28 Ocak 2013 Pazartesi

Kuşatmayı KURAN ile yarmak



Herkes gibi müslüman bireyler de az veya çok içinde yetiştiği çevrenin ve kültürün etkisi altında. Bu durumun, hayatı ve olayları algılayışımız üzerinde belirleyiciliği sözkonusu… Aldığımız eğitim, arkadaşlarımız, ailemiz ve ekonomik şartlarımız; her konuda olduğu gibi din konusunda da birbirinden farklı yaklaşımlar göstermemize yol açıyor.
En yerel tartışmaların bile evrenselleştiği, kültürlerin iç içe girdiği, bilgiye ulaşmanın ve fikirlerimizi yaymanın kolaylaştığı bu çağda, müslümanın duruşu nasıl olmalı sorusu her zamankinden daha çok önem kazanıyor. Çok güçlü sandığımız inançlarımız bile dünyanın en ucundan yapılan bir eleştiriyle sarsılabiliyor. Bu durumda eleştirel düşünceye açık olmak belli riskleri de beraberinde getiriyor. Kafa konforumuz bozuluyor, anlama ve karşı koyabilme gücümüz sınanıyor. Her yeni gelişme, bilgi ve eleştiri uydurulmuş Sırat Köprüsü’nden dünyadayken geçmek zorunda kalmamıza sebeb oluyor.
Müslümanlar olarak tırnaklarımızı hangi sırayla kesmemiz gerektiği, namazda ellerimizi göbeğimizin neresinden bağlamamızın daha sevap olduğu gibi tartışmalar, yerini özgür irade paradoksu ve ilah, kuantum teorisinin kötülük problemi üzerindeki etkileri gibi sorgulamalara bırakıyor. Artık, kandil geceleri hangi sureleri okumanın daha makbul olduğunu konuşmaktansa, Kur-an’daki ayetlerin bilimle, fıtratla ve doğa yasalarıyla çelişip çelişmediğini tartışmak zorunda kalıyoruz. Ailemizden ve atalarımızdan miras aldığımız din, acımasızca eleştirilip sorgulanırken, kabul etmekte zorlansak da geçmişin kalıntısı olan dini kitaplar ve öğretiler bu yoğun eleştiri yağmurunda bizi koruyan şemsiye olma görevini artık yeterince icra edemiyor.
Eleştirilere dayanamayıp yıpranan eski şemsiyelerimizin deliklerinden kimi zaman damla damla beynimize sızan çiselerle ıslanırken, kimi zaman da sağnak halindeki yağmurlarla çelişkilerin ve amansız sorgulamaların ürpertisi içinde sırıl sıklam kalabiliyoruz. Kaba düşen sineğin bir kanadında zehir, diğerinde panzehir olduğu mucizesini kimse dikkate almazken, Ay’da astonotların duyduğu ezan sesine artık herkes kahkahalarla gülüyor. Ne hacamat yaptırmanın bilimsel yararları ne de ikiye bölünen Ay hikayeleri ciddiye alınıyor. Geldiğimiz bu noktada Allah’ın şemsiyesine sığınmaktan, Kur-an’ı tek kaynak edinmekten başka çaremiz kalmıyor. Ne hadis, ne sünnet, ne de esbab-i nüzül yamaları, şemsiyedeki delikleri kapatmaya yetiyor. Bu elbise artık bu ümmete dar geliyor. Neresinden tutsan elinde kalıyor. Ellerinde iğne iplikler Allah’ın şemsiyesine sünnet ve Kur-an dışı hikmet yaması yapmaya çalışan sözde alimlerin kurnazlıkları ve attıkları taklalar işe yaramıyor. Minarenin ille de bir tarafı kılıfı yırtıyor.
Ey sen molla!, İslamda olmayan din adamı sınıfının bekçisi !
Kuşandığın cilt cilt kitaplar, sultanın sofrasın yiyerek dökülen fetvalar, Devlete ve onun dinine olan uşaklığın,   sarıldığın uzun sakallar, eteğine tutunduğun cübbeler, ilahiyattaki kürsülerin  tel tel dökülüyor. Ayetlerin dışında kendini attığın hiçbir mevzi seni koruyamıyor. Ne deve sidiği, ne şifalı tükürükler ne de okuyup üflediğin dualar yaralarına merhem oluyor. Kan ter içinde yaşadığın müritlerini ve sizlere bağlı vatanlaşlarını vatan kaybetme korkularını gizleyemiyorsun. Tüm acemiliklerine ve heyecanlarına rağmen, Allah’ın kitabını anlayan ve bu konuda sana ders verebilecek konuma gelen Kur-an talebelerinin, din konusundaki saltanatını sallamasının endişesini yaşıyorsun. Onlara “sapık, peygamber düşmanı, cahil” sıfatlarını yakıştırırken söylediklerine kendin bile inanmıyorsun.
Kur-an’a ihanetin bedelini en ağır şekilde ödüyorsun. Allah seni cezalandırıyor. Komik duruma düşmekten bıkmıyorsun. Zebra/Eşşek gibi kaçıyorsun ama semerine yüklediğin kitapların ağırlığından koşamıyorsun. Sığındığın ormandaki maymunlar bu kez seni taşlıyor. Sahtekarlıklarını yakalıyoruz, maskeni yırtıyoruz, gözyaşlarına inanmıyoruz, sarığından etkilenmiyoruz. Artık sana inanmıyoruz. Bizi Allah’la aldatarak el koyduğun ekmeğimizi haram ediyor, karnına ateş doldurduğunu biliyoruz. Gelinlik kızlarımızın kolundan din adına aldığın bilezikler ahirette boynuna pranga olacak. Ne bellettiğin zikirlerinle transa geçiyoruz ne varımızı yoğumuzu batıl davana peşkeş çekiyoruz. Ölmüş ruhlardan ilham aldığına da inanmıyoruz, bize putlarınızın şefaat edeceğine de…
Sana kötü bir haberimiz var molla; her gün bir yılan gibi ısırıp ipotek koyduğun aklımız artık özgür… Senin uyduruk nakillerine değil Rabbmizin akletmemzmisiniz diye lütfettiği akıllarımıza güveniyoruz.
Ey sen siyasetçi!
Beni artık derneklerinde ve vakıflarında “Allah rızası için” diyerek sabahtan akşama kadar bedavaya çalıştıramayacaksın. Başörtüm üzerinden siyasi rant, çember sakalım üzerinden politik manevra yapamayacaksın. Uyduruk kitaplarını ve gazetelerini satmak için beni ev ev, kapı kapı dolaştıramayacaksın. Gecenin en ayazında soğuktan titreyen ellerime tutuşturduğun oy dilenciliği kokan afişlerini duvar duvar yapıştırmayacağım artık. Miting meydanlarında senin ismini haykıran sesim şimdi sadece Allah’ın ismini mırıldanıyor bir tövbe utancı ve rahmet umuduyla.
Sana kötü bir haberimiz var siyasetçi; artık seni sırtımızda taşıyıp doğrularını farz, yanlışlarını sünnet bilmeyeceğiz.
Ey sen etnik ırkçı!
Kangal, pitbull, dalmaçyalı, ve benzeri köpek türlerini ayırırcasına; beni Laz, Çerkez, Kürt vesaire diye ayırıp; aynı suyu içtiğim, aynı horonu tepip aynı halayı çektiğim insanlarla düşman edemeyeceksin. Tırnağımı çektirip etimi senin emperyalist yemeğine meze etmeyeceğim. Kardeşlerimle arama çekmeye çalıştığın dikenli tel örgüleri ve nöbet kulelerini “tanışıp kaynaşmanız için sizi boylara ayırdık” ayetiyle yıkacağım.
Sana da kötü bir haberimiz var etnik ırkçı; mollanın sarığında gizlediği pisliği bildiğimız gibi, senin kravatının da kimlerin elinde olduğunu biliyoruz.
Ey sen ateist!
Sahte dinin ve uydurulmuş ilahların acizliğine bakıp havalara girerek üst perdeden nutuk atmaya kalkma. Sen de en az o müşrikler kadar müşriksin. Birkaç tane atomun, hafif ve ağır elementlerin hiçbir bilinçli müdahale olmadan tesadüfen bir araya geldiğini savunan beyninin kronik şüphelerini 1 dakikalığına tatile gönderip tekrar düşün. Gözündeki sünni, şia, tesadüf ve atom gözlüklerini çıkartarak Allah’ın yasalarına, Kitap’taki ve doğadaki ayetlerine tekrar bak.
Ey sen muvahhid kardeşim!
“Sadece Kur-an, tek başına Kur-an” anlayışı; direnebileceğimiz, yaralarımızı sarıp tekrar güçlenebileceğimiz ve Allah’ın yeryüzüne atadığı halifeler olabileceğimiz en güvenli ve sağlam kale olarak tek seçeneğimiz durumunda. Rabbimizin sözü gerçektir; Kur-an’ın öğretmeni Allah’tır. İmanımıza azcık da olsa hadis, sünnet ve hikmet şirki bulaştırmak isteyenlere karşı dikkatli olalım.
Kur-an’ın anlaşılması kolay bir kitap olduğunu unutmayalım. Kur-an’ın anlaşılmasının kolay olmasının, onun basit bir kitap olduğu anlamına gelmediğini de bilelim. Kur-an gayret ister, anlamak emek vermeyi gerektirir. Samimi bir bilinç, gönül temizliği ve öğrenme arzusu Kitab’ı anlamak için çok önemlidir. Bu gayretimiz şeytanı rahatsız edecektir bilesin. Aramıza nifak sokmaya çalışan, Kur-an kardeşliği hukukumuzu kıskanan şeytanlara fırsat vermeyelim.
Duruşunu Düzelt veya Son Dua!
Allah ezeli ve ebedi ilmin sahibidir. Ne kadar çok bilirsek bilelim, Allah’ın ilminin yanında bildiklerimiz hiç hükmündedir. En çok Allah’a güvenelim. Eksik ve kısıtlı varlıklar olduğumuzun hep bilincinde olalım. Her an kendimizi Kur-an’a göre düzeltelim. Durduğumuz yerde ayaklarımızın en sağlam zemine basması için kendimizi sürekli Kur-an’la test edelim. Durduğu yeri Kur-an ayetlerine takla attırarak meşrulaştırmaya çalışanlardan olmayalım. Kitabullah’ı kendimize uydurmaya değil, ona uymaya çalışalım. Allah’a inanmakla, O’na ve kitabına lütufta bulunduğumuz gibi bir gaflete düşmeyelim. Allah’ı biricik dost edinelim ve Allah’ın da tıpkı İbrahim’i dost edindiği gibi bizi de dost edinmesi için gayret gösterelim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder