31 Ocak 2013 Perşembe

Hele destur!



***


Hele destur! Maş'allah bu ne bolluk böyle
Hele destur! Helalinden kazandıysan söyle
Hele destur!Gözümüz yok Allah daha çok versin
Ama paylaş , gel beni dinle , paylaşırsan sevaba girersin

Aç gözünü daha vakit erken , gör şeytanın gör dediğini
Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu
Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan 
Bir gün duyarsın elbet Dıral Dede'nin düdüğünü

Hele destur! Maş'allah bu ne iştah böyle
Hele destur! Yetim hakkım yemedin mi söyle
Hele destur! Gözümüz yok afiyet şeker olsun
Ama paylaş , gel beni dinle , gariplerin de karnı doysun

Aç gözünü daha vakit erken , gör şeytanın gör dediğini
Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu
Sen öyle devekuşu gibi , şaşkın şaşkın bakınırsan 
Bir gün duyarsın elbet Dıral Dede'nin düdüğünü

Hele destur! Maş'allah bu ne kudret böyle 
Hele destur! Zayıfları ezmedin mi söyle
Hele destur! gözümüz yok Allah daha iyi etsin
Ama paylaş , gel beni dinle , ardından herkes dua etsin

Aç gözünü daha vakit erken , gör şeytanın gör dediğini
Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu
Sen öyle devekuşu gibi , şaşkın şaşkın bakınırsan 
Bir gün duyarsın elbet Dıral Dede'nin düdüğünü

Kuran-ı Sadece Din adamı anlar inancı


Kuran-ı biz anlayamayız ama sadece din adamları anlar önyargısı, Kuranı anlamanın önündeki en büyük engellerden biridir. Kur'an-a karşı, böyle bir anlayışa sahip olmaktan daha büyük bir yanlış olamaz. Adeta, Kur'an-ın bütün işlevini sıfıra indirgeyen, insanla Kuran arasındaki bütün ilişkileri koparan, aklı donduran ve Kuran-ı anlaşılmamaya mahkûm eden bu anlayış değişmedikçe Kuran'ı anlamak mümkün olmayacaktır. Yıllarca Kur’an’ı en iyi biz anlarız bizden öğrenin diyenler Kur’an-ın abdestsiz okunamaz dokunulamaz hükmünü din olarak bizlere lanse ederek bizleri Kur'an-sız yaşama mahkûm ettiler!.
 
''Onu, düşünüp kavrayabilmeniz için Arapça bir hitabe yaptık''.
(Zuhruf-3)
 
''Onların «Bu Kur'an'ı Muhammed'e biri öğretiyor» dediklerini kesinlikle biliyoruz. Bu asılsız yakıştırmayı ileri sürerken kastettikleri kişinin dili yabancıdır, Arapça değildir; oysa Kur'an'ın dili fasih bir Arapçadır''.
(Nahl-103)
 
''(ve çevrendekileri) apaçık Arap diliyle (uyarasın)''.
(Şuara-195)
 
Kur’an’ın dili fasih (dilin bütün kaidelerine uyularak doğru, güzel ve açık şekilde konuşup yazılması, ifadenin anlam ve ahenk bakımından kusursuz olması) Arapçadır; bu nedenle diğer dillere yapılan tercümeler tam anlamı ile Kur'an kelamı olarak kabul edilmemektedir.
 
Hangi dile çevrilirse çevrilsin aslının aynısı değildir. Allah tarafından hem lafız hem de mana olarak indirilmiştir. Her iki yönde de benzersiz bir ayettir/mucizedir, Allah her elçiyi kendi toplumunun dili ile göndermesi onun değişmez yasalarındandır. Çünkü farklı bir dilde gönderilmesi Elçiye düşman olanların bu yabancı bir dildir itirazına neden olacaktı.
 
Eğer bu (ilahi kelamın) Arapça dışında bir dilde (indirilmiş) bir hitabe olmasını dileseydik, onlar, (şimdi onu reddedenler,) bu defa, "Neden onun mesajları anlaşılır bir şekilde ifade edilmemiş? Hayret! Arapça dışında bir dil(de indirilmiş bir mesaj bu) ve (tebliğ eden de) bir Arap (elçi)?" diyeceklerdi. De ki: "Bu (ilahi kelam,) iman edenler için bir rehber ve bir şifa kaynağıdır; ona inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık var ve bundan dolayı (Kuran) onlara kapalı, anlaşılmaz gelir. Onlar çok uzaklardan seslenilen (insanlar gibi)ler." 
(Fussilet-44)
 
İnsanlar tarafından anlaşılabilsin diye Mübin (apaçık)
Anlamak, hidayete ermek isteyen Muttakiler için kolaylaştırılmıştır Müyesser'dir.
Bölüm-bölüm açıklanmıştır. Mufassal’dır
Mesajlar çok yönlü olarak dile getirilmiştir. Musarraf'tır.
 
De ki (ey Peygamber): "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin; zira Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır." 
(A’li İmran-31)
 
İlahi kelam ile Allah Resulü arasındaki bağ etle kemik gibidir. İkisi birbirinden koparıldı mı anlamsızlaşır. Gerçi hadis/sünnet din diye ayıranlar vardır ve çoğunluktadır. İkisi birbiri ile ele alınmalıdır, sözde evrenselci okuma tarzı bu bağı kopararak tefrit boyutunda hatalara düşmüştür, Allah resulünün örnekliğini anlamak için Hıristiyanların aşırı yüceltme tanrılaştırma ile düştükleri hataları bilmeli, Yahudileşenlerin peygamberlerine en zalimce davranışları ve öldürmelerine tanıklık ederek. Orta/dengeli ümmet görevini bilerek yaklaşmalıyız. Yani Rasulün örnekliklerini Kuran içerisinde aramalıyız. Allahın haram kıldığı ve delil indirmediği hadis saçmalıkların da aramamalıyız. Vahy edilene uyan son nebi gibi; bizlerde sadece vahye uymalıyız.
 
Bizler Kur’an=Din’i birbirinden ayırmadan, Allah resulünün hayatı boyunca her daim ilahi denetiminde olduğunu bilerek, Allah resulüne itaatin farz olduğu Kuran’ı ilk önce hayatına aktaran tebliğ eden  ümmet olarak onu takip etmenin idrakinde olarak bakmak lazım. 
 
Resulullah’a tabi olmamızı emreden birçok ayet vardır :" Resulullah Allah’ın Kulu’dur ama seçilmiş bir kuludur. Çünkü Allah’ın elçisidir."
 
İlahi kaynak kendisinin nasıl okunması gerektiği hususunda en ince detayına kadar örnekler sunmuştur..

Kur’an’ın Alak suresindeki ayeti "Yaradan Rabbinin adı ile oku" Bu okuma normal bir okumadan ziyade Kâinat kitabını okumak En güzel şekilde yaratılmış olan İnsanı okumak İnsi ve Cinni Şeytanlardan Rabbe sığınarak okumak, Kur’an’ın manasını, hükümlerini sindire sindire okumak, O'nu tedebbür etmek, dosdoğru düzenli olarak okumak, dura dura anlamını kavrayarak okumak, Kur’an’ı sadece sevap kazanmak, manevi bir haz duymak, ölülerin ruhuna bağışlamak için değil yaşayan ölülerin diriltilmesi için okumak, Kur’an-ı kendi bütünlüğü içerisinde düşünerek anlamını idrak ederek okumak, Kur’an-ı ders kitabı yaparak istişare ederek birlikte düşünerek okumak.
 
Kuran, Allah Sözü’ dür, Kelamı’dır. Yaradan Rabbimizin bizlere ilahi buyruğudur, İlahi buyruğunun açıklaması insan mantığına bırakılmadan yine ilahi kaynak tarafından çeşitli örnekler ile açıklanmıştır:
"İmdi, Kuran okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytana karşı Allah'a sığın. "
(Nahl/98)
 
"Kendilerine verdiğimiz kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte onlar ona inananlardır. Onu inkâr edenler ise hüsrana uğrayanlardır. "
(Bakara/121)
 
"Ey örtülere bürünen (insan)! Gece biraz ilerleyince (namaz için) kalk; gece yarısı -biraz önce ya da sonra- (kalk) ve ağır ağır, duyarak Kur'an oku.
Biz sana (sorumluluğu) ağır bir mesaj tevdi edeceğiz (ve) gerçek şu ki, gece vakti zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır"
(Müzemmil.1.2.3.4.5 )
 
"(Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal ilahi kelam(da her şeyi açıkladık ki) insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl iz'an sahipleri ondan ders alsınlar."
(Sad/29)
 
Daha birçok ayeti kerimede Düşünerek anlayarak hayata yansıtarak Kur’an’ın gör dediği yerden bakarak okumalı anlamalı/anlatmalıyız.
 
Allah'ın indinde hak din İslam’dır. İslam dışında bir din aramak icat etmek din sınıfı oluşturmak boş uğraştır. 
 
İslam’ın Temeli ‘’ La ilahe illallah’’ Allahtan başka ilah Yoktur ’’ iken.

İslam olduğunu iddia eden dine göre ise :‘’La Mevcude illallah’’ Allah’tan başka varlık yoktur ‘’ Vahdet-i Vücud.
 
"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve O'nun adaleti ayakta tuttuğuna Allah'ın kendisi, melekler ve bilgili kullar tanıktır. O'ndan başka ilâh yoktur. O üstün iradeli ve hikmet sahibidir."
(A’li İmran-18)
 
"Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu düzen içinde çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O her şeyi işitir, görür."
(Şura-11)
 
"Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." 
(İhlas-4)
 
İslam inancında: Tek Kaynak Kur’andır. 

"Biz Kur'an'dan öğüt alınabilsin diye onu kolay anlaşılır kıldık. Yok, mu öğüt alan?" 
(Kamer-17)
 
"Biz Muhammed'e şiir öğretmedik, zaten ona gerekmezdi. Bu bir öğüt ve apaçık Kur'an'dır."
(Yasin-69)
 
"Biz sana bu kitabı, insanlara anlaşmazlığa düştükleri meseleleri açıklayasın, Müminlere ise yol gösterici ve rahmet kaynağı olsun diye indirdik." 
(Nahl-64)
 
İslam inancında: Allah akletmeyi Taklidi İmandan ziyade Tahkiki imanı elde etmeyi bilen ile bilmeyenin bir olmayacağını emreder iken.

İslam olduğunu iddia eden dine göre ise: Aklı yerer bilen ile bilmeyen arasında fark olmadığını kısaca kendilerine mahkûm etmeyi emreder.
 
Akli dinden; nakli dine ....

"Gerçek şu ki, Allah katında yaratıkların en bayağısı aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir."
(Enfal-22)
 
"Hem de, hiç kimsenin, Allah'ın izni olmadıkça asla imana erişemeyeceği ve aklını kullanmayanlara alçaltıcı, bayağılaştırıcı (inançsız)lığı musallat edenin O olduğu (gerçeği) ortadayken?"
(Yunus-100)
 
"Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten çekinen, Rabb'inin rahmetini dileyen kimse inkâr eden kimse gibi olur mu? De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt alır."
(Zümer-9)
 
İslam inancında: Asıl Hikmet sahibi bile Allah iken.
İslam olduğunu iddia eden dine göre ise: Efendilerinin, Şeyhlerinin her konuda bir bildiği vardır yanlış anlaşılmamalı sözlerinde hikmet aranmalıdır.
 
"Ey Peygamber! Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol; hakikati inkâr edenlerin ve ikiyüzlülerin söylediklerine uyma! Şüphesiz Allah her şeyi tam bilendir, hikmet sahibidir"
(Ahzab-1)
 
"Evlerinizde okunan Allah'ın mesajlarını ve (O'nun) hikmetini hatırlayın: şüphesiz Allah (hikmetinde) akıl sır ermez bir derinlik sahibidir, her şeyden haberdardır." 
(Ahzab-34)
 
İslam inancında: Kazanılan elde edilen Mallar Allah’ın emrettiği yollarda sarf edilir harcama yapılır.
İslam olduğunu iddia eden dine göre ise: Şeyhlerinin efendilerinin istekleri doğrultusunda harcama yapılır.
 
"Zorluklara sabredenlerin ve sözlerini tutanların, (Rablerine) yürekten bağlı olanların, (servetlerini Allah yolunda) harcayanların ve bütün kalpleriyle af dileyenlerin." 
(A’li İmran-17)

"Onlar bollukta ve darlıkta Allah için mal harcarlar, öfkelerini yenerler ve insanların kusurlarını bağışlarlar. Hiç kuşkusuz Allah iyilikseverleri sever." 
(A’li İmran-134)
 
"Ama hala O'na bir çocuk yakıştırırlar, üstelik yarattıklarından birini! Belli ki, (böyle düşünen) insan şükretmeyi terk etmiş bir nankördür." 
(Zuhruf-15)
 
İslam inancında: Allah’tan başka yardım edecek yoktur. İstimdat makamı Yalnızca Allah’tır. Şefaat ancak ve ancak Allah’ın indindedir.  Gaybı ondan başka hiçbir varlık bilemez.

İslam olduğunu iddia eden dine göre ise: Efendiler/Erbablar, Gavslar erenler Yardım edendir Ya Gavs denildiğinde yardıma hazırdır Ölmüş olsa dahi Ruhu yardıma gelir Şefaat edicileri onlardır. Âlemler arası seyahat onlara meşrudur!
 
"Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz ve hiç kimse başkalarından yardım görmez."
(Bakara-48)
 
"Rablerin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'an aracılığı ile uyar. Onlar için Allah dışında bir dost ya da aracı yoktur. Ola ki, günahlardan sakınırlar." 
(E’nam -51)
 
"Dinlerini oyun- eğlence konusu yapan ve dünya hayatına aldanan kimseleri bırak da Kur'an aracılığı ile şunu hatırlat ki, eğri davranışlarının, günahlarının tutsağı olan kimse ne Allah dışında bir yardım edici ve ne de bir aracı bulabilir. Eğer o bütün varını fidye olarak ortaya koysa kabul edilmez."
(E’nam-70)
 

28 Ocak 2013 Pazartesi

SÖZE GEREK YOK (dini eğitim)








Kuşatmayı KURAN ile yarmak



Herkes gibi müslüman bireyler de az veya çok içinde yetiştiği çevrenin ve kültürün etkisi altında. Bu durumun, hayatı ve olayları algılayışımız üzerinde belirleyiciliği sözkonusu… Aldığımız eğitim, arkadaşlarımız, ailemiz ve ekonomik şartlarımız; her konuda olduğu gibi din konusunda da birbirinden farklı yaklaşımlar göstermemize yol açıyor.
En yerel tartışmaların bile evrenselleştiği, kültürlerin iç içe girdiği, bilgiye ulaşmanın ve fikirlerimizi yaymanın kolaylaştığı bu çağda, müslümanın duruşu nasıl olmalı sorusu her zamankinden daha çok önem kazanıyor. Çok güçlü sandığımız inançlarımız bile dünyanın en ucundan yapılan bir eleştiriyle sarsılabiliyor. Bu durumda eleştirel düşünceye açık olmak belli riskleri de beraberinde getiriyor. Kafa konforumuz bozuluyor, anlama ve karşı koyabilme gücümüz sınanıyor. Her yeni gelişme, bilgi ve eleştiri uydurulmuş Sırat Köprüsü’nden dünyadayken geçmek zorunda kalmamıza sebeb oluyor.
Müslümanlar olarak tırnaklarımızı hangi sırayla kesmemiz gerektiği, namazda ellerimizi göbeğimizin neresinden bağlamamızın daha sevap olduğu gibi tartışmalar, yerini özgür irade paradoksu ve ilah, kuantum teorisinin kötülük problemi üzerindeki etkileri gibi sorgulamalara bırakıyor. Artık, kandil geceleri hangi sureleri okumanın daha makbul olduğunu konuşmaktansa, Kur-an’daki ayetlerin bilimle, fıtratla ve doğa yasalarıyla çelişip çelişmediğini tartışmak zorunda kalıyoruz. Ailemizden ve atalarımızdan miras aldığımız din, acımasızca eleştirilip sorgulanırken, kabul etmekte zorlansak da geçmişin kalıntısı olan dini kitaplar ve öğretiler bu yoğun eleştiri yağmurunda bizi koruyan şemsiye olma görevini artık yeterince icra edemiyor.
Eleştirilere dayanamayıp yıpranan eski şemsiyelerimizin deliklerinden kimi zaman damla damla beynimize sızan çiselerle ıslanırken, kimi zaman da sağnak halindeki yağmurlarla çelişkilerin ve amansız sorgulamaların ürpertisi içinde sırıl sıklam kalabiliyoruz. Kaba düşen sineğin bir kanadında zehir, diğerinde panzehir olduğu mucizesini kimse dikkate almazken, Ay’da astonotların duyduğu ezan sesine artık herkes kahkahalarla gülüyor. Ne hacamat yaptırmanın bilimsel yararları ne de ikiye bölünen Ay hikayeleri ciddiye alınıyor. Geldiğimiz bu noktada Allah’ın şemsiyesine sığınmaktan, Kur-an’ı tek kaynak edinmekten başka çaremiz kalmıyor. Ne hadis, ne sünnet, ne de esbab-i nüzül yamaları, şemsiyedeki delikleri kapatmaya yetiyor. Bu elbise artık bu ümmete dar geliyor. Neresinden tutsan elinde kalıyor. Ellerinde iğne iplikler Allah’ın şemsiyesine sünnet ve Kur-an dışı hikmet yaması yapmaya çalışan sözde alimlerin kurnazlıkları ve attıkları taklalar işe yaramıyor. Minarenin ille de bir tarafı kılıfı yırtıyor.
Ey sen molla!, İslamda olmayan din adamı sınıfının bekçisi !
Kuşandığın cilt cilt kitaplar, sultanın sofrasın yiyerek dökülen fetvalar, Devlete ve onun dinine olan uşaklığın,   sarıldığın uzun sakallar, eteğine tutunduğun cübbeler, ilahiyattaki kürsülerin  tel tel dökülüyor. Ayetlerin dışında kendini attığın hiçbir mevzi seni koruyamıyor. Ne deve sidiği, ne şifalı tükürükler ne de okuyup üflediğin dualar yaralarına merhem oluyor. Kan ter içinde yaşadığın müritlerini ve sizlere bağlı vatanlaşlarını vatan kaybetme korkularını gizleyemiyorsun. Tüm acemiliklerine ve heyecanlarına rağmen, Allah’ın kitabını anlayan ve bu konuda sana ders verebilecek konuma gelen Kur-an talebelerinin, din konusundaki saltanatını sallamasının endişesini yaşıyorsun. Onlara “sapık, peygamber düşmanı, cahil” sıfatlarını yakıştırırken söylediklerine kendin bile inanmıyorsun.
Kur-an’a ihanetin bedelini en ağır şekilde ödüyorsun. Allah seni cezalandırıyor. Komik duruma düşmekten bıkmıyorsun. Zebra/Eşşek gibi kaçıyorsun ama semerine yüklediğin kitapların ağırlığından koşamıyorsun. Sığındığın ormandaki maymunlar bu kez seni taşlıyor. Sahtekarlıklarını yakalıyoruz, maskeni yırtıyoruz, gözyaşlarına inanmıyoruz, sarığından etkilenmiyoruz. Artık sana inanmıyoruz. Bizi Allah’la aldatarak el koyduğun ekmeğimizi haram ediyor, karnına ateş doldurduğunu biliyoruz. Gelinlik kızlarımızın kolundan din adına aldığın bilezikler ahirette boynuna pranga olacak. Ne bellettiğin zikirlerinle transa geçiyoruz ne varımızı yoğumuzu batıl davana peşkeş çekiyoruz. Ölmüş ruhlardan ilham aldığına da inanmıyoruz, bize putlarınızın şefaat edeceğine de…
Sana kötü bir haberimiz var molla; her gün bir yılan gibi ısırıp ipotek koyduğun aklımız artık özgür… Senin uyduruk nakillerine değil Rabbmizin akletmemzmisiniz diye lütfettiği akıllarımıza güveniyoruz.
Ey sen siyasetçi!
Beni artık derneklerinde ve vakıflarında “Allah rızası için” diyerek sabahtan akşama kadar bedavaya çalıştıramayacaksın. Başörtüm üzerinden siyasi rant, çember sakalım üzerinden politik manevra yapamayacaksın. Uyduruk kitaplarını ve gazetelerini satmak için beni ev ev, kapı kapı dolaştıramayacaksın. Gecenin en ayazında soğuktan titreyen ellerime tutuşturduğun oy dilenciliği kokan afişlerini duvar duvar yapıştırmayacağım artık. Miting meydanlarında senin ismini haykıran sesim şimdi sadece Allah’ın ismini mırıldanıyor bir tövbe utancı ve rahmet umuduyla.
Sana kötü bir haberimiz var siyasetçi; artık seni sırtımızda taşıyıp doğrularını farz, yanlışlarını sünnet bilmeyeceğiz.
Ey sen etnik ırkçı!
Kangal, pitbull, dalmaçyalı, ve benzeri köpek türlerini ayırırcasına; beni Laz, Çerkez, Kürt vesaire diye ayırıp; aynı suyu içtiğim, aynı horonu tepip aynı halayı çektiğim insanlarla düşman edemeyeceksin. Tırnağımı çektirip etimi senin emperyalist yemeğine meze etmeyeceğim. Kardeşlerimle arama çekmeye çalıştığın dikenli tel örgüleri ve nöbet kulelerini “tanışıp kaynaşmanız için sizi boylara ayırdık” ayetiyle yıkacağım.
Sana da kötü bir haberimiz var etnik ırkçı; mollanın sarığında gizlediği pisliği bildiğimız gibi, senin kravatının da kimlerin elinde olduğunu biliyoruz.
Ey sen ateist!
Sahte dinin ve uydurulmuş ilahların acizliğine bakıp havalara girerek üst perdeden nutuk atmaya kalkma. Sen de en az o müşrikler kadar müşriksin. Birkaç tane atomun, hafif ve ağır elementlerin hiçbir bilinçli müdahale olmadan tesadüfen bir araya geldiğini savunan beyninin kronik şüphelerini 1 dakikalığına tatile gönderip tekrar düşün. Gözündeki sünni, şia, tesadüf ve atom gözlüklerini çıkartarak Allah’ın yasalarına, Kitap’taki ve doğadaki ayetlerine tekrar bak.
Ey sen muvahhid kardeşim!
“Sadece Kur-an, tek başına Kur-an” anlayışı; direnebileceğimiz, yaralarımızı sarıp tekrar güçlenebileceğimiz ve Allah’ın yeryüzüne atadığı halifeler olabileceğimiz en güvenli ve sağlam kale olarak tek seçeneğimiz durumunda. Rabbimizin sözü gerçektir; Kur-an’ın öğretmeni Allah’tır. İmanımıza azcık da olsa hadis, sünnet ve hikmet şirki bulaştırmak isteyenlere karşı dikkatli olalım.
Kur-an’ın anlaşılması kolay bir kitap olduğunu unutmayalım. Kur-an’ın anlaşılmasının kolay olmasının, onun basit bir kitap olduğu anlamına gelmediğini de bilelim. Kur-an gayret ister, anlamak emek vermeyi gerektirir. Samimi bir bilinç, gönül temizliği ve öğrenme arzusu Kitab’ı anlamak için çok önemlidir. Bu gayretimiz şeytanı rahatsız edecektir bilesin. Aramıza nifak sokmaya çalışan, Kur-an kardeşliği hukukumuzu kıskanan şeytanlara fırsat vermeyelim.
Duruşunu Düzelt veya Son Dua!
Allah ezeli ve ebedi ilmin sahibidir. Ne kadar çok bilirsek bilelim, Allah’ın ilminin yanında bildiklerimiz hiç hükmündedir. En çok Allah’a güvenelim. Eksik ve kısıtlı varlıklar olduğumuzun hep bilincinde olalım. Her an kendimizi Kur-an’a göre düzeltelim. Durduğumuz yerde ayaklarımızın en sağlam zemine basması için kendimizi sürekli Kur-an’la test edelim. Durduğu yeri Kur-an ayetlerine takla attırarak meşrulaştırmaya çalışanlardan olmayalım. Kitabullah’ı kendimize uydurmaya değil, ona uymaya çalışalım. Allah’a inanmakla, O’na ve kitabına lütufta bulunduğumuz gibi bir gaflete düşmeyelim. Allah’ı biricik dost edinelim ve Allah’ın da tıpkı İbrahim’i dost edindiği gibi bizi de dost edinmesi için gayret gösterelim.

24 Ocak 2013 Perşembe

Erkekler Kadınları Gözetirler Onları Dövmezler



“Erkekler kadınları gözetmekle yükümlüdür. Zira Allah, herbirine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir. Nitekim erkekler evin geçiminden sorumludur. Erdemli kadınlar, (Tanrı’nın yasasına) boyun eğer ve Allah’ın korumasını emrettiği (onur ve iffetlerini) tek başlarına bile olsalar korurlar. Onur ve namusları konusunda endişe duyduğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın, nihayet onları çıkarın.* Ancak, sizi dinleyip vazgeçerlerse onlara karşı bir yol aramayın. Allah Yücedir, Büyüktür.”(4:34)
Bu ayet, erkek despotluğunun egemen olduğu yozlaşma döneminde uydurulan hadislerin etkisiyle dört noktada anlam tahrifatına uğramış bulunuyor. Türkçe meallere yansıyan bu hataları sırasıyla analiz edelim:
Birinci hata
Ayette geçen “erricalü kavvamune alennisai” ifadesi, “erkekler kadınları gözetir,” yahut “erkekler kadınların geçiminden sorumludur,” veyahut “erkekler kadınlara karşı dürüst olmalıdır” biçiminde çevrilmesi gerekirken gördüğüm tüm Türkçe mealler, buradan erkeğin kadınlar üzerinde otoriter olduğu anlamını çıkarmışlardır. Mesela:
Diyanet:
erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.
Süleyman Ateş:
Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler.
Osman Keskioğlu:
erkekler kadınlar üzerine yönetici ve koruyucudur.
Ali Bulaç:
erkekler kadınlar üzerinde sorumlu yöneticidirler.
Tüm meal yazarları söz birliği etmişçesine, “kavvam” kelimesini “yönetici, hakim” olarak çeviriyor. Halbuki bu kelimenin geçtiği diğer ayetlerde aynı anlamı vermiyorlar. Örneğin, aynı surenin 135. ayetindeki “kavvamine” kelimesine verdikleri anlamlar şunlardır:
Diyanet:
Allah için şahid olarak adaleti gözetin.
Süleyman Ateş:
adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun.
Osman Keskioğlu:
Allah için şahit olarak adaleti gözetin.
Ali Bulaç:
…  Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutanlar olun.
4:135′ de geçen “kavvam” kelimesine “gözeten, tam yerine getiren, ayakta tutan” gibi anlamlar veren meallerimiz, neden 4:34′ de geçen aynı kelimeye “hakim, yönetici” gibi farklı anlamlar vermektedirler?
5:8 ayetinde geçen “kavvam” kelimesine de aynı şekilde “gözeten, ayakta tutan” anlamını veren meal yazarlarımız, neden kadınlar söz konusu olunca kelimenin anlamını değiştirip sertleştirme ihtiyacı hissetmişlerdir?
“Kavvam” kelimesi KVM kökünden türer. Bu kökün türevlerinin geçtiği tüm ayetleri incelerseniz hiç bir yerde “yönetici ve hakim” anlamını bulamayacaksınız. Nitekim Kuran, yönetici ve hakimler için “hükkam” kelimesini kullanır (2:188) Araplar, evin geçimini sağlayan erkekler için şu deyimi kullanırlar: “Fülanün kavamu ehli beytihi” yahut “kıyamu ehli beytihi”.
İkinci hata
4:34 ayetindeki “faddelellahu badehum ala badin” ifadesini, “herbirine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir” biçiminde çevirdiğimiz dikkatinizi çekmiştir. Tüm mealler, bu ifadeyi, erkeklerin kadınlardan üstünlüğü olarak anlaşılacak bir biçimde tercüme etmişlerdir. Hatta bazı mealler bu üstünlüğün yönünü açıkça belirtir. Örneğin Fikir yayınlarının Nüzul Sebepli Kuran Meali’nde sözkonusu bölüm şöyle:
…  Bu sebepledir ki Allah bazılarını (erkekleri) bazılarından (kadınlardan) üstün kılmıştır… (4:34)
Parantez içindeki ayırım, putperest ortaçağ Arap kültürünü yansıtan hadis kitaplarının etkisinden kaynaklanıyor. Ayetteki ifade, “faddalellahur ricale alen nisai” (Allah erkekleri kadınlara üstün kılmıştır) biçiminde değil. Ayetteki ifadenin kelimesi kelimesine çevirisi şöyledir: “Allah onların bazılarını bazılarına üstün kılmıştır.” Ayetteki “badehum” (bazılarını) kelimesindeki “hum” zamirini sadece erkeklere gönderdiğinizde anlam şöyle olur: “Allah erkeklerin bazısını bazılarına üstün kılmıştır.” Bu anlam, kuşkusuz ayetin içinde bulunduğu metinle uyuşmamaktadır. Ancak “badehum” kelimesindeki “hum” zamirini erkek ve kadınlardan oluşan karma bir topluluğa gönderdiğinizde anlam şöyle: “Allah erkeklerin ve kadınların bazısını bazılarına üstün kılmıştır.” Yani, Allah erkek ve kadınlara karşılıklı üstünlükler bağışlamıştır. Bunun Türkçeye en uygun çevirisi şöyle olabilir: “Allah herbirine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir.”
Ayete verdiğimiz bu anlamın doğruluğunu destekleyen bir çok örneğe sahibiz. Bu örnekler üzerindeki detaylı incelemeyi size bırakarak bir kaç tanesine kısaca değinmek istiyorum. İlk delilimizi, incelediğimiz ayetten iki ayet öncesinden getireceğiz:
Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri çok arzulamayın. Erkeklerin kazandıklarından bir payı ve kadınların da kazandıklarından bir payı vardır…(4:32)
Ayet, erkeklerin ve kadınların farklı payları yani farklı yetenek ve görevleri olduğunu ve bu konuda birbirlerini kıskanmamalarını belirtir.
13:4 ayeti de bizim 4:34 ayetine verdiğimiz anlamı destekler:
Yeryüzünde komşu toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar var ki aynı su ile sulanırlar. (Buna rağmen) biz, yemekte onları bir birine üstün kılmaktayız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ayetler var. (13:4)
Aynı topraktan çıktıkları ve aynı su ile sulandıkları halde, içerdikleri değişik vitaminler, besinler ve lezzetler ile birbirlerinden farklı özelliklere sahip olan rızıklardan sözeden bu ayetteki “nufaddilu badeha ala badin” ifadesi, herhangi bir meyve veya tahılın bir diğerinden mutlak olarak üstün yaratıldığını bildirmiyor. Aksine, her birisi-nin karşılıklı üstünlüklere, yani farklı özelliklere sahip olduğunu vurguluyor. Hurma, bazı yönlerden buğdaydan üstün olduğu gibi, buğday da bazı yönlerden hurmadan üstündür. Üzüm ile hurma, armut ile elma  arasında da aynı ilişki söz konusudur. Meyveler arasındaki özellik farkını belirtmek için kullanılan bir ifade, erkekler ve kadınlar için de aynen kullanılıyor. Demek ki erkekler ve kadınlar, hem farklı hem de ortak özelliklere sahip meyvelere benzerler.
Son bir örnek olarak 2:253 ve 17:55 ayetlerini vereceğim. Allah’ın, elçilerini birbirinden üstün kıldığını bildiren bu iki ayetin birisinde Allah’ın Musa ile konuştuğu ve İsa’yı Ruhul Kudüs ile desteklediği belirtilirken diğerinde de Davud’a Zebur’un verildiği anlatılır. Sözkonusu ayetlerde belirtilen karşılıklı üstünlük farklı özellikleri ifade eder. Yoksa, herhangi bir peygamberin tüm diğer peygamberlerden üstün tutulması sözkonusu edilmiyor. Allah Musa ile konuşmuş, İsa’yı doğuştan peygamber kılmış, İbrahim’i güzel bir örnek ve “halilullah” olarak tanımlamış, Davud’a Zebur’u vermiş, Cinleri ve kuşları Süleyman’ın emrine vermiş, Muhammed’e en büyük ve sürekli mucizeyi vermiştir. Allah, Kuran’da peygamberlerin hiyerarşik bir üstünlük listesini bildirmez. Nitekim, müminler Allah’ın elçileri arasında bir ayırım yapmazlar. (2:285) Allah’ın elçilerini üstünlük yarışına sokarak bunun için hadisler uyduran insanlar, Allah’ın buyruğuna karşı gelerek elçilerini uydurma özelliklerle ilahlaştırmışlardır.
Verdiğimiz bu örneklerden anlaşıldığı gibi, 4:34′de geçen “faddalellahu badehum ala badin” ifadesini, “herbi-risine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir” biçiminde Türkçeye çevirmeyi doğru bulduk. Erkeklerin kadınlardan üstün oluşu fikri, İslam aleminde yüzyıllardır süregelen erkek despotluğunu ve zulmünü beslemiştir.


Halife olan İnsan'ın SINAVI


Allah(c.c.), insanı ve onlar için gerekli olan her türlü nimeti yeterli miktarda yarattı. İnsan ve evrende bulunan bütün varlıklar için düzen/sünnet(ilahi yasa) koydu. İnsanın dışında evrende bulunan bütün varlıklar kesinlikle Allah’ın kendileri için koyduğu yasalara uymaktadırlar. Hiçbir zaman bu konuda bir aksama ve terslik meydana gelmemiştir/gelmez. Başka bir söyleyişle hiçbir zaman güneşin doğmadığı, gecenin gelmediği, çıranın yanmadığı, suyun akmadığı, ateşin ısıtmadığı, canlı varlıkların gıdasız yaşadıkları ve yaşlanmadıkları görülmemiştir.
Her maddede enerji vardır. Her enerji türü de iş yapabilme yeteneğine sahiptir. Gerekli şartlar yerine getirilir ve elektrik enerjisi klimaya verilirse, klima içinde bulunduğu ortamı hem ısıtır, hem serinletir. Gerekli şartlar yerine getirilmezse sigorta atar, klima bozulur ve çalışmaz. Ama elektrik enerjisi özelliklerinden hiçbir şey kaybetmez. Prize sağlam klima fişi takıldığında elektrik enerjisi gene işlevini yerine getirir. Bozulan, klima ya da ona elektrik taşıyan tesisattır, yoksa Allah’ın elektrik enerjisi için koyduğu sünnetinde bir değişiklik yoktur.
Allah’ın yarattığı varlıklar için koyduğu yasalarla ilgili saptamalarımızı, insana uyguladığımızda değişik bir tablo ile karşılaşırız:  İnsan diğer varlıklardan ayrıcalıklı olarak yaratılmış ve buna bağlı olarak o, çeşitli sorumluluklarla yükümlü tutulmuştur. İnsan yeryüzünde halife kılınmıştır. Bu bağlamda onun en büyük görevi, kendisini yaratanı bilmek ve O’nun kendisi için koyduğu sınırlar(hududullah) içinde kalarak emir ve öğütlerine uymaktır. İnsanın biyolojik yapısı bağlamında (et, kemik, kan, v.s.) bu ister istemez oluyor. Çünkü bu noktada kendisinin yapabileceği hiçbir şey yoktur.  Ancak, kişi kendi dışındaki insanlar, varlıklar ve Allah ile olan ilişkilerini düzenlerken, Allah’ın bu konularla ilgili olarak koyduğu sınırların dışına çıkabilmektedir. “Bu nasıl gerçekleşebiliyor?”, diye sorulursa verilebilecek cevaplardan birisi şöyle olabilir: Çünkü Allah(c.c.) insanı akıllı bir varlık olarak yaratırken, ona çok geniş kapsamlı bir özgürlük alanı tanımıştır. Bu alan o kadar geniştir ki, insan kendisini yaratan Rabbini inkâr edip onu reddetme noktasına kadar ileri gidebiliyor. İşte tam burada hassas bir durum söz konusudur; insanın dünya hayatında kabul edip üstlendiği irade emanetine karşılık ona Rabbi tarafından sınav sorumluluğu yüklenmiştir.
Topluluklar halinde yaşamlarını sürdüren insanlar, kişisel ve toplumsal anlamda bir takım ahlak ve hukuk kurallarına uymakla yükümlüdürler. Bu kuralların ortaya çıkıp oluşmalarının kaynakları nelerdir? Bu oluşta her şeyi yaratıp var eden ve onlara bolca nimetler sunan Allah’ın emir ve öğütlerinin etkisi ya da nispeti ne kadardır? Bu sorular önemlidir, çünkü insanı yaratan Allah, yukarıda da değindiğimiz gibi ona iradeyi vermiş, ama sınavla yapıp ettiklerinden sorumlu tutmuştur. Bundan dolayı sınavla sorumlu tuttuğu insana sorumlulukları da Allah tarafından, kendi aralarından seçilen elçilere verilen kitaplarla bildirilmiştir. Elçiler kendilerine vahyedilen kitaptaki emirleri ilkin kendileri yerine getirir, sonra etrafındakilere bildirir ve daha sonra hep birlikte yaşarlardı. İnsanlık tarihi içinde gönderilen elçilere verilen kitaplarda anlatılan bireysel ve toplumsal yaşam biçiminin adı Müslümanlıktır(İslâm). Bu anlamda İslâm, önerdiği ahlak ve hukuk kuralları bakımından evrensel yaşam biçimidir/dindir.  Bu nedenle vahiy alan elçilerin sonuncusu ile birlikte İslâm Dini’nin uygulanabilirliği bitmemiştir. Bu bağlamda insanı yarattıktan sonra yapıp ettikleriyle sorumlu tutan Allah, en son kitap olan yaşayan Kur’an’ı insanlık için evrensel bir mesaj/kaynak kılmıştır. 
Elektrik enerjisi misalini hatırlarsak,  klima model ve biçim olarak değişebilir. Ancak enerji aynı enerjidir. Bunun gibi toplumların üretim ve tüketim ilişkileri, bilimsel düzeyleri ne olursa olsun, Kur’an ve onun hayata yansıtılmış örneği olan Resülullah(s)’in uygulamaları(İslâm) her zaman ve mekânda örnek olma özelliğini korumaktadır. Mushaf metni sabit, ama yorum ve çözüm önerileri zaman ve şartlar bağlamında değişik olabilir. Özellikle Kur’an’da kendisi ile ilgili yer alan “inzal(inme, indirme, indirgeme)” kavramı buna işaret ediyor olabilir… Ancak insanlar her zaman bunu görüp takdir edemiyorlar. Bu noktada çok ilginç bir durum söz konusudur; Allah’ın her şeye kadir olduğuna inanıp kendilerine Müslüman diyen insanların hayatlarında Allah’ın emir ve öğütlerinin payı ne kadardır? Ya da hiç var mıdır? Örneğin; bütün insanlığın bir sınavı olan Suriye’deki durum için çözüm aradığını söyleyenlerin söylem ve eylemlerinde Kur’an ve Resulullah(s)’in benzer durumlarda sergilediği tutumlardan yararlanmaya çalışan var mı? Yukarıda “İslâm Dini’nin uygulanabilirliği bitmemiştir” demiştim. Elbette bunu söylerken sadece namaz, oruç ve diğer ritüelleri(menasık) kastetmedim. Eğer Müslümanlık aynı topraklarda iç içe yaşayan insanlar arasındaki kanlı boğuşmaya bir çare bulamıyorsa, buralarda yaşayan insanların Müslümanlıklarını sorgulamaları gerekir? Müslümanlık barış(sulh ve selâm) dini değil mi?
Tarihin değişik dönemlerinde İslâmi emir ve öğütler ile gelen elçiler, getirdikleri Zikir/Vahiy ile toplumları uyarmışlar, insanlar arasında var olan yanlış anlayışları söküp atmak istemişler, hayırlı bilgileri yaymaya çalışmışlardır. İslâm Dini’nin öğütlediği yaşam biçimini kendi hayatlarında göstermişlerdir. Böylece insanların sapıklıktan kurtulup yeniden hidayete ermeleri için görevlerini yapmışlardır. Oysa günümüzde toplumlara egemen olan kişilerin dayandıkları sistemler(özellikle kapitalizm) genellikle kendi heva ve heveslerinden kaynaklanmış olup zulme dayanmaktadır. Başka bir deyişle, egemen sistemlerin hepsi beşeri zaaflar taşımaktadır. halde Müslüman olduğunu savunan herkes elçilik görevini üstlenip, Zikir ile uyarma ve bilinçlendirme(takva) işini yapmalıdır. Bu hem kendi kurtuluşu için bir gereklilik, hem de daha önemlisi, Allah(c.c.) tarafından kendisine yüklenen bir görevdir. Bir takım özürler beyan edip bu görevden kaçmak ise hüsrandan başka bir şey etirmez. Bunlara dikkat edip kulak vermek Müslüman olma bilincinin bir gereği ve insanlık borcudur.
Günümüzde dünyanın değişik yerlerinde insanlar arasında çeşitli nedenlerle çatışmalar ve bunlara bağlı olarak büyük acılar yaşanmaktadır. Bu manzara Müslümanların yeryüzü sahnesinde yeterli etkinlikte bulunmadıklarının bir göstergesidir. Oysa Müslüman sürekli sahnede olmalıdır. Çünkü Müslüman sahnede ise Kur’an’ın diliyle her gün fasıl günü olur(yevmu’l fasl). Fasıl günü nedir? O bir ayırım, her şeyi yerli yerine koyma günüdür. Yani zulmün yerine adaletin geçtiği gündür; “Hiç tartışmasız, size vaad edilmiş olan gerçekleşecektir. Yıldızların ışıkları silindiği zaman, gök açılıp yarıldığı zaman, dağlar kökünden sökülüp savrulduğu vakit, Elçilerin belirli vakitleri geldiği zaman. Hangi güne tecil ettirilmişti? Fasıl gününe. Ve fasıl gününün ne olduğunu sana ne bildirdi? Yalanlayanlar için, vay o gün hallerine! Öncekileri helâk etmedik mi? Sonra geridekileri onlara tabi kılarız. İşte biz suçluları böyle yaparız. Yalanlayanlar için, vay o gün hallerine!” (Mürselât 77: 7-19).
Müslüman oturup kıyamet saatinin gelmesini bekleyen birisi değil, her gün sahnede olup bütün günleri fasıl günü yapmaya çalışan bir hakikat elçisi olmalıdır. Bir yerde haksızlığa uğrayan, patronların cimrilikleri nedeni ile yeterli tedbirlerin alınmadığı ve mağdur olan maden işçileri mi var, herkesten önce Müslüman onların yanında durup haklarını savunmalıdır. Etnik kökenleri nedeniyle ötekileştirilmeye çalışılan bir topluluk mu var, Müslüman herkesten önce onların temel insan haklarının savunucusu olmalıdır. Müslüman’ın hazır bulunduğu her yer ve zamanda gün “fasıl günü”, yani insanların insan olarak eşit olduğu yer olmalıdır. Bu anlamda Suriye’de suçlu ve yalancıların rol çalmaya çalışmaları, fasıl gününün tecil edilmesinden/ertelenmesinden başka bir işe yaramıyor…
İnsanları yaldızlı fikir ve sistemlerle kandırarak, onları gerçeklerden uzak tutup sömürü düzenlerini(kapitalizmi) oluşturanların, bu düzenleri sürekli olamaz. Her yerde ve her an vahiy bilgisi ve bilinci ile donanmış, cesaretli, korkusuz, mücahit Müslümanlar çıkabilir. İşte böyle Müslümanlar, elçilik bilinci ile inanç ve düşüncelerini her alanda ortaya koyduklarında, yalancı ve sahte fikirler dağılmaya, silinmeye ve yok olmaya mahkûmdur. Bu, âlemlerin Rabbi Allah’ın vaadidir. Allah, kendisi her şeye kadirdir. Ancak elçilerin görev yapmalarını istemektedir. İşte Müslümanların topluca bilinçlenip Allah için, Allah’ın dinine koştukları gün ertelenen gündür, fasıl günüdür, ayırma ve hüküm günüdür. O gün yalanlayanlar için zor bir gündür. Çünkü onlar devamlı suç işlemektedirler. Bu nedenle o gün hesapları görülecektir. Belki çok güçlü olacaklar, ama Allah’ın gücü her şeyin üstündedir. Ne zaman Müslümanlar Allah yolunda gerçek anlamda kıyam etmişler, işte o zaman Allah onlara yardım etmiştir. Allah’ın vaadi gerçek ve tarihin belli dönemleri ile sınırlı olmayıp evrenseldir.

14 Ocak 2013 Pazartesi

O Mescitlere Gitmeyin

''Gönlüm şunu istiyor, sokak çocuklarının bile sığınabildiği yer Allah'ın evleri olsun. Ankara'ya, İstanbul'a gelip otel parası bulamayan kimsesiz, sokakta kalmış insanların sığınacağı yer yine Allah'ın evleri olsun. Camilerin yanı başında, müştemilatında oluşturulacak küçük bir yer sayesinde bir gariban, aç kalmış, susuz kalmış, sığınacak bir yer bulamamış insanlar Allah'ın evlerine sığınma imkanı bulsun. Bu bir hayal gibi görülebilir ancak bu hayali hep birlikte gerçekleştireceğiz. Camileri bütün gün açık hale getirmeliyiz. Hiçbir endişe ve korku camilerin kilitli olmasını haklı kılmaz. Unutulmamalı ki hırsızlık endişesi ile camilerimizi kapalı tutarak yaptığımız hırsızlık, hırsızların camilerden götürdüklerinden daha büyük bir hırsızlıktır.''

Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez



O Mescitlere Gitmeyin


Memleketimizde 81.984 cami bulunmaktadır.Buna karşılık 67 bin okul,1220 hastane bulunuyor.


Camilerin bağlı bulunduğu kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı ise 3.178.99.500 TL bütçesi ile göz kamaştırıyor.



Bu rakam 70 kurumun ve 4 bakanlığın bütçesinden daha fazla bir payı oluşturuyor. İnsanın gözleri yaşarıyor doğrusu. Devlet nasıl da halkı için çalışıyor!



Diyanet işlerinin bu gelirin haricinde takvim, kitap bağış ve vakıf gelirleri de bulunuyor. Siyasal iktidar son günlerde, Çamlıca tepesi ve Taksim Meydanı gibi merkezi alanlara iktidarın güç ve azametini simgeleyen milyon dolarlık  sultan camilerin yapılmasını karar vermiştir.



Yaptıkları bina ile hevesleri kursaklarında kalacak ve kalpleri parçalanıncaya kadar içlerine oturacaktır. Allah her şeyi bilen, çok bilgedir.
(Tevbe 110)
Türkiye’de siyasal iktidarlar, özellikle merkez sağ siyasetçiler, Diyaneti ve camileri siyaset için kendi çıkarına kullanmışlardır. Fakat hiç bir dönem bu iktidar kadar pervasız ve alenen yapamamışlardır. Kendi Neo Liberal kapitalist, emperyalist, işbirlikçi politikalarını aklamak için Diyaneti adeta sultanın fetva başıcı şeyhülislamları gibi kullanmaya başlamışlardır.
Siyasal iktidarın fetva başkanlığı olan diyanet, her cuma yüz bine yaklaşan camilerde milyonlarca Müslüman’ın zihnine iktidar propagandası şırınga  etmektedir. Böylece yalan vaatlerle din sömürüsü yaparak kandırdıkları saf Müslüman halkın bilincini kontrol altına almışlardır. Artık kim ne derse desin muhafazakar kafa başkasına oy vermeyecektir. İşte iktidar bu güvenle pervasızca politikalarına devam edebilmektedir.           


CAMİLER HALK İÇİN, HALK TA İKTİDAR İÇİN, ÖYLEYSE İKTİDAR KİM İÇİN...?



Camiler halk için vardır, halk ta iktidar için, öyleyse iktidar kim için vardır? Haftalık toplu namaz ve salat toplantısı için gelen Müslümanlara, namazı kılın, camilere para bağışlayın, tespihinizi çekin, iktidarımızı desteklekleyin ve  “O Müslüman’dır, ne yaparsa doğrudur, cennete girin” denilir. Üstü kapalı veya açık verilen mesaj budur.
Asla İslam’ın sosyal yönüne vurgu yapan ayet ve hadislerden bahsedilmez. Osmanlı, Emevi ve riyakâr, anti-maun söylemler sıralanır gider. 
Her cuma hutbenin ardından artık kanıksadığımız şu duyuru yapılır,
Falan ülkedeki filan cami için yardım toplanmaktadır, az çok demeyin verin.


Ama hiç bir gün şöyle bir duyuru olmamıştır. Yan sokakta soğukta aç susuz yaşayan  komşumuz için yardım toplayalım, oğlunun okul giderini karşılamayan işsiz için yardım edin çağrısı maalesef olmamıştır.



Bir iki vicdanlı  küçük belde  mescitlerini ve Müslüman’ı saymazsak bu genelde hep böyledir. Her cuma yoksul halkın yoksul cebine din söylemiyle el atılır. Devasa bütçeler, makam arabaları, yurtdışı saltanatlarına yetmez olur. Camiyi de yoksula yaptırırlar, karakolu da, ama yine kazanan yandaş müteahhitler olur ya, oda ayrı bir konu girmeyelim; çünkü sonu gelmez.                                                     
Süslü parıltılı abartılı tapınaklara dönüştürülür, Allahın mescitleri, peygamberin mescidleri, yoksulun adı anılmaz orda, riyakârlığın, gösterişin, şirkin bayrağı dalgalanır. Mevlütler, kandiller, teraviler, kutlu doğumlar, lokumlar ve gül suları vardır. Ama yoksulun derdi yoktur orta, mazlumun çığlığına kulak kabartılmaz.
Kur’an “o mescitlerden uzak durun” der,”oraya gitmeyin” der.


"Onun için kesinlikle oraya gitme! Ta ilk günden, temeli Allah bilinci üzerine kurulan mescit, gidilmeye elbette daha layıktır. Onun içerisinde tertemiz olmayı seven kimseler vardır. Allah çokça temizlenenleri sever."
(Tevbe-108)


Orası paylaşmanın,  dayanışmanın, haksızlığa ortak itirazın ve zalimlere karşı mücadelenin odak merkezi olmalıdır. Camiler yani mescitler, hem dini ritüellin (NAMAZ) Allaha yönelmenin yapıldığı, açların yoksulların, doyurulup giydirildiği, mal ve para fazlasının toplanıp olmayanlara dağıtıldığı, sorunların konuşulup çözüme kavuşturulduğu yerlerdir. 


Aşevleri, okumalar, felsefenin, dinin öğretilip hayata uygulandığı bu toplumun  pilot merkezleridir Camiler insanlığı inşa için yapılmış bilim merkezleri medreseleridir. Mescitler mahalli halk üniversiteleridir. Sınıfsız ve sınırsız toplumun ilk nüveleridir. Ve orada Allah'tan başka hiç bir otoritenin adı sanı siyaseti anılmaz.



"GERÇEK ŞUKİ; mescitler hep ALLAH içindir. O halde Allah’ın yanında başka birine yalvarıp yakarmayın. "
(Cin-18)



Peygamberimiz mescitleri bu amaçla kurmuş ve böyle yapmıştır.Yoksul sahabeler (ashabı suffe)mescitlerde yatıp kalkmış, orada yiyip içmiş ve orada kuran öğrenip gelişmiştir. Bu gün camiler ye yazık ki dışı ve içi gösterişli ama ruhsuz,gönülsüz,sessiz,sevgisiz,yüzlerin ve gönüllerin gülmediği harabelere dönüştürülmüştür. Tam 82 bin harabe 82 bin ölü evi.



YİNE ORADAN BAŞLAMALI
İçi ısınmalı insanın ve doyunca gülümsemeli. Hayata ve mücadeleye oradan başlamalı. Zulme ve zalime de ilk oradan dur demeli hep birlikte.Şu halde:


"Binasını Allah bilinci ve rızası temelinde kuran kimse mi hayırlıdır,yoksa binasını bir sel yatağındaki molozların üstüne kurup ta  kendisi de onunla birlikte cehenneme sürüklenip giden kimse mi?Allah zalimler güruhuna doğru yolu nasip etmez. " (Tevbe-109)