19 Şubat 2013 Salı

VESİLE NEDİR?





Kuran da "Vesile" kavram 2 yerde kullanılır. V-S-L kelimesi: Allah’a Yaklaşma vasıtası, Sevaba nail olmak için Allah’a yakın olmak için yapılan hususlardır…


Tevessül kelimesi Arap dilinde ‘’vesile’’den gelen bir tabirdir. Kur’an’da “tevessül” tabiri geçmemekle birlikte, aynı kökten gelen “el-vesile” kelimesi Maide Suresi 35. Ve İsra Suresi 57. Ayetlerde geçer.

Siz ey imana ermiş olanlar! Allaha karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, Ona daha yakın olmaya çalışın ve Allah yolunda gayret gösterin ki mutluluğa erişebilesiniz.
(Maide-35)

İmdada çağrılan bu ilahların Allah'a en yakın olanları dâhil olmak üzere hepsi Allah'a yaklaşmanın yolunu ararlar. O'nun rahmetini diler ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur.
(İsra-57)

“Vesile, kendisiyle tevessül edilen ve yaklaşmaya araç kılınan fiil ve davranıştır. Burada kendisiyle Allah’a yaklaşılan itaatleri yapmak ve isyanlardan kaçınmak anlamlarından mecaz olarak gelmiştir.


En güzel isimler Allah'ındır. O'na o isimler ile dua ediniz…
(A’raf-180)

Bu kimseler 'Ey Rabbimiz, inandık, günahlarımızı affeyle, bizleri Cehennem ateşinin azabından koru' derler.
Zorluklara sabredenlerin ve sözlerini tutanların, (Rablerine) yürekten bağlı olanların, (servetlerini Allah yolunda) harcayanların ve bütün kalpleriyle af dileyenlerin.
Allah'tan başka ilâh olmadığına ve O'nun adaleti ayakta tuttuğuna Allah'ın kendisi, melekler ve bilgili kullar tanıktır. O'ndan başka ilâh yoktur. O üstün iradeli ve hikmet sahibidir.

Allah katında geçerli olan din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine bilgi geldikten sonra karşılıklı ihtirasları yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse bilsin ki, Allah'ın hesaplaşması çok çabuktur.
(A’li İmran 16-17-18-19)

Onlardan önce bu yöreyi yurt edinmiş ve (gönüllerine) imanı yerleştirmiş olanlar (arasındaki yoksullara da ganimetin bir kısmı verilecektir), bir sığınak arayışı içinde kendilerine gelenlerin hepsini seven ve başkasına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler; işte böyleleri, açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar!

Onlardan sonra gelenler, "Ey Rabbimiz!" diye yalvarırlar, "Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve imana ermiş olan(lardan hiçbiri)ne karşı kalplerimizde yersiz ve uygunsuz düşünce veya duygulara yer bırakma. Ey Rabbimiz! Sen şefkat sahibisin, rahmet kaynağısın!"
(Haşr-9-10)

Allah’ın dininde meşru olan TEVESSÜL bunlardır… Bunun dışındakiler herhangi bir delile dayanmamaktadır… Allah’ın isimleri ve sıfatları, Günahlardan sakınmak, Gece karanlığı gibi olan Şirkten uzak durmak İman ve tevhit ile Salih ameller, Muttaki kulların mümin kardeşine gıyabında dua etmesi, zorluk ve rahatlık anında Allah’tan hayâ ederek yalnız ve yalnız ona itaat ve ibadet etmek maksadı ile yapılan tevessül meşrudur…

(Ey müminler!) Sabır ve namazla yardım dileyin: Bu, tam bir sığınma duygusu içinde yürekten Allah'a yönelenler dışında herkes için zor bir iştir.
(Bakara-45)

Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira, unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.
(Bakara-153)

Eğer sadakaları açıktan verirseniz bu güzeldir. Şayet onları kimse görmeden fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve bu, bir kısım günahlarınızın silinmesine vesile olur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
(Bakara-271)

Tevessül çeşitlerinden biri olarak kabul edilen… Birilerinin hatırı, makamı ve mevkii ile istemek… Örneğin: Allah’ım falancı kişinin hatırı veya mevkii filancanın yüzü suyu hürmetine senden yardım diliyorum: Bu ve benzeri beşeri aracı kılma şeklinde yapılan tevessülün İslam dininde yeri yoktur…

Eğer böyle bir isteme tarzı İslam’da olsa idi Allah onu açıkça beyan ederdi ve bu beyan ile makam ve mevki ile birinin aracı kılınması gerekli olsa idi Allah resulü bu makama layık en üstün insan idi… Allah resulünün hayatında hiçbir zaman bu tür bir isteme şekli yoktur ve tavsiye edilmemiştir Kur’an bunları reddeder…

Çünkü Allah eğer birinden hoşnut olacak ise bu hoşnutluğu için aracı koymaz… Yaratılan Allah’a muhtaçtır, Yaradanın böyle bir şeye ihtiyacı yoktur Hiçbir yaratılan Allah’ın vereceği faydaya ve zarara müdahale edemez müdahale için aracı kılınanları Allah ile kıyaslamak ŞİRK’TİR

Allah'ı bırakıp, onlar için göklerden veya yerden herhangi bir rızık sağlayamayan ve zaten buna gücü de olmayan şeylere mi tapınıp duracaklar?

Öyleyse, sakın Allah'la (başkaları arasında) herhangi bir benzerlik kurmaya kalkmayın! Çünkü Allah (her şeyin aslını) biliyor, ama siz bilmiyorsunuz.
(Nahl 73-74)

Halis inancın yalnız Allah'a yönelmesi gerekmez mi? O'ndan başkasını dost ve koruyucu edinenler, "Biz bunlara sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!" (derler). Şüphesiz Allah, (Kıyamet Günü) onlar arasında (hakikatten saptıkları) her konuda mutlaka hüküm verecektir, çünkü Allah, (kendi kendine) yalan söyleyen ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz!
(Zümer-3)

Makamı mevkii ne olursa olsun yaratılmış herhangi birinden zararı veya faydayı sağlayabileceği inancı ile tevessülde bulunmak ŞİRK’TİR. Ölmüş evliya Salih kullardan yardım dilemek imdat etmek onlara adaklar adamak, Ey falanca diyerek hacetini arz etmek tevhidi inançla bağdaşmaz… Allah’tan başkasına yönelmek, dua etmek türbeler yapıp onları ziyaret etmek İslama zıt davranışlardır… Allah’a dua Ayetle şekli olarak belirlenmiştir…

Eğer kullarım sana Benim hakkımda sorular sorarsa -(bilsinler ki) Ben çok yakınım; dua edenin yakarışlarına her zaman karşılık veririm; öyleyse onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.
(Bakara-186)

Ayeti kerimelerde belirtilen DUA ibadet iken nasıl olurda Allah’a has olan bir ibadet biçimi ondan başkasına sarf edilebilir?

Allah’tan başkasına yapılan çağrı vb Kur’anda şöyle izah edilir:

Eğer onları imdadınıza çağırırsanız, çağrınızı işitmezler. Sesinizi işitseler bile size karşılık veremezler. Üstelik kıyamet günü, sizin kendilerini Allah'a ortak koşmuş olmanızı reddederler. Hiç kimse, her şeyin içyüzünü bilen Allah gibi sana haber vermez.
(Fatır-14)

Allah’ın peygamberleri göndermesindeki en büyük sebeplerden biri olan Tevhid gereği Allah’tan başkasına ibadetleri amelleri ortadan kaldırmak ve yalnızca Allah’a yönelmek amaçlıdır.

Aşikâr olan hakikatlere rağmen Kur’an ve Sünnete uygun tevessül ve vesileleri yetersiz görüp Şirke düşüren yollara başvuranlar kendi ürettikleri uydurmalar ile Allah’a yakın olmaya çalışmaktadırlar Allah resulü ve Ashabının hayatlarında olmayan uygulama ve şekiller ile…

Hani siz: “Ey Musa, bir çeşit yemeğe elbette dayanamayız. Rabbi’ne dua et de yerin bitirdiği sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğandan bizim için de çıkarsın.” demiştiniz. Musa da: “Siz bayağı olan şeyle hayırlı olan şeyi değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise bir şehre inin. Sizin için istediğiniz şeyler vardır.” demişti. Onların üstüne horluk ve yoksulluk vuruldu. Allah’tan bir gazaba da uğradılar. Bu, şüphesiz ki Allah’ın ayetlerini inkar ettiklerinden, peygamberlerini de haksız yere öldürdüklerinden idi. İşte bu ceza, isyan ettiklerinden, aşırı gittiklerinden dolayı idi.
(Bakara-61)

Müslümanları tevessül ve vesile hususunda şirke, harama, bidate vb kerih durumlara düşüren ana tema taklittir. Delillerini bilmeden kişilerin görüşlerini taassubu yaklaşım ile savunmak Allah tarafından sakınılması gerekli ameller olarak ayetlerde izah edilmiştir…

Zira onlara, "Allahın indirdiğine ve Elçisine gelin!" denildiğinde, "Atalarımızdan gördüğümüz inançlar ve fiiller bizim için kâfidir" diye cevap verirler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzak kimseler idiyseler de mi?

Siz ey imana ermiş olanlar! Siz (yalnız) kendinizden sorumlusunuz: Sapkınlığa düşenler, eğer doğru yolda iseniz, size hiçbir zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allaha olacaktır: Ve o zaman Allah, size (hayatta) yapmış olduğunuz her şeyi bildirecektir.
(Maide 104-105)

Hakkaniyet ölçüsü ile olaylara bakmamız gerektiği için işimize geleni alıp gelmeyeni almamak kendi görüşünü desteklemek olduğu bilinci ile tevile kaçmadan Ayetlerin anlamlarını vermeye çalıştık, Allah’ın ayetlerini kendi heva ve hevesleri uğrunda kullanmaktan Allah’a sığınırız…

Bizlere düşen görev Müminler olarak gece karanlığı olan Şirke düşmeden vesile ve tevesül amellerini haddi aşmadan ifrat ve tefrit dengesini gözeterek Allah’tan dilemek ve dua etmektir..

İpotekli İradeler


Bizler dünyaya gelir gelmez zorunlu olarak; bir takım tabiat yasalarıyla, kurallarla, gelenek ve göreneklerle yaşamaya çabalarız.
Nedense birçoklarımız bu sistemleri iyi okuyamayıp –doğrularını ve yanlışlarını ayırt edemeyip- iradelerimizi bunlara kaptırmaktayız.
Bize dayatılan bu sistemler yanlış okunduğu taktirde; bütün bir hayat boyu tanrımız olabilmektedirler. Aile, ırk, vatan, bayrak, mal, mülk, para, otorite, güç, gelenek-görenekler, din ve sayire ve sayire… 
Bir an önce bu sınırları ve engelleri aşıp özgür düşünmemiz gerekir.
Çünkü bize Allah tarafından bir hedef konulmuş ve bu hedef; Özgür bir birey olmayı başarmak ve bu yolda kararlı ve cesur bir şekilde adaletli ve ahlaklı mücadeleye devam edip bir ömür boyu onurlu ve şerefli yaşamaktır.
Benim kur’an anlayışıma göre bu tabuları yıkanlar cennetlik olanlardır. Bu tabulardan birine takılıp onu aşamayanlar cenneti hak edemezler.
Herkes iç dünyasında kendisine şu soruları sorar;
“Ben neyim?”,
“Bu dünyada benim ne işim var?”,
“Bu dünyaya gelmeyi kendim istemedim ki?”,
“Bu dünyada bunca acı, zulüm, çekişme, haksızlık neden var?”
İşte özgür birey  -özgür iradeye sahip- olabilmek için tam da burada, bu soruların cevabını araması gerekir. Bunun mücadelesini verdikçe özgürleşeceğinize emin olabilirsiniz.
Yaşamın, olumsuzluklar etrafında dönmesi Tanrı’dan yani Allah’tan kaynaklanmaz.
Mesela; Allah ateşi faydalı işlerde kullanalım diye yaratmış. Fakat insan ateşi kötüye kullanabilir. Allah bir kişiyi ateşle yakmaz, ama insan bunu yapar. Allah tütünü sigara yapıp içmek için yaratmaz. Bunu yapan insandır.
Allah öldürmek için mermi veya bomba yapmaz. Bunu insan yapar.
Hayatın kötülüklerle kuşatılması, zor olması, çekilemez dereceye gelmesi temelde insana bağlıdır.
Bu da dayatmaya dayalı, sinsi baskılarla, dogmalar oluşturularak ve içi boş sanılar üretilerek meydana getirilen kurallar ve sistemlerle yapılır.
Acıları, zorlukları ve sıkıntıları üreten sistemler ya da hegemonik güçler; kendi ihtiraslarını, doyumsuzluklarını, zorbalıklarını, vahşiliklerini, çilekliklerini (açgözlülüklerini), beklentilerini dayatmaları sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Allah’la hiçbir alakası yoktur.
Bu yüzden kendimizi bir anda içinde bulduğumuz toplumsal hayatın dayatmaları ve kurulu otoriter sistemleriyle cedelleşmekte buluruz.
Bu dünyada neden bunca dert var? Sıkıntı var? Neden bu lanet olası dünyaya geldim? Benim tercihim değilken burada ne işim var? gibi serzenişleri/soruları sorduranlar; hayatı yaşanılamaz hale getiren, yaşamı kaosa dönüştüren ve maalesef bu hayat, herkes için cennet olabilecekken cehenneme dönüştüren bu tür sistemlerdir ve bu tür zihniyetlerdir.
Yaşamımızı sabote eden, acılarla dolduran, hayatımızı yaşanmaz kılan, aç ve sefil kalmamızı sağlayan, miskin ve çaresiz bırakan, varlığın özü değildir.
Dolayısıyla bunun sorumlusu bizi yaratan Allah ta değildir.
Esas sebebi; dışarıdan ve varoluşa sonradan yapılan olumsuz ve negatif müdahalelerle yani dayatmalarla ve baskılarla oluşur.

İşte özgür birey –aktif/ipoteksiz/yaşayan irade- peygamberlerin yaptığı gibi burada devreye girmelidir.
Bu olumsuz ve negatif durumu gerçek hayat metotları ile tersine çevirerek olumlu ve pozitif katkı sağlamaya çalışmalıdır. Adalet ve ahlakı merkeze alarak sağduyu, empati, akıl, vicdan ve fıtrat süzgeçlerinden geçirerek reel ve evrensel normlarla hareket etmelidir.
Ancak bu şekilde hareket edile bilinirse üstesinden geline bilinir.
Bu şekilde hareket edilip varlıklar arasında bir denge ve hak paylaşımı yapıldığında, yukarda sorulan soruların bir anlamı da kalmayacaktır.
Peygamberlerin asıl görevi de bu olmuştur ki tüm özgür bireylerin (irade sahiplerinin) görevi de bu olmalıdır.
Nihayetinde insanoğlunun iradesi kendi elindedir. Her an canlı ve dinamiktir. İsterse bir şekilde üstesinden gelebilir.
Evet, dünyadaki bu hegemonik güçlerin amacı; insanın iradesine ipotek koymak, onları tektipleştirmek, pasif hale getirmek, suskunlaştırmak, geri durmalarını sağlamaktır.
Fakat! Eğer bireyler de, belli bir süre; gelenek, görenek, ırk, vatan, inanç, aile, kapitalizm vb. dogmalar ve sistemlerle tek tipleşip bu yasalara boyun eğerlerse; zamanla bu durumu normal görmeye ve artık itiraz etme fikrine bile yabancılaşarak, muhafazakâr ya da duyarsız kölelere döneceklerdir.
Bu yüzden her ne olursa olsun! Her “türlü dayatma ve baskı unsurları”na karşı “bilinçli taklit” ve “mecburi itaat” etme ahmaklığına kapılmamak gerekir.
Ve özgürleşememiş birey her zaman kurulu düzenin devamcısıdır. Zorbalar, zalimler, din baronları ve her türlü sulta, varlıklarının devamını onlara borçludur.

Naim SAĞLAM

18 Şubat 2013 Pazartesi

Yaşayan Kur'an Perspektifinden '19'


Üzerinde on dokuz vardır (Müddessir 30)
Yukarıdaki ayet, tek başına Allah’ın bilimsel ispatı için dayanak oluşturduğu söylenmektedir. Nümerolojiden farklı olarak ampirik bulgularla edinmeye çalışılan bu ispat, 19. y.y. pozitivist felsefesine göre bir anlam ifade edebilir. ‘Yaşayan Kuran’ perspektifiyle ayete yaklaştığımızda farklı yorumlama gereği doğmaktadır.
Her düşünce  akımı bir metodoloji üzerinden gelişir. Yaşayan kuran perspektifinin de fikri metodolojisi vardır. Yöntembilim açısından yaklaştığımızda ‘Yaşayan Kuran’ fenomenolojik bir yöntemi takip eder. Fenomonoloji görüngü bilim olarak ifadelendirilir.  Hegel’de ilk karşılığını bulduğumuz bu yöntemin etimolojik yaklaşımında Hegel, fenomeni...   ''daha önce gizli, örtülü olan bir şeyin açığa çıkması”  olarak tanımlar. Tek bir kelime ile ifade ederken de buna bilinç der. Yani fenomenoloji bilincin bilimidir.
ALLAH BİLGİNİN NESNESİ DEĞİL ,BİLİNÇTİR
Bilinç öznenin kendisi değil ,öznede varlık bulan ve özneyi harekete geçiren şeyin açığa çıkmasıdır. Örneğin Allah’ın ruhundan üflemesi de bu açıdan değerlendirilmesi gerekir. Burada insana üflenilen şey bilinçtir. İyiyi, doğruyu, güzeli ve hakkaniyeti açığa çıkartacak bilinçlilik insanın özünde vardır ve bu ‘öz’ ün kendisi Allah’tır.  ‘Enel hak’ dendiği zamanda söylenmek istenen şey, tanrısal bilincin taşıyıcısı olduğudur, yoksa tanrının kendisi olduğu değil…  
Mele te aynı şekilde insandan ayrı bir müşahhas varlık değil; İnsanla, doğayla, yani varlıkla bir bütünlük halindedir.

Oysa sizin üzerinizde koruyucular vardır. Kerim katipler… ne yaparsanız bilirler (infitar 10-12)
Surede  kiramen katibin olarak anlatılan hafaza melekeleri (kaydediciler) Yaşayan Kuran tefsirinde, bunun insanın dışında bir varlık anlamına gelmediği, insanın varlığıyla mündemiç varsıllar olduğu açıklanır. Bu iki şeyi de beyin ve vicdan olarak tanımlar. Beyin idrak eder, kaydeder, hatırlar. Vicdan da bulma yeri anlamına gelir. Burada insana ait olan herşey kaydedilir ve yaşamın her anında hem de dirilişten sonra açığa çıkar. Yani soyut olan herşeyi bilimsel olarak ispatlanma çabası yerine insan olgusu üzerinden tanımlama ve yaşanabilir kılma perspektifi sunulur.
İnsana ait olduğu bilinen, somutlanamayan ama varlığından da şüphe duyulmayan beyin ve vicdan, insan özünden ayrı değil, onu var eden unsurlardandır. Tevhidi varlık sahasında da birlik olarak anlamalıyız. Görünür kılınan herşey, onu var eden bilincin yansımadır. Tabiat nasıl bu bilinci eksiksiz bir şekilde yerine getiriyorsa, insanoğlu da bu bilince erişme çabası içinde olmalıdır. Bu bilinci taşıdıkça, bir ve bütün olandan kopmaz, onun içinde kalır. Ama bu bilinçten uzaklaştığı sürece de birliğin yani tevhidin dışına çıkar ve şirkin de temellerini atmış ,’insandan da aşağı’ hale  dönmüş olmuştur.
Bahsettiğimiz hiçbir şey pozitivist bilimin önermeleri değildir.  Fenomonolojik bakış açısında ALLAH bilimin yani ispatın konusu değildir. İdrakin konusudur. Tanri ya da vahiy ispatın konusu olduğu müddetçe toplumlar inananlar ve inanmayanlar diye ikiye bölünecektir.  Oysa müddessir suresinde de apaçık olduğu gibi mülk ve otoriteyi elinde tutanlarla bundan mahrum kalanlar arasındaki ayırım hep göz ardı edilecektir.
Burada en önemli ayırım insanın nesneleştirilmeden özne olarak varlığının kabulüdür. Tanrı dışsal bir güç olarak değil de, insanın varlığında onu ruh bilinç  ve hareket kabiliyeti katan bir güç olarak ifadelendirilmesidir.  ‘Allah her yerdedir’ derken de biz bunu bilgi düzeyinde demiyoruz. Yani Allah’ın varlığını deneyleyip, ispatladıktan sonra bir olgusal sonuca varmış değiliz. Tam tersine Allah bilinç olarak var demek istiyoruz.  A!llah’ı somut olarak görmek isteyen, yani ampirik bir şekilde deneylemek isteyen Musa’ya karşı Allah’ın cevabı manidardır :
…. (Mûsa) şöyle dedi: “- Rabbim! Cemâlini bana göster, sana bakayım.” Allah: “-Beni hiç bir zaman göremezsin, fakat şu dağa bak….  (araf 143 )
Allah Musa’ya; Tabiata, yaşama yönel mesajı, tanrısal varlığı görünen unsurlar içinde bir bilinç olarak telakki et demektedir.

Ali Şeriati ‘ayet’ kavramını mucize değil de işaret olarak tanımlar. Yani tanrısal gücün varlığın mesajı görüngüsü ama somut ya da olgusal olarak kendisi değil. O yüzden mucize bilinçlilik içinde olan herkes ve herşey için her an devinim halinde, süreklidir.
…  O, her an yaratma halindedir.( Rahman 29 )

Allah’ı göremezsiniz, yani özü… ama özün yansıması olan edimi, ameli, praksisi her an görebilirsiniz.
Amelin insanoğlu için de süreklilik arzetmesi için fenomonolijik bir yöntemle Kuran okumaları yapılması gerekmektedir. Burda 19 ile ilgili ayetle infitar suresinde10-12 de geçen ayetler benzeşmektedir. Her iki ayette de insan üzerindeki güçlerden haber verilmiştir. Fark, birinde rakamsal değerinin olmaması ,diğerin de olması… O açıdan Müddessir 30.ayeti de bu perspektifle okumalı ve Razi’nin yorumunu dikkate almalıyız.

A ) BEDENİN 7 ORGANİK FONKSİYONU
1. Cazibe
2. Bağlılık
3. Zararlı yabancı maddelerin dışarı atılması
4 zararlı yabancı maddelerin içeri alınması
5. besinlerin hazmedilmesi
6. büyüme
7. üreme
B ) FİZİKSEL DUYU
8. Görme
9. işitme
10.dokunma
11. koklama
12. tatma
C ) İNSANIN ZİHİNSEL DUYULARI
13. soyutlanmış duyusal imgeleri algılama
14. düşünceleri bilinçli şekilde algılama,
15. duyusal imgeleri hatırlama
16. bilinçli kavrayışları hatırlama
17. duyusal imgeler
D ) HEM İÇSEL HEM ZİHİNSEL DUYU
18. İsteme
19. nefret etme

Yukarıda Razi’nin yorumunu Muhammed Esed tefsirinden alıntılayarak sistematik olarak ifade etmeye çalıştım. Razi 19’u insanın organik, fiziksel ve duyusal özellikleri üzerinden tanımlayarak, insanın ontolojisini tüm veçheleriyle ele almıştır. Yukarıdaki maddeler aynı zamanda bilimseldir ve yaşadığımız hayatın en önemli öznelerinden biri olan insanı anlatmaktadır. Kuranı şifrelere hapsetmemekte , yaşamın içine dahil etmektedir...
Bu sureyi insan özelinde yaşanır, gerçekçi ve süreklilik arzeden bir uslupla ele alması Yaşayan Kuran perspektifine uygunluğunun göstergesidir. Bu melekeler ya da güçler insanı potansiyel olarak öteki yaratıkların üstüne çıkaran, ama yanlış kullanıldıklarında onun bütün kişiliğinde yozlaşmaya ve bu nedenle  şiddetli bir azaba yol açan güçlerdir.  Yani bu güçlere sahip olan insanoğlu, hem ortak iyinin, eşitliğin adaletin mücadelesini yapma yetisine sahiptir, aynı şekilde bunun dışındaki, şeytani arzu ve sistemlerin de savunusu yapabilmektedir.  Bu bilinç farklılıkları arasında, Müddessir suresinde geçen haliyle bir mücadele resmedilmektedir :                 
Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti. Sonra) derin derin düşündü. Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu ancak nakledilegelen bir sihirdir."      Müddessir 18-25
Velid bin Mugire’ye atfedilen bu hasletlere sahip kişi ,aslında Razi’nin yukarıda sistematize ettiği organik, fiziksel, içsel ve zihinsel duyularla aldığı kararı göstermektedir. Hakikati yalanlamasının sebebi, insani fonksiyonlarının eksikliği ya da Allah’ın varlığının bilimsel ispatının olmayışı değil, bilinçlilik düzeyidir. Bu bilinçlilik düzeyi de onun toplum içindeki sınıfsal duruşundan kaynaklanmaktadır :                 
Beni, yarattığım kişiyle başbaşa bırak. Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim. Kendisine alabildiğine imkanlar sağladım.Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar. Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır.
Ayet apaçık bir şekilde Mugire’nin neden müşriklik ettiğini ifade etmektedir. Servet ve nufuz sahibi olması ,onun Allah bilincine yani mülkte ve otorite de eşitliğe evrilmesinin önündeki en büyük engeldir.

19 rakamının müminlerin imanını güçlendirici etkisi bulunduğunu ifade eden  31. Ayete Razi yorumuyla yaklaşıldığında , insanın kendi potansiyelini farketmesi anlamına da gelebileceğini düşünebiliriz. Eğer mü’minler kendi güçlerinin bilincine varırlarsa imanları yani güvenleri artar ve karşı bilinçteki sermaye ve güç sahiplerine karşı mücadele etme idrakine kavuşur.

19 formülasyonu da bir bilimsel yöntemdir. Her bilimsel yöntem zaten kendi iç tutarlığını gözetmek durumundadır. İnanan-inanamayan düalizminden hayata bakmasam da bu formulasyonun inanmayanlar hakkında bir kolaylaştırıcı yönü olduğu kanısında da değilim. Çünkü hiçbir yargı ‘tesadüf’ yargısından güçlü değildir. İman edenlerin imanını güçlendirici bir neden midir? Bunun için de iman edenlerin yani güvenenlerin kendi iç potansiyellerine yönelmeleri yeterli güçlendirici etkendir.

SEDAT DAYANIR

Ayet Okuyan Spartacus



Son yüz elli yıllık geri kalmışlık kompleksinin ülkemiz üzerinde yarattığı travmalar çok farklı sara nöbetlerine sebeb oluyor. Bir kısım müslümanlar, tarihi miraslarıyla hesaplaşıp gerekli dersleri çıkartmak yerine kendi kendilerine cihad ilan eden şaşkın mücahidlere dönüştüler.
Gecekondu yıkıp yerine cennet inşa etme hayali satan ve bu uğurda kalemlerini ve kitaplarını birer buldozere dönüştüren günümüz islam düşünürlerinden bir kısmı, maalesef önümüze moloz yığını bırakmaktan öteye gidemedi. Kendi malzemesiyle kendi cennetlerini inşa edemeyen ve orijinal bir medeniyet tasavvuru ortaya koyamayan bu yazarçizer takımı, başarısızlıklarını şimdi ithal taşeronlarla gidermeye çalışıyor.
Herkese ve herşeye söylecek sözü olan İslam; kapitalizmin, sosyalizmin veya liberalizmin kavramlarını kendisine kredi olarak almadan konuşamayan kekeme bir dine dönüştürülüyor.
Marks’tan veya Adam Smith’ten referans vermeden ne infak edebileceğimize ne de zekat verebileceğimize inanıyoruz. Müslümanlar olarak bireysel özgürlüklerden bahsederken Hayek’i, fikir hürriyetinden bahsederken Rousseau’yu, eleştirel düşünce için Popper’i referans vermeden duramıyoruz. Ragıb El İsfehani yerini Naom Chomsky ve Gadamer’e bırakırken, Ebu Hanife’nin rol modelliğini Martin Luther devralıyor.
Eğitimden sanata, bilimden felsefeye, tarihten sosyolojiye müthiş bir yabancılaşma ve kafa karışıklığına düçar oluyoruz. Geçmişle hesaplaşmamızı bir çeşit katliama ve utanca dönüştürdüğümüz günden beri geleneksel hurafelerden boşalan sepetimizi modern hurafeler dolduruyoruz.
Paris’te hava yağmurluyken İstanbul’da şemsiye ile sokağa çıkan özenti 19.yy Osmanlı kafasını güya terkettiğimizi düşünüyoruz ama yerine getirdiğimize fetva verilen her AB müktesebatıyla mutlu oluyoruz. Artık nizam-i alem için oğullarımızı katletmiyoruz ama namus için kızlarımızı doğruyoruz. Belki gavur icadı diye bilgisayarı üç yüz sene gecikmeyle ülkemize sokmuyoruz ama dünyanın en az okuyan milletlerinden biri olma ünvanımızı da ısrarla korumaya devam ediyoruz. Padişahın kulu olmaktan kurtulurken paranın ve gücün kölesi olduğumuzu unutuyoruz. Dün, hukuki konularda kadıefendinin iki dudağının arasından çıkabilecek birkaç kelimenin korkusunu duyarken; bugün, bilgisayarımızdan çıkartılabilecek ergenekon krokilerinin endişesi içindeyiz.
Daha birkaç yüz yıl öncesine kadar reaya konumundayken ve emeğimizi toprak ağalarına peşkeş çekerken; şimdi, gelir dağılımının en kötü olduğu ülkeler sıralamasında zirveyi zorluyoruz ve para baronları için çalışıyoruz. Biz aslında hep aynı kalıyoruz, hiç değişmiyoruz.
Yaşadığımız bu acıklı savrulma ve kafa karışıklığı din algımızı da etkiliyor. Sadece etkilemekle kalmıyor, Din’e ithal aşılar yaparak sorunlarımızı çözebileceğimizi sanıyoruz. Ebu Zerr’in elindeki kılıcı alıp ona komünist manifestoyu veriyoruz, yetmiyor; Spartacus’e kölelikle ilgili ayetleri okutturuyoruz. Artık putları elimizdeki asa ile değil, Nietzsche’nin “tanrı öldü” lafıyla yıkmaya çalışıyoruz. Dostlar salatta görsün kabilinden zikrettiğimiz paylaşımla ilgili kısacık ayetlerin altına batılı iktisatçılardan uzun şerhler düşmeyi marifet sanıyoruz.
Allah dışındaki herşeye ‘La’ dememiz gerekirken kimizim kapitalizmin, kimimiz sosyalizmin, kimimiz liberalizmin başına ‘La’ koymakla İllaallah dediğimizi düşünüyoruz.
Müslüman; dünyayı İslam’a göre anlayan insan olması gerekirken, biz; dünyadan anladığımızı İslam diye anlatıyoruz. Batıla karşı hakkı ayakta tutmak için bir başka batılın yanında durmamız gerektiği gibi bir anlayışa sahip olmaya başlıyoruz. Tuhaf ittifaklara girişiyoruz. Bu ittifakları kurduğumuz insanların Kuran’ın tabiriyle “bizimle karşılaştıklarında ‘inanıyoruz’ dediklerini ama şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında bizimle alay ettiklerini” bir türlü görmek istemiyoruz.
Türkiye özelinde meseleyi yakından analiz ettiğimizde karşımıza çıkan durum gerçekten de komik bir manzara arzediyor. Kuran’dan demokrasi ve laiklik çıkartanlardan tutun da aynı ayetlerden hilafet ve saltanat devrişenlere; Şura suresiniparlamento suresi olarak çevirenlerden, federal sistemi ayetlerle savunanlara kadar genişleyen bir yelpazede hezeyan yağmuru devam ediyor. Hanefi, Şafii, Şia müslümanı olmayı zül addediyoruz ama liberal yahut antikapitalist müslüman adlı modern mezheplere ve fırkalara ayrılmayı seviyoruz. Müslümanlığımızın başına koyduğumuz sıfatların değişmesi dışında, değişmeyen tek şey kendimizi bir türlü “sadece müslüman” olarak tanımlayamamamız. İslam’ı bilinçaltımızda bir ayak bağı olarak gördüğümüzü itiraf edemediğimizden olsa gerek, ona koltuk değneği rolü biçiyoruz… İstikametsiz ve bir tarafı topal bu tuhaf yürüyüşümüzün ideal bir menzile varabilme şansı oldukça düşük gözüküyor.
Elbette inanan insanlar olarak içinde yaşadığımız çağın dünya algısına yabancı ve kayıtsız kalamayız. Üretilen felsefeler, tartışılan konular ve geliştirilen siyaset, müslümanın da gündeminde olmalı. Bu konularda söz söyleyebilmek için gerekli donanıma sahip olmalıyız. Her türlü gelişmeyi yakından takip edip bilgi sahibi olmak, duruşumuzu belirleyebilmek adına önemli bir zorunluluk.  İnançlarımızın bizi yönelttiği yolda ayaklarımızın sağlam basması için öncelikle inandığımızı iddia ettiğimiz değerleri iyi bilmeli ve bu değerlerle karşımızdaki her türlü düşünsel ve siyasi tavra karşı doğru yerde konumlanmalıyız. Duruşumuzu belirleyen sağlam bir ipe tutunmadan bize ve inancımıza taban tabana zıt bir kökenden çıkan ideolojilerin terminolojisini kullanarak kutsalımızı çağın idrakine sunmamız mümkün değildir. Ödünç kavramlarla  ideolojik eleştiriler getirmek; mesela, kapitalizm yağmurundan kaçarken sosyalizm dolusuna tutulmaya sebeb olabilir. Ya da saltanat totalizminden kurtulalım derken demokrasi faşizmine ram olabiliriz.
Tekfir konusunda hiçbir dini fraksiyonun diğerinden geri kalır yanı yok. En gelenekselinden en modernine tüm islami anlayışlar birbirini acımasız –bazen de kanlı- bir şekilde eleştirebiliyor. Herkes başkasının gözündeki çöpü görme konusunda şahin bakışlıyken, kendi gözündeki merteğe kör. Eleştirdiğimiz şeyleri ne kadar bildiğimiz ayrı bir tartışmanın konusu olmakla birlikte savunduğumuzu zannettiklerimizi hemen hemen hiç bilmediğimiz ortada. Karşı tarafa yüklenirken ve onlara –güya- hakkı tavsiye ederken, kendimizi unuttuğumuz aşikar. Ortaya koyduğumuz eleştirilerin zayıflığı karşıt gördüğümüz ideolojilere sahte zaferler kazandırmaktan başka işe yaramıyor. Bir yalanı ifşa etmek adına bir başka yalanı palazlandırıyoruz ve bundan haz bile alıyoruz.
Batılı, batılın silahıyla ancak yaralayabiliriz ama yok etmek için hakikatin bilgisini kuşanmalıyız. Elimizdeki “silah” düşmanın silahı olduğu için o “silahla” şimdiki düşmanımıza ateş ederken gelecekteki düşmanımıza atmamız gereken mühimmatı tükettiğimizi görmüyoruz. Geçici ve kısa vadeli başarıların sarhoşluğuyla muhtemel geleceğimizi feda ediyoruz.
Fakirlikten yırtık entari giymek zorunda kalan sahabe hikayesi anlatarak kapitalizmi yıkabileceğimizi mi sanıyoruz? Ya da “kıt kaynaklarla sonsuz insan ihtiyaçlarının karşılanması” diye tanımlanan modern iktisadi yerle bir etmek için mızraklarımızın veya pankartlarımızın üzerine “Allah sınırsız nimet verendir” ayetini yazmamız yeterlidir diye mi düşünüyoruz? Yanılıyoruz.
Kafa yormadan, üretmeden, sorgulamadan, bilmeden, çilesini çekmeden, imtihanını vermeden, üzerinde derinden derine düşünmeden atılan “Allah, ekmek, özgürlük” sloganları veya cihad naraları pek bir işe yaramayacak gibi duruyor; tıpkı son yüz elli yılda atılan “çağdaşlaşma ve batılılaşma” sloganlarının işe yaramadığı gibi…
Ne Yapmalı?
-      Her eskinin kötü, her yeninin iyi olduğu gafletinden kurtulmalıyız
-      Teknolojik gelişmişlik düzeyinin her zaman iyi bir şey olduğunu düşünmekten vazgeçmeliyiz
-      Kişi başına düşen gelirin artmasının daha ahlaklı bir toplum olmamızı sağlamadığını unutmamalıyız
-      Geçmişimizle hesaplaşmalı ama ondan utanmamalıyız
-      Tarihi olaylara o günün şartlarına göre ve senkronize bakmalıyız ki; bizi bazı konularda savunma durumuna düşürenlerin aynı konuda hiç de bizden aşağı kalır yanları olmadıklarını görebilelim
-      Sorgulamaktan ve sorgulanmaktan korkmamalıyız. Böylece kendimizi her an düzeltip hatalarımızı görebilmeliyiz
-      Doğru olduğuna inandıklarımızda ısrarcı ve tavizsiz olmalıyız ama hakikat karşısında inatçı olmamalıyız
-      Neyi bilip neyi bilmediğimizi iyi bilmeliyiz
-      Kullandığımız terminolojiye dikkat etmeliyiz. Her düşüncenin önce terminolojisiyle geldiğini unutmadan kendi özgün üslubumuzu ve felsefemizi ortaya koymalıyız
-  Sloganların değil, eleştirel düşüncenin süzgecinden yara almadan geçmiş hakikatlerin ardına düşmeliyiz.
-  Münafıklara karşı dikkatli elden bırakmamalıyız
-  Eski hurafeler kadar modern hurafelere karşı da uyanık olmalıyız
-  Herkesle dialog halinde olalım ama herkesin işbirlikçisi olmayalım
-  Hakkı batıla bulayarak servis etmeyelim
-  Şartları hesaba katalım ama şartların belirleyiciliğine teslim olmayalım
-  Mütevazi olmakla kişiliksiz olmak arasındaki farkı unutmayalım
-  Rızık Allah’tandır, bilelim
-  Hiçbir şart altında adaletten sapmayalım
-  Allah en güçlüdür!
Alıntı: Yasin Çolak'ın kaleminden
Bizarre animals

10 Şubat 2013 Pazar

KİLİSE VE HAVRALAR MI?




 Onlar ki yalnızca, “Rabbimiz ALLAH’tır“ dedikleri için haksız yere ülkelerinden çıkarıldılar. ALLAH halkın bir kısmını bir kısmına karşı savunmasaydı silolar, alışveriş merkezleri, yardım kurumları, ve içlerindeALLAH’ın isminin çokça anıldığı mescidler yıkılırdı. ALLAH kendisine yardım edenlere elbette yardım edecektir. ALLAH Kuvvetlidir, Güçlüdür. (HAC 40)
SaWaMi’ = Silolar  (GIDA/ÜRETİM/GÜVENLİK)
BiYA’ = Alışveriş merkezleri (ÜRÜN DAĞITIM)
SaLaWat = Yardım kurumları (SOSYAL YARDIM)
maSaCiD = Secde yerleri  (RUHİ/FELSEFİ KURUMLAR)


Yukarıdaki ayetteki bu kelimelerin anlamlarını sorgulayalım.
Gerçek Yönetici olan ALLAH çok yücedir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kuran'ı (anlamak için) acele etme ve, "Rabbim, bilgimi arttır," de. (TA-HA 114)
20:114 ayetine uyarak Rabbimizden ilim talep ederek ayeti analiz edelim.
Milattan önce Özellikle Yunanlılar/grekler  SaWaMi’ kelimesinin silolar için kullanılmakta idiler. 
 صوامعSAVAMİU 
Ayette geçen “ صوامعsavamiu” kelimesi kılasik kabulle “manastırlar”, “ بيعbiyeu” kelimesi de “kiliseler” şeklinde tercüme edilmiştir.  Sözcüklerin “lam-ı tarifsiz nekre olarak gelişi ve صلوات salavâtü sözcüğünün klasik anlayışta İbraniceden arapçalaştırılmış olduğu kabul edilişi, yıllardır yapıla gelen bir hatadır. Bu nedenle صوامع savâmiu,  بيعbiyeu,  ifadeleri üzerinde araştırma yapalım.
Bu durum karşısında da Allah’ın, kilise ve havralara onay verdiği anlaşılmaktadır. Bu günkü ve Kur’an indiği dönemdeki havralar ve kiliselerin Allah ve Müminler tarafından tasvib edilecek bir yanı olmadığından bu durumu, ilk halleri, yani Musa’nın dönemindeki havralar; İsa’nın dönemindeki kiliseler olarak zorlama bir anlam yıllarca brileri tarafından erbab edinilen ülema tarafından benimsenmiştir.
صوامعSavâmiu” sözcüğünün kökü, “ صمعsamea”dır. Yani kök harfler “ 
صsad   
مmim v
e  
عayn”dır. 
Bu sözcük, “küçük kulak”, “küçük topuk”,  “keskin zeka” anlamlarındadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “ صماءsamâe” ve صومة savme’nin  şu anlamları vardır:
Dikenli bitki (kediotu), Bitkilerin filizi, Olgunlaşmış, toplanmış, saklanmış bakla (baklagiller), Ağacın en tepesindeki meyve, açılmamış tomurcuk, gonca, Heybe (yolculukta, özellikle de hayvan üzerinde yapılan yolculukta içine öteberi konulan iki gözlü torba).
 “ صs مm  عa” kökünün türevlerinden olan ismi tafdili ( أصمعesma’u” kalıbı) şöyle kullanılmaktadır:
 الكعب لأصمعEl ka’bül esma, Güzel düzgün topuk
 النبت الأصمعEl nebtül essma’, meyve veren, sökülmeyen bitki, meyvesi olgunlaşan, toplanıp saklanan bitki
 الريش الأصمعEr Riyşü esma’,  yeni, güzel, açılmış uzunca yatak
 القلب الأصمعEl kalbül esama’, zeki, uynık kalp.
 صومةSavma, hıristiyanların evi, rahiplerin fener kulesi.
صومة Birbirine yapışık olan her türlü bina.
Araplar, bu sözcüğün türevlerini farklı şeylere ad yapmışlardır. Bu anlamların alakası; ana ekseni, “küçük bir şeyin büyük bir şeye yapışıklığı”dır. Başa kulak, kulağa küpe; binaya kule, baca; başa külah, şapka, ağaca tomurcuk, meyve, toprağa bitki; … gibi.
صوامعSavâmiu” sözcüğünü,  صماءsamâe”nin, صومة savme’nin çoğulu olarak ele aldığımızda, sözcüğün nekreliğini de dikkate alarak sözcüğün anlamını “filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi” diye ifade edebiliriz.
 بيعBiyeu
Bu sözcük de kılasik anlayışta, “ بيعةbiyat” ın çoğulu olarak ele alınmış ve Hıristiyanların “kiliseler”i olarak kabul görmüştür. Hatta bazılarına göre de Yahudilerinin kiliseleridir. (Tac ve Lisan)
Haddizatında yine kadim lügatlarda “ بيعbiyeun” sözcüğünün tekili olan “ بيعةbiat” sözcüğünün “ هيئة البيعhey’tül bey’ı (alış- verişin şekli)” olduğu da yer alır. (Lisan ve TAC). Sözcüğün arapça kökenli olduğu kesin olduğuna göre “kilise” ile “alış- veriş” ifadesinin arasında bir alaka da bulunmamaktadır.
“ بيعBiyeu” sözcüğü, ezdattan (karşıt anlamın ikisini de ifade eden sözcüklerden) olan, “satın alma ve satma; alış-veriş” anlamındaki “ بb ىy عa”nın türevlerinden olup, halliyet (bir mekan içinde bulunan şeyi zikredip mekanını kastetme) mecazı mürseliyle ve sözcüğün nekreliğiyle “tüm alış veriş yerleri; çarşı-pazar” demektir.
 صلواتSalavât
Klasik kaynaklar ayetteki “Salavât” sözcünü Arapçadaki “salât” sözcüğünün çoğulu olan “salavât” olmayıp ibraniceden gelme “Saluta” sözcüğünden arapçalaşmış bir sözcük olduğunuı yazdılar. Birçok yerde açıkladığımız gibi “salavât”, “salât”ın çoğuludur. Burada da Halliyet mecazi mürseliyle “tüm Salât; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) demektir.
Durum bu olunca bir de Rabbimizin Bakara/ 251’deki  savaşın gerekçelerinde beyan buyurduğu “Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı,yeryüzü kesinlikle bozulur giderdi. ” ifadesi dikkate alındığında ayetteki sözcüklerin gerçek arapça anlamlarının dikkate alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Böylece Rabbimizin Bakara/251’deki “yeryüzü kesinlikle bozulur giderdi” ifadesi Hacc/40 ta “ …. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsahepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi.” şekliyle bizzat Allah tarafından açıkça tefsir edilmiş bulunmaktadır.
Bu açıklamalardan sonra kesin olarak diye biliriz ki konumuz olan ayetteki “  يذكر فيها yüzkerü…. “cümlesi, sadece ayetteki “ مساجدMesacidü” sözcüğünün sıfatı olup “ فيهاfiha” zamiri de “ مساجدmesacid”e râci olup sıfat cümlenin anlamı “içinde Allah’ın zikredildiği mescitler” şeklindedir.  Açıkça birileri, mevcut kiliseleri, havraları ve manastırları meşrulaştırmak için epey vakit harcamış, zemin hazırlamış.

***

FARKLI BİR KAYNAĞIN KELİME TESPİTLERİ


Anahtar Kelimeler:
ص وامع (savâmiu’) : 8 ciltlik Lanes sözlüğüne göre bu kelime oruç tutmak anlamına gelen
ص ام (sâme) kökünden geliyor ve anlamı “sıkça tutulan oruçlar”, “manastır” değil!
بی ع (biyeu’) : sözlük anlamı “sinagoglar ve kiliseler” olarak verilmiş ama bu kelimenin
tekil halinin anlamının “alışveriş, satış, pazarlık” olması garibimize gitti. Kelimenin kökü
ب اع da “satmak, ticaret yapmak ve satın almak” anlamlarına geliyor. Sinagog ve kilise gibi
yerlerin böyle bir kökün altında verilmesi çok ilginç. Kelime “alışverişler, pazarlıklar”
anlamına geliyor.
ھدم : altüst olmak; kırılmak; yıkılmak; parçalara ayrılmak