4 Ocak 2013 Cuma

NİÇİN SADECE KURAN

NİÇİN SADECE KURAN

Bu yazı önyargı ile okunacak bir yazı değil. Hiç bir düşünce kalıbına, kampına, siyasi akıma bağlanmayan, unvansız biri tarafından, herkes okusun diye kısa yazıldı. Bu yazı yeni bilgi içermez, gün gibi ortada olanın beyanından ibaret. Ancak gün gibi ortada olanın fark edilmesi çoğu zaman çaba gerektirir. İlk bölüm sadece Kuran’ın izlenmesi gerektiği yönünde Kuran’dan kanıtları, ikinci bölüm hadis, sünnet ve mezhep inancını çürüten tezleri içermektedir. Yanınızda en az bir Kuran çevirisi bulunmalıdır. Atıfta bulunduğumuz ayetlerin Türkçesini yazmayışımızın sebepleri şunlardır:

Birincisi, çeviri ayetin orijinal kelimelerini ve her anlam katmanını yansıtmayacaktır. Kelime kelime çeviri veren sitelerden kontrol edin, farklı çevirileri kıyaslayın. Sizin daha başarılı bulduğunuz çeviri ile bizimki farklıdır. Ayrıca Kuran’ı anlama çabası ve tembellik bağdaşmaz (bkz. 3:79, 6:156, 7:169, 12:111, 30:28, 33:67).

I.                   “SADECE KURAN” İNANCINA KURAN’DAN KANITLAR

Yüzyıllardır söylenegelenin, geleneğin aksine, İslam’ın Kuran’dan başka kaynağı yoktur. Bu gerçek Kuran’da açıkça haber verilmektedir.

İslam sadece Kuran’dır
Müslümanlar sadece Kuran’a uymalılar (2:38, 2:63, 2:91, 2:120-121, 2:213, 2:176, 3:32, 3:73, 4:105, 5:3, 5:47-48, 5:99, 6:19, 6:114-115, 6:155-6:157, 7:3, 7:144-147, 7:169-171, 12:111, 17:9, 18:27, 20:113, 20:123-124, 20:133-134, 21:27, 21:45, 22:16, 22:54, 23:49, 23:73, 25:30, 28:49, 28:56, 33:1-2, 33:67, 34:6, 39:23, 39:41, 41:44, 45:6, 50:45, 98:1-8).

Kuran kendini açıklar (2:99, 3:118, 4:26,176, 10:37, 20:114, 25:33, 75:19, ayrıca 2:159, 5:15-16, 6:105, 7:52, 7:174, 9:11, 11:1, 16:9, 17:12, 17:89, 18:54, 19:97, 26:193-195, 39:27-28, 42:13, 43:2-3, 44:2, 44:4, 57:17, 65:11).

Kuran kılavuzluk için ışıktır (4:174-175, 42:52). Işığın daha fazla ışığa ihtiyacı yoktur!

Gerekmeyen ayrıntıyı sunmadığı için Kuran’ı ayrıntısız olmakla suçlayabilir miyiz? Kuran’ı, onda bulmak istediğimizi bulmak üzere okuyamayız (68:37, 35:40). Kuran kendisini samimi olarak yaklaşmayanlara açmaz (7:146, 17:45-46, 18:57, 41:44). Önce zekat yüzdesi, rekat sayısı gibi kavramlar uydurup sonra onu bulamadığımız için Kuran’ın eksik olduğunu söylemek akla aykırıdır. Kuran’ın hüküm vermediği konularda serbestiz (5:101). Secdede uyluk ve kaval kemikleri arasındaki açının kaç derece olması gerektiği merak ettiğimiz bir ayrıntı ise, yeryüzündeki hiç bir kitap bizi tatmin etmeyecektir. İşin gerçeği hadisler bile şu anda kılınan namazı açıklayamamaktadır. Aslında Kuran’da rekat sayısı aramak gibi aymazlıklara düşmemizin nedeni dini öğrenme şeklimiz. Bizi küçük yaşta dinle, Allah’la tanıştıran büyüklerimiz oluyor. Eğer dinin kaynağı konusunda onların kafaları karışıksa bunun zararını görüyor ve dini hepimizin evinde bulunan asıl kaynağından öğrenmeye çalışmıyoruz. Halbuki Allah bize kendini ve dinimizi sadece Kuran’da tanıtır yani ALLAH. Bu yalın gerçeğin farkına varamadıkça, Allah ve din hakkındaki söylencelerden kurtulmamız ve Kuran’ı bu söylencelerden kurtulmuş temiz bir zihinle okuyup anlamamız mümkün olmaz.

Kuran’ın tek başına yetmediği inancına göre, sözgelimi HERKESİN yoldan çıktığı bir dünyada tek başımıza doğru yolu bulmamız olanaksızdır. Kuran “yetmediği” için bize doğru yolu gösterecek hadis kitapları, eski din bilginlerinin kitapları, doğru yolu bulmuş bir toplum ve bu toplumun din bilginlerinin fetvaları gerekecektir. Peki Allah neden tek başına işe yaramayacağını bildiği bir Kuran’ı korurken (15:9) hadis ve mezhep kitaplarını, toplumu ve din bilginlerini korumamıştır?

Kuran olmadan dahi doğru yolu bulmak mümkündür. İbrahim’de bizim için güzel bir örnek vardır (60:4). İbrahim aklı ve vicdanıyla Allah’ı bulmuştur. Samimi olarak gerçeği aramış, AKIL YÜRÜTMÜŞ ve tek ilah inancını benimsemiştir. İbrahim’e okuyacağı bir kitabı olmadığı halde yol gösteren Allah bize elimizde Kuran varken yol göstermeyecek midir? Elimizde Kuran olduğu halde akıl yürüterek doğruyu bulamayacağımızı söylemek hangi Müslüman’a yakışır? Şüphesiz bunu söylemek Kuran’ın okunmadığının veya anlaşılmadığının belirtisidir.

Kuran’da akıl etmek, anlamak, derin düşünmek gibi kavramlar sayısız defa geçer (3:118, 6:50,98, 8:22, 10:24, 98-102, 21:10, 23:68, 30:28, 34:46, 38:29, 47:23-24, 67:10…). Herhangi bir şekilde aklını kullan(a)mayan kişi, kendisi, çevresi ve Allah ile uyumlu olamaz. Dolayısıyla da ruhsal dengesi etkilenir. Kuran’daki anlamazlar, bilmezler, akılsızlar, beyinsizler olarak nitelenenlerden olur. Kuran’da sorgulayan, aklını kullanan peygamberlerin örnekleri, çok yerde mantıksal çıkarsama örnekleri verildiği halde; taklit yalnızca müşrikler hakkında, olumsuz anlamdadır (2:170, 5:104, 10:78,100, 17:36, 26:74, 31:21, 34:43, 43:22). Taklit üzerine kurulan mezheplerin, öğretilerin, anlayışların doğru yolda olduğunu söylemek olanaksızdır.

Kuran’ın anlaşılması için Peygamber’in onu açıklamasına, uygulamasına, çok bilen “alim”lerin tefsirine mecbur olduğumuz fikri, hem Kuran hem de evrenle ilgili temel bir yanılsamadan kaynaklanıyor. Allah, yeryüzünün bütün cahillerine varlığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde belli etmek, deyim yerindeyse gözlerine sokmak isteseydi bunu yapmaz mıydı? Gökten üzerinde Kuran yazılı koca elmas blokları indirmez miydi? Kuran’da anlattığı mucizeleri her birimize göstermez miydi? Dağı her birimizin kafasının üzerine kaldırmaz mıydı? Kuran’ı hiç bir emeğe, gayrete ihtiyaç duymadan anlaşılabilir kılmak isteseydi her dildeki çevirisini indirmez miydi? Hatta yanında sözlük, tefsir, içtihat kitapları indirmez miydi? Ünlü bir batılı ateistin dediği gibi ayın üzerine herkesin göreceği şekilde kocaman bir haç veya hilal çizemez miydi? Bu mantıkla giderseniz Kuran’ın anlaşılmadığını iddia etmeniz normal (bkz.74:52). Ancak inançlı bir insanın farkına varması gereken şu: Nasıl evrenden, hayattan herkesin anladığı farklı olabiliyorsa, herkes yaratılmış kitaptaki işaretleri farklı seviyelerde anlayabiliyor veya kimi hiç anlamıyorsa, Kuran’dan anladığımız da farklı olabilir. Kuran’ı her okuyan ona inanmıyor. Sizce Allah onları “ikna etmeyi” başaramıyor mu? Herkesin çaba sarf etmeden onu aynı seviyede anlaması ve aynı içtihatları yapması, aynı şekilde hayata geçirmesi, yeryüzünde tek tip Müslüman olması istenseydi bir cilt kitap değil, bir kütüphane dolusu külliyat indirilirdi. Allah herkesin aynı namazı kılmasını isteseydi onu baştan sona namaz hocası kitabı gibi anlatmaz mıydı? Dikkat edin, herkesin aynı abdesti almasını istiyor ki, abdesti nasıl alacağımızı anlatıyor. Tabii, buna rağmen abdestin nasıl alınacağı konusunda tartışıp duran işgüzarlar olacaktır, orası ayrı. “Yolda kalmışa yardım edin” emrini aldığımızda, emri verenin ayrıntıya girmeyeceğini, sorularımıza bire bir yanıt vermeyeceğini bilirsek, hala bu emri bize biri açıklasın diye bekler miyiz? İnanıyorsak beklemez, aklımızı kullanır, bu bize neyi ifade ediyorsa o şekilde yerine getiririz. Evet, Kuran hazır lokma değil. Kuran, kendisini anlamaya çalışana karşılığını verir. Anlamaya çalışmak ve görece başarısız olmakla anlamaktan vazgeçmek farklı şeylerdir. Onu anlamak için emek harcayacağız (3:79, 6:156, 7:169, 12:111, 30:28, 33:67). İstemeyen harcamasın.

İslam’ın Kuran’la değil, Kuran’ın yanına koydukları sünnet, icma vb. kaynaklarla “tamamlandığını” iddia edenler, tamamlanma konusunda da mantık hatası yapıyorlar. Bilginlerin içtihat yapması gerekli ise bu iş hiç bitmeyecektir. O halde İslam tamamlanmış değildir. Tamamlanması da olası değildir, çünkü hayat bize her gün çözecek yeni sorunlar sunmaktadır. “İçtihat kapısının kapandığı” varsayımı da aynı oranda akıl dışıdır. Allah güya bize Kuran’ı ve sünneti verdi, içtihatları vermedi ve dini eksik mi bıraktı? Allah’ın eksik bıraktığını bilginler mi tamamladı?

Sadece Kuran’ın yetmediğini iddia edenler 2:23, 11:13, 17:88 ve 28:49’da geçen “Kuranın bir benzerini getirin” meydan okumasını da üstlenmiş görünüyorlar. Bu diyenler Allaha kafa tuttuklarının farkında değiller ve hala doğru yolda olduklarını zannediyorlar.

Allah’ın gücü tek başına yetecek bir kitap indirmeye yeter mi, yetmez mi? Kuran’ın yetersiz bir kitap olduğuna inananların dünyasında Allah, onlara şöyle bir ana hatları veren ve ayrıntıyı binlerce sayfa arasından ayıklayıp halletmeleri için kendilerine bırakan bir tanrıdır. Her şeye gücü yeten Allah’ın neden böyle yaptığı sorusunu akıllarına getirmemek ve bastırmak için sürekli çaba sarf etmek zorundadırlar. Onlara göre Allah her isteyene ve çabalayana yol göstermez. Yanlarında soracakları din bilginleri olmalıdır. Din, bulanık ve zordur. Kuran’ı yeterli bulanların dünyasında ise Allah onlara dört dörtlük, eksiksiz ve kendisinde şüphe olmayan yol gösterici bir kitap vermiştir. Her şey nettir. Kalabalık da olsalar, yalnız da olsalar her satırı hikmetle dolu bu kitabın anladıkları kadarının bile onlara ışık tutacağından, kurtuluşa eriştireceğinden emindirler. Belki de onları korkulacak ve dolayısıyla saldırılacak hedefler haline getiren bu güvendir.

Kuran’a şu gözle bakmayı deneyelim: Varsayalım ki Allah isteyene ders veriyor. Sadece kendi mesajını öğretecek. Gitmez, dinlemez miyiz? “Bize bir peygamberin sözlerini de öğret, yoksa gelmeyiz” mi deriz?

“Peygamber sünneti”

İslam Muhammed Peygamber’le değil, Adem, Salat ile de İbrahim  Peygamber’le başlamış bir dindir (22:78). İbrahim’in, Musa’nın, Davut’un, İsa’nın… dinleri hep İslam’dı. Öyleyse bize Muhammed Peygamber’in sünneti kadar bu peygamberlerin sünnetleri de gerekmez mi? Kuran’a göre Muhammed Peygamber’de de, İbrahim Peygamber’de de bizim için güzel bir örnek vardır(60:4). Bu peygamberlerin sünnetleri, hadisleri nerede? Neden bunlara ihtiyaç duyulmuyor? Sünnetçiler Muhammed Peygamber’i sahiplenip diğerlerini dışlıyorlar mı? Bu Kuran’a aykırıdır (2:285). İzlenmesi gereken örnek Kuran’ın içindedir, dışında değil (17:89, 18:54, 30:58, 39:27). Sadece Kuran’ı izleyenler iddia edildiği gibi “Peygamber düşmanı” ise, sadece Muhammed Peygamber’in sünnetini izleyip diğerlerinin sünnetini dışlayanlar bütün peygamberlerin düşmanı olmaz mı? İlginçtir, üçlemeye inanan Hıristiyanlara da İsa’nın bir insan olduğunu hatırlattığımızda, İsa’ya düşmanlık yapmakla suçlanıyoruz.
Eğer Peygamber’in hayatı Kuran’ın hazır uygulanmışı ise ve onu taklit etmek (mümkün değil ama olduğunu kabul edelim) yetecekse, bu, Kuran’ı çalışıp anlamaya ihtiyacımız olmadığını gösterir. O zaman Kuran’ı çalışıp anlama uğraşı Müslüman sorumluluğunun bir parçası olmaktan çıkar. Halbuki hem Kuran’ı hem de evreni anlamaya çalışmak Allah’ın nimetini ve isimlerini/sıfatlarını idrak edip ona yaklaşmak için gereklidir. Allah bir şeyi taklit etmemizi isteseydi derin düşünmeyi teşvik etmezdi. Ders çıkarmamız için anlattığı hikayelerin yanında çıkarılacak dersi de hazır olarak verirdi. Kitap da bu sınava dahildir.

Birini örnek almak, onu taklit etmekten farklıdır. Peygamber bir şeyi farz kıldı veya yasakladı ise bu ya ayette açıkça yasaklanmıştır, ya da Peygamber içtihat yapmıştır. İçtihat yaptı ise, bu içtihadı örnek almamız gerekir, bu içtihadı Kuran’a eklememiz değil. Sünnetçilerin yaptığı tam olarak Peygamber’in yaptığını varsaydıkları içtihatları Kuran’a ikinci bir kaynak olarak eklemektir.

Peygamber benim yaptığımı yapın deseydi dahi, bu, “benim gibi Kuran’a uyun ve gereken yerde içtihat yapın” demek anlamına gelirdi. Sünnetçilerin davranışı parmağıyla ayı gösteren Peygamber’in parmağının ucuna bakmaktan farklı değildir.

Kendilerine daha önce kitap verilenlerin hakem olarak bir peygambere ihtiyaçları yoktu (5:42-43,47). Ayrıca 3:144 üzerinde düşünün.

Peygambere uyulması ve örneğinin izlenmesi emri geldiğinde ortada bir hadis kitabı yoktu. Peygamber örneğinin izlenmesi hadis kitapları olmadan olanaksız ise, bu kitaplar yazılıp çoğaltılıp İslam coğrafyasına dağıtılana kadar geçen yüzyıllar boyunca Müslümanlar Peygamber’i örnek alamadılar, doğru yola iletilemediler mi?

Hakikiliği kanıtlanabilen bir Peygamber sünneti olsaydı bundan özellikle uzak durmak için bir sebebimiz olmazdı. Ancak bugün sünnet diye peşinden gidilen şey, eleştiriye açılıp akıl süzgecinden geçirildiğinde paramparça olup dökülmektedir. Kim bilir, belki de eleştiriye tahammülsüzlüğün nedeni budur.

II.                ALLAH’A VE PEYGAMBERİNE İTAAT

“Allah ve Peygamberine itaat”, Allah’ın Peygamberi üzerinden ilettiği sözüne itaat demektir. 9:1-3 ayetlerinde “Allah ve resulünden… ültimatomdur” ifadesi bunu doğrular. Yoksa Allah ve Resul bu ültimatomu beraberce hazırlamış veya Allah Resul’e danışmış değildir (bkz.12:40, 18:26, 21:27). Aynı şekilde 33:36 ayeti de Allah ve resulünün ortaklaşa hüküm verdikleri anlamına gelmez. 24:48, 8:20 ve 4:12-13’ü inceleyin. 72:23 ayeti “Allah ve Resulü”nün Allah ve mesajı olduğunu kanıtlar. 45:6 ayetinde “Allah’a ve onun ayetine inanmak” söz konusudur. Allah’a ve ayetine itaat ayrı şeyler değildir. 4:80 ayeti, sanıldığı gibi Resul’e ayrıca itaatten bahsetmez. 48:10’da Peygamber’e bağlılık bildirenler aslında Allah’a bağlılık bildiriyor. Peygamber’e itaat eden Allah’a, Allah’a itaat eden Peygamber’e itaat etmiş olur. Peygamber’e uyun demek; “Sizi Allah yoluna çağıran Peygamber’e uymanızı emreden Allah’a uyun” demektir. 3:79-80 ayetlerde ise nebilerin erbab edinilmemesi, onlara verilen nübüvvet, kitap ve hikmet verilmesinden sonraki sözlerinin, ders çıkardıkları kitaba itaat olduğudur.

Uyulması gereken yalnızca Allah’tır/Kuran’dır. Peygamber hayattayken ona uyulur çünkü 2:285, 7:157 ve daha bir çok ayete göre Peygamber keyfine değil, Allah’ın emirlerine uyar. İnananlar Allah’ın emirlerine göre hareket eden lidere de uyar (4:59). Bu emrin [Allah + Peygamber sünneti + Politik liderin sünneti] anlamına gelmediği açıktır. Ayrıca bkz. 20:90

Şöyle düşünün: Peygamber bize geliyor ve “Elimde tuttuğum bu kitaba uy” diyor. Kitaba bakıyoruz, “Peygamber’e uy, Peygamber de bu kitabı izliyor” diyor. Buradan kitaba ayrı, Peygamber’e ayrı uymamız gerektiğini anlamayız. Ancak gerçekte Peygamber’in elinde hazır yazılı bir kitap yoktu. Bu da [Kitap = Peygamber] anlamına gelir. Yani Peygamber “Allah’a uy” dediğinde “Peki Allah nerede?” diye sormayız (3:79).

Resul, adı üstünde ELÇİdir. Hükümdar bize elçi üzerinden emir yollarsa ve “bana ve elçime itaat edin” derse, bunu hükümdarın YANI SIRA elçiye itaat şeklinde yorumlamayız ki! Bunu anlamak bu kadar zor olmamalı.

PEYGAMBERİN HELAL-HARAM KOYMASI

Sadece “O, çok soylu bir Resul’ün/Elçi’nin sözüdür” (69:40, 81:19) ayetleri bile Resul’ün Kuran dışında dinî emirler vermeyeceğini, telkinlerde bulunmayacağını kanıtlar. Birçok ayette ise “Allah’ın sözü” ifadesi kullanılmıştır. Bunlar farklı şeylerden söz etmez. Hadis/sünnet anlayışı ise Resul’ün Kuran’ın yanında, ona ek olarak verdiği hükümler olduğunu iddia eder. Bu iddia bu ayetlerin anlamıyla çelişir.
Sadece “Resul’e itaat Allah’a itaattir” (4:80) ayeti bile Resul’ün Kuran’ın yanında ikinci bir otorite olmadığını kanıtlar. Resul dinî otorite olması dolayısıyla itaati hak eder. Resul’ü dinî otorite yapan, olağanüstü güçleri ve yetkileri değil, vahiy alması ve aldığı vahyi insanlara iletmesidir (53:3).

Sünnetçilerin Peygamber’in Allah gibi haram-helal kılma yetkisi olduğunu savunmak için kullandıkları ayetlerden biri olan 59:7’deki “Resul size ne verdiyse onu alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun.” ifadesi zekatla ilgili olup gamimetin nasıl pay edileceği yine ayet ile açıklanmıştır. Yasaklama ifadesi genel olarak Allah’ın yasakladığını yasaklama anlamındadır. Peygamber’i Kuran kitabı gibi düşünün. Bugün elimizde kitap var. O gün tamamı yazılı ve yayınlanmış bir metin yoktu. Kuran’ı en iyi bilen adam olarak Peygamber’e soruluyordu. Bugün “Allah’ın ve Kuran’ın emrettiği” veya “Allah’ın ve Kuran yasakladığı” gibi ifadeler kullanmıyoruz. Allah’ın yanı sıra Kuran’ın farz kılma yetkisi var demiyoruz. [Allah + Kuran] demiyoruz. Allah bizimle Kuran üzerinden konuşuyor. Peygamber’in hemşerileriyle de Peygamber üzerinden konuşuyordu.

Peygamber haram ve helal belirleme yetkisine sahip olsaydı bu kendisini Allah’ın yanında dinin ikinci bir kaynağı yapardı. Sözgelimi faizi (riba) Kuran yasaklamıştır. Peygamber buna dayanarak finansal kiralamayı da yasaklayabilir, çünkü finansal kiralamada faiz var. Sözgelimi beyni uyuşturan şeyleri (hamr) Kuran şeytan işi pislik olarak niteler. Peygamber buna dayanarak likörlü çikolatayı sarhoşluk verdiği için aynı kapsama alabilirdi. Bunlar içtihattır, Kuran hükümlerine ek hükümler değil. Kuran hükümlerine ek hükümler koyamazdı. Bunu yaptığı anda peygamberliği ve hayatı sona ererdi (69:40-47, ayrıca 66:1, 17:73-75). Daha Peygamber hayattayken Kuran’la tatmin olmayan ve onun yanında ikinci bir kaynak isteyenlerin varlığı dikkat çekicidir. Bu ayetlerdeki ifadelerin oldukça sert ve kesin olduğuna dikkatinizi çekeriz. Peygamber’in Kuran’da olmayan konularda helal ve haram kılma yetkisi olduğu savı, Kuran’ın eksik bırakılmış olduğu ve hayattaki gelişmelere göre sürekli güncellenmesi gerektiği anlamına gelir. Kuran hep günceldir (6:115). Kuran’da hakkında hüküm verilmemiş konularda Peygamber Allah’ın emrine uygun olarak etrafındakilere danışıyordu (3:159, 42:38).

Kuran’da bir çok yerde “sana şu konuyu soruyorlar… de ki…” ifadeleri var (2:219, 17:85, 33:63…). Bunlar Peygamber’e dinde hüküm koyma yetkisi verilmediğinin kanıtı. Hiç bir yerde denmiyor ki “bir söz/hadis söyle de ona uysunlar” veya “sen uygun bulduğun bir şey göster seni taklit etsinler”. Sahabe sorduğu zaman böyle bir ayet gelmişse, belli ki Peygamber’e o konuda içtihat yapma yetkisi tanınmamış, o konuda Allah’ın belirttiği bir tek doğru var demektir. Her soru üzerine böyle bir ayet geldiğini elbette söyleyemeyiz. Muhtemelen hayatı boyunca on binlerce soruya muhatap olmuştur. Ayet gelmediği zaman belli ki daha önce sorulan soruyla ilgili ayet gelmiş ve Peygamber’in bundan hüküm çıkarması/içtihat yapması bekleniyor. Gece kalkıp sakin kafayla uzun uzun Kuran çalışmasının amacı bu hikmeti elde etmektir. Veya soru dinle ilgili olmayabilir ve bu durumda Peygamber fikrine saygı duyulan herhangi bir insan veya politik lider olarak bildiğini söyleyecektir (2:159, 42:38).

PEYGAMBER’E SADECE KURAN VAHİY EDİLDİ

Peygamber’e Kuran’ın yanında Kuran’ın bir benzeri inmemiştir. Kuran’ın BENZERİ yaratılmamıştır (52:34). Peygamber’e sadece Kuran’ın indirilmiş olması acaba bu insanlara yetmiyor mu (29:51)?
7:203 ayetinden Peygamber’e bazen uzun süre vahiy gelmediğini anlıyoruz. 5:67 ayetinde ise Peygamber’den aldığı her vahyi insanlara iletmesi isteniyor. Bu iki ayet Peygamber’in görevi süresince her yaptığının gizli vahiylere dayanmadığını kanıtlamaya yeter.

Peygamber’in Kuran dışında vahiy aldığını iddia edenlerin yanıtlaması gereken birçok soru var: Allah neden vahyin bir kısmını Kuran, bir kısmını Sünnet olarak indirmiştir? Veya insanlar neden vahyin bir kısmını Kuran adıyla yazılı olarak iletmiş, bir kısmını Sünnet adıyla sözlü olarak iletmiştir?
Sünnetin bir kısmının vahiy, bir kısmının içtihat olduğu iddiasını da değerlendirelim. Hangi sünnetin vahiy, hangisinin içtihat olduğu nasıl bilinecek? Bizzat bu ayrım sünneti tartışmalı hale getirir. Peygamber’den sonra kimseye vahiy gelmeyecektir (33:40). Bu durumda Kuran’ın her çağda uygulanması imkansız olacaktır. Bu durumda Kuran evrensel olmayacak, yalnızca 7.yy Araplarına gelmiş olacaktır. Elimizdeki mushaflar yalnızca birer hatıra değerinde olacaktır.

Kuran’da belirtilmeyen konularda Peygamber’in hüküm vermesi doğaldır. Hayatın değişen koşullarında adalet olsun, ekonomik olsun yeni hükümler vermek, yeni kurallar koymak zorundayız. Kuran bir salt yasa kitabı değil. Kuran’ın yoluna uygun olduğu sürece yeni hüküm verebiliriz, vermek zorundayız. Evet Peygamber bir örnektir, ve Kuran’da olmayan konularda hüküm vererek bu zorunlu uygulamanın örneğini vermiştir. Peygamberin her türlü davranışının vahiy ürünü olması, onu insan olmaktan çıkarır, bir robota çevirir. Çünkü bu durumda akıl, vicdan, sağduyu, merhamet, yanılma kapasitesi gibi insani özelliklerden arı olur. Peygamber’in hatalarından, yanılgılarından bazıları Kuran’da yer alır (8:67, 9:43, 10:99, 33:37, 80:1-10, ayrıca 11:12). Bu ayetler Peygamber’in her davranışının ve sözünün vahiy ürünü olmadığını kanıtlar. Bu ayetler Kuran’a boşuna konmamıştır. Bunlar Peygamber’in hem yanılabileceğinin, hem de Kuran dışında hüküm (içtihat) verebildiğinin delilidir. Ancak Peygamber’in Kuran’ın henüz tamamlanmamış olması nedeniyle kendi aklı ve vicdanıyla vermek zorunda kaldığı hükümlerden ideal olmayanları, hatalı olanları, Kuran onun Peygamberliği süresinde tamamlanarak düzeltilmiştir. Ayrıca hiç hata yapmamış, hiç günah işlememiş bir peygamber ne için af dileyecektir (40:55, 47:19, 110:3)?

Hadis yanında kimi zaman başvurulan siyer (Peygamber’in ve sahabenin hayatı) kaynaklarına göre, sahabe Peygamber’in hüküm ve uygulamalarına itiraz edebilmiş, onunla tartışmış, kimi zaman fikrini değiştirmeye zorlamıştır. Bu kaynakların doğruluğu elbette tartışılır, ancak bu hikayeler, bunları hadislerle birlikte doğru kabul edenlerin kendileriyle çeliştiğini gösteriyor. Zaten Kuran Peygamber’in kişiliğine her konuda kayıtsız şartsız itaat etmeyi değil, İYİ (maruf) İŞLERDE itaat etmeyi emreder (60:12). Kayıtsız şartsız itaat edilecek olan Allah’tır, [Allah+Peygamber] değil. Peygamber’e itaat Kuran’ın koyduğu hükümlere itaat anlamındadır. 4:79-80 ayetlerini inceleyin.

Peygamber hükümleri gizli vahiylerden çıkarıyor idiyse, vahiy almayan insanların onu örnek alması ve izinden gitmesi beklentisi ne kadar gerçekçi? Kendinizi sözgelimi Ömer’in yerine koyun. Boş bulduğunuz her vakit büyük bir hevesle Kuran çalışıyorsunuz. Amacınız onu iyi öğrenip, belki ezberleyip ondan hüküm çıkarmak ve uygulamak. Bir de bakıyorsunuz, Peygamber’e bu hükümler doğrudan vahiyle geliyor! Onun yanlış hüküm çıkarma gibi bir endişesi yok. Siz istediğiniz kadar çalışın, çabalayın, Peygamber’e Kutsal Ruh ve kudus geliyor! Sonra da halife oluyor, onun izinden gitmeye çalışıyorsunuz. Aklınızda hep şu var: “Peygamber olsaydı bu durumda ne yapardı?” El cevap: “Ne yapacağı ona söylenirdi! Kuran’ı hüküm çıkaracak kadar öğrenmesine de gerek yoktu!” Kuran, yanında gelecek gizli bir vahiy olmadan uygulanamıyorsa Peygamber olmayanların onu uygulaması beklenemez.

Kuran’dan anlıyoruz ki, bu dünyadan nefsimizi arındırıp, şeytanın tuzaklarından -gerekirse o tuzaklara düşerek, günahı, başarısızlığı tecrübe ederek- kurtulup, doğruyu yanlışı ayırt etmeyi öğrenerek gitmemiz gerekiyor. Şayet Peygamber’e hata yapmamasını sağlayacak vahiyler geliyor idiyse, hataya, günaha düşmeden, kötüyü tecrübe edip onu tadarak ondan uzak durmayı öğrenmediyse bu sınavı nasıl başarıyla geçmiş olabilir? Bazıları iyice kendini kaybederek onun peygamberliği süresince şeytandan korunduğunu iddia ediyor. Şeytandan özel olarak korunan kişi iyiyi kötüyü nasıl tanır da ayırt eder, nefsini nasıl arındırır bunu izah edebilir misiniz?

Peygamber olağanüstü güçleri olan birisi olsaydı, onun da bizim gibi bir insan olduğunu Kuran’ın hatırlatmasının ne anlamı olurdu? (18:110, 41:6) Dikkat edin, her iki ayete de bu hatırlatıldıktan hemen sonra ortak koşmaktan söz ediliyor. Kuran’da kelimeler rastgele seçilmemiştir. Cümlelerin yeri rastgele değildir! Ayrıca bkz. 17:93

Peygamberin sünneti vahiy kaynaklı değil ise içtihattır. Başka bir seçenek mi var? Peygamber’e vahiy gelmediği kabul ediliyor ise onun sünnetinin izlenmesinin mecbur olduğu savı zaten çöküyor, çünkü bu durumda “Peygamber kimin sünnetini izliyordu?” sorusuna yanıt bulmak imkansız.

PEYGAMBER SADECE KURAN’LA UYARIR

Resul’e düşen TEBLİĞDEN BAŞKASI değildir (5:99, 13:40, 16:35, 42:48). Tebliğ etmezse görevini yapmamış olur (5:67). Dikkat edin, “…görevini yapmamış olursun” uyarısı başka hiç bir ayette geçmez. Kuran’da hiç bir kelime rastgele seçilmiş değildir. Resul’ün görevi Kuran’dan başkasının tebliği değildir (69:40-47). Kılavuzluk (hidayet) ise Allah’a aittir (16:9, 92:12). Resul, elçilik görevini sadece kendisine verilen vahiy ile yerine getirmiştir (2:170, 6:50, 6:106, 7:3, 7:203, 10:15, 10:109, 33:2, 46:9), dolayısıyla hadisleri reddedip Müslümanlar olmakta yanlış bir şey yoktur (2:23).

Varsayalım 7.yy Mekke’sindeyiz. Bir adamın Allah’ın elçisi olma iddiasıyla ortalıkta dolaştığı haberi geliyor. Allah size lütfetti, anında yalanlamak yanılgısına düşmediniz. İşin aslını merak ettiniz. Kendiniz adamı görüp karar vermek istediniz. Vardınız yanına. “Sizin için böyle böyle diyorlar. Anlatın bakalım” dediniz. Muhammet bin Abdullah’ın size diyeceğini sanıyorsunuz? Elbette ki size kendi fikirlerini değil, ayetleri okuyacaktır (6:51, 50:45, ayrıca 43:5). Bunun üzerine bir karar vereceksiniz. Ya bu adamın doğru söylediğine, elçi olduğuna, okuduğunun Allah sözü olduğuna inanacaksınız, ya da bu adam hakkında size arkadaşlarınızın aktardığı her ne ise ona inanacaksınız. Öyle ya, sizin halihazırda bir dininiz var. Bu dinin ileri gelenlerine, bu dinin öğretilerine, söylencelerine inanmaya devam edeceksiniz. Bildiğiniz tanrıya/tanrılara kulluk etmeye devam edeceksiniz. Şimdi 21.yy Türkiye’sindeyiz. Ona hala deli/kurnaz/politikacı/sahtekar diyenler var. Allah size lütfetti ve anında yalanlamak hatasına düşmediniz. İşin aslını merak ettiniz. Peygamberi kendiniz dinlemek istediniz. Ne yapacaksınız? Hadis kitabı mı okuyacaksınız? Peygamber iddiasında bulunan insan artık hayatta değil ama Allah’tan getirdiğini iddia ettiği mesajı hala hayatta. Peygamber artık her dili konuşuyor. Onu dinlemek için dilini biliyor olmanız da gerekmiyor. Onu dinlemek üzere Kuran’ı elinize aldınız. Size ne anlatıyor? Kendi fikirlerini mi? Allah’ın sözlerini mi? Bunun üzerine bir karar vereceksiniz. Ya bu adamın doğru söylediğine, elçi olduğuna, okuduğunuzun Allah sözü olduğuna inanacaksınız, ya da bu adam hakkında size arkadaşlarınızın aktardığı her ne ise ona inanacaksınız. Öyle ya, sizin halihazırda bir dininiz (her ne ise) var. Bu dinin ileri gelenlerine, bu dinin öğretilerine, söylencelerine inanmaya devam edeceksiniz. Bildiğiniz tanrıya/tanrılara kulluk etmeye devam edeceksiniz. İki örnek arasındaki paralelliği gördünüz mü? 7.yy Mekke’sinde önünde secdeye kapanılan heykeller filan yoktu. Mekke’nin İbrahim’in yolundan gittiğini düşünen, yoldan çıkmış insanlarının elinde Allah’ın mesajı var mıydı? Varsayın ki vardı ama okumuyorlardı. Onun yerine dinin ileri gelenlerini dinliyorlardı. “din bilginleri bize yeter” diyorlardı. Şimdi elimizde Allah’ın mesajı var. Fark etti mi? Okumuyoruz. Akıl verenimiz çok. Dinin ileri gelenleri, anamız, babamız, atamız bize yetiyor. Öyle mi?

Allah bize yeter (4:45, 3:173, 8:64, 9:129, 33:3, 39:38, 65:3…). Peki Allah bize nasıl yetecek? Allah bize nasıl yol gösteriyor? Vahiy alanımız var mı? Yok. Allah bizimle Peygamber aracılığıyla, Kuran’da konuşuyor. Ancak onu dinlersek bize yol gösteriyor.


III.         Hikmet (bilgelik)

Hikmet peygamberlere özgü değildir. Kuran’dan anladığımız şudur ki, hikmet Allah’tan Kuran aracılığıyla gelir (17:39, 33:34, 36:2, 43:4, 43:63, 54:5). Hikmet Kitap’ın içindedir, başka yerde değil. Bu, Kuran’dan gelen bir biliş, bir hüküm çıkarma kabiliyetidir. Okuyup çalıştığımız zaman edindiğimiz reçetedir. Sözgelimi bu yazıda atıfta bulunduğumuz ayetler üzerinden yaptığımız hüküm çıkarma işi hikmettir. Hikmet, hüküm çıkarmak olup, aynı kelime kökünden gelmektedir.Kuranda inzal edilen hikmetler ise hüküm ayetleridir. Kuran’da birebir “sadece Kuran’ı izleyin, hadise, sünnete, mezhebe ihtiyacınız yok” şeklinde bir ayet yok, ancak bu sonuca yine ayetler üzerinden varabilirim. Hikmeti anlama ve çıkarsama yapma olarak açıklamak sanırız mümkün. Bunu yapabildiğimiz ölçüde de bilge oluruz. Herkes aynı seviyede yapamaz. Ancak en azından çaba göstermemiz gerekir (2:44,219,269, 3:118, 6:50, 6:98, 10:24,98-102, 21:10, 23:68, 34:46, 38:29, 47:23-24, 67:10). Allah kimseye kaldırabileceğinin üzerinde yük yüklemez (2:286). Kimse aptal doğmaz, ancak kendi isteğiyle aptal olur.

Peygamber’in uyarıcılık görevini nasıl yaptığını hiç düşündünüz mü? Gece uyumayıp saatlerce çalışmasının sebebini… Belli ki Peygamber konuşan Kuran gibiydi. Ama birilerinin yanına gidip “Size Fatır suresini okuyayım da dinleyin” demeyeceği belli, bunu salatında arkasında saf tutanlara okuduğu da aşikar. Veya Müslümanların yanına gidip bir cüzü baştan sona okumayacağı… Kendisine din hakkında sorulan sorulara Kuran’ın ilgili ayetleriyle yanıt veriyordu. İşte sorulan soruya yanıt olduğunu düşündüğü bölümleri seçip okuması, yani Kuran’dan konu hakkında hüküm çıkarması hikmettir.

Hadisler

Kuran’ı anlamak kolay (54:17, 22, 32, 40), hadisleri anlamak zordur. Hadislerden “kolayımıza geleni” okumak gibi bir seçeneğimiz yok. Oysa yedi cümlelik Fatiha suresini veya yine yedi cümlelik Maun suresini ezbere bilen ve hatırlayan biri için bunlar müthiş birer yol gösterici. Kuran’ın tamamını anlamak zorunda değiliz (73:20). Bir kısım ayetlerin anlamını sadece bazı kişiler bilir. Örneğin astronomik bir olgu. Bunu en iyi astronom, örneğin ekonomik bir olay bu:nuda ekonomist bilir. Yani uzmanları/alimleri. Dini alimi olmaz. Zira din hayatın kendisidir. Bu ayetleri bahane ederek Kuran’ın tamamının anlaşılmadığını iddia etmek samimi bir Müslüman’ın yapacağı şey değil (3:7, 18:57).

Kuranda hadis (söz) kelimesinin insanlar için kullanıldığı zaman olumsuz anlamda olması dikkat çekicidir (12:111, 31:6, 33:53, 45:6, 52:34. Karşılaştırın: 4:87, 39:23, 56:81, 68:44). Sünnet kelimesi asla peygamberler için kullanılmaz, Allah’ın sünneti şeklinde veya anlamında kullanılır (17:77, 33:38,62, 35:43, 40:85, 48:23). Bu ayetlerde Peygamber’i örnek almak konu edilmez.

Peygamberin bile bilmediği münafıkları bizler nasıl bilebilir ve o hadise güvenebiliriz. Ravinin güvenirliliğini kanıtlamayı nebi dahi bilmez iken, hadisciler mi biliyor. Rabbin bildiğini, bizlerde biliriz diyen rablik taslar. Bu nedenle din adamlarını erbab edinmemeliyiz. (9:31, 3:64, 3:80)

Hadis usulü denen şeyin varlığı bir oksimoron. Bu anlayış bir hadisi çeşitli varsayımlar ve makul akıl yürütmelerle değerlendirip hakiki olup olmadığı hakkında karar verilebileceğini öne sürer. Çelişki şurada: Her bir hadisi bu şekilde gözden geçirecek olursak, sonuçta bütün hadislerin sahte, şüpheli, zayıf vb. olduğuna kanaat getirme olasılığımız var. Yani hadis usulü kullanarak hadisler toptan inkar edilebilir. TÜMÜNÜ inkar etmekle BAZILARINI inkar etmek arasındaki fark, EN AZ BİR hadisin kabul edilmesidir. Yani sadece Kuran’ı izleyen birisi, bir hadis seçip onu kabul ettiğini söylerse bu onu sözde inkarcılıktan, sapkınlıktan kurtaracaktır. Peki o zaman suçlanmaktan, kınanmaktan kurtulacak mıdır? Cevabını kendiniz verin. Bir hadisi kimi hadis uzmanı kabul eder, kimisi etmez, diğerinin yanıldığını düşünür. Bu mezhepleşmeyi doğurmaktadır ve doğurmuştur. Birinci çıkmaz şu: Bir araya gelip üzerinde uzlaşılan hadislerin bir listesi hazırlanmamıştır. İkinci çıkmaz şu: Bazı hadislerde yanılabilen uzmanın diğerlerinde yanılmadığının kanıtı nedir? Sonuçta hiçbir uzman somut ölçütlere göre karar vermiyor. Buyurun size hadisçilerin çözmesi gereken üç çelişki…

Çelişen veya uyduruk deyimle birbirini “nesih” eden hadisler vardır ama ayetler birbirini nesih etmez (2:85, 4:82, 6:38, 15:90-91) .

Hadisler incelendiğinde çoğunun İncil’deki hikayelerden Yahudi’lerin hikayelerinden kopyalanmış olduğu görülür. Bu konuyu inceleyen ve benzerlikleri bire bir listeleyen çok sayıda eser var. Kimi Sünnet taraftarı “İsrailiyyat” denen bu gerçekten, sanki hakiki hadislerin içine uydurma söylenceler karıştırma eylemiymiş gibi söz eder. Halbuki binlerce mistik hikaye uyduracaksanız önceden uydurulmuş hikayelerden yardım almanız normaldir. Bu kopyalamanın izleri hadisler üzerinden tefsirlere kadar girmiştir.

Kulaktan kulağa oyununu bilirsiniz. Söz her aktarımda aşınır. Zincirdeki halka sayısı ne kadar çoksa sözün uğradığı bozulma o kadar büyür. Hadisler en iyi ihtimalle dört nesillik rivayet zincirine dayanmaktadır. Birincisi, Buhari’nin kitabı yazdığı varsayılan hicri 250 civarı ile Peygamber’in öldüğü yıl arasında dörtten fazla nesil geçmiştir. İkincisi, bu dört aktarım sırasında sözün bozulmadığını iddia etmek akıl dışıdır. En mükemmel şartlarda nakledilen bir hadis peygamberin söylediğinin suyunun(1) suyunun(2) suyunun(3) suyu(4) olacaktır. Dördüncü suyu iki kez daha sulandırın, çünkü bir iddiaya göre güya en güvenilir kaynak olan İmam Buhari’nin kitabı, Buhari’nin öğrencisi Firevri’nin(5) kitabına dayanarak yazan Yununi(6) tarafından kaleme alınmıştır (youtube.com/watch?v= pwwbo4jrMbY). Yununi’nin kitabı Buhari’den 500 yıl sonra yazılmıştır. Diğer hadis kitapların İslam coğrafyasındaki üniversitelere yayılması da beşinci yüzyılı bulmuştur. Rafımızda duran en iyi hadis kitabı, 750 yıl öncesinden söz taşıyor. Şimdi tırnakları sayalım: Yununi dedi ki: ““““““““Firevri dedi ki: “““““““İmam Buhari dedi ki: ““““““Ali dedi ki: “““““Veli dedi ki: ““““Ahmet dedi ki: “““Ebu Hureyre dedi ki: ““Peygamber dedi ki: “böyle böyle.”””””””” Bu tırnakların sayısı 100’e kadar çıkmaktadır.

Allah’a teslim olmuş olanlar herhangi bir dini iddia ile gelenlerden kesin kanıt beklemelidirler (2:111, 6:57, 8:42, 14:10, 17:36, 21:24, 27:64, 28:75, 29:36, 52:38). Kanıt yükümlülüğü iddia sahibine aittir. İsnat kanıt değildir, doğrulanamaz. İsnat insanların ürünüdür. İnsanlara gerçeği gösteren Allah’tır (10:35). Dinin kaynağı olarak Allah’tan başkası yalandır(10:32-33, 31:30).

Allah düşünenlerin ve imanı olanların (yani EMİN olanların) dinî kaynak olarak Kuran’dan başkasını izlemeyeceklerini söylüyor (45:2-6). 6. ayetteki HADİS kelimesine dikkat. Birisi izlenecekse, bu sadece kendisine kitap verildiği içindir(9:31). İslam Kuran’la tamamlanmış ve mükemmel olmuştur (5:3). Dolayısıyla Kuran’ın yanında ikinci bir kaynağı şart koşmak İslam’la bağdaşmaz. İnsan sözünü (hadis) Allah sözüne (Kuran) eklemek, ortak etmek için geçerli bir sebebimiz yoktur. Tanrı tektir (112:1), hükümde ortağı yoktur (6:163).

Kuran’da Kuran’la tatmin olmayan, ondan çekinen, onun yanında ikinci bir kaynak arayanlar tasvir edilmiştir. 10:15 ayetindeki “…bundan başka bir Kuran getir” ifadesinden kasıt Kuran’ı değiştirmek değil, onun yanında, ona ek olarak yeni bir söz getirmek anlamında. Çünkü ayetin devamında zaten “veya bunu değiştir” ifadesi vardır. 6:19 ayetini inceleyin. Allah’tan başka tanrı olmadığı ifadesinin “Bu Kuran bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım.” cümlesini izlemesi nasıl anlaşılmalıdır?

Hadisler Kuran’ın tefsiri ise, her ayeti tefsir eden bir hadis bulunması gerekmez mi? Bin yıldır 6000 küsur ayetle hadisleri eşleştiren bir liste hazırlanmamış olması ilginçtir. Çünkü böyle bir liste hazırlama teşebbüsü hadislerin tefsir olmadığını gözler önüne serecektir. Kuran’ın en güzel tefsiri kendisidir (25:33, ayrıca 75:19). Buna yetkin olan ALLAH’dır.

Hadis kitaplarına inanırsanız Peygamber resmi, müziği de yasaklamıştır. Halbuki geleneksel olarak Kuran müzikli okunur, hayvanlar müzikli ses çıkarır, televizyon ve internet resimden ibarettir ve şu anda bunu bilgisayar ekranından okuyorsanız bir resme bakıyorsunuz! 5:5,87, 7:32, 16:116’yı inceleyin.

Hadislerin hakikiliğine inananların pek azı bunların kaynağını merak etmiş, merak edenlerin pek azı bu kaynakların güvenilirliğini sorgulamış, sorgulayanların pek azı binlerce sayfalık hadis kitaplarını okumuş, okuyanların da pek azı hadis öğretisini bir yaşam biçimi olarak benimsemeyi denemiştir. Yani aslında inancını ciddiye alıp gereğini yapıp hadisleri savunuyor olması gerekenler azınlığın azınlığının azınlığının azınlığıdır!

Hadislerin hakiki olup olmadığı tartışması ayrı bir tartışma, bunların Kuran’ın yanında dinin ikinci kaynağı sayılması ayrı bir tartışmadır. Bugün çoğunluğun dininin bozuk, Kuran’dan kopuk, esası reddedip ayrıntıda, özü reddedip şekilcilikte boğulmuş bir din olduğunu itiraf etmek gerekir. Sonuç temelli bir değerlendirme yaparsak, gidilen yolun doğru yol olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü inananlara bu dünyadaki hayat da iyi olacaktır (3:148, 5:66, 14:27, 24:14, 40:51…)

Kutsi hadis uydurmaları

Kutsi hadisler Peygamber hadislerinden de büyük bir felakettir. Kuran’ın tamamlanmış, mükemmel bir kitap olduğu kabul edenlerin Allah’ın bu kitapla aynı zamanda indirdiği fakat bu kitabın dışında bırakmaya karar verdiği sözlerinin olduğu iddiasına inanmamaları doğaldır. Şimdi bu iddiayı inceleyelim.

1) Peygamber hadislerini dini kaynak kabul edenlerin hiçbirinin kutsi hadisleri reddetmemesi ilgi çekicidir. Kaynak olarak benzer olabilirler ama kavram olarak Peygamber hadisi ve kutsi hadis tamamen farklıdır. Birisi Peygamber’e atfedilen söz, diğeri Allah’a atfedilen sözdür. Ancak Allah’a atfedilen bir de kitap vardır. Peygamber sözlerinin ve sünnetinin takip edilmesini savunmak ile Allah’ın Kuran’ın dışında bırakmayı seçtiği sözlerinin olduğunu savunmak birbiriyle hiç ilgisi ve ortak yanı olmayan iki ayrı davranıştır. Birinci davranışı sergileyenler Peygamber’e atfedilen her sözün hakiki olmadığını iddia edip doğru veya yanlış ölçütlerle bunları ayıklarlarken, yine Peygamber üzerinden Allah’a atfedilen sözlerin gerçekliği kavramını topluca sorgulamayı seçmemiş olmaları ilginçtir. Bu belirgin farkın görülememesinin muhtemel nedeni eleştirel okuma ve düşünme alışkanlığının olmamasıdır. Zira Kuran’ı yetmediğini iddia edenlerle doğru yolu bulup esenliğe kavuşmada aklın işlevinin kısıtlı ve önemsiz olduğunu iddia edenler aynı anlayışın takipçisidirler. Çoğu zaman da aynı kişilerdir.

2) Kuran’ın eksiksiz olduğunun kanıtlarını sunduk. Kuran’ın eksiksiz olduğunu sözde kabul edip Sünnet’in onun uygulanışı olduğunu iddia eden, Allah’ın bazı sözlerini neden hadis yazıcılarının kaderine terk ettiğini açıklamalıdır. Hadislerin de korunmuş olduğunu iddia edenler bir sonraki maddeye geçebilir.

3) Kutsi hadislerin hakiki olduğunu iddia eden, Allah’ın neden vahyin bir kısmını Kuran’ın dışında bıraktığını açıklamalıdır. “Allah bilir” geçerli bir yanıt değildir çünkü hiç bir şeyin Kuran’ın dışında bırakılmadığını açıkça belirten ayetler vardır, ama bu iddianın dayandırılabileceği tek bir ayet yoktur (6:38-39,114-115).

4) Kutsi hadisler Allah’ın sözü ise ve hükmü Kuran’la aynıysa, Peygamber neden sadece Kuran’ı terk etmemizden şikayetçidir (25:30)? Kutsi hadisleri de terk etmemizden şikayetçi olması gerekirdi.

5) İnsana iftira bile en büyük suçlardan biri iken, Allah’a iftiranın size ne kazandırabileceğini düşündünüz mü? Kuran’da Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir ifadesi defalarca geçiyor (3:94, 4:50, 5:103, 6:21, 7:33,37, 10:17, 11:18, 29:68, ayrıca 2:80, 6:93,138,150, 7:28, 10:59,68-69, 16:116, 17:36, 31:6, 39:60, 61:7). 5:103 ayetinde Allah’a iftira etmek ve aklı işletmemek davranışlarının yan yana oluşuna dikkat edin. Tabi ki hiç bir ayetin kendileri hakkında olmadığını iddia edenler bu uyarıları da üzerlerine alınmayacaklardır. O halde Pascal’ın Kumarı’nı (Pascal’s Wager) bu tartışmaya uygulayacağım. Eğer Allah bunları gerçekten vahiy etmiş ise ve bunların hakikiliğine inanmadı iseniz, Kuran’a sarıldığınız için yine hesap günü yüzünüz ak olacaktır. Peygamber sünnetinden de hesaba çekileceğinizi varsaysanız bile bunlar Peygamber sünneti olmadığı için kaybettiğiniz bir şey yoktur. Öte yandan eğer Allah bunları vahiy etmemiş ise ve siz bunlarla kalbinizi ve imanınızı kirletmişseniz, bu iftiraları başkalarına ileterek onların da imanlarını kirletmişseniz durumunuz gerçekten vahim. Evet kutsi hadisler Kuran’a ek emirler vermiyor olabilir, ancak bu iftiralar Allah tasavvurumuzu, algımızı kirletiyor. Allah’ı en güzel isimlerle ve sıfatlarla anmamız gerekirken ona insan sıfatları, eksiklikler yakıştıran bayağı iftiralarla anmış oluyoruz. Halbuki her gün namazda O’na defalarca münezzehsin (subhan) diyoruz, O’nu tenzih (tesbih) ediyoruz. Allah’ın hangi yakıştırmadan münezzeh olduğunu, O’nu hangi sözden tenzih ettiğimizi hiç düşündünüz mü? İnanın bu satırları yazarken bile midem bulanıyor.

Şirk tehlikesi

Kuran’dan anladığımız, İbrahim’in zamanında heykelleri/temasiller yapılan tanrıların, binlerce yıl sonra Muhammed Peygamber zamanında isimlerden ibaret hale geldiğidir. Tanrı heykelleri fikrini Mekke müşrikleri büyük ihtimalle gülünç bulurlardı. Zira kuran onların isimlere uyduklarını/taptıklarını söylemektedir. İbrahimi İbrahim yapan putları kırması idi. İbrahimin yolunda olduğunu söyleyen müşriklerin teasilleri yoktu. Gerek Kuran’daki bilgilerden, gerek tarihi bilgilerden insanların dinlerinin geliştiğini öğreniyoruz. Bu gelişme sadece dini değil, felsefe, bilimsel düşünce gibi tüm zihinsel dünyamızı kapsıyor. Giderek karmaşıklaşan hayat ve zenginleşen zihin dünyamızda şirk, yani Allah’ın yanı sıra tanrılar edinme hatasından daha çok çekinmemiz gerekir. İbrahim’in zamanında şirk görünür haldeydi. 7. yüzyıl Mekke’sinde isimlere indirgendi. Bugün şirkin isimlerden de bağımsız, daha sinsi, belirsiz biçimlerinin farkına varıp korunmamız için kendimizi tekrar tekrar gözden geçirmemiz gerekir (7:99, 59:18). Mesela sözde Peygamber sevgisi üzerinden gelen sinsi şirk günlük konuşmamıza kadar bulaşmıştır (“Allah, Peygamber aşkına!”, “Ya Rabbim, ya Resullullah” gibi). Kuran’ın yarısından fazlasının şirkle ilgili olması boşuna mıdır? (bkz.12:106)


IV.           Sonsöz

Hadise, siyere, sahabe biyografilerine, eski zaman ulemasının görüşlerine ayrılan mesai Kuran’ı anlamaya ayrılsaydı bugün çok daha aydınlık günlerde olurduk. Sünneti bile en yakın iki kaynaktan, yani Medine Sözleşmesi ve Medine Şehir Devleti Başkanı’nın diplomatik yazışmalarından araştırmamış, kim olduğu belirsiz adamların iddialarının peşinden gitmişiz. Peşinden gidilen gerçekten Sünnet olsa yine iyi! Sünnet diye ağızlara, kalemlere dolanan şey; sonsuz hayatımıza en küçük katkısı olmayacak, ayyuka çıkmış adaletsizliğe, zulme, kahra en küçük bir iyileşme getirmeyecek olan ipe sapa gelmez ayrıntılar. Müslüman’ım diyen on kişiye sorsak Fatiha’nın anlamını, onu da bırakın Rahman’ın anlamını söyleyemeyecektir. Ama sağ ayak, sakal gibi bir iki sözde Peygamber sünneti, bir iki uydurma hadis kulağına ilişmiştir.

İslam, din adamlarının elinde namaz, oruç, zekat ve hacca indirgeniyor. Oysa din, ahlaki değerler sistemidir. Kuran’ı okuyan bunu fark eder. Hayat bir sınavdan çok okul, yarış veya çaba olarak tanımlanmayı hak ediyor. Her gün bir şeyler kazanmamız, bir şeyler öğrenmemiz gerekiyor. Her Cuma hutbesinde hadis okunuyor. Henüz bir Cuma hutbesi duymadık ki, bir ayetin anlamı üzerinde düşünceler üretilsin, Kuran’dan cemaat dağılınca hayatında uygulayabileceği bir hüküm çıkarılsın. Bu durumdan rahatsız değilseniz ne mutlu size. Yolunuz açık olsun. Ben bu duruma üzüldüğümüz için bunu yazıyoruz.

Cumhurun gittiği yol, yani sünnet+mezhep+icma+ulema+cumhur+vs. yolu doğru yol ise, bu kadar insanın İslam’dan kaçması, İslam uluslarındaki kavga, adaletsizlik, haysiyetsizlik, yoksulluk, cehalet, kepazelik nasıl açıklanabilir? (karşılaştırın:20:124-127, 3:146-148) İslami keşfedenler, “sonradan” Müslüman olanlar (sanki doğuştan Müslüman olunabiliyor) büyük çoğunlukla Kuran’ı okuyarak din değiştiriyorlar, diğer sözde kaynakları değil. İslam’ı benimsedikten sonra sözde ikincil kaynaklarla orijinal kaynağı bağdaştıramayanlar çareyi İslam’ı terk etmekte buluyorlar. Bu durum Jeffrey Lang’in kitaplarında örnekleniyor.

Biz hadis savunuculuğunu (okurluğunu bile değil, savunanların çoğunluğu okumuyor, zaten okuyup uygulasalar hayatları çekilmez olur veya İslam’ı terk ederler) Filistin yarasına benzetiyoruz. Filistin’de Allah’ın tüm Müslümanları sınadığını düşünüyoruz. Nasıl bitmek bilmeyen bir tecavüz var ve nasıl 1 milyarlık ümmet kılımızı kıpırdatmayarak aşağılanıyor, rezil oluyorsak, hadisler üzerinden İslam’a, Peygamber’e ve Allah’a yapılan hakarete de 1 milyar Müslüman’ın yapacağı tek bir savunma yok. Filistin’i durduramıyoruz (Çok laf üretiyor “van minut” diyor sonra ihaleleri topluma çaktırmadan onlara veriyoruz,) çünkü Allah’ın birbirinize sarılın emrine karşı geliyoruz. İslam’a yapılan aşağılamaya da karşı gelemiyoruz çünkü Allah’ın YALNIZCA KURAN’I İZLEYİN emrine karşı geliyoruz. İkisi de ibretlik. Üzülerek seyrediyoruz.
Kuran’ın dinin kaynağı olarak yeterli olduğu savı, adı duyulmuş ve duyulmamış pek çok yazar tarafından dile getiriliyor. Bu yazarların tezlerini tek tek çürütene henüz rastlamadık. Hadis, sünnet, icma, mezhep gibi kaynaklara inanıyorsanız ve sadece Kuran’ı izleyenlerin sapkın olduklarına inanıyorsanız bu sapkınları uyarmak görevinizdir. Görevinizi yerine getirin ve bu tezleri çürütün, sapkınları yola getirin. Sapkınlara doğru yolu gösterenden Allah razı olsun. Bu sapkınların İslam’a verdiği zararın önüne geçin. Allah rızası için dininize hizmet edin. Bu, dinine sahip çıkanlara ve ilahiyatçılara meydan okumadır. Bu yazıdaki bütün maddeler sizin tarafınızdan TEK TEK çürütülene kadar dininiz kan kaybetmeye devam edecek ve bunun hesabı sizden sorulacak.

Ek: Tartışma hakkında bir gözlem

Bu bölümde ayrıca değinmek istediğimiz bazı konular var. Sadece Kuran’ın izlenmesi gerektiğini savunanlar ile yanına en azından Sünnet’i koymak gerektiğini savunanlar arasındaki tartışmada ilginç boşluklar var. Mesela “Kuran yeter ama Sünnet’ten de mümkün olduğunca faydalanalım” şeklinde bir tezi savunan yok. Kuran’ın yettiğini ve Sünnet’in varlığını iddia etmek farklı, Kuran’ın yetmediğini ve Sünnet’le birlikte yeteceğini iddia etmek farklı şeyler. İlkini haklı çıkaracak deliller zaten yok, ama dikkat çekmek istediğimiz bu değil. Israrla ve haklı veya haksız herhangi bir gerekçeyle Kuran’da bir yetersizlik aramak ve bundan müsterih olmak nasıl bir psikolojidir? Bunun üzerinde düşünün.

[Kuran + …] anlayışındakiler “Sadece Kuran”cılara genellikle şu suçlamalarda bulunurlar:

1) Üsluba takılmak
Dili kullanma, hitap etme, iletim araçlarını kullanma, çıkarım yapma üslubu… Bu suçlamayı yöneltenler derdinizin ne olduğundan çok derdinizi nasıl anlattığınızla, sözlerinizden çok jest ve mimiklerinizle, boyunuz posunuzla, mazruftan çok zarfla ilgilenirler. Yüzeysellik bir yana, bu tavır genellikle tezleri çürütemeyen, çaresiz kalan insanların tavrıdır.
2) Aşağılamak
Sadece Kuran’ı izleyenlerin dini anlayamadığı veya yetkin olmadığı suçlamasıdır. Sadece Kuran anlayışını savunanları sık sık cüretkarlıkla, hadlerini bilmemekle suçlarlar. Bunu önceki bölümlerde tartıştım. Kendileriyle aynı fikirde olan bol unvanlı, etiketli, diplomalı (bazen uzunca bir sakal da diploma yerine geçer) birilerinin varlığının haklı olmalarına yettiğini düşünürler. Bu unvanlı birileri muhtemelen bu yazıyı ciddiye alıp “polemiğe girmeye” “tenezzül” etmeyecektir.
3) Çarpıtma
Birisini yapmadığı şeyleri yapmak, söylemediği şeyleri söylemekle suçlamak ne kadar adil olabilir? Peygamber’in olağan üstü güçleri olmadığını söyleyerek onu aşağılamakla, Peygamber’in Kuran’ı yorumlama yetkisi olmadığını, Kuran’ın rasyonel olduğunu söyleyerek Kuran’ı aşağılamakla suçlanmak bunlardan bir kaçı. Bunlar çarpıtmadır. Müslüman doğru söze iftira karıştırmaz. İftira Kuran’daki en büyük suçlardan biridir. Eleştiriler kaynak göstererek, deyim yerindeyse nokta atışı yapılarak yanıtlanmalıdır.
4) Niyet okumak/Etiketlemek
Sadece Kuran’ın savunulmasının ardında gizli ajandaların, art niyetlerin olduğu suçlaması. Örneğin Muhammed Peygamber sanki Müslümanların birleştirici unsuruymuş gibi, onu devreden çıkarıp Müslümanları bölmek istemekle suçlarlar. Tipik bir, yalanın daha fazla yalanı, iftiranın daha fazla iftirayı gerektirmesi durumu. Halbuki doğru söze sahip lazım değildir. Söyleyene değil, söylenene bakılır. Burada gördüğünüz savlardan bazılarını başka kaynaklarda görmüş olmanız, beni o insanların dostu/yoldaşı/işbirlikçisi yapmaz. İronik bir şekilde gelenekçi ve mezhepçi öğretilerin peşinden gidenler kendilerinden farklı düşünenlere bir etiket, bir kamp yakıştırma telaşı içindeler. Kuran’ı dikkatli okuyun. Tek başına topluma karşı gelen “asi”lerin iyi örnekleri var. Bunun yanında geleneğe, çokluğa tabi olanların kötü örnekleri var. Herkesin fikrinde özgür olmasını ve fikrinden dolayı kimsenin kınanmamasını savunuyorum. Yeryüzünde 7 milyar insan var ise ve 7 milyar ayrı fikrin olması gerekir. Hepsi bir yana, herhangi bir kampa dahil olsam dahi bu, tezlerimin hiçbirini çürütmez.
5) Başka tartışmalara zemin hazırlamakla suçlamak
İlginç bir şekilde hiç söylenmemiş olanlar söylenmiş varsayılıp daha korkutucu görünen bir tartışmaya zemin hazırlamaktan bahsedilir. Başka bir tartışmaya zemin hazırlamak genelde politik ortamda görülür. Bu tartışma içeriği bakımından politik talepler veya doğrularla ilgili değildir. “İleride farklı taleplerle gelecekler, taviz vermeyelim” şekline ele almak sakattır. Kimsenin kimseden bir fayda beklentisi yok. Olayın özü, insanları doğruluğa davet etmek, karşıdakine yanıldığını kanıtlamak veya fikirleri ortaya koymaktan ibaret. Kaldı ki yeni tartışmalar, bildiğinden emin olan insanlar için çekinilecek bir şey değildir.
6) Belirsiz kavramlar kullanmak
Ruhanilik, peygamberlik vasfı, alim ciddiyeti gibi kulağa ağır gelen ama ne olduğu belli olmayan bir takım kavramlar kullanarak tezleri tek tek çürütmektense ortalığı dumana boğmak tercih edilir. Bu kişiler aklı dışlar. Onlar için iman geri zekalıların da sahip olabileceği bir şeydir. Tartışmayı kesin delil kabul edilen bir kitap olan Kuran’a fazla atıfta bulunmadan “yürütürler”. Sözgelimi ben bu yazıda 400’den fazla ayete atıfta bulundum.
7) Cımbızla söz seçmek
Tartışmayı odağından uzaklaştırmak, savı çürütülemeyen kişinin kişiliğine saldırmak amacıyla satır aralarından hatalı veya yanılgı içeren, ancak bütüne etki etmeyen ayrıntılar seçilip güya antitezmiş gibi sunulur.
8) Tartışmaya kulağını tıkamak/Tartışma adabına uymamak
Yazıyı bu satıra kadar okudu iseniz büyük ihtimalle bunu paylaşacaksınız. Alacağınız ilk tepkiler muhtemeldir. “Okuma onları”, “bilmem kimin adamıdır o”, “bildiğimiz şeyler bunlar, yeni değil”. “akla fazlaca vurgu yapandan uzak duracaksın”… Biraz daha usta olanları tartışmaktan kaçmak için Kuran ayetlerini istismar ederler (4:140 gibi). Bunların ortak yönü kişinin kafasını kuma gömmesi, dinlemeyi, ardından düşünmeyi, ardından seçim yapmayı, karar vermeyi reddetmesi, bundan korkmasıdır. Hadis ve sünnet inkarı yeni değildir, bunlar bir çok bilimsel eserde sorgulanmıştır. Ancak İslam uluslarındaki cehalet bunlara gözlerini yumuyor. Bu davranış Kuran’da mesajı almaktan özellikle kaçınanların davranışına benziyor. Kuran birçok yerde kendisine karşı çıkanlara “delillerinizi getirin” diyor. Müslümanlar tartışmaktan korkmamalı. Aksine, her sözü dinlemeli, en güzeline uymalı (39:18), okumalı (96:3-7) ve gerçekleri araştırmalılar. Sükut ikrardan gelir.
Ancak tartışmanın bir adabının, yani RASYONEL kurallarının olduğu unutulmamalı. Akla, mantığa uygun antitez getiremediğiniz veya taraftar toplayamadığınız zaman karşıdakine saldırmak, ancak karşı tarafın tezinin daha güçlü olduğu şüphesini uyandırır.

En doğrusunu Allah bilir…






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder