24 Ocak 2013 Perşembe

Halife olan İnsan'ın SINAVI


Allah(c.c.), insanı ve onlar için gerekli olan her türlü nimeti yeterli miktarda yarattı. İnsan ve evrende bulunan bütün varlıklar için düzen/sünnet(ilahi yasa) koydu. İnsanın dışında evrende bulunan bütün varlıklar kesinlikle Allah’ın kendileri için koyduğu yasalara uymaktadırlar. Hiçbir zaman bu konuda bir aksama ve terslik meydana gelmemiştir/gelmez. Başka bir söyleyişle hiçbir zaman güneşin doğmadığı, gecenin gelmediği, çıranın yanmadığı, suyun akmadığı, ateşin ısıtmadığı, canlı varlıkların gıdasız yaşadıkları ve yaşlanmadıkları görülmemiştir.
Her maddede enerji vardır. Her enerji türü de iş yapabilme yeteneğine sahiptir. Gerekli şartlar yerine getirilir ve elektrik enerjisi klimaya verilirse, klima içinde bulunduğu ortamı hem ısıtır, hem serinletir. Gerekli şartlar yerine getirilmezse sigorta atar, klima bozulur ve çalışmaz. Ama elektrik enerjisi özelliklerinden hiçbir şey kaybetmez. Prize sağlam klima fişi takıldığında elektrik enerjisi gene işlevini yerine getirir. Bozulan, klima ya da ona elektrik taşıyan tesisattır, yoksa Allah’ın elektrik enerjisi için koyduğu sünnetinde bir değişiklik yoktur.
Allah’ın yarattığı varlıklar için koyduğu yasalarla ilgili saptamalarımızı, insana uyguladığımızda değişik bir tablo ile karşılaşırız:  İnsan diğer varlıklardan ayrıcalıklı olarak yaratılmış ve buna bağlı olarak o, çeşitli sorumluluklarla yükümlü tutulmuştur. İnsan yeryüzünde halife kılınmıştır. Bu bağlamda onun en büyük görevi, kendisini yaratanı bilmek ve O’nun kendisi için koyduğu sınırlar(hududullah) içinde kalarak emir ve öğütlerine uymaktır. İnsanın biyolojik yapısı bağlamında (et, kemik, kan, v.s.) bu ister istemez oluyor. Çünkü bu noktada kendisinin yapabileceği hiçbir şey yoktur.  Ancak, kişi kendi dışındaki insanlar, varlıklar ve Allah ile olan ilişkilerini düzenlerken, Allah’ın bu konularla ilgili olarak koyduğu sınırların dışına çıkabilmektedir. “Bu nasıl gerçekleşebiliyor?”, diye sorulursa verilebilecek cevaplardan birisi şöyle olabilir: Çünkü Allah(c.c.) insanı akıllı bir varlık olarak yaratırken, ona çok geniş kapsamlı bir özgürlük alanı tanımıştır. Bu alan o kadar geniştir ki, insan kendisini yaratan Rabbini inkâr edip onu reddetme noktasına kadar ileri gidebiliyor. İşte tam burada hassas bir durum söz konusudur; insanın dünya hayatında kabul edip üstlendiği irade emanetine karşılık ona Rabbi tarafından sınav sorumluluğu yüklenmiştir.
Topluluklar halinde yaşamlarını sürdüren insanlar, kişisel ve toplumsal anlamda bir takım ahlak ve hukuk kurallarına uymakla yükümlüdürler. Bu kuralların ortaya çıkıp oluşmalarının kaynakları nelerdir? Bu oluşta her şeyi yaratıp var eden ve onlara bolca nimetler sunan Allah’ın emir ve öğütlerinin etkisi ya da nispeti ne kadardır? Bu sorular önemlidir, çünkü insanı yaratan Allah, yukarıda da değindiğimiz gibi ona iradeyi vermiş, ama sınavla yapıp ettiklerinden sorumlu tutmuştur. Bundan dolayı sınavla sorumlu tuttuğu insana sorumlulukları da Allah tarafından, kendi aralarından seçilen elçilere verilen kitaplarla bildirilmiştir. Elçiler kendilerine vahyedilen kitaptaki emirleri ilkin kendileri yerine getirir, sonra etrafındakilere bildirir ve daha sonra hep birlikte yaşarlardı. İnsanlık tarihi içinde gönderilen elçilere verilen kitaplarda anlatılan bireysel ve toplumsal yaşam biçiminin adı Müslümanlıktır(İslâm). Bu anlamda İslâm, önerdiği ahlak ve hukuk kuralları bakımından evrensel yaşam biçimidir/dindir.  Bu nedenle vahiy alan elçilerin sonuncusu ile birlikte İslâm Dini’nin uygulanabilirliği bitmemiştir. Bu bağlamda insanı yarattıktan sonra yapıp ettikleriyle sorumlu tutan Allah, en son kitap olan yaşayan Kur’an’ı insanlık için evrensel bir mesaj/kaynak kılmıştır. 
Elektrik enerjisi misalini hatırlarsak,  klima model ve biçim olarak değişebilir. Ancak enerji aynı enerjidir. Bunun gibi toplumların üretim ve tüketim ilişkileri, bilimsel düzeyleri ne olursa olsun, Kur’an ve onun hayata yansıtılmış örneği olan Resülullah(s)’in uygulamaları(İslâm) her zaman ve mekânda örnek olma özelliğini korumaktadır. Mushaf metni sabit, ama yorum ve çözüm önerileri zaman ve şartlar bağlamında değişik olabilir. Özellikle Kur’an’da kendisi ile ilgili yer alan “inzal(inme, indirme, indirgeme)” kavramı buna işaret ediyor olabilir… Ancak insanlar her zaman bunu görüp takdir edemiyorlar. Bu noktada çok ilginç bir durum söz konusudur; Allah’ın her şeye kadir olduğuna inanıp kendilerine Müslüman diyen insanların hayatlarında Allah’ın emir ve öğütlerinin payı ne kadardır? Ya da hiç var mıdır? Örneğin; bütün insanlığın bir sınavı olan Suriye’deki durum için çözüm aradığını söyleyenlerin söylem ve eylemlerinde Kur’an ve Resulullah(s)’in benzer durumlarda sergilediği tutumlardan yararlanmaya çalışan var mı? Yukarıda “İslâm Dini’nin uygulanabilirliği bitmemiştir” demiştim. Elbette bunu söylerken sadece namaz, oruç ve diğer ritüelleri(menasık) kastetmedim. Eğer Müslümanlık aynı topraklarda iç içe yaşayan insanlar arasındaki kanlı boğuşmaya bir çare bulamıyorsa, buralarda yaşayan insanların Müslümanlıklarını sorgulamaları gerekir? Müslümanlık barış(sulh ve selâm) dini değil mi?
Tarihin değişik dönemlerinde İslâmi emir ve öğütler ile gelen elçiler, getirdikleri Zikir/Vahiy ile toplumları uyarmışlar, insanlar arasında var olan yanlış anlayışları söküp atmak istemişler, hayırlı bilgileri yaymaya çalışmışlardır. İslâm Dini’nin öğütlediği yaşam biçimini kendi hayatlarında göstermişlerdir. Böylece insanların sapıklıktan kurtulup yeniden hidayete ermeleri için görevlerini yapmışlardır. Oysa günümüzde toplumlara egemen olan kişilerin dayandıkları sistemler(özellikle kapitalizm) genellikle kendi heva ve heveslerinden kaynaklanmış olup zulme dayanmaktadır. Başka bir deyişle, egemen sistemlerin hepsi beşeri zaaflar taşımaktadır. halde Müslüman olduğunu savunan herkes elçilik görevini üstlenip, Zikir ile uyarma ve bilinçlendirme(takva) işini yapmalıdır. Bu hem kendi kurtuluşu için bir gereklilik, hem de daha önemlisi, Allah(c.c.) tarafından kendisine yüklenen bir görevdir. Bir takım özürler beyan edip bu görevden kaçmak ise hüsrandan başka bir şey etirmez. Bunlara dikkat edip kulak vermek Müslüman olma bilincinin bir gereği ve insanlık borcudur.
Günümüzde dünyanın değişik yerlerinde insanlar arasında çeşitli nedenlerle çatışmalar ve bunlara bağlı olarak büyük acılar yaşanmaktadır. Bu manzara Müslümanların yeryüzü sahnesinde yeterli etkinlikte bulunmadıklarının bir göstergesidir. Oysa Müslüman sürekli sahnede olmalıdır. Çünkü Müslüman sahnede ise Kur’an’ın diliyle her gün fasıl günü olur(yevmu’l fasl). Fasıl günü nedir? O bir ayırım, her şeyi yerli yerine koyma günüdür. Yani zulmün yerine adaletin geçtiği gündür; “Hiç tartışmasız, size vaad edilmiş olan gerçekleşecektir. Yıldızların ışıkları silindiği zaman, gök açılıp yarıldığı zaman, dağlar kökünden sökülüp savrulduğu vakit, Elçilerin belirli vakitleri geldiği zaman. Hangi güne tecil ettirilmişti? Fasıl gününe. Ve fasıl gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Yalanlayanlar için, vay o gün hallerine! Öncekileri helâk etmedik mi? Sonra geridekileri onlara tabi kılarız. İşte biz suçluları böyle yaparız. Yalanlayanlar için, vay o gün hallerine!” (Mürselât 77: 7-19).
Müslüman oturup kıyamet saatinin gelmesini bekleyen birisi değil, her gün sahnede olup bütün günleri fasıl günü yapmaya çalışan bir hakikat elçisi olmalıdır. Bir yerde haksızlığa uğrayan, patronların cimrilikleri nedeni ile yeterli tedbirlerin alınmadığı ve mağdur olan maden işçileri mi var, herkesten önce Müslüman onların yanında durup haklarını savunmalıdır. Etnik kökenleri nedeniyle ötekileştirilmeye çalışılan bir topluluk mu var, Müslüman herkesten önce onların temel insan haklarının savunucusu olmalıdır. Müslüman’ın hazır bulunduğu her yer ve zamanda gün “fasıl günü”, yani insanların insan olarak eşit olduğu yer olmalıdır. Bu anlamda Suriye’de suçlu ve yalancıların rol çalmaya çalışmaları, fasıl gününün tecil edilmesinden/ertelenmesinden başka bir işe yaramıyor…
İnsanları yaldızlı fikir ve sistemlerle kandırarak, onları gerçeklerden uzak tutup sömürü düzenlerini(kapitalizmi) oluşturanların, bu düzenleri sürekli olamaz. Her yerde ve her an vahiy bilgisi ve bilinci ile donanmış, cesaretli, korkusuz, mücahit Müslümanlar çıkabilir. İşte böyle Müslümanlar, elçilik bilinci ile inanç ve düşüncelerini her alanda ortaya koyduklarında, yalancı ve sahte fikirler dağılmaya, silinmeye ve yok olmaya mahkûmdur. Bu, âlemlerin Rabbi Allah’ın vaadidir. Allah, kendisi her şeye kadirdir. Ancak elçilerin görev yapmalarını istemektedir. İşte Müslümanların topluca bilinçlenip Allah için, Allah’ın dinine koştukları gün ertelenen gündür, fasıl günüdür, ayırma ve hüküm günüdür. O gün yalanlayanlar için zor bir gündür. Çünkü onlar devamlı suç işlemektedirler. Bu nedenle o gün hesapları görülecektir. Belki çok güçlü olacaklar, ama Allah’ın gücü her şeyin üstündedir. Ne zaman Müslümanlar Allah yolunda gerçek anlamda kıyam etmişler, işte o zaman Allah onlara yardım etmiştir. Allah’ın vaadi gerçek ve tarihin belli dönemleri ile sınırlı olmayıp evrenseldir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder