24 Aralık 2012 Pazartesi

Kalplerin Mühürlemesi


Allah`ın Kalpleri Mühürlemesi

Mushafı (ister orijinal ister meal) eline alan kimse hemen 13 ayet sonra yukarıdaki ayeti okumaktadır. Bilinçli bir okuyucu ise ister istemez aklına “kafirlerin kafirliğinin kaderleri olduğu, ne yapsalar kafirlikten kurtulamayacakları ve de onlara hiçbir uyarının yararı olmayacağı, onların mutlaka cezalandırılacakları” anlayışı gelecektir. Bu durumda da kafasına “Bunlar kalpleri ve kulakları mühürlenmek, gözleri perdelenmek suretiyle cebren/zoraki Allah tarafından kafir kılınıyorlarsa onlara azap edilmesinin mantığı nedir, bu durum adalet ilkesine ters düşmez mi?” sorusu takılacaktır.

Müslümanlar farkında olmasalar da Kur’an’da söz konusu ettiğiniz ayetten başka bu anlama paralel daha bir çok ayet mevcuttur. Bunları konu akışı içerisinde göreceğiz.

Yüce Rabbimiz zalim değildir. Kimsenin iman etmesine engel değildir. İnsanları özgür bırakmış, dileyenin kafir dileyenin de mümin olabileceğini bildirmiştir. Yani kafirliği ve müminliği kimseye cebir/zoraki kader olarak yazmamıştır. Öyleyse bu ayetlerin ifade ettiği anlamlar nelerdir! İşte bunları Kur’an üslubu ile Kur’an’dan anlamaya çalışalım. Kur’an’da kalplerin, mühürlenmesinden başka daha başka şekillerde de etki altında bırakıldığı açıklanmaktadır

. Konuyu anlayabilmek için bunları da bilmek zorundayız. Bunlar:


a)Kalpleri mühürlemek.

Bakara suresi ayet 7:
“Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir.”


Enam suresi ayet 46:
“De ki: “Gördünüz mü/düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah`tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da onlar yine sırt çevirip-engelliyorlar?”

Casiye suresi ayet 23:

“Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah`ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah`tan sonra ona kim hidayet verecektir? Yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?”

b)Kalpleri damgalamak.


Münafikun suresi ayet 3:

“Bu, onların iman etmeleri sonra inkâr etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur (mühürlemiştir), artık onlar kavrayamazlar.”

Nisa suresi ayet 155:
“ Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah`ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.”

c) Kalplerin sıkışması.



En’am suresi ayet 125:
“Ve sonra Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam`a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.”

d) Kalplerin hastalanması.


Bakara suresi ayet 10:
“Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.”

e) Kalplerin ölmesi.


En’am suresi ayet 36:
“Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise,) onları da Allah diriltir. Sonra O`na döndürülürler.”

En’am suresi ayet 122:
“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kafirlere yapmakta oldukları böyle `süslü ve çekici` gösterilmiştir.”

f)Kalplerin paslanması.


Muttaffifin suresi ayet 14:
“ Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur.”

g) Kalplerin katılaşması.


Bakara suresi ayet 74:
“Bundan sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gafil) değildir.”


Zümer suresi ayet 22:
“Allah, kimin göğsünü İslam`a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah`ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.”

h) Kalplerin Hakk’tan yüz çevirmesi (insiraf).


Tevbe suresi ayet 127:
“Bir sûre indirildiğinde, bazısı bazısına bakar (ve): `Sizi bir kimse görüyor mu?` (der.) Sonra sırt çevirir giderler. Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalblerini çevirmiştir.”

ı) Kalplerin taassubu (hamiyet).


Feth suresi ayet 26:
“Hani o inkâr edenler, “gurur ve soy asabiyetini” (hamiyeti), cahiliyenin `gurur ve soy asabiyetini’ kendi kalplerinde alevlendirip-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü`minlerin üzerine `(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu` indirdi ve onları `takva sözü` üzerinde `kararlılıkla ayakta tuttu.` Zaten onlar, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

i) Kalplerin inkarı.


Nahl suresi ayet 22:
“Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.”




Bu ayetler hep aynı soruyu gündeme getirmektedir, “Allah Teala insanların iradesine müdahale edip onları sapıklık içinde mi bırakmaktadır ?”

Bu soruyu cevaplayabilmemiz ve zihnimizdeki sorunu cevaplayabilmemiz için Kur’an’a başvurmamız gerekmektedir. Bu başvuru Kur’an’da Rabbimizin belirlediği ilkeler çerçevesinde olacaktır. Kur’an’daki bir konuyu iyi anlayabilmek için o konuyla ilgili tüm Kur’an ayetlerini dikkate almak bu ayetleri de özet olandan tetay olana sıraya koymak gerekir. Bu yöntemler Allah’ın bizlere kesin talimatıdır (direktifidir).

Ta Ha suresi ayet 114:
“Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur`an`ı (okumada) acele etme ve “Rabbim, ilmimi artır.” de.”

Hud suresi ayet 1:
“Elif, Lam, Ra. Bu, Hakim ve her şeyden haberdar olan biri tarafından ayetleri pekiştirilmiş, sonra da açıklanmış bir Kitap’tır.”


Bu konuyu kavrayabilmemiz için önce “kalp”, “mühür”, “mühürleme” ve “kalbin mühürlenmesi” ifadelerinin anlamını sonra da “Allah’ın kalpleri mühürlemesi” ifadesininanlamını aslına uygun tarzda bilmemiz gerekiyor. Biz bu hususları İbn-i Manzur’un Lisan-ül Arab ve Ragıb el İsfehani’nin El Müfredat’ını esas olarak alıp bu ifadeleri takdim ediyoruz.

Kalp:

“Kalb” sözcüğü: Kalp sözcüğü bireyin ortası, özü demektir. Bundan dolayı “yürek”e de kalp denmiştir. Araplar yüreği düşünce ve tefekkürün merkezi olarak bilmekteydiler. Giderek akla da kalp demeye başladılar. Bu kullanım” mahalliyet” mecazı mürseli idi. Bazı kullanımlarda akıl ve kalp kelimeleri eşanlamlı isimler olarak görülmeye başlandı. Ve dünyada hiç kimse bu kullanımın doğru bir temele dayanıp dayanmadığına aldırış etmedi. O nedenledir ki Kur’an’da kalp sözcüğü, kan pompalayan organ olarak değil aklın, düşüncenin, tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan beyin anlamında kullanılmıştır.


Hatem/Mühür:

“Üzerinde bir kimsenin veya bir kuruluşun adının tersine kazılı bulunduğu ve imza yerine geçen maden, lastik veya başka bir maddeden yapılmış alet, damga” demektir.

Hatm/Mühürleme:

Mühürleme, Tab’/damgalamak demektir. Tab’/damgalamak ise hılkat ve cibilliyet (yaratılışta şekil verme) demektir. Tabii, Tabiat, tabiyyet sözcükleri hep bu tab’/basmak anlamındaki sözcüğün türevleridir. Daha sonra kulların sonradan eşyaya şekil vermelerine de “tab’” denilmiştir. Örneğin kılıç yapımı (demire şekil vererek kılıç haline getirmek), Para basımı (madene şekil vermek) için de “tab’” sözcüğü kullanılır olmuştur. Daha sonra kitap, dergi, gazete basımlarına da “tab’” denilir olmuştur. Ki bugün için en yaygın anlam da budur. Matbuat (yazılı medya), matba/basımevi bu sözcüğün türevlerindendir. 
Tab’/basmak sözcüğü hatm/mühürleme sözcüğünden daha geniş, nakş sözcüğünden daha dar bir anlam taşır.
Aşağıda konumuz olan ayetlerde göreceğiniz gibi Tab’/damgalamak sözcüğü Hatm/mühürleme sözcüğü ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Mühürlemek sözcüğünün mecazi anlamı ise “Bir şey üzerine örtü örtmek, içine bir şey girmemesi için kilitlemek” demektir. Konumuzdaki “Allah’ın kalpler üzerine mühür vurmasını (kalpleri mühürlemesini) işte bu anlam ekseninde inceleyeceğiz.


Kalbin mühürlenmesi:

Kalbin mühürlenmesi “aklın yollarının tıkanması, iyi düşünmeye, bilgilenmeye engel olmak, aklı işe yarar olmaktan çıkarmak” demektir.

Allah’ın kalpleri mühürlemesi ve damgalaması:


Konumuzun ana hatlarını oluşturan sözcüklerin anlamını öğrendikten sonra Allah’ın kalpleri, kulakları mühürlemesi konusuna geçebiliriz.
Konuyla ilgili ayetlere geçmeden evvel konumuz ayetlere üç açıdan bakacağımızı belirtelim.Bunlar:

1- Kulların fiillerinin yaratılması.
2- Konumuzda yer alan ayetlerdeki kişilerin belirginliği.
3- Ayetlerin geleceği haber verme noktasından mucizelikleri.


Kulların Yaptığı İşlerin Yaratılması

(Halk-ı Ef’al-ı Ibad)


Bu konu kelam ilminin temel konularından birisidir. Konu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve bu konuda; Mutezile, Kaderiyye, Cebriyye, Cehmiyye, Eşariyye ve Maturidiyye gibi ekoller oluşmuştur. Her mezhep kendi açısından akli ve nakli kaynak ileri sürmüşlerdir. Biz bu tartışmaları Kelam kitapları sayfaları arasuında bırakıp konunun özünü ve neticesini takdim edelim. İlgilenenler Mevkıful beşer tahte sultanil kader, Şerh-I mevakıf, şerhı makasıt, şerhı akaid Fıkhı ekber Aliy yül Kari şerhi ve Maturidinin Kitabüttevhid adlı kitaplardan detaylı okuyabilirler.

Bu konuyla ilgili tartışmasız ilkeler şunlardır:

Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. O, ibadete layık tek yaratıcıdır.
Allah, bütün yaratıkların iradeleri olmadan zorunlu yaptıkları işlerin (uyumak, düşünmek, büyümek, kalp atışı vs. …. ) yaratıcısıdır.
Kulların kendi seçkileriyle yaptıkları işler Allah’ın işi değil kulların işidir. Allah bu işlerin yaratıcısıdır. Yapıcısı değildir.

Kul fiilinin faili, kasibidir. Allah ise her şeyin ve her faaliyetin yaratıcısıdır. Madde-enerji, canlı-cansız tüm varlıkların yaratıcısı olduğu gibi, iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer kulların yaptıklarının da yaratıcısıdır.
Ne var ki Allah Kulların kötü iş işlemelerinden dolayısıyle kendisinin de kötülüğü yaratmasından hoşnut değildir. Ama kulunu özgür bıraktığından kulun kötülük yapmasına engel olmaz. Ki sorumluluk gerçekleşsin.
Kısacası kul yaptığı işlerin failidir Allah ise kulun yaptığı işlerin yaratıcısıdır; kula kabiliyet ve imkanları verendir. Buradan her şeyin kontrolünün Allah’ın tasarrufunda ve bilgisi dahilinde olduğunu anlamamız gerekir.

Saffat; suresi ayet 96: 
Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”

En’âm suresi ayet 102: 
İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şeyin yönetenidir.

Ra’d suresi ayet 16: 
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: “Allah’tan başkalarını, o kendi kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar verebilenleri yardım eden yol gösteren bir yakın (Veli) mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Yoksa Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir.”

Zümer suresi ayet 62: 
Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye kefildir.

Mümin suresi ayet 62: 
İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. Ne kadar da döndürülüyorsunuz!

Ayetlerde görüyoruz ki Allah her şeyin ve her işin asıl yaratıcısıdır. Bu durum, ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti de, hidayeti de yaratan Allah’tır. Ama bunları (dalâleti ve hidayeti) isteyen ve o yönde meyil gösteren ise kulun kendisidir.


Kur’an’ı baştan başa tararsanız kulların yapmış olduğu iyi ve kötü bir çok fiilin faili kul değil Allah olarak yer aldığını görürsünüz. Bu Allah’ın, kullarının fiillerinin yaratıcısı olması açısındandır. Yoksa cebr uygulamasından değildir 


Tin suresinin 5. Ayeti:
“Sonra onu esfeli safiline çevirdik”

Yunus suresi ayet 100:

“Allah`ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur. O, aklını kullanmayanların üzerine iğrenç bir pislik kılar.”


Enam suresi ayet 125: 

“Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.”


Enfal suresi ayet 53:

“Bu, bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah’ın, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışınedeniyledir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.”
Ra’d suresi ayet 11:

“Onun (insanın) önünden ve arkasından onu Allah`ın emriyle gözetip-koruyan izleyenleri (takipçileri) vardır,. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O’nun astlarından yardım eden,yol gösteren bir yakın ( bir veli) yoktur.”
İsra suresi ayet 16:

“16- Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle orda bozgunculuk çıkarırlar. Artık oranın üzerine söz hak olur da, orayı kökünden darmadağın ederiz.”

A`raf suresi ayet 94-101:

94- Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk ve sıkıntıyla yakalayıverdik.
95- Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve: `Atalarımıza da şiddetli sıkıntılar refah ve genişlikler dokunmuştu` dediler. Bunun üzerine, biz de onları kendileri bilinçli davranmazlarken apansız kıskıvrak yakalayıverdik.
96- Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden bolluklar açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları KAZANA GELDİKLERİ NEDENİYLE yakalayıverdik.
97- O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?
98- Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?
99- Onlar, Allah`ın tuzağından güvende mi idiler? Allah`ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz.

100- (Bütün bunlar,) Sakinlerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanları doğruya erdirme(ye veya ortaya çıkarmaya yetme)z mi? Eğer biz dilemiş olsaydık onlara GÜNAHLARI NEDENİYLE bir musibet isabet ettirirdik; ve kalplerine damgalar vururduk da onlar böylelikle işitmeyenler olurlardı.
101- İşte bu ülkeler, sana onların `haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.` Gerçekten, onlara elçileri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha önceden YALANLAMALARI NEDENİYLE iman eder olmadılar. İşte Allah, inkâr edenlerin kalplerine böyle damga vurur/mühürler.

Yunus suresi ayet 74:

74- Sonra onun ardından kendi kavimlerine elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle damgalarız/mühürleriz.

En’am suresi ayet 25.

“ Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) KALPLERİ ÜZERİNE KAT KAT ÖRTÜLER VE KULAKLARINDA BİR AĞIRLIK KILDIK. Onlar, hangi `apaçık-belgeyi` görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: `Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir` derler.”

En`am suresi ayet 42- 46 :

42- Andolsun, senden önceki ümmetlere/toplumlara elçiler gönderdik de onları dayanılmaz zorluk (yoksulluk) ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye.
43- Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi (süsledi).
44- Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.
45- Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. Ve hamd, alemlerin Rabbi olan Allah`adır.
46- “De ki: “Gördünüz mü/düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah`tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar?

En’am suresi ayet 125:

125- Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam`a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.


Nahl suresi ayet: 104- 109: 


104-Allah`ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için acı bir azab vardır.
105-Yalanı, yalnızca Allah`ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.
106- Kim imanından sonra Allah`a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah`tan bir gazab vardır ve onlar içindir büyük azap.
107- Bu, ONLARIN DÜNYA HAYATINI AHİRETE GÖRE DAHA SEVİMLİ BULMALARINDAN ve şüphesiz Allah`ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir.
108- Onlar, Allah`ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı/mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.
109- Şüphesiz, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.


Muttaffifin suresi ayet 14:

Asla, hayır; ONLARIN KAZANDIKLARI, kalpleri üzerinde pas tutmuştur.


Bakara suresi ayet 88:


Ve ‘Bizim kalplerimiz ÖRTÜLÜDÜR/sünnetsizdir.’ Dediler. Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder.


Bakara suresi ayet 93:


Hani sizden misak almış ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik: ‘Size verdiğimizi (Kitaba) kuvvetlice alın ve dinleyin.’ Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik.’ İNKÂRLARI YÜZÜNDEN buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: ‘İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?’


Nisa suresi ayet 155-157:

155- Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah`ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: ‘Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir’ demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, İNKÂRLARI DOLAYISIYLA ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.
156- (Bir de) İnkâra sapmaları ve Meryem`in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri,
157- Ve: `Biz, Allah`ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa`yı gerçekten öldürdük` demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (bir) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.
158- Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
159- Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır.


Münafikun suresi:

1- Münafıklar/ikiyüzlüler sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah`ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O`nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahidlik eder.
2- Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip Allah`ın yolundan alıkoydular. Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar.
3- Bu, ONLARIN İMAN ETMELERİ SONRA İNKÂR ETMELERİ DOLAYISIYLA BÖYLEDİR. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar.
4- Onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da onlara kulakverirsin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. -Allah onları kahretti-; nasıl da çevriliyorlar.
5- Onlara: `Gelin Allah`ın Resûlü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin,` denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün.
6- Senin onlar adına mağfiret dilemen ile mağfiret dilememen onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir. Şüphesiz Allah, fasık bir kavme hidayet vermez.
7- Onlar ki: `Allah`ın Resûlü yanında bulunanlara hiç bir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,` derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah`ındır. Ancak münafıklar kavramıyorlar.
8- Derler ki, ‘Andolsun, Medine`ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.’ Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah`ın, O`nun Resûlü’nün ve mü`minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar.
9- Ey iman edenler, ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah`ı zikretmekten ‘tutkuya kaptırarak-alıkoymasın’; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
10- Sizden birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.
11- Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi kesinlikle ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.


Saff suresi ayet 5.:

Hani Musa, kavmine/halkına: `Ey kavmim, gerçekten benim sizin için Allah`tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?` demişti. Ne zaman ki ONLAR EĞRİLİP-SAPTILAR Allah da onların kalplerini eğriltip saptırdı. Ve Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmez.

Tevbe suresi ayet 87 : 

(Savaştan) GERİ KALANLARLA BİRLİKTE OLMAYI SEÇTİLER. Onların kalbleri de damgalandı/mühürlendi. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.

Tevbe suresi ayet 93:

“Yol, ancak o, ‘ZENGİN OLDUKLARI HALDE (SAVAŞA ÇIKMAMAK İÇİN) SENDEN İZİN İSTERLER VE BUNLAR GERİDE KALANLARLA BİRLİKTE OLMAYI SEÇEN’ kimseler aleyhinedir. Allah da onların kalpleri üzerine damga/mühür basmıştır. Bundan dolayı onlar, bilmezler.”




Ayetlere dikkat ettiğimizde şu gerçeği görüyoruz: Allah’u Teala insanların kendi davranışlarının sonucu olarak, kendi iradeleri ile yaptıklarının sonucu, kendi isteklerinin sonucunda onların kalplerini mühürlemektedir...çünkü kendileri bunu istemektedir! Kâfirler kendi akıllarına çok güvendikleri için Allah’ın uyarılarını dinlememekte, Peygamberleri küçümsemekte, akıllarını doğru kullanmamaktadırlar. Sonuç itibariyle kendi hür iradeleriyle küfür yolunu seçmektedirler. Onlar, Allah kalplerini, kulaklarını mühürlediği/damgaladığı için kafir olmuyorlar bilakis onlar kafir oldukları için kalplerini, kulaklarını ilime, uyarıya kapıyorlar. Akletmez, tefekkür etmez duruma düşüyorlar. Çünkü onların işine gelen budur.

Hal böyle iken batıl inançlara dalan, kendini müsteğni sanan, zevk ve sefaya dalan, hevasını ilah edinen kimseler kalplerini, kulaklarını tıkayıp başka bir inancın girmesine, duyulmasına kulak asmazlar. Kâfirler, kalpleri mühürlü olduğu için, istedikleri kadar peygamberle fiziki olarak yan yana gelseler de, Kitab’ı alıp okusalar da onlara ayetlerin hiçbir tesiri olmamaktadır. Çünkü kalpleri taştan daha beter bir katılık içindedir. Bunların durumları Kur’an’da şöyle açıklanır:
Enam suresi ayet 111.
“Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah`ın dilediği dışında- yine inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.”
Fussılet suresi ayet 5.
“Dediler ki: ‘Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.’”
İsra suresi ayet 45-47:
“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez/gizli bir perde kıldık.
Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur`an`da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ (ilah olarak) andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler.
Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin: ‘Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.”
Sebe suresi ayet 31:
“İnkâr edenler ‘Biz kesin olarak, ne bu Kur`an`a inanırız, ne ondan önceki (indirile)ne.’ dediler. Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Za`fa uğratılan (müstaz`af)lar, büyüklük taslayanlara `Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mü`min (kimse)ler olurduk.` diyecekler.”
Ra’d suresi ayet 31:
“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur`an olsaydı (yine bu Kur`an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah`ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah`ın va’di gelinceye kadar, YAPTIKLARI DOLAYISIYLA ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)”
A’raf suresi ayet 179:
“ Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.”
Maide suresi ayet 103:
“Allah Bahriye`den Saibe`den Vasiyle`den ve Ham`dan hiç birini (meşru) kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah`a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez.”
Muhammed suresi ayet 12:
“Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkarcılar ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş, onlar için bir konaklama yeridir.”
Hıcr suresi ayet 10-15:
“10- Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik.
11-Onlara herhangi bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
12- Böylece biz onu (alayı), suçlu-günahkarların kalblerine sokarız.
13- Onlar ona (indirilen kitaba) inanmazlar, oysaki evvelkilerin sünneti geçmiştir.
14- Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler bile,
15- Mutlaka: `Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz` diyeceklerdir.

A’raf suresi ayet 146:
“ Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır.”
Bu ifadelerden Allah’ın kafirlerin kalbinin mühürlemesinin/damgalamasının mahiyetini Allah’ın kulların fiillerini yaratması cihetinden olduğunu anlıyoruz. Aslında kullar kalplerini kendileri mühürletmektedirler. Buna göre sözü edilen kafirler kalplerini, mühürlemek, damgalamak, katılaştırmak….kulaklarını mühürlemek, gözlerini perdelemek istiyorlar. Allah da onların isteklerini halk ediveriyor. Çünkü kullar kâsip, Allah Halik’tır.
Allah, iman eden kişilerin kalplerini, kulaklarını da açıyor. Onların sürekli gelişmelerini; bilgilenmelerini, akletmelerini, tefekkür etmelerini sağlıyor. Bu da Kur’an’ın muhtelif ayetlerinde görülebilir. 
Görülüyor ki kâfirlik kâfirler için bir kader değildir. Kafirlikleri Kendi seçkileridir. Onların kâfir olmalarını Allah kesinlikle istemez. Çünkü Allah kullarının küfrüne razı değildir. 
Zümer suresi ayet 7:
“Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiç bir (suçlu) günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.”

Böyle olmasaydı Allah elçiler göndermez, kitaplar inzal etmezdi. Üstelik de kâfirleri, akıbetlerini baştan kendisi kader olarak takdir ettiği halde cehenneme göndermesi zulüm olurdu. Oysa Allah zulüm yapmaz.
2-Ayetledeki kişilerin belirginliği:
Konumuz çerçevesinde okuduğumuz ayetlerde konu edilen “kalpleri, kulakları mühürlenen/damgalanan uyarının fayda vermeyeceği, inanmayacak olan kafirler” Peygamberimize işaret edilen belli, belirli kişilerdir. Ayetlerde bunlar İsm-i Mevsul dediğimiz “ellezine” sözcüğüyle ifade edilmişlerdir. İsmi mevsuller Muarrafattandır yani “belirtilmiş” ifadelerdendir. Biz bu ifadeleri kafir bildiğimiz kimselere kullanamayız. Biz her kafirin iman edebileceği ümidiyle onlara ulaşmaya yaklaşmaya çalışmalıyız. Şüphesiz günümüz kafirleri içinde de kalpleri mühürlü olup iman etmeyecekler bulunabilir ama onları bize gösteriveren yok. Biz bundan mahrumuz. Bu lütfu Rabbimiz Peygamberimize sağlamıştı.


3-Konumuz ayetlerin mucize özelliği:

Konumuz olan ayetlerin bir başka özelliği de istikbale ait haberler vermek suretiyle mucizelk arzetmeleridir.. Şöyle ki tıpkı Ebuleheb örneğinde olduğu gibi ömür boyu inanmayacaklarını bilen Allah onların bu durumlarını bildiriyor. Ve bu işaret edilen belli kişiler ile fazla oyalanılmamasını ihtar ediyor. Yukarıda sunduğumuz ayetler istikbali (geleceği) önceden bildirmeleri açısından birer mucizedirler. Çoğunda ismi mevsul ile belirtilen bu kalpleri mühürlü kimseler ömür boyu mühürlü durmuşlar (akıllarını başlarına almamışlar) Rabbimizin bildirdiği gibi cehennemlik olarak ölüp gitmişlerdir.

KURANA GÖRE FİTNE



Bela, imtihan, işkence olgunlaşma…

Lisan ül Arab’ın 7. cildinin 18-21. sayfalarında verilen bilgilere göre, “ateşte yakmak” anlamındaki “fetn” kökünden türemiş bir ismünnevi (tür adı) olan “fitne”; altın, gümüş gibi kıymetli madenlerin kendisiyle kaynaşmış olan değersiz maddelerinden (cüruf) ayrıştırılması, yani saflaştırılması amacı ile yüksek ateşte yakılması (potada eritilmesi) işlemidir. Bu manadan hareketle, madeni yakıp eriten (fitne işlemini yapan) ustaya “fettan” denildiği gibi, kişilerin gönüllerini sevda ateşi ile yakan kadınlara da “fettan” denilir.

“Fitne” sözcüğü sadece kıymetli madenlerin saflaştırma işleminin adı olarak kalmamış, kişilerin inançlarının, içyüzlerinin ortaya çıkarılmasında bir araç olan; mal yokluğu (fakirlik), mal çokluğu (zenginlik), hastalık, ölüm gibi durumlar ile körlük, topallık, sağırlık gibi bedensel kusurlar ve kıtlık, savaş gibi toplumsal olaylar da “fitne” olarak isimlendirilmiştir.

Sözcük daha sonraları “yakma” anlamı ekseninde; “acı çektirme, işkence, zayıf düşürme, saptırma, tartışma, deneme ve sınama” anlamlarında da kullanılır olmuştur.

“Fitne” sözcüğünün ifade ettiği eylemlere bakıldığında bu eylemlerin iki kaynağı olduğu görülmektedir:

İnsan kaynaklı fitneler, bazılarının “şeytan kaynaklı” olarak tanımladıkları da bu kapsamda olmak üzere, bizzat insanlar tarafından yapılan zulüm, işkence gibi başkalarına acı veren eylemler ile yine bizzat insanlar tarafından yapılan ve yaptırılan kışkırtma, ayartma, yanlış yönlendirme gibi toplumlarda karışıklığa, kargaşaya yol açan ve toplumun düzenini bozan eylemlerdir. Herkes tarafından görülen ve bilinen bu fitneler Kur’an’da bir çok ayette konu edilmiştir.

Allah kaynaklı fitneler ise, insanların saflaştırılmasına yönelik olan ve Müslümanların iyi bilmeleri gereken fitnelerdir. Yüce Rabbimiz, gönderdiği elçiler dahil herkesi (Müslümanları, insanları, toplumları) fitnelendirmekte; onları ateşe atıp eritmekte, cüruflarını dışa attırıp saf, arı duru hâle getirmektedir. Nitekim İbrahim, İshak ve Yakup peygamberlerin bu anlamdaki tekâmülleri Kur’an’da “fitne” sözcüğüyle değil, “ehlesna bi halisatin (mükemmel bir saflıkla saflaştırdık)” ifadesiyle anlatılmıştır. Yani, “fitne” eylemi için “halisa” sözcüğü kullanılmak suretiyle, bu sözcüklerin anlamdaş olarak kullanıldıkları belirtilmiştir.

Rabbimiz, nimet veya külfet cinsinden sabır ve sebatı gerçekleştirecek her şeyin, fitne için bir araç olduğunu bildirmiştir:

Enbiya; 35:  Her can ölümü mutlaka tadacaktır. Fitne olmak üzere sizi Biz, şer ve hayır ile belâlandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz.

“Denemek, sınamak, bitkin düşürmek” anlamına gelen “belâlandırmak” sözcüğü bir çok ayette “belâ” ve bu sözcüğün türevleri şeklinde, “fitne” sözcüğü ile birlikte olmadan yer almıştır. Ama yukarıdaki ayetin ipucu olmasıyla anlaşılmaktadır ki “belâ” sözcüğü ve türevleri, kullanıldıkları ayetlerin hepsinde fitneye yönelik kullanılmıştır. Aşağıdaki örneklerde de görüleceği gibi, ister elçilerin ister insanların tekâmülleri amaçlanarak yapılmış olan iyi ya da kötü tüm belâlandırmalar, birer fitneye yöneliktir.

Allah kaynaklı fitneler veya Allah’ın fitnelendirmesi, elçiler ve insanların olgunlaşmasına, olumlu yönde değişmesine, gelişmesine yönelik olduğu için fitne, bir tekâmül ve fiilî eğitim olmakta, fitneden geçenler de sabır ve sebat açısından güçlenmektedirler. Nitekim Kur’an’da İblis’in ve diğer şeytanların etki edemediği kullar olarak bildirilen “muhles kullar” da, fitne ve belâlarla arıtılmış, saf, arı duru hâle getirilmiş kullardır.

Rabbimiz elçilerini ve diğer insanları niçin fitnelendirdiğini şu ayetlerde açıklamıştır:

Ankebut; 2, 3:İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?
Ant olsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Ki elbette Allah, doğru kimseleri bilmektedir ve elbette yalancıları da mutlaka bilmektedir.

Furkan; 20:  Biz senden evvel de sadece yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz ve Rabbin çok iyi görendir.

Rabbimizin nasıl ve ne ile fitnelendirdiğini öğrenmek için ise, Kur’an’daki pek çok ayetten aşağıda bulunan birkaç tanesinin okunması yeterli olacaktır. Ancak ayetlerin, içinde bulundukları pasajla birlikte okunmasında daha çok yarar vardır:

Enfal; 28: Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır.

Ta Ha; 131:  Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız  şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.

Tegabün; 15: Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir kendi katında olandır.

En’âm; 53: Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?

Muhammed; 31:    Kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye kadar sizi belâlandıracağız. Haberlerinizi de belâlandıracağız.

Bakara; 155, 156: Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız (imtihan edeceğiz).

Başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah`a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele!

Âl-i Imran; 186:          Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız (imtihan olunacaksınız). Hiç kuşkusuz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan bir çok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a  takvalı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

En’âm; 165:  Ve O sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak (sınamak) için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Kehf; 7:   Biz yeryüzündeki kendisine süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini belâlandırmamız (sınamamız) için yaptık.

Mülk; 2:  O ki, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı belâlandırmak (sınamak) için ölümü ve hayatı yarattı. O, çok üstündür ve çok bağışlayandır.

Kur’an’dan  öğrendiğimize göre Rabbimiz en başta ve en çok elçilerini fitnelendirmiş; onları eritmiş, süzmüş, arı duru, saf, katışıksız hâle getirmiştir:

İbrahim peygamber:

Bakara; 124:   Ve hani Rabbi İbrahim’i, bir takım kelimeler ile belâlandırmış (sınamış), o, onları tam olarak yerine getirince (Rabbi ona), “Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım.” demişti. O da “Zürriyetimden de (yap!)” dedi. (Rabbi ona) “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” dedi.

Davud  peygamber:

Sad; 24:                     …Ve Davud, Bizim kendisini fitnelendirdiğimizi (arı duru, has hâle getirdiğimizi) iyice anladı. …

Süleyman peygamber:

Sad; 34, 35:               Ant olsun ki Biz Süleyman’ı da fitneye düşürmüştük (çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık). Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık.
Sonra o, döndü;  “Rabbim! Beni koru (maddî ve manevî pislik bulaştırma) ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin.” dedi.

Eyüp peygamber:

Sad; 41:                     Kulumuz Eyyub’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine nida etmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.”

İbrahim, İshak ve Yakup peygamberler:

Sad; 45, 46:               Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla!
Şüphesiz Biz onları Yurt düşüncesi saflığıyla saflaştırdık (arı duru hale getirdik).  

Musa peygamber:

Ta Ha; 40:                  Hani kız kardeşin yürüyordu da, “Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!” diyordu. Böylece gözü aydın olsun da kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Hem sen, bir adam öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve seni çeşitli fitnelerle fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karara göre geldin, ey Musa!

Meryem; 51:               Ve Kitap’ta Musa’yı da an/ hatırlat. Şüphesiz o arıtılmıştı, bir elçi ve peygamber idi.

Yusuf peygamberin de Yusuf suresinde anlatılan hayatı; ailesinden ayrılışı, kuyuya atılışı, köle diye satılışı, zindana kapatılışı âdeta bir fitneler zinciridir. Tümbunlardan sonra o da gerekli kıvama gelmiştir. Ve Rabbimiz onu “…. Şüphesiz o arıtılmış (arı duru saf hale getirilmiş) kullarımızdandı (Yusuf; 24). diyerek insanlığa tanıtmıştır.

Peygamberimiz ile ilgili fitneler zinciri ise; o henüz doğmadan babasının ölümü sonucu dünyaya yetim olarak gelmesiyle başlamış; küçük bir çocukken annesinin ölümü sonucu öksüzlük, dedesi ve amcasının himayesinde sığıntılık, fakirlik, çocuklarının ölümleri, müşriklerin sözlü ve fiilî tacizleri şeklinde sürmüş; Kur’an’da ve tarih kitaplarında yer alan daha nice sıkıntılar ile hayatının sonuna kadar devam etmiştir.
Toplum önüne gönderilen peygamberlerin tümü, yukarıda anlatılanlara benzer şekilde Allah kaynaklı fitnelerden geçerek fiilen eğitilmişler, saflaştırılıp olgunlaştırılmışlardır. Çünkü onların sabır ve sebat konusunda iyi, dayanıklı duruma gelmeleri ve davet görevlerinde duygusal olmamaları, hevalarına uymamaları, hakktan sapmamaları, kısacası görevlerinde başarılı olmaları gerekmektedir.
Rabbimizin insanlar için uygun görüp uyguladığı bu sistem, bir buğday tohumunun “nimet” hâline gelme süreci ile büyük benzerlik göstermektedir. Ekim ile toprağın içine hapsedilen buğday tohumu, toprağın içinde çatlar ve toprağı delerek dışarıya doğru hareket eder. Toprağın üzerine çıktığı zaman ise yağmurla, soğukla karşılaşır, kızgın güneşin altında sararıp olgunlaşır. Fakat bu olgunluk yeterli değildir; orakla beli kesilir, harmanda dövülür, değirmende ezilip öğütülür, bu da yetmez, fırında ateşe atılır. İşte bir buğday tohumu bile, bunca aşamalardan sonra sofralarda “nimet” olarak yerini alır.

Sonuç olarak; Kur’an’da 85 yerde geçen “fitne” ve bu kökten gelen diğer sözcükler; “ateşte yakma, acı çekme, saflaştırma” anlamı ekseninde anlaşılmalıdır.

KURANA GÖRE ZAN



Kur`an`da ZANN sözcüğünün anlamı

ZANN

"Zann" sözcüğü; "racih itikat (tercih edilen inanç, kanaat" demektir. Bu kanaat, bilgisizlikten kaynaklanan şekk, kuşku, sanı olabileceği gibi, "yakin"e, yani kesin bilgiye de dayanabilir. Dolayısıyla "zann" sözcüğü birbirinin zıddı olan bu her iki anlamda da kullanılabilir. Fakat sözcük, Türkçe'ye olumsuz anlamı ile geçmiştir ve sadece "sanı" olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple, Arapça metinlerin, özellikle de Kur'an ayetlerinin anlaşılmasında ve Türkçe'ye çevrilmesinde yanlışlıklar ortaya çıkmaktadır. "Zann" sözcüğünden kaynaklanan hatalara düşmemek için ise, sözcüğün hangi ayette hangi anlama geldiğinin bilinmesi gerekmektedir.

"Zann" sözcüğünün Kur'an'da nerede hangi manada olduğunu anlayabilmek için iki kriter mevcuttur:

Birinci kritere göre, sözcüğün içinde yer aldığı cümlenin övgü cümlesi mi, yoksa yergi cümlesi mi olduğuna bakılır. Eğer cümle, anlam bakımından övgü cümlesi ise "zann" sözcüğü "yakin" anlamında; yergi cümlesi ise "şekk, sanı" anlamında kullanılmış demektir.
İkinci kritere göre, sözcükten sonra "en-i müşeddede" edatının mı, yoksa "en-i muhaffefe" edatının mı geldiğine bakılır. Eğer cümlede "zann" sözcüğünü "en-i müşeddede" edatı olan "inne, enne" takip ediyorsa "zann" sözcüğü "yakin" anlamında, "en-i muhaffefe" edatı olan "in, en" takip ediyorsa "şekk, sanı" anlamında kullanılmış demektir. Çünkü, "inne, enne" tekit edatıdır ve "sanı"nın ise tekidi yapılmaz. (Zerkeşi, el Bürhan, c: 4, s: 156, 157; Süyutî, el İtkan, c: 1, s: 512, 513)

Kur'an'da geçen "zann" sözcükleri bu kriterlere göre tasnif edilecek olursa, şu tablo ortaya çıkmaktadır:

- Sözcüğün "yakin" anlamında olduğu ayetler:

Yunus; 22, 24, Yusuf; 42, 110, Sad; 24, Kıyamet; 28, Hakka; 20, Fussılet; 22, 50, A'râf; 171, Kehf; 53, Kasas; 38, 39, İsra; 102, Mümin; 37, A'râf; 66, Muttaffifin; 4, Bakara; 46, 249.

- Sözcüğün "şekk (sanı)" anlamında olduğu ayetler:

Enbiya; 87, İnşikak; 14, Bakara; 78, 230, Fussılet; 23, 48, 50, Fetih; 6, 12, Cinn; 5, 7, 12, Tövbe; 118, Kehf; 35, 36, İsra; 52, 101, Sebe; 20, Kıyamet; 25, Ahzab; 10, Casiye; 24, 32, Şuara; 186, Hud; 27, Hacc; 15, Nur; 12, Âl-i Imran; 154, Nisa; 157, En'âm; 116, 148, Yunus; 36, 60, 66, Sad; 27, Hucurat; 12, Necm; 23, 28, Saffat; 87.

Haşr suresinin 2. ayetindeki birinci "zann" sözcüğü "sanı" anlamında, ikinci "zann" sözcüğü ise "yakin" anlamındadır.

SİHİR VE HARUT İLE MARUT


SİHR:

Sihr, "bir şeyi, göz boyayarak, el çabukluğu yaparak veya başka taktiklerle gerçeğinden başka bir şekilde göstermek"tir:

(A'râf: 115–119) (Sihirbazlar Mûsâ'ya,) "Ey Mûsâ! Sen mi atacaksın yoksa atanlar biz mi olalım?" dediler. (Mûsâ,) "Siz atın" dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler [gösterdiler]. Biz de Mûsâ'ya, "Sen de asanı bırakıver" diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor. Böylece hakk yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları bâtıl oldu [boşa gitti]. (Firavun ve ileri gelenler) artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.

(Tâ-Hâ: 65–70) Onlar [sihirbazlar], "Ey Mûsâ! Ya sen atacaksın veyahut ilk atan kişiler biz olalım" dediler. O [Mûsâ], "Bilakis, siz atın" dedi. Bir de ne görürsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine koştuklarını hayal ettirdi. Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti. Biz, "Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin, sağ elindekini de bırak, o, onların yaptıklarını yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz" dedik. Sonunda bütün sihirbazlar, "Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik" demek suretiyle boyunlarını kösmüş olarak bırakıldılar.

HÂRÛT ve MÂRÛT'UN KİMLİĞİ:

Bu Âyette, şeytânların insanlara sihir ve Bâbil'deki Hârût ve Mârût adındaki iki meleğe/krala indirilenleri öğrettikleri bildirilmektedir.

Âyetin bu bölümüyle ilgili de birçok saçma söylentiler uydurulmuştur. 


HÂRÛT ve MÂRÛT:

Bir çok kuran okuyucusu konuya şöyle açıklama getirir:

Bazıları Âyetin orijinalinde geçen el-melekeyn kelimesini el-melikeyn şeklinde okurlar. Bu durumda Hârût ve Mârût ile, "iki melik" [kral] kasdedilmiş olur. Bazıları da el-melekeyn şeklinde okur. Bu ise, "iki melek" anlamına gelir.

Bununla beraber Bâbil'de geçen Hârût ve Mârût kıssasının ve bunların insanlara sihir öğretmelerinin, Âyetlerin inişine tanık olan Araplar ve Yahudilerce bilinmeyen şeyler olmadıklarını düşünüyoruz. İsimlerin [Hârût-Mârût] Arapça kalıplara uygunluğu da bunu kanıtlayıcı niteliktedir. Rahatlıkla bu iki kelimenin orijinal hâllerinden Arapçalaşmış olduklarını söyleyebiliriz. Âyetler ise, olayı Yahudilerle ilintili olarak sunuyor. Anlaşılan o ki , kıssanın Hz. Peygamber zamanında ve yaşadığı çevrede anlatıla geldiğini ortaya koymaktadır.

Hârût ve Mârût'la ilgili olarak aktarılan ayrıntılı açıklamaları ise ihtiyatla karşılıyoruz. Kaldı ki Âyetlerin amacı bizzat Hârût ve Mârût kıssasını anlatmak değildir. Asıl amaç eleştiri, uyarı, anlatım ve öğüt işlevini görmedir. Önemli olan bu noktalar üzerinde yoğunlaşmaktır ve bu da yeterlidir.

Daha evvel, melek/melâike sözcüğünün mülk veya üluk kökünden türeyebileceğini; mülk kökünden olduğunda "güç"; üluk kökünden olduğunda ise "haberci" anlamına geldiğini; hangi kökten türediğinin de, bulunduğu cümle ve paragraftaki söz akışından anlaşılabileceğini Mlekler ile ilgili makalelerimizde belirtmiştik.

Âyetteki melek kelimesi, üluk kökünden türemiş kabul edilirse melekeyni sözcüğü, "iki haberci" anlamına gelir ki bu da "iki nebi" demek olur. Zaten bunlara vahiy indirildiği de Âyette açıkça zikredilmiştir. Kökü mülk kabul edilip de kelime melikeyni okunursa, "iki kral" manasına gelir ki

Allah'ın Elçilerinin birçoğunun "meliklik" vasfı da vardır; kendilerine "hikmet" verilenler aynı zamanda hükümdardırlar. Bu meleklerin halk kültüründeki türden melek olmaları söz konusu değildir. Zira bu anlamıyla meleklerde irâde yoktur:

(Tahrîm: 6) Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun. Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır.

Bunların adları belli değildir. Zira Hârût ve Mârût; Ye'cuc ve Me'cuc, Tâlût ve Câlût gibi birer unvandır. Öyleyse Hârût ve Mârût hakkında, arkeolojik belgeler ortaya çıkıncaya kadar Kur'ân'daki bilgilerle yetinilmesi, bunun dışında tahminde bulunulmaması gerekir.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da bu iki Peygambere indirilen şeydir. Âyetteki ifadeleri takip ediyoruz:

Hâlbuki o ikisi [Hârût ve Mârût], "Biz fitneyiz, sakın kâfir olma!" demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi. Sonra onlar [herkes], o ikisinden erkekle eşinin arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. –Ne var ki, onlar onunla Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.– Onlar [herkes], kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu satın alanın âhirette hiçbir nasibi olmayacağını da kesinlikle biliyorlardı.

Buradan açıkça anlaşıldığına göre Hârût ile Mârût, karı-koca arasındaki uyumsuzluğa, geçimsizliğe ve ayrılığa neden olan şeyleri öğretiyorlar; yani, mutlu bir ailenin nasıl kurulacağını ve hangi şartlarda yuvanın dağılacağını öğretiyorlar, insanlar da bu iki kral Peygamberden öğrendikleriyle yuvalarını sağlam tutuyorlardı. Ayrıca bu iki kral Peygamber insanlara, "Biz fitneyiz, sakın kâfir olma [sakın bu bilgileri kötüye kullanmayın]" demedikçe de hiç kimseye hiçbir şey öğretmiyorlardı.

İsrailoğullanın Birbirlerini Öldürme Meselesi


BAKARA 54. Hani bir zamanlar Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Şüphesiz siz o buzağıyı edinmekle [altına tapmakla] kendi kendinize zulmettiniz. Gelin hemen Yaratıcınıza tövbe edin de benliklerinizi değiştirin (فاقتلوا انفسكم). Böylesi, Yaratıcınız nezdinde sizin için hayırlıdır" demişti. Sonra da O [yaratıcınız] tövbenizi kabul etti. Şüphesiz O [yaratıcınız], Tevvâb'ın, Rahîm'in ta kendisidir.

Bu Âyette Medîneli Yahudilere, ataları İsrâîloğulları'nın yaşadığı önemli hâdiseler hatırlatılarak, atalarının başlarına gelenlerin kendi başlarına da gelmemesi için uyarı yapılmaktadır.

Âyette yer alan, فاقتلوا انفسكم - faqtulû enfusekum ifadesi, genellikle "kendinizi, öldürün" veya "birbirinizi öldürün" şeklinde anlaşılmıştır.

Âyetin orijinalindeki ifade, فتوبوا الى بارئكم فاقتلوا - fetûbû ilâ bâri'ikum faqtulû şeklinde olup, "nefislerin öldürülmesİ"'nin, tövbe ile gerçekleşeceğini bildirmektedir. Nefis, tövbe ile nasıl öldürülür?


قتل - QATL

Qatl sözcüğü, hakikat anlamıyla "öldürmek" demektir. Burada "tövbe ile qatl" söz konusu olduğuna göre, قتل - qatl sözcüğünün hakikat manasına alınması mümkün değildir. O nedenle qatl kelimesi, mecâzî anlama hamledilmelidir.

قتل - qatl sözcüğü, mecâzen "tahavvül" [değişim, hâlden hâle geçme] demektir. Şaraba su katan kimseye, قتل الشّراب- qatele'ş-şerâbe = şarabı katletti denir. Çünkü şaraba su katarak, onun sertliğini ve sarhoş edici özelliğini değiştirmiştir. Âşık olup da aşkın serserileştirdiği kimseye ve işlerde deneyim kazanmış, acemiliği üzerinden atmış kişiye de رجل مقتّلة - racülün muqattelün denir. [87–25] Lisânu'l-Arab; c.7, s.241–245, “Qtl” mad.Tâcu'l-Arûs, c.15, s.607-606, “Qtl” mad.; Râgıb el-İsfehânî,el-Müfredât, “Qtl” mad.

Âyetten anlaşılan o ki, burada İsrâîloğulları'ndan istenen, tövbe ederek Allah'ın istediği gibi olgun kul olmalarıdır.

KULLUK ETMEK NEDİR?


BAKARA 21–22. Ey insanlar! Takvâlı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah'a ortaklar koşmayın.

Bu Âyetlerde tüm insanlığa seslenilerek, Allah'ın güç ve azametine dikkat çekilmiş, ardından da insanlara verdiği nimetler hatırlatılarak şirkten uzak durulması için açık mesajlar verilmiştir.

Şirkten uzak durulması ve uydurma ilâhların hiçliği hususunda yüzlerce Âyetle insanlık uyarılmıştır. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:

(Yûnus: 18) Onlar, Allah'ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde Kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir ve çok yücedir.

(Bakara: 165) İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.

(Zuhruf: 10) O [Allah] ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kıldı.

(Nebe: 6–7) Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk kılmadık mı?

(Neml: 61) (Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar.

(En'âm: 51) Ve Rabb'lerinin huzurunda haşr edileceklerinden korkanları, takvâlı davranmaları için onunla [sana vahye dilenle] uyar. Onların O'nun astlarından yakın kimseleri ve şefaatçileri yoktur.


İBÂDET-KULLUK:

Mastar olan عبادة - 'ibâdet kelimesi, lügatte "kulluk yapmak, kölelik etmek, kayıtsız-şartsız teslim olmak, itaat etmek ve boyun eğmek" anlamına gelir.

Belirli kişilere, güçlere, ideoloji ve otoritelere gösterilen mutlak itaat ve teslimiyet de bu kapsamdadır. Firavun ile İsrâîloğulları arasındaki ilişki Mü'minûn Sûresinin 45–47. Âyetleri de bu anlamı teyit eder niteliktedir.

Dini açıdan ibâdet ise, "kulun sahibine/yaratanına itaat etmesi, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabul edip yerine getirmesi" demektir. Allah, Kur'ân adındaki talimatname ile kullarına birtakım görevler yüklemiş ve bunların kayıtsız-şartsız bir itaat ve teslimiyet içinde yerine getirilmesini istemiştir. Seçtiği Peygamberler de, verilen görevleri önce kendisi yerine getirmiş, sonra diğer insanlara öğreterek nasıl yerine getirileceğini bizzat göstermiştir.

Başka bir ifadeyle ibâdet, "Allah'ın hoşnut olduğu davranışları yapmak suretiyle Allah'a gösterilen saygı ve içten bağlılık"tır. Bu anlamıyla ibâdet, ortaya konan güzel iş ve davranışların hepsini birden kapsayan ve hürmetin en yüksek derecesinin sergilendiği genel bir tutumu ifade etmektedir.

Ancak, dilimize aynen geçmesi sebebiyle ibâdet kelimesinin anlam derinliği halk tarafından yeterince kavranamamış, Allah'a gösterilen bağlılıkla ilgili bir süreç ve tutum olduğu algısı yaygınlaşamamıştır. Bunun sonucu olarak da ibâdet denilince belirli bir kaç dini davranış anlaşılır olmuştur. Oysa ibâdet, tıpkı hayat, sevgi, mutluluk, medeniyet gibi tek bir olgu için değil, içinde aynı türde birçok olguyu barındıran kavramlardaki gibi süreç ifade eden bir anlam içeriğine sahiptir. Bu nedenle de belirli dinî davranışlarla sınırlı değildir. Allah'a ibâdet etmek, "insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O'nun koyduğu kurallara uyması, hükümlerini yerine getirmesi, gösterdiği yoldan severek ve isteyerek yürümesi" demektir.

Âyetteki, yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ifadesiyle, insan ile yeryüzü ilişkisine dikkat çekilmiştir. Tüm evrenin insanın rahatı, başka bir ifadeyle faydası için yaratıldığını anlatmak için bu sözcük kullanılmıştır. Ayrıca bununla, dünyanın geçici olduğu, insanın sürekli yatıp durmadığı ve evdeki döşeğine gösterdiği ihtimamı yeryüzüne de göstermesi gerektiği de hatırlatılmaktadır.



(Zâriyât: 47–48) Ve sema; Biz onu kudretle/sağlamca bina ettik. Hiç şüphesiz Biz, genişleticileriz. Ve yeryüzü; onu Biz döşedik. İşte, ne güzel döşeyenleriz!

(Zuhruf: 10) O [Allah] ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kıldı.

(Nebe: 6–7) Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk kılmadık mı?