28 Kasım 2012 Çarşamba

Söze gerek yok: VAHŞİ KAPİTALİZM








MELEKLER VE PUTLAR



İnsanlar, başlangıçta dünyadaki bazı olayların, yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmıştı. Örneğin güneşin tepe noktasına uzaklık ve yakınlığına göre mevsimlerin ve dolayısıyla dünyada iklim farklılıklarının oluştuğunu görmüşlerdi. 


Sonra, diğer yıldızların da durumlarına göre insanların yararı ya da zararı, iyiliği ya da kötülüğü, mutluluğu ya da mutsuzluğu üzerinde etkisi olduğuna inanmışlardı. Buna inanınca, yıldızlara saygı duymaya başlamışlardı. 


Daha sonra kimi insanlar yıldızların kendiliğinden var olduğuna inanmış, kimileri ise onların yüce bir güç tarafından var edilmiş yaratıklar olduğunu söylemişti. Her ne kadar yıldızların “yaratık” (mahlûk) olduğuna inansalar da, evrenin oluşumlarını yönetenlerin bunlar olduğunu belirterek, yüce gücün dünyanın yönetimini bu yıldızlara havale etmiş olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bir başka deyişle, yaratıcı ilkenin evrenin çeşitli yerleri arasında yıldızları kendine aracı yaptığını benimsemişlerdi. 


Buna inananlardan kimileri, insanların “yerdekiler sınıfı”ndan olduğu için gökten olan yıldızlara tapınmaları gerektiğini düşünmüştü. Kimileri ise, yüce gücün, yerdekileri, elementlerin birleşimleri ve yıldızların hareketlerinin bir araya gelmesinin oluşturduğu dalgalarla yarattığını ileri sürmüştü. 


Hem yıldızların kendiliğinden var olduğunu söyleyen hem onların Tanrı tarafından yaratıldığına inananlar hem de diğer varlıkların yıldızların hareketlerini bağlı olarak yaratıldığını söyleyenler, Tanrı’ya kulluk ehliyetinin yalnız onlarda bulunduğuna inanarak, onları Tanrı ile aralarında vesile etmek amacıyla onlara tapmaya başlamışlardı.


Bunlardan kimileriyse, insanların Tanrı’ya doğrudan tapmaya yaraşır olmadığını, ancak yüce evrendeki yıldızların doğrudan ona tapmaya ehil olduğunu ileri sürmüştü; doğrudan değil, yıldızlar aracılığı ile dolaylı tapınım… Daha sonra bunlar, yıldızların çoğu zaman -özellikle gündüzleri- gözden kayboluşu nedeniyle onları görmedikleri zamanlarda da onlara tapınabilmek amacıyla onların put ve heykellerini yapmaya başlamıştı. 


Her yıldız için o yıldıza ilişkin olduğunu söyledikleri cevherden bir put edinmişlerdi. Örneğin güneş heykelini altın ile donatarak onu bir de güneş cevherine benzettiklerini söyledikleri yakut ve elmaslarla süslemişlerdi. Ay putu için gümüş kullanmışlardı; diğerleri için de bulabildikleri ve işleyebildikleri diğer madenleri. 


Bundan sonra bu kimseler, artık yıldızların yerine bu taşlara tapmaya başlamıştı. Dolayısıyla, bu putlara tapmaktaki asıl amaç yıldızlara tapmaktı.


Böylece, kökeni farklı olmakla birlikte putperestlik doğdu.


İnsanlar, pek çok tanrıyı ve melekleri kabul etmiş, asıl Tanrı’nın en yüce ve en güzel ışığın yeri olan “arşı alâ”da oluşan meleklerin de bu büyük ışığa oranla küçük ışıklar (nurlar) olduğuna inanmış, meleklerin çok güzel görünümde, Tanrı’nın ise onlardan daha güzel bir görünümde olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak Tanrı’nın meleklerinde kendine gözükmediği tavrına kapılmışlardır. Bu yüzden Tanrı için kendilerince görünüşü son derece güzel, hoş melekler için de güzellikte ondan kendilerince aşağı güzellikte birtakım put ve heykeller yapmışlardır. Bunları güzellik derecelerine göre çeşitli değerli taşlarla süslemiş, bunlar aracılığıyla melekler aracılığı ile Tanrı’ya yaklaşmayı öngörerek bunları tapmayı sürdürmüşlerdir.


Melekleri varlık olarak alan anlayışın kökeni de putperest zihninden gelmektedir. Aynı meleklere tapma inancı müslüman denen ehli sünnet içinde devam etmeyi sürdürmektedir.


Şu diyeceğim bir yineleme olacak ama önemli: Putperestlik, öyle kendiliğinden değil, meleklere tapma şeklinde doğmuştur; kimileri kendilerini Tanrı’ya tapınmaya yaraşır, bu bağlamda yeterli görmediklerinden, bunun için ehil olmadıklarından hareket etmiş, ancak melekleri buna yaraşır ve ehil görerek, onlara tapmışlardır. Meleklerin ise Tanrı’ya tapmakta oluşları nedeniyle, kendilerinin de dolaylı olarak ona tapmış sayılacağı kanısına kapılmışlardır. Melekler görülemez varlıklar olduğu zannı ile, zamanla onların heykellerini yapmışlardır. 


Kimileri, Tanrı’nın yeryüzünün her bir bölgesinin yönetimini belli bir meleğe bıraktığını söylemiştir. Buna göre denizlerin yöneticisi bir melek, dağların yöneticisi başka bir melektir. Bulutların, yağmurların, topraktan elde edilen ürünün, hayvanların, iyili ve kötülüklerin, savaşın melekleri de başka meleklerdir. Buna inanınca, her bir melek için özel bir put ve heykel yapıp, böylece her puttan ona uygun düşen etki ve tepkiyi beklemişlerdir.


Putlara tapanlar, yeryüzündeki her bölgeyi yönetenin gökler evreninin ruhlarından belli biri olduğu inancını taşımış, bundan ötürü onların heykellerini yapmışlardır. Buna göre, putperestliğin kökeni aslında “ruh inancı” olmaktadır. 


Ancak sıradan halka bunu anlatabilmenin olanağı yoktur. Bu nedenle işin aslını ve doğrusunu bilmeyen kitleler için tapınılan, insan eliyle taştan yapılmış bir puttan başka bir şey değildir.

27 Kasım 2012 Salı

KELİME VE SEMBOLLER


Tarihte zaman zaman bazı sözcükler anlamını yitirir, sözcüklerin gerçek anlamı ya tercüme, ya kültürel yozlaşmadan dolayı unutulur veya dejenere olur. Özellikle metafizik, ezoterik ve teolojik konularda bu genel bir kuraldır. Sözcük ve terminoloji anlaşmazlığı birçok gereksiz tartışmaya neden olmuştur. Özellikle din ve metafizik çevrelerde garip sapmalara ve gerçekdışı doktrinlerin yayılmasına yol açmıştır. Bu konuda sözcük ve terimlerin, hatta imlânın yerleşmesi ve doğru anlamda kullanılması amacıyla ileride bir genel sözlük yayınlamakta belki fayda olur.

 Her kelimenin kendine özgü bir titreşimi vardır. O halde, neden belirli bir sözcüğü temel kavramların ifadesinde kullanıyoruz diye sorulursa, yanıtımız şudur: O sözcüğe vermek istediğimiz anlamı daha iyi bir şekilde hissetmemizi, sezmemizi sağlıyor ve ayrıca bizi daha somut bir anlayışa sevk ediyor. Bazı sözcüklerin ifade gücü yetersiz kalmaktadır ve bu da açıklamak istediğimiz bazı kavramların ülkemizde henüz tam gelişmediğini göstermektedir. Bu açıdan, bazı temel kavramlarda yabancı kelimeleri kullanmak zorundayız. Çünkü, bu kelimelerin titreşimleri, taşıdığı anlamı daha iyi bir şekilde yansıtır. Örneğin, Latince'den gelen "ekinoks" (equa/eşit, nox/gece) sözcüğün içerdiği anlam, kadim gizli ilimlerde bu sözcüğe verilen önemi vurgular. Bu nasıl olur?  Bunu anlatmak zor, burada bir sezgisel aktarma söz konusu. Örneğin, neden müzik dediğimiz ses düzeni bize belirli bir mesaj verir?  Oysa, ekinoks'ın Türkçe karşılığı olan "ılım" sözcüğü basit bir türevdir, farklı karşılıkları olup özelliği yoktur ve "müsbet ilimler"uğruna yeni üretilmiştir. Bizim konumuz ise kadim bilimlerle ilgilidir. Üstelik, okült görüşe göre belirli sözcükler asırlar boyunca kullana kullana belirli enerjiler toplar ve belirli düşünce formlarıyla yakından irtibatlıdır, ilgili konularıyla yineden çağrıştırabilir zihinsel ve duygusal kayıtlar tutarlar ve ayrıca evrensel olarak her dilde kullanılıp evrensel bir olayı temsil ederler.

O halde, konumuza girerken, yurt dışında olduğu gibi bu "evrensel dil"e uyum sağlamamız gerekir ve ister Çince veya Arapça olsun, ister Latince veya Grekçe olsun, kavramların özgün iletimlerini taşıyan sözcükler kullanmakta yarar vardır. Bu kilit sözcüklerin bazılarında, anlamlarına anlam katan ebced değerler de bulunmaktadır. Bazen de ses tonlarının gizli özelliklerine dayanarak sözcükler türetilmiştir veya hecelerinin köklerine inip çeşitli anlamlar elde edebiliriz.

Evrensel dil bağlamda diğer kavram da semboldür. Sembol de belirli bir anlamı taşıyan bir resim veya şekildir. Görsel oluşu açısından beynin sağ küresine, bilinçaltına, hatta kolektif bilinçaltı arketiplere direkt bağlantı kurar. Sembollerin eozterizmde geniş bir kullanma alanı vardır. Arketipler farklı insanlarda aynı aktarım yaratan, masal, efsane ve destanlarda işlenen  ve bazen spontane olarak rüyalarda ortaya çıkan sembol ve temalardır.

Kelimeler ve semboller bildiklerini hatırlatmaya yarar. Modern okültizm, evrensel bilginin akaşik kayıtlar olarak adlandırılan bir çeşit bilgi okyanusunda veya kitlesel şuur (toplu bellek) kaydında bulunduğunu açıklar. Kilit sözcükler de bu ortak bellekten yararlanmak için birer vasıtadır.

İslam' da Cariye Meselesi



Cariye, özellikle savaş sonucu esir düşmüş ve bir efendiye köle yapılmış kadın demek.
Bu nedenle esir almak, köleleştirmek, cariye yapmak ibarelerine Kurandan bir bakalım.

“Ölümüne girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse esir almak bir
peygambere yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah sizin
için ahireti istiyor. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.” (Enfal; 8/67)

Dikkate edilirse ayette fidye almak hoş karşılanmamaktadır. 

Kuran’ın burada odaklandığı şeyin, kendilerinden çok şey beklediği Bedir’e çıkan bu bir
avuç insanın “saf bir yürek temizliği içinde” olup olmadıkları olduğunu anlıyoruz. Yani
asıl ganimet, ele geçirme, fidye, boyunlarını vurma, ateşte yakma vs. bunlar için tartışıp
durmalarına içerliyor.

Âdeta “Siz bunlar için savaşmadınız, sizin davanız esir, köle, fidye, ganimet,
öldürme, yok etme vs. değil” demeye getiriyor ve demek istiyor ki: Ölümü göze
alarak, yiğitçe ve mertçe giriştiği bir meydan savaşı sonucu olmadıkça bir peygambere
esir almak yakışmaz. Savaşta yenilen taraf esir düşer; bu savaşın evrensel bir kuralıdır.
Fakat bundan kişisel menfaat temin etmeye kalkmak, insanları köleleştirme
amacı için kullanmak doğru değildir. Zafer sarhoşluğu içinde elinize esir düşen
insanları öldürmeyi veya onları para karşılığı serbest bırakmayı düşünebiliyorsunuz.


Hâlbuki siz saf hürriyet ve adalet savaşçısı olmalısınız. Böyle şeylere tenezzül etmemeniz gerekirdi. Size yakışan budur…

***

“Cariye” kelimesi Arapça (CRY) kökünden geliyor. Sözlükte “olmak, geçmek, koşmak, akmak” demek. Yapmak, yürütmek, uygulamak (icra), akıcı, akan, geçerli (câri), kız çocuğu, halayık (câriyeh), su üzerinde akan, gemi (câriyetun), askerin günlük yiyeceği (cerâye), rota, alt yapı, kanal, çığır, akım yeri (mecra), akan, dolanan, elektrik akımı (cereyân) kelimeleri bu kökten…

Şu halde cariye, akan, elden ele dolanan, parayla alınıp satılabilen köle kadın demek.

Kur’an bir eski dünya alışkanlığı olan esir kadınların elden ele dolaşması, alınıp satılması olayına nasıl bakmaktadır?

Evlilik yetmiyormuş gibi, bir de “cariye” adı altında bir takım kadınlara sahip olunabileceğini, hatta bunun bir sınırının da olmadığını mı söylemektedir? Dahası bunu Müslümanlara tavsiye mi etmektedir?

***

Kur’an fekku ragabe (kölelik zincirlerini kırmak, parçalamak) ve tahriru regabe (kölelere özgürlük, hürriyet) diyerek köleliği kaldırma çağrısı yaptı. Aşama aşama kaldırma operasyonlarına girişerek köleliğin olmadığı bir toplum idealini Müslümanların önüne koydu. Bu çağrı o günkü dünyada muazzam bir rüzgar estirdi. Fakat köleci dünya buna direndi.

Hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi, savaşlardan da en çok zarar gören kadınlar oluyordu. O günkü dünyada savaşta yenilenin, borcunu ödeyemeyenin kendisi köle karısı veya kızı da cariye olurdu. Kadınlar alınıp satılır, elden ele dolaştırıldı. Bir cariye pazarına gidip kurbanlık hayvan seçer gibi kadının dişlerine, etine, boyuna posuna vs. bakıp satın alarak evinize götürebilirdiniz. 

Her zaman mağdurun, mazlumun, ezilenin yanında olan ve hatta onların sesi ve soluğu olarak doğan Kur’an’ın böylesi bir uygulamayı onaylaması mümkün müdür?

Kur’an’a baktığımızda kadınların çok kötü olan durumlarını düzeltmeye yönelik ayetlerin geldiğini ve bir dizi reforma giriştiğini görüyoruz. Kadınlarla ilgili bütün ayetleri bu çerçevede anlamak icab eder.

Bu nedenle Kur’an’da “cariye” kavramı geçmez.

Kur’an’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeler” olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Bu kavramın cariye manasına yorulması hem beyhudedir hem de Kur’an’ın ruhundan habersiz olmak manasına gelir. Şu halde bir çok meal ve tefsirde “cariye” olarak yorumlanan bu kavramı biraz deşelim bakalım ne demekmiş…

MELEKET EYMANUKUM: Harfi harfine “Sağ ellerinizin sahip olduğu” demektir. Bu deyimle iki mananın kastedildiği anlaşılıyor;

1- Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikah sahibi olmak 

2- Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak. 

Yani ister hür ister esir böyle “meşru nikah sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. Çünkü “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikah mülkiyeti veya nikah sahibi olmaktır. Zira bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (70/30). Bu kavramın maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikah sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Cenabı-ı Hak bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikah ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur (Razi).

Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele (esir değişimi) veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez. Yani “cariye” yapılamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah kıyılması gerekir. Buna ise “eş” denilir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikahsız” ilişkiye cevaz vermez.

***

Genellikle “cariyeleri” diye çevrilen bu "sağ elin sahip olduğu" deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin şöyle olmak icab eder;

“Kesin olan şu; müminler kurtulacak! Onlar namazlarında korku ve titreme içinde olanlardır. Onlar faydasız boş işlerlerle uğraşmayanlardır. Onlar karşılıksız arındırıcı harcamada bulunanlardır. Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir.Kim bunun ötesini ararsa, onlar da haddi aşanlardır. Yine onlar sözü ve emaneti namus bilenlerdir. Onlar namazlarını asla ihmal etmeyenlerdir. İşte onlardır varis olacak olanlar. İşte onlardır ebedi Firdevs’e varis olanlar…” (Mu’minun; 23/1-11)

Ayette geçen “Ezvâcuhum ev ma meleket eymânuhum” ifadesi, “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir. Kadın erkek bütün eşleri kapsamaktadır.

Çünkü 11 ayetlik yukarıdaki pasajda konu erkek ve kadın bütün müminlerin temel özelliklerinin sıralanmasıdır. Aradaki “ev” bağlacı seçenek bildiren “veya” değil; açıklama getiren “yani” anlamında kullanılıyor. Kur’an’ın kendi kendini tefsir ettiğine dikkat ediniz.

“Düşünmek veya/yani şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur” (Furkan; 25/62) ayetinde geçtiği gibi.

Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikahsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir:

“Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa; 4/25)

Dikkate edin, düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsediliyor. Rızası olmadan, izin alınmadan, mehir verilmeden, nikah kıymadan, sırf savaşta elime esir düştü diye kadıncağızı cariye yapmak bunu neresinde? Her şeyden önce bu Kur’an’ın ruhuna ve vicdanına ters.


26 Kasım 2012 Pazartesi

ŞİRA YILDIZI


Üretken olduğuna inanılan bir mekanizmanın kurulması; o mekanizmaya tapılacağı inancını oluşturmamamlıdır. Bu zanna eski kavimler düştü ve yanıldılar. O mekanizmanın rabbine uyulmalıdır.


Son bulgular, bizlerin Güneş Sistemimizin içinde bulunduğu bölümde Sirius’tan aşağı yönde olduğumuzu göstermektedir. Eğer Tanrı yaşam (enerji) ve ışık getirense, Sirius bu tanımlamaya uymaktadır;  çünkü O, son derece yüklü parçacıklardan oluşan enerjisini, manyetik alan hatlarıyla  bütün sistemimize aktarmaktadır. Bizler gerçekten de Sirius’tan enerji alıyoruz! Acaba kadim rahipler bunu anladıkları için mi bu yıldıza “Tanrı” adını verdiler? Allah da bu tasavvuru yıkmak için bu yıldızın rabbi olduğunu mu söylemektedir.


Yazımız bir kaç bölümler halinde yayınlayacağız. İnançların deformasyonuna uğramasından dolayı anlatılanların biraz sizi sıkacağına inanıyoruz. Lütfen sonuna kadar Kuran ile karşılaştırarak okuyunuz.

***

Günümüzde geçerli olan putperestlik kavramı, tarihin hiçbir döneminde insanlar tarafından yaşanmış bir realite olmamıştır. Yani tarihin hiçbir döneminde, insanlar kendi ellerinin mahsûlü olan taştan ya da tahtadan yapılmış heykellere tapmamışlardır.

Tarihin İbrahim döneminden sonra, mekke cahiliyesi de dahil hiçbir insan toplumu kendi elleriyle yaptığı tahtadan ya da taştan heykellerin kendilerini yaratmış olduğuna inanacak kadar, geri bir düzeyde olmamıştır.

Putperestlik, sembolün anlamını yitirmesidir. Anlamının insanlar tarafından artık anlaşılamaması demektir. Anlam yitince de sembolü kaldırıp atmaktan başka çare kalmıyor. O devirde olan işte buydu. 

Lütfen bakınız: İLL / -EL Kültürü ve Şirk  http://vekuran.blogspot.com/2012/04/latuzza-ve-ucunculeri-menat.html

Lât ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz? Erkek size de, dişi O'na mı? Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır. (NECM: 53/19-22) 




Bu ayetlerde bu durum çok daha net bir şekilde dile getirilmiştir:

Onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilâh edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir. (NECM: 53/23,26-28)

Melek sembolizmi...

Günümüzde dini bilgi kirlenmesi o dönemler melek sembolünde de kendisini göstermekteydi. Evrensel İdare Mekanizması'nın unsurlarının sembolü olan melekler, dişi varlıklarmış gibi ruhsal anlamlarından çıkartılarak insani bir hüvviyete büründürülmüştü. 

Lütfen bknz: KURAN KAVRAMLARI: melek http://vekuran.blogspot.com/2012/01/melek-kavrami-malik-mulk-melik-melekut.html

Sonrasında gelen ayette de, bu yanlış inanca dikkat çekilmiştir:

Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah'ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar, şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar.

Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez. (NECM: 53/23)

Melek olarak ifade edilen Melekut Alemi'nin güçlerinin yeryüzündeki insanlara yardım ettikleri ayette çok açık bir şekilde anlatılmış, ancak insanların bu mekanizmayı anlayamadıkları ifade edilmiştir. Günümüzde de durum büyük oranda aynıdır... Yine geleneksel dini inançların büyük bir bölümü çeşitli zanlara uymaktan ibarettir. Bu birçok din için de aynıdır...

Kur'an-ı Kerim'in birçok ayetinde bildirildiği gibi, bu zanlardan kurtulup, dinin gerçeklerine apaçık bir şekilde ulaşabilmek herhalde kıyamet günlerinde ancak nasip olabilecektir.


Şira Yıldızı'nın Rabbi... (1)

Yıldız anlamına gelen Necm Suresi'nin sonlarına doğru bir yıldızın adından da söz edilmiştir:
Şüphesiz O, "Şi'râ'nın Rabbidir. (NECM: 53/49)

***

"Göğe ve gece ortaya çıkana and olsun.Gece ortaya çıkanın ne olduğunu sen bilir misin? O, ışığı ile karanlığı delen yıldızdır.Üzerinde gözetici olmayan kimse yoktur." (TARIK,86/1-4)


Şira(siriusYıldızı,Büyük Köpek Takımyıldızında yer alan bir çift yıldızdır. Gökyüzünün en parlak yıldızı olup hem kuzey yarımkürede, hem güney yarımkürede görülür. Sirius-A’nın helyak doğuşu Antik Mısır’da Nil Nehri’nin taşmalarını, Antik Yunan’da “köpek günleri”nin (kavurucu sıcak günler) başlangıcını, Polinezya’da kışı haber veriyor, Pasifik Okyanusu’nda ise gemicilere önemli bir işaret oluyordu. 
 Sirius Batı edebiyatında “yakan” ya da “alevler saçan” olarak betimlendi. Bu yıldızın belirmesinin ardından gelen mevsim dönemi de “yaz köpeğinin günleri” olarak bilinir. 

 Geleneklerde Sirius Sistemi ile ilişkilendirilen biçimsel semboller üç uçlu yaba,yay ve ok, hayvansal semboller kurt ya da köpek ve yunus, sayısal semboller ise 3, 22, 23, 44, 49 ve 50'dir.


Sirius takımyıldızı burçlar kuşağı Zodyak'ta Yengeç burcunun 14° 'sinde yer alır. Tutku, hırs, gurur, duygusallık, zenginlik, ün, ölümsüzlük, bolluk, bereket, şans ve iyi talih gibi manalar içermekte. (2)

Titreşimleri yayar Samanyolu galaksisine ve evrene... Genellikle şans ve iyi talih yıldızı diye bilinir. Astrolojide Güneş sistemindeki Jüpiter Mars gezegenlerine benzer bir karaktere sahiptir.
 Sirius yıldızı, ufukta en yüksek noktaya kış gündönümünde (21 Aralık) ulaşır. Bu tarihten sonra yavaş yavaş batmaya başlar.
 Yay ifadesi gökyüzünde mesafe ölçmek için kullanılan bir tabir olabilir. Büyük Köpek Takımyıldızı yay ve oka benzetilerek göz kararı olarak yay uzunluğu alınmış olabilir. Avcı takım yıldızında da  yay şekli bulunur. İki yay ifadesi Şira Yıldızının ufuk noktasından yüksekliğini belirtiyor. İlk vahiyin indiği yer; Şira Yıldızının ufuk çizgisinden en yüksek noktası, hemen hemen 2 yay uzunluğunda olacak şekilde göründüğü yerdir.
Necm.1İnmekte olan yıldıza andolsun ki (bkn: هوى Taha 81, İbrahim 37, Karia 9 )
Necm.2. Arkadaşınız sapmadı, azmadı

Necm.3. O, hevâdan konuşmaz

Necm.4O, vahyedilenden başkası değildir

Necm.5. Onu, müthiş kuvvetleri olan biri(Allah) öğretti

Necm.6. Ki o, akıl ve re'yinde kuvvetlidir. Yöneldi.

Necm.7Ve o(yıldız) en yüksek ufukta idi

Necm.8Sonra yaklaştı ve sarktı.

Necm.9Aradaki mesafe iki yay boyu oldu, hatta daha yakın

Necm.10. Verdi kuluna verdiği vahyi


Necm.45. Hiç kuşkusuz, iki çifti; erkeği ve dişiyi yaratan da O'dur;
Necm.49. Hiç kuşkusuz, Şi'ra'nın Rabbi de O'dur.
Fecr.1. Andolsun şafağa
Fecr.2. Ve on geceye
Fecr.3. Çifte ve teke
Fecr.4. Ve geceye, geçeceği sıra
***
Bir şeyin yaklaşıp sarkması için uzakta ve yüksekte olması gerekir. Demek ki yıldız en üst noktasındaymış sonra inmiş ve ufka çok yakınlaşmış. "En yüksek ufuk" nedir? Ufuk,

Göğün yerle birleşmiş gibi göründüğü yer değil midir? Nasıl olur? Dairesel bir ufkunuz varsa, o zaman onun en yüksek noktasından bahsedebilirsiniz.



Yükseliyor, Sonra iyice alçalıyor (ufkun ardına düşmeğe hazırlanıyor) ve bir an 2 yay gibi oluyor. Presesyon hareketi (Gökteki yerinden kayma) çok eskilerden beri bilinmekte ve zaman ölçüsü olarak kullanılmaktadır. Bu hareket uzun sürdüğü için belirli yıldızların yükselme açısının özel durumları, eskiler için, tarih belirtmekte çok kullanışlı olmuştur.

En yüksek ufukta beliren "üstün otorite sahibi".Peki bu durumda üstün otorite sahibi Şira yıldızı mı oluyor? Üstün otoriteye sahip olanın Şira yıldızı ile bağlantısı ne olabilir? Kur'an'ı vahy eden ve öğreten, Şira yıldızından mı indiriyordu Kur'an'ı?

10. ayette ise kuluna ne bildirecekse onu vahyetti deniyor. Demek ki Muhammed'e bir yakınlık var. Ki aralarındaki mesafede iki yay kadar olmuş. Yani Hz. Muhammed (a.s.) ve Vahyi iletenin arasındaki mesafe iki yay kadar. Necm  7. ayette ki en yüksek ufuktadır o cümlesindeki ufuk dünya ya göre mi yoksa uzaya göre mi olduğu önemli bir sorudur. Çünkü yukarısı neresi aşağısı neresi ? 

Tüm alemi anlatan kuran neden uzaydaki ufku da anlatmasın? Eğer öyleyse bazı tespitler yapılabilir mi?


Alamehu şedidül kuvva = Öğretti müthiş kuvvet olan (Cebrail nerden çıktı !!!)

Zu Mirrah festeva (fe istiva)  = Merrah sahibi istikamette/göründü/ortaya çıktı

Summe dena ve tedella = Bir zaman sonra yaklaşıp, alçaldı (aşağıya indi)

Fe kane kabe kavseyni ev edna = oldu köşe arası iki yay veya daha yakın


Fe evha ila abdihi ma evha = emrini/işaretini kuluna yaydı/gösterdi (gösterilen nesne cansız)


Mirrah, mürûr mastarından bina-i nev'idir. Öd, akıl, kuvvet, kat ve sağlamlık gibi mânâlara gelir. Buna göre "zûmirre"; te'sir eden, nüfuz sahibi, ödlü yani korkağın zıddı, ruhsal yapısı kuvvetli, akıllı, güçlü ve sağlam yapılı demektir.

Dünyadaki yıldızlarla uğraşanlara sorduğunuzda "üstün otorite, güç sahibi" kimdir dediğimizde "Mars/Merih" diye cevap vereceklerdir. Bu Allah'ın meleklerini dişil isimle isimlendirmeleri olup, gücün ve aklın samet ilkesinden ayırıp parçalanmasıdır. Allah, bu ayet ile onların var saydığı gücün ve otoritenin sahibi olduğunu bildirmektedir. Gücü gökte ki bir nesneye  (melek) ve onun etkisine atfemenin önüne geçildiği bir ayettir.

Bunlardan birincisi, yani kuvvetli mânâsı, "Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zâriyât, 52/58)

Asıl metinlerdeki kelimelere ise İslamdan önceki puta tapan inancı özleyenler tarafından değişik anlamlar ve yorumlar katılarak anlam değiştirilmiş. (Dillerini eğip bükmüşler yani)



 



(1)  Necm:, Bu ayetteki yemin , lâm-ı ahidle beraber “necm”  Şira Yıldızıdır.

Tarık sûresinin 3. âyeti [ en-necmü’s-sâkıb], 
Nahl sûresinin 16. âyeti [ ve bi’n-necmi hüm yehtedûn ]
Saffat sûresinin 88. âyetinde de “fe nazara nazraten fi’n-nücum” “
Rahmân sûresinin 6. âyetinde  Göklerde bulunan güneş, ay, tek yıldız ve yıldızların toplanması ile oluşan secer yani yıldız kümelerini ifade etmektedir.

"Şi'râ yıldızının Rabbi" (Necm, 53/49)

"inen yıldıza andolsun"

Sûre kasemle [yeminle] başlamıştır. Fecr sûresinin 5. âyetinden öğrendiğimize göre Yüce Allah akıllı, bilgili kimselerin dikkatini çekmek, onlara kanıt göstermek için yemin etmektedir. Allah’ın yemin etmesi “Dikkat edin, dikkat çektiğim bu olay ya da nesneyi iyi araştırın. Bunlar şunların kanıtıdır” anlamına gelmektedir:

Bunda akıllılar için bir kasem yok mudur? Fecr; 5.

Heva (inen) kelimesi; Şahinin inişi gibi süratle süzülüp inmek, düşmek yahut yukarı fırlamak mânâlarına gelir. Yıldızların doğuşu da, batışı da bir "heveyân" yani ufuktan bir fırlayış, bir iniş yahut bir düşüş demektir. Göğe ait cisimler, "Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler." (Yâsin, 36/40) âyetine göre çekim kanununa tâbidirler.
Yıldızların batması ifadesi gece yani karanlıktan kurtulup sabaha kavuşmayı sembolize eder. Şu halde "en-necm"deki elif-lâmdan cins kasdedilirse, yemin sabah vaktine yapılmış olur.
"Göğe ve gece ortaya çıkana and olsun.Gece ortaya çıkanın ne olduğunu sen bilir misin? O, ışığı ile karanlığı delen yıldızdır.Üzerinde gözetici olmayan kimse yoktur." (TARIK,86/1-4)

Andolsun şafağa (FECR1)

O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar (KADİR 5)

***
(2) Muhiddin-i Arabi bir kitabında Dünya'nın, Yengeç burcunun yönetiminde olduğundan bahseder. Buradan yola çıkarsak Yengeç burcu içinde yer alan yıldızlar Dünya açısından önemlidir. Sirius takım yıldızı da temsil ettiği mânâlar dolayısıyla ve oldukça yakında bir takım yıldız olması sebebiyle, Dünya üzerindeki etkileri çok önemsenir. Nasıl ki astrologlar Jüpiter gezegenini önemseyip, iyi talih ve şans gezegeni olarak tanımlıyorsa, Sirius da  böyle  tanımlanır. Sirius ile ilgili bu bilgi çok eski tarihlerden beri bilinip, bugüne dek ulaşmıştır. Örneğin; Mısır Mitolojisi'nde Sirius yıldızı, yaydığı pozitif titreşimler sebebiyle Tanrıça(!) olduğuna inanılan Kraliçe İsis'in özel yıldızı kabul edilirdi, vs.. Günümüzde de bir çok inanç taciri Sirius'u çarpık inancını pazarlama vesilesi ediniyor ve her fırsatta bu yıldızdan söz ediyor. Yapısını oluşturan mânâ terkibinin yeryüzündeki insanların değer yargıları açısından önem taşıması, Sirius'u zaman içinde diğer yıldızlardan daha değerli kılmıştır insanların zihninde... Bu bilgi kuşaktan kuşağa geçtiği için, tarihin her döneminde popüler bir yıldız olmuştur. SiriusMısırlılar bir dönem Sirius yıldızının hareketlerine göre takvim bile yapmışlar. Tapınaklarını, üç büyük piramiti ve önemli mezarlarını bu yıldızın konumlarına göre inşa etmişler. Bu değer verme konusunda öylesine ileri gitmişler, ki  sonunda Sirius yıldızından bir şeyler bekleme veya ümit etme gibi bir duruma girmişler. Hattâ bu kadarla yetinmeyip Allah'ı bırakıp Sirius'a tapmaya başlamışlar... Yada bugünkü gibi Sirius'taki Tanrı(!)yı veya Tanrılar(!)ı bekler olmuşlar kurtarıcı olarak... Ne yazık ki bu gibi tapınmaların ve beklentilerin tümü, galaksi içindeki veya Güneş sistemi içindeki cin dediğimiz negatif ruhani varlıkların telkini ile oluşmuş ilhamlar ve inanışlardır. Gerçekle alakası yoktur. Sirius'u da Allah yaratmıştır, Sirius'un rabbi de Allah'tır. Kur'ân-ı Kerîm'de de Sirius'tan söz edilmesi de insanların güçlü pozitif etkileriyle bilinen bu yıldıza tapmasına engel olmak içindir. 


Bununla birlikte her yıldızın veya takımyıldızın meleki bir alt boyutu vardır. Ancak galaksi içindeki bu yıldızların meleki boyutlarıyla şuursal veya başka türlü bir ilişkiye girmek her insanın harcı değil, çok yüksek dereceli velilere (yani nebilere: Bkn: Mâide / 55) nasip olacak bir iştir. Sirius da Dünya'yı yöneten Yengeç burcunda bir takım yıldız olduğu için, yüksek dereceli veliler (ki sayıları en fazla bir kaç tane) bu yıldızın meleki boyutuyla ilişkiye girebilir. Bu dereceye ulaşmamış kişiler galaksi içindeki yıldızların meleki yapılarıyla bağlantı kurduğunu iddia edemez. Hele hele İslâm'a ve Hz. Muhammed'e iman etmeyip, saçma sapan uydurulmuş inançların peşinde koşan kişilerin bu yıldızların meleki boyutlarıyla ilişkiye girecek dereceye ulaşması hiç mümkün değildir. Ancak hayal veya hezeyandır. Bu sebeple kesinlikle bunu söyleyenlerden uzak durmak gerekir. O kişiler büyük bir ihtimalle negatif ruhani varlıklar olan cinlerle bağlantı kurup, bir melekle görütüklerini sanan, kandırılmış kişilerdir. Cinler de Sirius'un yaydığı titreşimlerin zenginlik, ün, ölümsüzlük, bolluk, bereket, şans ve iyi talih olduğunu ve dünya üzerinde etkili bir burçta yerleşmiş olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu bilgiyi insanların manevi duygularını sömürmek amaçlı kullanıp, bir takım saf insanları kendilerine esir ediyorlar. Örneğin, "Kurtarıcı Tanrı(!)nız  Sirius'ta yaşıyor, çünkü O kutsal bir yıldızdır (Meselâ Scheat'ta yaşıyor deseler, o tanrı insanların indinde kurtarıcı ve sevimli bir tanrı olmazdı, ne zekiler!!) ve bir gün (kıyamet zamanında) sizleri kurtarmak için Dünya'ya gelecek.. Bizler de o Tanrı(!) ile sizin aranızda yüksek (ilâhi) bir kanalız, ondan (dolayısıyla Sirius'tan) haberler getiriyoruz. Biz falanca meleğiz, filanca mesajcıyız" vs. gibi... Oysa Kur'ân'ın tanımına göre bu gibi tanrılar olamaz, Ahad ve Samed gibi zati sıfatların sahibi Allah'a rağmen. Bu sebeple, eğer herhangi bir öğreti sizi Sirius'a tapma veya Sirius'tan gelecek olan kurtarıcı Tanrı'ya veya Rabbe ya da Mesih(!)e tapma, böyle bir kurtarıcı bekleme gibi bir noktaya getirdiyse, arkanıza bakmadan oradan uzaklaşmanızı tavsiye ederim. Yoksa üzülerek sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsınız.

Sirius, Mısırlılar için önemlidir. Neden? Orion takımyıldızında yer aldığı için mi? Elbette hayır. İşin ilginci, Sirius Orion’da bile değildir. Büyük Köpek(Canis major) takımyıldızında yer alır.


Sirius, Mısır için hayati önem taşır. Mısır’da yaşam Nil demektir. Nil’in yükselişi, alçalışı Mısır’da üç dönemi belirlemiştir. Bunlar, su baskını, ekim ve hasat dönemleridir. Nil’in haziran sonu-ekim sonu arasında kabarması,arkasında zengin mil alanları bırakması ve ekim dönemini, şubat sonu-haziran sonu hasat dönemini, yaz gündönümü(21 Haziran) sonrası Nil’in taşması dönemlerini önceden bilmek, Mısır’da yaşama şartıdır.


Bu dönemler Mısırlıların birkaç yılık gözlemiyle anladığı gibi Ay’ın hareketlerinden bağımsız bir döngüydü.



Sirius, yılda bir kez, doğan Güneş ile aynı çizgiye gelir. Bu gün, Nil’in kabarma mevsiminin ortasına rastladığı için, Nil yılının başlangıç günüdür. Mısırlılar, Sirius’a bakarak bir güneş yılının 365 günden biraz daha fazla olduğunu dahi biliyorlardı.



Hayatları için bu kadar önemli bir yere sahip ve çıplak gözle görülebilen en parlak yıldız olan Sirius’u tanrıçaları İsis ile, gökyüzünde hemen yanında yer alan Orion takımyıldızını da Osiris ile ilişkilendirmişlerdir. Bu da gayet normaldir. Çünkü, bizim Kış Üçgeni dediğimiz üçlü yıldız grubunu oluşturan Sirius, Büyük Ayı(canis major) takımyıldızında, Betelgeuse Orion’da (avcı), Procyon Küçük ayı(canis minor) takımyıldızında yer alır ve İsis, Osiris, Horus’u sembolize ederler.