlik, batının yapı ve kültürüne göre şekillenen parlamenter sistem ve  rejimlerin ihraç edilmesinden ibaret idi.

Ekonomik alanda modernlik, Batı pazarına dahil olmaktı. Rekabetçilerin değil, aksine müşterilerin bulunmasına önem verilmesi idi.

Kültür alanındaki modernlik ise, Batı tipi üstü kapalı tabiat ve insanlar üzerindeki gücün arttırılmasından başka bir şey değildi.

Bunun sonucu olarak: Tüm aşkınlık reddedilmiştir; Ferdiyetçilik yüceltilmiştir; Akıl araçların araştırılmasına indirgenmiştir.

Çünkü gayeler, büyüme ve güç politikası ile tespiti zaten tespit edilmiş bulunmaktadır.

O halde modernlik, başka milletler tarafından bir şekilde kendi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya konan bir hayat tarzının naklinden başka bir şey değildi. Yabancı ihtiyaçların İslâm ülkelerine nakledilmesi Müslüman’ı, bizzat kendisine, yakınlarına, tarihine, kültürüne, kendi geleceğine yabancı bir hale getirmiştir.

Gelenekçilere göre, “Arap-İslâm dünyası çökmüşse bunun sebebi, Müslüman’ın dininden, selefin öğretisinden uzaklaşmış ve kendini Batı Şeytanı’nın iğvalarına bırakmak için geleneğinden kopmuş olmasıdır.

Bu görüşten hareket eden gelenekçiler İslâm’ı, dışa açılan penceresi ve kapısı bulunmayan ve hatta göğe bile açılmayan bir kale içerisine kapamaya ve böylece Kur’an öğretisini, O’na sonradan çeşitli milletlerce yapılan ve O’nu çok defa boğan katkılardan ayırmak istemeden geleneği bir bütün halinde savunmaya karar verdiler.

Bütün dinlerde sertlik ve atalar kültüne sahip çıkma vardır. Böylece o zaman herkes, geçmişteki devirlerden bugünkü davranışlarını en iyi bir biçimde haklı çıkaran devri seçer.

Oysa İslâm asla donuk bir cezalandırma kitabı demek değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim Allah’ın, her millete, herkese mesajı anlatabilecek tarzda nebilerin gönderilmiş olduğunu çok defa tekrar eder. Aynı şekilde, her ne kadar Son nebiy’e nazil olan vahiy son teşriî nübüvveti teşkil etse de, o, İslâm’ın yayılmasıyla, Medine cemaatinden farklı olan cemiyetlerin karşılaştıkları yeni problemlere, Kur’an-ı Kerim esas alınarak çözüm getirmek için gerekli içtihadın yapılmasına karşı çıkmaz.

Aslında bu kapatma anlayışı Kur’an-ı Kerim’in ruhu ve lafzıyla tam bir çelişki halindedir, Çünkü Son Nebi kendini yeni bir dinin kurucusu olarak değil fakat Hz. İbrahim’in temel imanının yeniden canlandırıcısı olarak göstermiş ve dolayısıyla Yahudilik ve Hıristiyanlığın katkısını kabul etmiştir. O halde bu sürekli katkıların artırılması ve önceki nebilerin nebilik halkasının zincirleri kabul ederek (ki hiç birini birbirinden ayırt etmeyiz) tahriflerin ve sertliklerin yok edilmesi zaruridir.
***
Kur’an-ı Kerim’de hiç bir dayanağı olmayan hadisler, örf ve adetler “Gelenek” ile sürekli bir şekilde karıştırılmıştır. Mesela, kadınlara peçe takmaları, başlarını sıkı sıkıya kapatma mecburiyeti getirilmiştir; oysa bu İslâm öncesi basit bir örf ve adetten başka bir şey değildir ve bazı Orta Doğu ülkelerine sonradan girmiştir.
Kuran İslamı, ne kapitalizmin ruhsuz kaosu ne de Sovyet hapishanesi olmayan tam anlamıyla İslâmi bir hayatın keşfedilmesine duyulan ümidi barındırmaktadır. Batı’nın çözüm yolları iflas etmiştir; donuklukların ortaya çıkıp varlıklarını sürdürmesi bunun en açık delilidir.

Terazinin bir kefesinin yükselmesi, diğer kefesini aşağıya çekecektir. Gelişmiş Ülkerlerin oluşumu, fakirleşmeye, sömürülmeye mahkum ülkeler sayesinde olacaktır. Büyümenin olduğu yerde, az gelişmişlik de olacaktır; çünkü bu bir kaç ülkenin büyümesi ancak dünyanın dörtte üçünün maddi ve insani kaynaklarının yağma edilmesiyle mümkündür.

Bu duruma son verme hususunda tek çare büyüme modelimizi değişmesidir. Pramidal yapıdan, tavaf yapısına dönülmesidir. Bunun ilk şartı da “dünya çapında yeni bir ekonomik düzen”in kurulmasıdır.

Eski düzende, altta kalan piramidal yapının çökmesi, tüm dünyanın çökmesi anlamındadır. Gelişmiş ülkelerin bağış yapan ülke maskeleri bu nedenden dolayıdır. Yani Batı, sömürüsünü yardım adı altında riyakarca sürdürmektedir.  Batı modeli büyümenin değiştirilmesi, dünyanın topluca intihara sürüklenmesini önlemek için kaçınılmaz bir zarurettir.
***

İman sahasında da problemler ortaya çıkmaktadır. Bu problemler çözülmez değildirler; yeter ki, bir yandan İslâm’ı sadece Hıristiyanlığın zıddı, düşmanı olarak görmeyelim.

Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve tüm nebilerin uyanma veya yeniden uyanma anlarını teşkil ettikleri tarihi, artık birleştirici bir görüşle anlayıp yaşamanın zamanı gelmiştir.

Tüm tarihi anlaşmazlıklar ve tüm doktrinler ihtilafların ötesinde, iman ve politika, Allah’ın hükümranlığı ve dünyanın değiştirilmesi gibi gerçek problemler ancak böyle bir yaklaşımla ele alınabilir.

Kültür alanında bugün İslâm’dan öğrenebileceğimiz onunla paylaşabileceğimiz neyimiz vardır?

İslâm’dan her sahada öğreneceğimiz şeyler vardır; ama öncelikle bizzat kendisini, bu kültüre ilham veren onu canlandırıp birleştiren imanını öğrenmeliyiz.

Gerek İslam iddiasında olanlar, gerek Hıristiyan, gerekse Hıristiyan olmayan çevreler İslâm hakkında ön yargılara dayanarak hüküm vermişlerdir. Ancak İslâm’ın Ehli kitap karşısında aynı yolu izlemediği görülmektedir: Daha başlangıcından itibaren, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Meryem’den çok büyük bir saygı ile söz edilmiştir. Bütün nebiler sahiplenmiş ve hiç biri birinden ayırt edilmemiştir.

 Ali İmran 64: De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a uyalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi erbab edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.”

Bu çağrı hiçbir şekilde dini ihtilaf içermez. Amaç derin olan farklılıkları ne gizlemek ne de azaltmaya çalışmaktır.
İslâm’a göre insan, kâinattaki tüm varoluş derecelerini sinesinde barındırmaktadır ve bu küçük alem vicdan ve iman sorumluluğu gibi en ulvi sorumluluğu kabul etmiş olan kimsedir:

Ahzap 72: “Biz  emaneti göklere yere ve dağlara sunduk, onlar bu yükü taşımayı reddettiler, ondan korkup titrediler. Onu sadece insan yüklendi.”

İşte bu sebepledir ki, sonraları zalim ve cahil olduğu ortaya çıkmış da olsa o, yeryüzünde Allah’ın mülkünün halifesi tayin edilerek dünyanın dengesini korumak ve her parçası Allah’ın varlığına delalet eden bir ayet olan tabiatta, her şeyi kaynağına ve gayesine bağlamakla görevlendirilmiş ve bütün bunlardan mes’ul tutulmuştur.
Bu müşterek tefekkür; mesela, enerji problemlerini medeniyet ve anlam seçimi açısından ortaya koymamıza imkan verebilir: Ne gelecek nesilleri ne de en ulvi gayeleri düşünmeden fosil enerji stoklarını nereye varacağını hesaplamadan harcayacağımız yerde sudan, denizden güneşten, topraktan ve rüzgardan elde edilen ve tükenmek bilmeyen enerjileri kullanmayı öğrenmeliyiz.

Tıp sahasında teknokratik ve mekanik bir anlayışla yetineceğimiz yerde, burada da insanla tabiatın birliğini, beslenme konusunda karşılıklı ilişkilerin dengesini, toprakla, suyla ve havayla teması yeniden keşfetmeliyiz.
Hayatın ve onu düşünen insanın yeni bir aşamasında aklı tam olarak kullanmayı öğrenmek gerekir: Artık sadece sebepten sebebe veya şarttan şarta değil fakat aynı zamanda, her şeyin sonsuz olduğu, hem ezici hem de yüceltici sorumluluktan -yani nihai gayesini seçme hürriyetinden- insanı hiçbir şeyin muaf tutamayacağı şuuruna varılıncaya kadar, gayelerden gayeleri, basit gayelerden ulvi gayelere yükselmek icap eder.
Çünkü İslâm’a göre Allah kendini değil sadece Kelam’ını bildirir. İnsan ise onu ya reddetme ya da eyleminin yaratıcı prensibi kılma gibi ulvi bir hürriyete sahiptir.

Ehli Sünnet Zihnin Anlayış Sorunu


Allah evrene ezelden beri değişmeyen bir fıtrat kanunu koymuştur. Tabiat, âdet dışı hiçbir müdahaleye imkân tanımayan ve tamamen sebep-sonuç dairesinde işleyen kapalı bir sistemdir. Güneşin kaderi belirlenmiş, ayın kaderi belirlenmiş, Kuşların kaderi belirlemiştir. Güneşin kaderi ışık,ısı vb. görevleri olan bir yapıdadır. Ayın kaderi, güneşin ışığını yansıtıp, bizler için zaman ölçümüne yardımcı olmasıdır. Kuşun kaderi uçmaktır, belirli göç yolları üzerinde hayatını ikame etmesidir.
Öte yandan Allah’ın biri kavli, diğeri fiilî olmak üzere iki sözü vardır. Tabiat kanunları Allah’ın fiilî sözüdür. O’nun hiçbir sözünde/yasasında tebdil vuku bulmadığına göre Kur’an’da da ezelden beri değişmeyen tabiat kanununa muhalif hiçbir beyan yoktur. Dolayısıyla Sözde İslâm ulemasının mucize diye kavramlaştırdığı hâdiselerden söz eden Kur’an pasajları aslında bilindik doğa olaylarına işaret etmektedir.
Kuranın tabiat kanununa, dolayısıyla bilimsel bilgiye ters düşen hiçbir beyan içermemektedir. Yine bu bağlamda Allah’ın kendi koyduğu kanunu ihlal etmesi anlamına gelen mucizenin hem imkânını reddeder, hem de faydasız ve anlamsızdır. Kur’an’da nebilere atfedilen olağanüstü gibi algılanan işlerle ilgili pasajları geleneksel mucize telakkisine uygun şekilde anlayıp yorumlamak yerine Arap dilinin mecaz, temsil, teşbih gibi zengin imkânları dâhilinde alternatif yorumlar üretmenin pekâlâ mümkündür. Bu müteşabih anlatım, Kuranın her çağa hitabetinin göstergesidir. Bu çerçevede, söz konusu pasajlardaki irrasyonel anlatıları kimi zaman Arap dilinin imkân ve sınırlarını zorlama pahasına rasyonelleştirmeyi dener. Mesela Hz. Yunus’un büyük bir balık tarafından yutulmasından söz eden ayetle (37/Sâffât 142) ilgili olarak, Kur’an’da bu manayı doğrulayacak sarih bir ifadenin mevcut olmadığını, ayrıca ilgili ayette “yutma” anlamına gelen ibtele’a fiilinin değil, “ağzıyla yakalamak” manasındaki iltekame fiilini kullanır. Böylece ayet anlatılan hâdiseyi makul bir çerçeveye oturtur. Arap edebiyatında Yahudi etkisi ile  masallaşmış hadise üzerinden Kuran, mesajını verir. Keza Hz. Musa’nın sözde asa darbesiyle denizin ikiye yarılmasından söz eden ayet (26/Şuarâ, 63) insanın toprağı kullanarak oluşturduğu “yemm” yani barajların sularını bir infilak ile serbest bırakmasından ibarettir. Kuranın kendi içerisinde kullandığı kelime anlamlarına bakılmadan yapılan yorumlar doğru olmayacaktır. “yemm” kelimesi toprak kullanılması ile oluşan, “Teyemmüm” ise toprak ile temizlenme anlamındadır..  
Kuranın bilimle sorunu yoktur. Kuran Üslubu fikrini açımlarken intak sanatı dediğimiz diyalogları kullanır. Bu, bazen cehennemin konuşturulması, bir şehrin konuşturulması, bir uzvun konuşturulması olmaktadır. Bu bazen bir benzetme ile de olmaktadır. Ekseri hayvan betimlemeleri. Bir kavmin karıncaya benzetilmesi veya Yahudilerin domuz, maymun gibi hayvanlara benzetilmesi gibi.
Âdem-İblis gibi diğer bazı kıssaların tefsirinde ise bir tür mitolojiden arındırma tekniğine başvurulur. Hem mitlere inananlara hitap eder, hem de gerçekliği arayan iman edenlere.   Yine anılan kıssa bağlamında melek ve şeytan gibi varlıkların aslında bir kuvve ve melekedir. Cennet, cehennem gibi gaybî âlemle ilgili beyanları ise temsil, teşbih ve mecaza hamletmeyi yeğler. Buna karşılık ahkâm ayetlerindeki içeriğin tüm zamanlarda lafzen ve aynen tatbik edilebilecek bir keyfiyete sahip olduğu inancından olsa gerek, ilgili ayetlerin yorumunda, sözgelişi talak, çok eşlilik ve faiz gibi konularda yine savunmacı bir üslupla Kur’an ahkâmının çağdaş hukuk ve değerler sistemiyle örtüşebilmektedir.
Geleneksel anlayış,  Kur’an’ın doğru anlaşılmasına engel teşkil etmektedir. Kuranın her çağa hitabı göz önüne alınarak okunması gereken bir kitapdır. İsminden de anlaşılacağı gibi, Kur’an’ın her bakımdan şâfî ve kâfî bir kitap olduğunu Kuran ayetleri söylemektedir.

Kur’an’ın ahlâkî bir rehberlik belgesi olarak okunması gereken bir öğüttür. Kur’an her şeyden önce ne bir kanun kitabıdır ve ne de böyle bir amaç güder. O kendisini hüden li’n-nas (insanların yol göstericisi) diye adlandırır ve insanlardan, koyduğu emirlere göre yaşamalarını ister. Fakat bu emirler umumiyet itibariyle ve esas olarak hukukî olmayıp ahlâkîdirler.
Bizlerin günümüz itibari ile görevi, Kur’an’ı anlama ve yorumlama da, Kur’an’ın görüş ve gayelerini tarihin enkazı altından yeniden canlandırmayı kendimize ve tüm dünyaya borçlu olduğumuzdur.
Bu bağlamda dinî veya siyasî bir anlayışı, geçmiş dönemlerde sahip olduğu kültürel ve kurumsal kalıpla özdeşleştirmek suretiyle mutlak doğruya malik olduğuna inanmak ve bunun kabullenilmesini dayatmak İslâm dünyasının en büyük  ve çok ciddi bir sorundur.
Örnekleme yapacak olursak;
“Bir kişiye isnat edilen zina suçunda bahsi geçen 4 tanık olmayıp kamera ile tespiti halinde, işlenen suç alenen belli iken 4 şahit aranacak mı?”
Kameraya şahitlik bakımından  güvenecek misiniz, yoksa 4 şahit mi arayacak ve serbest bırakacaksınız.
Bir örnek daha;
 “Köleliğin hüküm sürdüğü bir toplum içinde efendinin hak ve görevlerini açıklayan metinlerin lafzî uygulaması için ne yapmalı? Bunu mümkün kılmak için köleliği geri mi getirmeliyiz? Sonra efendinin kölesini, ‘savaş esirlerini’ cariyesi olmaya zorlamasını kabul mü etmeliyiz? (33/52; 4/25).
 Allah’a hoş görünmek için yol’ bu mu? Yoksa peygamberin en yamanlarıyla mücadele ettiği, [ama kendi] zamanında hepsini ortadan kaldıramadığı İslâm öncesi âdetlerini yaşatmak mı?”
Sonuçta “Allah’a hoş gelen hayat”, ne şekilcilikte ne de merasimciliktir.
Kısaca, Kur’an her şeyden önce dinî-ahlâkî bir mesajdır ve temel hedefi de iman, ihsan, takva, sıdk, merhamet gibi hasletlere sahip bir ahlâk insanını inşa etmektir. Dolayısıyla Kurana sadakat, hırsızın elini kesmek veya kadına erkeğin miras payının yarısını vermekten öte hayatın her ânını Allah’ın murakabe ettiği bilinciyle yaşamaktır. Kuranı tertil ile inzal eden rabbin hükümleri açık ortadadır. Bir sorunu kökünden kesip atma yöntemi yerine, tertil değimiz aşama aşama geçiş yöntemini Kuran belirler. Kölelik aşama aşama kalkmış, içki içme aşama aşama kalkmıştır. Keza faizde öyledir.
Kur’an esas itibariyle ahlâkî bir mesajdır. Kur’an metninde ahlâkî değer içermeyen konulardan söz edilmesi, aslında dinî-ahlâkî bir ilkenin beyanına ilişkin tarihsel bir örnektir. Bugün Müslümanlara düşen görev. Kur’an’ın değer öğretisini sistematik bir şekilde ortaya koymaktır. Yani Kur’an’daki hangi değerlerin araçsal hangilerinin amaçsal olduğunu belirlemek ve bu değerlerin hiyerarşik yapısını düzenlemektir. Aksi halde araçsal değeri amaçsal olarak görmek, diğer bir deyişle, ilâhî buyrukların tümünü sırf Kur’an metninde yer aldığı için geleneksel algı olarak eşit addetmek bizi çok yanlış sonuçlara götürecektir.
Hâlbuki Kur’an’daki tertil özelliği nedeni ile Allah’ın bizden ne istediği doğru biçimde anlaşılacaktır. Keza, bu sayede vahyin ruhunu kavramamız ve irademizi onun rehberliğine teslim etmemiz mümkün olacaktır.
Yine bu sayede Kur’an talimatların zahirine koşullanmaksızın daha üstün ve ideal değerleri kavrama imkânımız olacaktır. Dolayısıyla -tıpkı Hz. Ömer gibi-Kur’an zahirine ters düşme durumunda ulaştığımız sonucun yine de Allah ve elçisinin istediği sonuç olduğu hususunda kendimizden emin olacağız. Sözgelişi, Allah suçu sübut bulmuş hırsızın elinin kesilmesini emretmiştir (5/Mâide 38). Bu ayetin zahirinde gözetilen değerler, suçluluk hissettirmek suretiyle vicdanı temizleme, örnek vererek eğitme ve nihayet suçun cezasını vermektir. Ancak bu üç değer aynı düzeyde değildir. Daha açıkçası, suçun cezasını verme amacı güden ve fakat diğer iki değeri göz ardı eden bir el kesme cezası zorunlu bir emir olarak görülemez. Bunun da ötesinde bu üç değer, daha üstteki sosyal adalet ve ümmetin selameti gibi değerlere göre birer araç mesabesindedir. Bir insanın canın bağışlanmasını tavsiye eden Kuran, bir uzvun bağışlanmamasını niye istememektedir. Bu sünnetullaha uymamaktadır. Af yolunu tut diyen bir anlayış, konu mal-mülk olduğunda cani kesilmektedir.

Atalar dinini ile harmanlanmış sözde İslâmî anlayışın terk edilip öze dönüşe giden yoldaki duraklardan biri Kur’an, diğeri yeryüzü ayetleri, bir diğeride geçmiş kavimleri halleri, bıraktıkları eser ve kalıntılardır. Bu yüzden Kur’an’ın kendi içinde bir bakış açısıyla yorumlanması elzemdir. Yorum faaliyetindeki temel prensip Kur’an’ın vahyediliş maksadını gözetmek, yani ilâhî hitabın varlık sebebinin, insanları doğru yola eriştirme hedefinden başka bir şey olmadığını asla unutmamaktır. Dolayısıyla Kur’an’ı anlayıp yorumlamayı, klasik tefsirlerde âdet olduğu üzere metin çözümleme faaliyetine indirgememek gerekir. Ayrıca sıhhati tartışmalı olan ve kuranın Zan olarak ifade ettiği hadis rivayet malzemesine de itibar edilmemelidir. Bilakis Kur’an öncelikle Kur’an’la yorumlanmak ve bu süreçte akıl da olabildiğince etkin kılınmalıdır. Kur’an’ı tefsir etmekteki gaye, iman ve güzel ahlâkla donanmış insanların teşekkülüne katkı sağlamaktır. Bu itibarla tefsir akademik bir faaliyet değil Allah’ın insandan beklentilerine cevap vermenin aracıdır. Dolayısıyla Kurandan dersler çıkaranların, aslî görevi de Kur’an’ın gerçek nüzul sebebi olan hidayet misyonuna işlerlik kazandırmaktır.
Klasik tefsirler detaylı gramer izahları -ki bir çoğu ister istemez kitabın tahrifine yöneliktir-, belagat ve edebî sanatlarla ilgili nükteler, kelâmî problemlerle ilgili bahisler, usulcülerin istinbatları, mukallit fıkıhçıların hüküm ve fetvalarıyla meşbudur. Tevratın bozulmasına katkı sunan ne varsa günümüzde, bu klasik tefsirlerde de mevcuttur. Bu malumat yığını Kur’an’ın Müslüman gözüyle okunup anlaşılmasına katkı sağlamak şöyle dursun, Allah’ın hedef gösterdiği dinî-ahlâkî faziletlerle donanmak isteyen insanlar için birer maniadır (savârif-şevâgıl). Kuşkusuz Kur’an’ı doğru anlamak için Arap dilinin usûl, kelime ve sair bilgilerden de istifade etmek gereklidir. Ancak bu tür bilgileri lüzumu hâlinde ölçülü bir şekilde kullanmak, yani klasik tefsirlerdeki gibi aracı amaca dönüştürmemek ve bilhassa Arap dilindeki gramer kurallarını Kur’an nazmını denetleyen bir merci hâline getirmemek gerekir.
İsrâilî nitelikli rivayet malzemesi Kur’an’ın sağlıklı biçimde anlaşılmasına engel teşkil ettiği için kesinlikle itimada şayan olamaz ve hiçbir şekilde delil gösterilemez. Bu bağlamda geleneksel olarak sahih addedilen Deccal, kıyamet alametleri ve Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili rivayetleri İsrâiliyyât kategorisindedir. Din etkileşimleri ile İslamın bozulmasında etkili olmuştur.  
Kur’an’ı Kur’an’la tefsir etmek en güzel yöntemdir. Kur’an’da miadı dolmuş hiçbir buyruk yoktur. Bilakis her ayetin her zaman ve zeminde söyleyecek bir sözü vardır. Bu zemin oluşmadığında, Allah o ayeti nesh eder. Yerine daha iyisini veya benzerini getirir. Kuran, önündeki yani gelecek, ardındaki yani yaşanmış tarih ve ikisi arasında yani günümüze yönelik bir hitapdır.  

Her mümin Kur’an’ı kendisine vahyedilmiş gibi okumalıdır. “Ke” yani “sana/sen” hitabı bir nevi son nebinin örnekliği ile bizlere hitap etmektedir.
Günümüz toplumunun, Cahiliye toplumu arasında benzerlikler bulunmaktadır. Cahiliye dediğimiz toplumdan, “Hılfül Füdur” gibi değerli oluşumlar çıkabilmektedir. Diğer taraftan Allah Kur’an’da “cahiliye” olarak andığı bu kültürü yok saymak şöyle dursun, birçok konuda ibkâ etmiştir. Sözgelişi, hırsızlık suçuna terettüp eden el kesme cezasını cahiliye devrine ait bir uygulama olduğu gerekçesiyle ilga etmemiştir. Dönüştürmüştür.  Dahası Kur’an, zannedildiği gibi bir hukuk devrimi değil, ıslahat gerçekleştirmiştir. Zira Kur’an’ın cahiliye dönemine ait uygulamaları ilga etmesine örnek olarak ancak nikâh-ı makt, nikâhı şiğar, fuhuş, içki ve kumar gibi birkaç husus sayılabilirken ibkâ, ıslah ve ikmal ettiği uygulamalara dair yüzlerce örnek zikredilebilir. Hülasa Kur’an, iyiyi “cahili iyi” sayıp ilga etmek yerine, bunu iman ve ubudiyet köprüsüyle değerlendirmiş ve böylece dinî-ahlâkî bir boyut kazandırmıştır.
***
Bir diğer sorun da Kur’an’dan bilim üretmeye yönelik tüm çabalar olup; son iki asırdır süregelen savunma psikolojisinin ürünüdür. Bir çok kelimenin tahrifi ile yapılan bir uygulamadır. Geri kalmışlığın tezahürü olarak gelişmiştir.
Bu psikoloji genelde İslâm’ın, özelde de Kur’an’ın ne kadar yüce olduğunu cümle âleme göstermek gibi bir iradeyi gösterse de, maalesef skandal düzeyinde fiyaskolara da yol açtır. Batıniliğe varan zorlamalarla demirin özgül ağırlığında, hidrojenin atom sayısında Kur’ânî-İslâmî verileri doğrulayan bir dizi hikmet keşfedildi. Derken, Kur’an’da zikredilen bir kıssaya istinaden Firavunun cesedinin bulunduğu, bir bal peteğine arıların “Allah” yazdığı, J. Custeau’nun (Kaptan Kusto) Müslüman olduğu gibi haberlerle çalkalandı ortalık, ama kısa bir süre sonra hepsinin asılsız olduğu anlaşıldı. (bkn: Kurana atfedilen bilimsel yalanlar.)Yine yakın geçmişte Mısırlı bilim adamı Reşat Halife, 74/Müddessir 30. ayette geçen tis’ate aşer (on dokuz) rakamından yola çıkarak bilgisayar ortamında Kur’an’ın sayısal mucizesini izhar etmeyi denedi ve fakat bu deneme 19 hesabına uymayan 9/Tevbe 128-129. ayetlerin Kur’an’a sonradan ilave edildiği yolunda bir ilhâdî hezeyanla sona erdi.
Kimi zaman bu tür hezeyanlar ve skandallarla noktalanan bilimsel tefsir denemelerinin temelindeki zihniyet belki biraz da aşağılık kompleksiyle maluldür. Batı’nın ezici gücünü savaş meydanlarında fark etmiş olmamızdan dolayı modernleşmenin bizde ilk defa kurşun ihtiyacı olarak ortaya çıkması, “Bu silah bizde niçin yok? Bunu yapan bilgi niçin yok?” gibi soruların zuhuruna ve dolayısıyla Müslüman psikolojisinde çatlaklar oluşmasına yol açtı. Bu arada Batı’dan gelen ağır tenkitler Müslümanlar üzerinde adeta şok etkisi yarattı. En büyük şoklardan biri batını kafasında oluşan “Müslümanlarda bilim ve felsefe üretecek kafa yok.” şeklindeki eleştirisiydi.
 “Uydum Kalabalığa” diyen din algısı
Sudan, İran, Hindistan ve Mısır, 19 ve 20. asırlarda Kur’an ve tefsir alanında yeni ufuklara yelken açmaya çalışan, doğrusu ve yanlışı ile, Muhammed Taha, Ali Şeraiti, Seyyid Ahmet Han, Emir Ali, Ebü’l-Kelâm Azâd, Ferahı, Islâhı, Muhammed İkbal, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Fazlur Rahman, M. İzzet Derveze gibi birçok düşünür ve ilim adamı yetiştirmiş olmasına karşın Türkiye, ilmî ibda ve inşâ cihetiyle İslâm âlemine riyaset edecek bir rol üstlenememiştir. Gerçi bu son zamanlarda Ömer Rıza Doğrul, İhsan Eliaçık, Yaşar Nuri Öztürk, Hakkı Yılmaz gibi kayda değer yenilik arayışında olan alimlerden söz etmek mümkündür. Lakin Kuran ve tefsir sahasında “yeni” nitelemesine hak kazanacak bir mahsulden bahsetmek oldukça zordur.
Türkiye’deki din anlayışı, T.B.M.M’deki uzun tartışmalar neticesinde Diyanet riyasetinin Elmalılı’ya tevdi ettiği vazife üzerine kaleme alınmış ve müellif ile Diyanet riyaseti arasında imzalanan bir protokolle de tefsirin çerçevesi işin başında tayin edilmiş bir anlayıştadır.
Elmalılı’nın tefsiri bu alanda bir çığır açmaktan öte söz konusu protokolün 5. maddesindeki, “İtikatça Ehli Sünnet mezhebine ve amelce Hanefî mezhebine riayet olunarak âyâtın mutazammın olduğu ahkâmı1 diniyye, şer’iyye ve hukukiye, ictimâiyye ve ahlâkiyeye...” kaydından da anlaşılacağı gibi Eş’ari ağırlıklı klasik Sünnî doktrini hem ustalıklı yorumlarla Kur’an’a dayandırmak, hem de çok güzel bir dille güncelleyerek Müslüman Türk halkının idrakine sunmak gibi mühim bir vazife görmüş ve böylece Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan dini yayın boşluğu, siyasi iradenin izniyle telif edilen bir otoriter metinle kısmen doldurulmuştur.