15 Mayıs 2013 Çarşamba

İLMİN KAYNAĞI



 “O halde Allah’ın kimilerinize diğerlerinden daha fazla bağışladığı nimetlere imrenmeyin. Erkekler kendi kazançlarınızdan bir fayda sağlarlar, kadınlar da kendi kazançlarından. Bu nedenle lütfu(ndan size bahşetmesini) Allah’tan dileyin; şüphesiz Allah, her şeyin tam bilgisine maliktir.” (4/Nisa, 32)

Bu çalışmada akıl-vahiy ilişkisinin felsefi tartışmalarına girmek niyetinde değiliz. Bilginin kaynağı ve ona ait tasavvurlarımızın imanımızla, tevhid akidesi ile alakasını gözler önüne sermek istiyoruz. “Bilginin kaynağı nedir?” sorusuna vahyin rehberliğinde vereceğimiz cevabın, akidemizle doğrudan ilgisi vardır. Çünkü bizim akidemize göre, kâinatta “Allah’sız” hiçbir alan yoktur. O halde bilginin yaratan ve yöneten bir rab olan Yüce Allah ile alakası, irtibatı nedir? Bunu ortaya koymak lazımdır.
Yüce Allah’ın İlminin Kapsamı

 “Her şeyin bilgisine sahip olan” anlamındaki el-alîm sıfatının Kur’an’daki benzerleri iki yüz sekiz ayette geçmektedir.

Kur’an’ın on üç ayetinde âlimun; doksan beş ayette alîmun; otuz ayette el-alîmu; yirmi iki ayette alîmen; dört ayette allâm ismi fail kalıplarında; kırk dört ayette ise a’lem ismi tafdil kalıbında lafızlarla Yüce Rabbimizin bilgi, ilgi ve hâkimiyetinin kapsama alanı dışında hiçbir şeyin olmadığı hakikati dile getirilmiştir. Yüce Allah’ın ilminin kapsamı tüm külleri ve cüzleri kapsar, hiçbir ayrıntı O’nun bilgisinin dışında değildir.

Bu ayetlerin ilişkili olduğu konulara baktığımızda, hiçbir zerrenin ve hiçbir kürrenin O’nun yaratma, yönetme konusunda bilgisi, ilgisi dışında kalmadığı, bilgisiyle tüm ayrıntılara hâkim olduğu hakikatinin beyanlarıyla karşılaşırız.

Yüce Allah gaybı, şuhudu, kıyametin vaktini, tüm canlıların tesbih şekillerini, kalplerin özünü, amellerin gerçek niyetini, yeminlerini ihmal edenleri, her şeyin iç yüzünü, her tür yaratmayı, kime ne kadar hayat vereceğini, ölümüne ne zaman hükmedeceğini, kasırgaların, rüzgarların nereye nasıl hareket edeceğini nereye ne götüreceğini, egemenliği kime vereceğini, kimin imkanlarını genişletip kimin imkanlarını daraltacağını, alış-veriş ve evlilik hukuku gibi insan ilişkilerinde kimin adaleti yerine getirdiğini, kimin zulmettiğini, mahremiyet sınırlarını ve iffetlerini koruyanları, rahimlerde taşınanların ne olduğunu ve ne olacağını, göklerde ve yerde olan her şeyin özünü, Güneş’in Ay’ın, tüm gök cisimlerinin kaderini, nasıl yaşayıp nasıl öleceğini, şeytani amellerin boyutlarını, vesvesenin inceliklerini, kime vahiy, kime sekine indireceğini, kimi helak edeceğini kimi ödüllendireceğini kuşkusuz olarak ve tüm incelikleriyle, tüm detaylarıyla bilir.

Kur’an hem müfessir hem de müfesserdir. Bu nedenle Nisa Suresi 32. ayetinde geçen “İnnellahe kane bikulli şey’in alîm / Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” ifadesinin beyanı ve konunun detayları için yine Kur’an’a başvurmak gerekir. Bu ifadenin hangi ayetlerde hangi bağlamlarda geçtiğine baktığımızda, beyanın ayrıntıları gözler önüne serilmiş olacaktır.

Bu ve buna yakın ifadeler Kur’an’da Nisa Suresi 32. ayet ile birlikte birçok ayette geçmektedir. Ayetlerin bağlamlarına ve konularına baktığımızda, gökler, yer ve ikisi arasında bulunan tüm olgu ve olaylarla ilgili olduğunu, her şeyin Allah’ın kapsama alanı içinde olduğunu açıkça görmekteyiz. Allah’ın kapsama alanı dışında hiçbir şey yoktur: Bilgisi ve hakimiyetiyle, yaratıp yönetmesiyle her şey O’nun egemenliği altında bulunmaktadır.

İnnellahe Kane Bikulli Şey’in Alîm (4/Nisa, 32)
 Ennallâhe Bikulli Şey’in Alîm (5/Maide, 97) (2/Bakara, 231) (8/Enfal, 75) (9/Tevbe, 115) (29/Ankebut, 62)
 Ennellah’e Gad Ehâta Bikulli Şey’in Ilmen (65/Talak, 12)
 Vesia Kulli Şey’in İlmen (20/Taha, 98)
Ve Kanellahu Bikulli Şey’in Ilmen (48/Fetih, 26)
İnnehu Bikulli Şey’in Alîm (2/Bakara, 29)
Ve Huve Bikulli Şey’in Alîm(57/Hadid, 3)
İnnellahe Kane Likulli Şey’in Alîm (33/Ahzab, 54)
Ennellâhe Bihî Alîm (3/Ali İmran, 92)
Vallahu Bikulli Şey’in Alîm (24/Nur, 35)

Kimin kalbinin kalbinin kapılarını İslam’a açtığını, kimin yüreğini katılaştırarak dalalette kalmayı tercih ettiğini; kimin ödülü kimin musibeti hak ettiğini, her şeyi bilen Allah takdir eder. (64/Teğabün, 11)

Ticaret hukukunda kimin haklara önem verip vermediğini, kimin kayıt tutmaya ve şahitlerle işini sağlama alıp almadığını, niyetinin halis olup olmadığını, sonuçta takvaya uygun davranıp davranmadığını; hevasına göre mi sorumluluk bilinciyle mi hareket ettiğini, tüm ayrıntılarıyla birlikte Allah bilir. (2/Bakara, 282)

Miras hukuku kapsamında, kime ne kadar verilmesinin daha adaletli olacağını, her şeyi bilen Yüce Allah takdir etmiştir. (4/Nisa, 176)

Vahiyin Öğretim

Kur’an vahyine müracaat ettiğimizde, Yüce Allah’ın bilgi konusunda insana karşı cimri olmayı bırakın, “hem fıtrata yerleştirdiği kabiliyetlerle hem de tarih boyunca gönderdiği nebilerle bilgilendirdiği, bilgiyi değerlendirme kriterlerinden haberdar ettiği” hakikatinin yüzlerce ayette dile getirildiğini görmekteyiz.

Alak Suresi’nde Rab isminin sıfatı “ekrem”dir. Yani çok cömert. İnsana karşı yaratıcının cimri olduğu iddiası, vahyi kendi hevasına göre tahrif eden haddini bilmezlerin bir iftirasıdır, bunun gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.

Fıtri ve nebevi vahiyle ta yaratılışın başlangıcından itibaren bilgi, bilinç ve inanç aşılayarak insanlara yol gösteren Yüce Allah bilgiyi yasaklamamış aksine hep teşvik etmiştir.

Yüce Rabbimiz dışımızda ve içimizde yer alan ayetleri inceleyerek de bilgi sahibi olabileceğimizi beyan etmiştir. Gökler, yer ve insan üzerinde inceleme yaparak düşünen kimse, hakkı batılı bulamaz ise, sonuçta Allah’ı tesbih edeceği bilgi dağarcıklarıyla karşılaşır. Çünkü doğru gözlem ve deney her şeyi bir yaratanın düzene koyduğunu görüp idrak eder ve tesbih ve takdirle şükrünü ifa eder.
Yüce Allah gökler ve yerde ne varsa bunları incelemeye, üzerinde tefekkür etmeye teşvik etmiştir, her şey Allah’ın ayetidir: 3/Ali İmran, 190-191; 25/Furkan, 2; 87/A’la, 1-3.

Afakî enfusî ayetleri birbirine karşı savaştıracak şekilde değil, birlikte düşünmek, birlikte idrak etmek, bunlar arasındaki gaye birliğini yakalamaya çalışmak yasaklanan değil Kur’an’da teşvik edilen bir husustur. (6/En’am, 98)

Hakir bir sudan ve tek bir hücreden yaratılan insanın, ortaya çıkan mükemmel sonuçları idrak etme yeteneği vardır. Bu yeteneğini şerri engelleyecek ve hayrı ortaya çıkaracak bir irade ve bilinçle desteklemesi durumunda, ebedi saadeti yakalaması mümkün olacaktır.

Ana rahminde gerçekleşen yaratma üzerinde yapacağı incelemeleri, şuurlu bir tefekkürle birleştiren insan, her şeyi bir ölçü ve düzen içinde var eden Yüce Allah’ın yaratma ve yönetme gücüne ilişkin elde edeceği ipuçlarını değerlendirebilecektir. (13/Ra’d, 8; 32/Secde, 9, 79)

Yüce Allah her şeyi bir kader/ölçü ve plan çerçevesinde yaratmıştır. Bu nedenle kendisi ve çevresini ibret nazarıyla inceleyen, vahyin rehberliğinde gözlemini doğru yorumlamayı becerebilen bir insan, hayranlık uyandıran bir plan ve programla karşılaşacaktır. (54/Kamer, 49)

 İLK EĞİTİM

İlk insanın yaratılışından söz eden ayetlerde de, etten kemikten yaratılan biz insanların var oluş sürecimizde de Allah’ın mutlak hâkimiyeti söz konusudur. Rabbimizin hâkimiyeti, mu’cizevi ve hayranlık uyandırıcı bir incelikle tüm varoluş aşamalarımızda kendini hissettirir. Varoluş süreçlerimizin hiçbir aşaması O’nsuz değildir; O hep bizimle ilgili ve irtibatlıdır. Sahip olduğumuz her şeyle ilgili olan Rabbimiz, bilgiyi elde etme kabiliyetimizin de yaratıcısıdır. Öyle ki, daha varlık sahnesine henüz ilk adımımızı attığımızda Yüce Allah’ın vahyine muhatap olmaktayız.

Alak, embriyo ya da tek hücreye yapılan ilköğretimde, yaratanı tanıma kabiliyeti insanın orijinine yerleştirilmiştir. İnsan, yaratıcısını tanıyabilme yeteneği ile yaratılmıştır:

“Ve Sen’in Rabbin, her ne zaman Âdemoğullarının bellerinden/sulblerinden onların soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında şahitlik etmeye çağırır: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (diye sorar) Onlar, cevaben: ‘Elbette, buna şahitlik ederiz.’ derler. (Bunu böyle hatırlatıyoruz ki) kıyamet gününde, ‘Doğrusu bizim bundan haberimiz yoktu!’ demeyesiniz.” (7/Araf, 172)

Bütün insanlara daha tek bir hücreyken verilen inayet vahyinin sağladığı fıtri imkânlar, hem yaratıcıyı tanıyabilmeyi, hem de eşyalar üzerinde düşünme yeteneğini doğurmuştur.

Daha peygamber olmadan önce İbrahim nebi’nin afakî ayetler üzerinde yaptığı gözlem onu bir olan bir yaratıcı düşüncesine ulaştırmıştır. (30/Rum, 30) Ancak bu gözlem hidayet için “nasıl” sorusuna kesin cevaplar bulabilmek için yetersizdir. (93/Duha, 7) Âlemlere rahmet ve öğüt olsun diye indirilen bir kitap olan Kur’an genel olarak hayatın her alanıyla ilgili rehberlik edici ilkeler va’z eder. (38/Sad, 87; 68/Kalem, 53; 81/Tekvir, 27)

Âdem’i yaratılmışların üstünü kılan en temel özellik de Bakara Suresi’nin beyanlarından anladığımıza göre, “eşyaya isim vermeikincil kavram üretmesoyutlama yapabilme” gibi ifadelerle tanımlayabileceğimiz bir yetenektir. Melekler: “Sen’in bize bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur!” diyerek, Rabbimizin insanoğluna lütfettiği yeteneklere dikkat çekmişlerdir. Emaneti yüklenen tek varlık insandır. (33/Ahzab, 72)

Yaratıcı tarafından düşünmek için çeşitli yetenek ve araçlarla donatılmış olsa da doğuştan zihinlerinde birtakım hazır bilgi paketleriyle dünyaya gelmezler. Nahl Suresi’nde bir ayetin beyanı konuya ışık tutucu bir nitelik taşımaktadır:

“Ve sizi analarınızın karnından, hiçbir şey bilmez bir halde çıkarıp size, şükredesiniz diye işitme duyusu, görme duyusu, duyma-düşünme yetisi bahşeden Allah’tır.” (16/Nahl, 78)

NİMETLER

Kur’an’da sürekli birlikte anılan üç algı merkezi vardır: 

Ayn-basiret/göz, 
üzün/kulak, 
kalb-fuad/gönül-beyin

Bunlardan ikisi bilgiyi toplama aracı iken, üçüncüsü bilgiyi değerlendirme merkezidir.

Bilgiyi elde etme ve değerlendirmede nasıl göz, kulak bir nimet ise, kalp (kalb) de Allah’ın bağışladığı bir nimettir. Vahiy bir nimettir. Nimet olmak bakımından ve asıl sahibine işaret etmek bakımından ikisi arasında kaynak birliği söz konusudur. Ancak kalp dünyanın, şeytanın fitneleri karşısında uzun süre tutunma gücüne sahip olamadığı için Yüce Allah ona vahiyle yol göstermiştir.

Eşyadaki görüngülerin bilgiyi değerlendirme merkezine aktarma konusunda gözün, yeri doldurulamaz bir değeri vardır. Gözün “doğru ile yanlışı ayırt etme, eşyanın hakikatine ilişkin bilgi elde etme” yeteneği birçok ayette defalarca vurgulanmıştır. (Örnek olarak bkz. 36/Yasin, 66)

Yüce Allah’ın aşkın bir âlemden indirilen manevi mesajlarını incelikleriyle derinlemesine kavrayabilmek için, “manevi görüş zenginliği” olarak tanımlayabileceğimiz “basiret” lazımdır. Bu gerçek birçok ayette dile getirilmiştir. (Örnek olarak bkz. 6/En’am, 50)

En önemli duyu organlarımızdan biri olan kulak, bilginin elde edilmesinde yeri doldurulamaz bir değere sahiptir. Görme, işitme ve bunların elde ettiği bilgileri değerlendirme hakikatin ortaya çıkması için gereken ilk işlerdendir. Hakikati kavrama yeteneğinin işlemesi için bu duyuların iyi çalışması gerekir. Aksi takdirde, hakikate kulak vermeyenlerin batıl inançların bataklığında boğulup ebediyyen kaybedenlerden olmaları içten bile değildir. Hakikate kulak vermeyenlerin zamanla tüm duyargalarının işlevini yitireceği “kalp, kulak ve göz”ün birlikte anıldığı aşağıdaki ayette özlü bir şekilde dile getirilmektedir:

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır, dehşet verici bir azap beklemektedir onları.” (2/Bakara, 7)

Misakımız ise “işittik ve itaat ettik” sözüdür. Allah misak ile bağlamaktadır. Bkn: (http://vekuran.blogspot.com/2012/01/isittik-itaat-ettik-misak.html)

Algının en içteki merkezi, fuad/gönüldür.

Fuad Kur’an’da beş anlamda kullanılmıştır:

Birincisi; hassas duyguların merkezi: Bir annenin oğlunun can güvenliği söz konusu olduğunda hissettiklerini anlatabilmek için kalb yetersizdir; bunun fuad’la anlatılması gerekir. Mesela Musa peygamberin yeni doğduğu sırada annesinin hissettikleri fuad’da yer bulmuştur. (28/Kasas, 10)

İkincisi; duyumsama-düşünme yeteneğinin merkezi: Fuad, Allah’ın insana verdiği ruhun bir işlevlerini yerine getiren bir organdır. Duyumsama-düşünme yeteneğinin merkezi anlamında kullanıldığı ayetlerde fuad, tüm insanlarda bulunan işitme, görme yetenekleriyle birlikte anılmıştır. (16/Nahl, 78; 17/İsra, 36; 23/Mü’minun, 78)

 Üçüncüsü; bilgiyi değerlendirme merkezi: Gözün gördüklerini değerlendirip doğru-yanlış gibi yargılara varmayı sağlayan manevi bir merkezdir. Bir ayette Rasulullah’ın ilk vahiyi alışın ve gördüğü ayetin halüsinasyon ya da illüzyon olmadığını anlamasına ayırt etmeye yardım eden merkez olduğu beyan edilmiştir. (53/Necm, 11) Bir ayette de “Son Nebiye inen ayetleri öğrenip-özümseme yeteneği bahşeden merkez” anlamında kullanılmıştır. (25/Furkan, 32) Kâfirler fuad’ın sağlayacağı yetenekleri harekete geçirmek istemedikleri için hakikatlere ve ayetlere rağmen doğru yola koyulmaktan yoksun kalmışlardır. (6/En’am, 110; 46/Ahkaf, 26) Onlar şeytanların aldatan fısıltılarına karşı koyamazlar; çünkü gönülleri körelmiştir. (6/En’am, 113) Gönül, insanın amaç ve ideallerinin yerleştiği, eylemlerine yön veren bir merkezdir. Kâfirlerin ahiretteki halleri anlatılırken amaçsız, gayesiz, ne yapacağını bilemez bir vaziyette koşuşturmaları, “gönülleri bomboş” deyimiyle beyan edilmiştir. (14/İbrahim, 43)

Dördüncüsü; sevginin merkezi: Gönül, sevginin merkezi olarak da işlev görür; İbrahim nebi çocukları için yaptığı duada, “insanların gönüllerinin onlara meyletmesini” istemiştir.

Beşincisi; İnsan varlığının en hassas merkezi: Cehennemi anlatan ayetlerde “fuad’ın üstüne kurulmuş ateş” temsili ile ateşin şiddetinden söz edilmiştir. Sure bütünlüğündeki anlam göz önüne alındığında, başa gelen felaketin boyutunu beyan etmek için bu hassas kelimenin kullanıldığı aşikârdır. (104/Hümeze, 7)

Burada sözünü ettiğimiz kalp, damarlara kan pompalayan biyolojik kalp değil, algının ana merkezi olan, manevi bir makam olan kalp’tir. Kur’an’ın beyanlarından öğrendiğimize göre; akletmenin bir yetenek olarak kazanılıp kullanılmasında kalbin olmazsa olmaz bir yeri vardır. Ancak kalbin birtakım hastalıklardan korunmuş olması gerekir. Eğer fıtratta taşınılan manevi değerler köreldiyse, ilahi vahyin yol gösterici ilkelerinden de yoksunsa kalbin sahibine katıksız hakikati telkin etmesi söz konusu olamaz.

İlahi vahyin yol göstericiliğinden kendisini mahrum bırakan insanın Kur’an’ın ifadesiyle “hayvandan farkı yoktur.” (7/A’raf, 179) Kalb hidayetin dolayısıyla imanın da merkezidir; “kalbi körlük içinde olanlar”ın imana erişemeyecekleri Kur’an’ın birçok ayetinde beyan edilmiştir. (Örnek olarak bkz. 9/Tevbe, 87)

Bazı ayetlerde ise kalbî körlük “hakka karşı zulmedenlerin yakalandığı bir hastalık” olarak nitelenmiştir:

Onlar arasında öyleleri var ki (ey Peygamber) seni dinler (görünür)ler: Ama kalplerinin üstüne, onları hakikati kavramaktan alıkoyan perdeler yerleştirdik, kulaklarına da sağırlık. Ve (hakikatin) bütün işaretlerini görselerdi yine de ona inanmazlardı; o kadar ki, onlar tartışmak için sana geldiklerinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, ‘Bu eski zamanların masallarından başka bir şey değil!’ derler.”(6/En’am, 25)

Benzer bir ayet için bkz. Kehf, 18/57.

***

Her insanın doğuştan taşıdığı ortalama özellikler vardır. Bu özellikler sayesinde belli yeteneklere sahip olur, çeşitli kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak kendimizi hissederiz. İnsanların özünde/nefsinde iki boyutlu bir eğilim vardır: Takva ve fucur. (91/Şems, 8)

Fıtratımızda taşıdığımız özellikler özgürlüğümüzü baskı altına almak için değil, denetim altına almak için takdir edilmiştir. Deyim yerindeyse insan olarak tabiatımızda iki kefesi olan bir terazi vardır: Birinde takva diğerinde fucur. Hangisinin ağır basması gerektiğine her insan sorumluluk yaşına eriştiği zaman karar vermektedir. Zaten iyi ile kötüyü bilme gücü olan aklın rolü de bu aşamadan sonra devreye girmektedir.

Takva, kalbin en güzel meyvesidir. (14/İbrahim, 24-26) Meyvesi olan ağaç ise, herkesin gözünün üzerinde olduğu ağaçtır. Yüce Allah Kur’an-ı Mubin’de teorik-spekülatif akıl yürütmeden önce teslimiyeti, yaşamayı, kalbi-gözü kulağı açarak kulak vermeyi tavsiye etmektedir. Rabbimiz istiğnayı-istikbarı/büyüklenip kendini yeterli görerek kalbini arınmaya kapatmanın tehlikelerine dikkat çekmiş, tevazu ve takva ile kendisine yönelişin nefsin kötülüklerini tedavi edici boyutlarını açık açık beyan etmiştir.

Akıl takvaya hizmet etmezse, fucur’un egemenliği altına girerek azgınlık hastalığına düçar olur. Akıl tutulması, fikri yeteneklerin küfre düşmesi, örtülüp körelmesi durumu olup insanın her şeyle bozgunculuğa sebebiyet veren bir zıtlaşma içine girmesidir. Çaresi zikrullah’tır; Allah’ı kesintisiz bir şekilde anarak yeniden tabiatına yerleştirilmiş bulunan takva eğilimine dönmektir. (2/Bakara, 152)

Kur’an’da akıl her zaman için olumlu bir yetenektir; hiçbir zaman olumsuz bir bağlam içinde geçmez. Çünkü insani bir yetenek olarak körelmediğinde her zaman için insanı hidayete sevk edecek değerler taşımıştır.

Kur’an sürekli insanlara akıllarını kullanmalarını öğütlemiştir: 4/82, 12/2, 17/82, 41/26, 54/17.

Düşünmek farzdır ve düşünmemek ise insanın dalaletine sebep olabilecek bir zaaftır. Bkn: 6/En’am, 25; 10/Yunus, 100.

Kur’an’da akıl ve akletme eylemi hiçbir zaman tahkir ve tahfif edilmemiş hep teşvik edilmiştir. Doğru sonuç için aklın, vahyin rehberliğine ihtiyacı vardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder