7 Ocak 2013 Pazartesi

Çözüm Nedir?


Problem doğru tanımlanmadan çözümü mümkün değildir diye sürekli ifade etmekteyiz. Bu, özellikle BDPS dediğimiz meselede çok daha önemlidir.
Meseleyi henüz kavramadan “peki çözümünüz nedir?” diyenler var. Biraz incelediğinizde aslında sorunu anlamadıkları görülüyor. Bu durumda akla hemen şu hikâye geliyor.
Derler ki; Nasreddin Hoca vaazında uzun uzun Leyla ile Mecnun’un hikayesini anlatmış. Cemaat pür dikkat. Anlamış gibi gözüküyor. Hoca memnun lakin yine de bir kontrol edeyim demiş. “Sorusu olan veya anlamayan var mı?” demiş. Dikkatle dinleyenlerden birisi; “Hocam sağ olun herşeyi çok güzel anladım. Yalnız bir şeyi anlayamadım. Leyla Mecnun’un nesiydi?” diye soruvermiş.
BDPS/KRS diye anlatıp durduğumuz mesele de buna benziyor. Sorunun çözümünü anlamak için insanların önce sorunu iyice anlaması gerekiyor. Bunun için de paradigma değiştirmeleri gerekiyor ki zor olan da bu... Ancak, bu sağlanmadan çözümü de anlamaları mümkün değil.
Çözüme girmeden önce paradigmayı sorgulayalım. Çünkü BDPS paradigması içinde çözüm aramak samanlıkta kaybolan iğneyi aydınlık diyerek sokakta aramaktan farksız ve bulmak da imkansız. Eğer mümkün diyorlarsa Dünyanın en kral ekonomistleriyle her türlü şekilde tartışmaya hazırız.   
Neden bu kadar kendimizden emin konuşuyoruz? Çünkü bir paradigma içinde çözümü mümkün olmayan şey diğer bir paradigmayla rahatlıkla çözülebilir. O yüzden başta ekonomistler olmak üzere tüm ilgilileri bu paradigma felcinden kurtulmaya çağırıyoruz. Bu sistem içinde çözüm mümkün değil. Bunu kavramak için “Issız Ada Hikayesi” ve birkaç makaleyi okuyup anlamak yeterlidir. Aslında bunu anlamak için ekonomist olmaya da gerek yok. Meseleyi anlayan ekonomi alanı dışından bir insanın paradigma felcine uğramış bir ekonomisti alt etmesinin sırrı da bizlerin mevcut paradigma dışında konuşmamızdan kaynaklanıyor.
Bu meselede ilk önce paranın işlevinin sorgulanması gerekiyor. Para artık ekonomilerde alınıp satılmak suretiyle mal haline getirilen bir nesnedir. Ekonomistlerin bir türlü anlamadığı şey ölçü aracı olan bir şeyin biriktirilmeyeceği, üzerine faiz/kar payı vs fazlalık koyarak diğer mallar gibi muamele edilmeyeceğidir. Biz parayı ölçü aracı ve buna bağlı olarak mübadeleyi sağlayan bir araç olması dışına iten işlevleri reddediyoruz. Servet depolama aracı olarak kullanılması ve üzerine kar koyarak alınıp satılması paranın ölçü aracı olma vasfını kaybettirir ve onu mal haline getirir.
Ayrıca bu malın ilk çıkışı da borç olduğundan ve diğer malların aksine hiç tükenmeyerek bileşik faizle sürekli arttığından bu malı ortaya çıkaran sahiplerinin diğer insanları sistematik şekilde köleleştirmesine yol açmaktadır.
Örneğin bir mal olarak muzu düşünün; yenip bitiriliyor. Ama para öyle mi? Borç olarak ortaya çıkıyor ve bileşik faizle miktarının yeni borçlar olarak sürekli artması durumu söz konusu. Bu durumda “malın sahibi kimdir?” sorusu önem kazanıyor. Baktığımızda bunun sahibi sanılanın aksine devletler değil. Mal, Merkez Bankalarının gözüküyor. Ya bunlar devletin değil ya da olsa bile bunların malına (para) devletlerin nasıl eriştiği önem arzediyor. Devletler bunu bankalara borçlanarak elde ediyor. Pekiyi nasıl oluyor bu? Merkez Bankaları bu malı devletin borcuna karşılık basıyor. Diğer deyişle bu malın var olması için devletlerin borçlanması gerekiyor. Bu malın arkasında insanların zanlarının aksine ne altın ne de başka bir şey var. Arkasında sadece borç var. Devlet borçlanırsa para var oluyor. Devlet borçlanmazsa bu kağıt para da yok.
Borçlanma araçları da devlet tahvilleri veya bugünlerde yaygınlaştırmaya çalıştıkları bizim “Helal Kesim Domuz Eti” diye nitelediğimiz sukuk gibi şeyler.
Merkez Bankasının ürettiği bu malı bankalar faizli olarak alıyor. Merkez Bankası da bunlardan faizli alıyor. Bankalar bu malı devlet tahvili gibi yukarıda zikredilen araçlarla devlete satıyor, yani borçlandırıyor. Devlet dediğiniz kim. Siz, biz; yani hepimiz. Bunlar; vergi ve harçlar, zamlar, özelleştirme ve kamu varlıklarının sürekli satışı olarak hepimizden çıkıyor.
Sorgulanması gereken diğer önemli nokta şu. Devlet nasıl bankalardan bu kadar parayı alıyor? Bankalar bu kadar parayı nereden buluyor? İşte burada Kısmi Rezerv Sistemi’nin (KRS) anlaşılması gerekiyor. Bu malın %8-10 gibi bir kısmını Merkez Bankaları üretiyor. Kalan %92’lik kısım KRS’yle bankalar tarafından havadan üretiliyor. Yani aslında devlet bankalardan borç aldığında gerçekte para almıyor. Bankalar bu parayı havadan var ediyor. Tıpkı vatandaşların kredi çekmesiyle var ettikleri gibi. Bankaların zorunlu karşılık oranlarıyla para üretmelerinin sınırlandırıldığı söyleniyor. Ama pratikte bunun pek de sınırı yok. Bugün mevcut paranın 13 katından fazlası bu şekilde bankalarca üretilmiş durumda.
Birkaç bankacı ve bürokrat borçlandırma ihaleleriyle hepimizi borçlandırıyor. Bu borçlandırma hepimiz adına, hatta henüz doğmamış torunlarımız adına yapılıyor.
Paradigma felci olmuş ekonomistlerin tek söyledikleri “iyi ama hala borçlanabiliyoruz” ötesine gitmiyor. Bu büyük bir zulümdür veya sürdürülmesi mümkün değil diyen ekonomistler var mı? Biz bunları söylüyoruz.
Sorunu anlayanlar için artık çözümden bahsedebiliriz.
Her problemin çözümünün iki boyutu vardır. Birisi “Ne yapılmalı?” sorusunun cevabıdır. Diğeriyse “Nasıl yapılmalı?” sorusuna taalluk eder. Birincisi işlevsel çözümdür. Bunlar olması gereken genel çözümlerdir. Sorunu çözmek için yapılacak şeyleri ifade eder. Ama nasıl yapılacağı sorusu soruna spesifik çözümleri barındırır ve “yaratıcı” problem çözme tekniklerini içerir. Biz işlevsel çözümü her zeminde dile getiriyoruz. Yineleyelim.
Öncelikle para bir mal olmaktan çıkarılmalı, sadece ve sadece ölçü aracı olmalıdır. Para borca dayalı olarak üretilmemelidir. Paranın üzerinde hiçbir fazlalık (riba) olmamalıdır. Faiz veya kar payı, basit veya bileşik faiz, paranın temininde ortaya çıkışında üzerindeki her türlü fazlalık onu ölçü aracı olmaktan çıkarır.
Paranın topluma yayılması ise tavandan değil tabandan yapılmalıdır. Paranın tavandan tabana yayılmadığı küresel sistemde, paranın faizin fazla olduğu ülkelere sıcak para şeklinde akarak tüm insanlığı felakete götürdüğü açıktır.
Paranın miktarı ekonomideki mal/hizmetin devinimini sağlayacak miktarda olmalı, ne eksik ne de fazla olmamalıdır. Eksik olması deflasyon, fazla olması enflasyon dediğimiz olguyu getirir.
Para borç olarak üretilmemeli ve bankaların para yaratması anlamına gelen KRS kaldırılmalıdır. Bugün piyasalardaki paranın %92’si KRS’yle üretilmektedir.
Her şeyden önemlisi de şu: Paranın üretimi, miktarı ve kontrolü devletçe yapılmalıdır. Zira her zaman söylediğimiz gibi parayı kim üretip kontrol ediyorsa devlet odur. Bunu gerçekleştirebilmek için Merkez Bankası millileştirilmelidir. Ancak hükümetlerin gelişigüzel para miktarını artırmamaları için şeffaf, adil, profesyonel kriterlere sahip bir devlet kurumuna dönüşmelidir.
Devletin kendi parasını basması hem hakkı hem de en önemli sorumluluğudur.
Böyle bir devlet kurumu piyasada gerekli para miktarını hesaplar ve faizsiz/kar paysız şekilde basarak projeler dahilinde ve borç olmaksızın topluma yayar. Piyasada paranın eksik olması durumunda çözüm gayet kolay. Para basma yetkisi devletin olduğundan faizsiz olarak gereken fazlalığı basar ve uygun yöntemlerle topluma dağıtır.
BDPS dediğimiz sistemde vergilerin alınması zorunluluktur. Olmazsa olmazdır. Nedeni de paranın bankalarca borç olarak üretilmesi ve devlet/halkın borçlandırılmasıdır. Borcun bileşik faizle artması nedeniyle sürekli yeni paraya ihtiyaç duyulmakta ve bunlar alınan vergi ve harçlar, özelleştirmelerle bankalara aktarılmaktadır.
Piyasadaki para miktarı fazlaysa uygun vergilendirmeyle vergi olarak toplar ve yeni mal ve hizmetlerin üretilmesi durumunda tekrar geriye dağıtır. Değilse bu fazlalığı imha eder. Yani çözüm önerimizde eğer piyasada para fazlası varsa vergiye ihtiyaç bulunmaktadır. Birisinde vergiler bankalara faiz ödemeleri için diğerindeyse mal/hizmet ve para miktarı arasındaki dengeyi korumak için toplanır.
İşte size çözüm!

EKONOMİ HAKKINDA diğer yazılar için tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder