22 Mayıs 2013 Çarşamba

Karganın işareti = güneşin batışı = mezarın yeri!



http://1.bp.blogspot.com/-ML_Q3Fr3QTI/UZgFQWaMC1I/AAAAAAAAAZQ/STS6dbDJlJY/s400/Cain_and_abel_islamic_manuscript.jpg

Eski Mısır'da batan güneşe ne olduğunu anlamlandırmaya çalışan Mısırlılar, gündoğumunu doğumla günbatımını ise ölüm ve gömülme ile ilişkilendiriyorlardı. Batıdan batan güneş ölüm ve öteki alemle ilgiliydi. Eski Mısır'da "Amentet" kelimesi hem güneşin battığı Nil'in batı yakasına hem de ölüm diyarına işaret ediyordu. Ayrıca ölüler bazen "batılılar" olarak biliniyordu. Eski Mısırlılar şehir ve tapınaklarını genellikle Nil nehrinin doğu yakasına inşa ederken mezarlarını güneşin battığı nehrin batı yakasına inşa etmişlerdi.

Eski Mısır inancında Güneşin toprağa batıp kaybolduğu yerin öteki alem olan yeraltı dünyasına açılan bir kapıymış gibi düşünüldüğüne değindikten sonra Kuran'daki ele alacağımız ayete bakalım.

"Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu." (Maide -31)

Bir insan kardeşinin dirisine göstermediği hassasiyeti ölüsüne neden gösterir? Diyelim ki sonradan öldürdüğüne pişman oldu, kardeşini öldürdüğü için kendisine "yazıklar olsun" deyip lanet okumak varken neden sadece ceseti ortadan kaldırmaya yarayacak olan birşeye bu kadar kafayı takar? Kısacası bu ayetteki "karga" muhabbeti biraz sıkıntılı gözükmektedir.

Ademoğulları hikayesinin anlatıldığı bu ayette ilk ölen insan olduğuna inanılanın toprağa gömülmesi konu edilmektedir. Ayette ölünün toprağa gömülmesini gösteren ve toprağı eşeleyen "karga" kelimesine dikkat çekmek istiyorum.

Ayette geçen Arapça "guraben" kelimesi "karga" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin kökü "gayın - ra - ba" harflerinden oluşmaktadır. Aynı kökten gelen ve Kuran'da geçen diğer kelimeler "batı" ve "güneşin batışı" anlamlarına geliyor.

Eski Mısır inancında güneşin battığı taraf ölüm ve öteki aleme geçiş anlamı taşıdığı için ölülerin gömüldüğü mezarların Nil nehrinin batısına inşa edildiğini söylemiştik. Ayetteki ilk insanın nereye gömüleceğini gösteren "guraben" kelimesinin aynı zamanda güneşin batışı anlamına gelen "gurubi" kelimesi ile aynı kökten geliyor olması acaba bir tesadüf müydü? Bana soracak olursanız kesinlikle değil.

Ele aldığımız konuyla ilgili bir küçük not daha düşelim.

İlk mesajımda "Amentet" kelimesinin "batı" ve "ölüm diyarı" anlamlarına gelmekte olduğunu belirtmiştim. Bu kelime aynı zamanda bir Tanrıça adı olup batıyla özdeşleştirilmiş olan bu tanrıça "Batı'nın Kızı" olarak da adlandırılan Amunet'dir. (Amentet, Ament diye de söylenir). Tanrıça Amunet genellikle kafasının üzerinde bir kuş veya batının sembolü olan bir işaret ile resmedilmiştir.


http://2.bp.blogspot.com/-8Qy42Kkp4cE/UZjUIZQfIjI/AAAAAAAAAZg/KOM_6EIWEHc/s1600/amentet.jpg

Tanrıça Amunet'in bir diğer özelliği ise çoğu yerde akasya ağacı ile sembolleştirilmiş olmasıdır. Bir ölüm tanrıçası olarak onun yeraltı kapılarına bakan çölün kenarındaki bir ağaçta yaşadığına inanılıyordu. Sık sık mezar ve tabutlarda ölüyü koruyan tanrıça olarak resmediliyordu. Ölen ruhları ölüler dünyasına almadan önce onlara ekmek ve su sunmaktaydı.

Ademin iki oğlandan biri kardeşini nasıl gömeceğiyle ilgili ayete ilişkin olarak Er Razı'nın tefsirinde şu not yer almaktadır:


".....tabirinin manası, "Kardeşinin avretini..." demektir. "Avret" kelimesi de, kişinin bedeninde, açılması caiz olmayan kısım demektir. O halde flji kelimesi, "çirkinliğinden dolayı insanı utandıran ayıp yerler, kusurlar" manasına gelir. Bu ifadenin, "kardeşinin İaşesi" anlamına geldiği de söylenmiştir."

Gerçekten de ayette "kardeşinin ceseti" olarak çevrilen "sev'ete ahi" kelimesindeki "sev'e" kelimesi "avret" anlamına geliyordu. Avret yerinin örtünmesiyle ilgili Kuran'daki diğer ayetler, bir başka deyişle Ademin iki oğlu ile ilgili ayette "ceset" olarak çevrilmiş olan "sev'e" kelimesinin geçtiği diğer ayetler Araf (20, 22, 26 ve 27. ayetler) ve Taha Suresi'ndedir (121. ayet). Kabil'le ilgili ayette geçen "avret yerlerinin örtünmesi" tabiri bu ayetlerde bu sefer yasaklanmış seceri tadan  Adem ve Eşi'nin avret yerlerinin örtünmesi olarak geçer.

Batı ve ölüm diyarı anlamındaki "Amentet" kelimesi ve onun Tanrıçası ile özdeşleşmiş olan "ağaç" sembolü Ademin iki oğlu ile ilgili ayette geçmese de o ayetteki temel kelimelerin geçtiği diğer ayetlerde karşımıza çıkmaktadır. Gerek ayetlerdeki anlatımda gerekse Tanrıça ile ilgili yapılan açıklamalarda "Ağaç" ve "ağaçtan yeme" sembolleri belirgin semboller olduğu için aradaki bu benzerliğe dikkat çekmek istedim.

(Not : Keşke her şeyi tüm somutluğu ile ortaya dökebilmek bir anda mümkün olsaydı. Ele alınan bu konular içinde sayısız etkenin yer aldığı oldukça karmaşık ve uzunca bir sürece ilişkin. Her ne kadar gerçeği bir anda ortaya koyabilmek kolay olmasa da ona doğru ufak adımlarla yol alınabilir. Zaten bizim en temel amacımız bu tür konularda daha kapsamlı araştırmalara en azından bir kapı aralayabilmek. İnanıyoruz ki zamanla daha somut tespitler ortaya konacak ve gerçekler tüm çıplaklığıyla gün ışığına çıkacaktır.)


Müddessir Suresindeki 19



Hz. Musa'ya levhalar verildi. Musa döneminde kullanılan dil ne idi? Tevrat hangi dilde yazıldı. Levhalarda hangi alfabeye bağlı olarak yazıldı. Tevrat, ehli kitabın ortak olarak kabul ettiği yegane kitaptır. 

Hammurabi ve Hz. Musa devrinde Mezopotamya’nın yazılı dili Akatça ve Sümerceydi. Akatçada 19 sessiz harf, Sümerce 14 sessiz harf bulunur. İlk Tevrat’ın Akatça olma ihtimali çok yüksektir. Müddessir süresinde geçen 19 sayısının Akadçadaki sessiz harflerle ilişkili olabilir. 

Tevrat tahrif edilmiştir. Kuran’da geçen doğru peygamberler tarihinin, Tevrat ve diğer kaynaklarda değiştirilme ihtimali çok yüksektir. Örneğin İbrahim nebi, Hindistanda "brahma" , Yemen ve Afrikada "ebrehe", Ehli kitap nezdinde "abraham" olarak geçer. Her ümmet bir şekilde İbrahimi sahiplenir ve kendi coğrafyalarına maleder.

Fig.1: Akad alfebesi

Araf.144. (Allâh) buyurdu ki: "Ey Mûsâ, Ben risaletim ve kelamımla seni insanların başına seçtim; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!"

Araf.145. Öğüte ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Mûsâ için levhalara yazdık: "Bunları kuvvetle tut, kavmine de emret, bunların en güzelini tutsunlar (bu en güzel buyruklar gereğince amel etsinler); size, yoldan çıkmışların yurdunu (nasıl târumâr ettiğimi) göstereceğim!"

Bu ayetlerde Tevrat’ın levhalara yazıldığı belirtiyor.

Kuran parça, parça indirilmiştir. Ama parça, parça yorumlanamaz. Bir bütün içerisinde değerlendirilir; ağır yük tertil ile hayata geçirilir. Kitabın bütün içinde bir ihtilaf ve çelişki de yoktur.

Müddessir süresini de aynı şekilde kuran çerçevesinde değerlendirilmelidir. Baştan sona 19 sayısı, anlamı, 19 sayısının fitne aracı kılınması, bununla inanmayanların sapması, kitap ehlinden olanların imanının artması, sapanların ve imana erenlerin ahrette ki durumu anlatılıyor. 

Sureye bakalım;

1-10 arasındaki ayetler daha çok Son nebi ve bizleri düşündüren ayetlerdir. Bu sure Allah kelamı olarak; Son Nebi’nin ağzından çıkmıştır. Uyarıcı ve rasuldür. Başlangıç hitabı için başka ihtimaller de türetilebilir. “Müddessir”, olumlu anlamdan çok olumsuz olarak kullanılıyor olabilir. Her bir insanı muhatap alıyor olabilir. Beklide örtünün altında uyuyanları kastediyordur. Uyanmaları ve kalkıp tüm insanlığı uyarlaları için bir ikazdır.

11-25 arasındaki ayetlerde 19 sayısına göre Kuran’ı ölçüp bundan sonuç çıkaranları anlatır. Bunlar 19 ile ölçerek, Kuran’ın bir kısmı veya tamamını insan sözü olarak değerlendirmişlerdir. Beklide gerçeklere sırt çeviren insanları anlatıyordur. Örtüye bürünüp uyuyanları.

 Müddessir.24"Bu dedi, rivâyet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir."

Meallerin bazılarında, burada geçen büyü, sihir kelimesini bilinen anlamına ek olarak, “bilerek saptırma” yahut “yanıltma” manasında da değerlendirir. Bir çokları, Kuran’ı 19 sayısına göre ölçmüş, 2 ayetin sonradan eklenip saptırıldığını söylemiş, insan sözü olarak değerlendirmiştir. Kuran kendini nasıl korumakta görüyor musunuz?

Kuran’ın bir ayetini tartışmaya açmak demek, tüm ayetlerini tartışmaya açmak demektir. Bir ayetini yalanlayan, tüm ayetlerini yalanlamış olur. Farkı yoktur ama geçmiş din adamlarının tartışmaları bu konuda bir takım kötü kokuları da ortaya çıkarmaktadır. İster 19, ister başka sayılarla Kuran’ı ölçmeye çalışılmamalıdır. Tutan yönlerinin olması dikkate alınmalı, ama  tutmayan bir çok husta göz ardı edilmememlidir. Kuran bir zahiri (görünen, açık), birde batıni (gizli) anlamının olduğunu iddia etmek, Kuranın açıklığına aykırıdır.

 
Kuranın bazı ayetlerinin anlamı, zamanı gelince ortaya çıkar. Bu husus, Alim olan Allah'dan "rabbimiz ilmimi artır" diyerek ilim talep edilmesi ve onun katından ilim verilmesi ile mümkün olmaktadır. Rabbimizin, özellikle "Allah bununla neyi anlatmak istedi" ifadelerinin geçtiği ayetleri, zorlama anlamlarla tefsir edilmeye çalışılmamalı, bilgisi Allah katındadır denmelidir. “Bilgisi Allah katındadır demek” ayetin anlamının hiçbir zaman ortaya çıkmayacağı değil, zamanı gelince ortaya çıkacağı anlamındadır.

Müddessir 26. Onu Sekar'a sokacağım.
Müddessir 27. Sekar'ın ne olduğunu sen nereden bileceksin?
Müddessir 28(Geride bir şey) Komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).
Müddessir 29. Durmadan beşeréi kavurur.
Müddessir 30. Üzerinde ondokuz  vardır.
Müddessir 31. Biz ateş ashabını(sahiplerini) hep melekler yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için bir sınav yaptık ki, kendilerine Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, inananların da imanı artsın. Kitap verilmiş olanlar ve inananlar kuşkulanmasınlar. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: "Allâh bu misâlle ne demek istedi?" desinler. Böylece Allâh, dilediğini şaşırtır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlara bir uyarıdır.

 Sekar, yakıcı kelimesinden türetilir ve meallerde cehennem anlamında kullanılır. Türkçe çevirilerde yakıcı, kavurucu ateş manasında da kullanılıyor. 28 ayetteki “Komaz” diye çevrilen kelime "baki" kelimesinin olumsuz şeklidir. Birebir çevirisi “baki (ilelebet) yapmaz”dır. “bırakmaz” ifadesinde “bırakır” kelimesi olumsuz olarak kullanılmış, bire bir çevirisinde “bırakmaz” anlamındadır. “Bırakmaz”ı tutup bırakmaz değil de,  "geride hiç bir şey bırakmaz, tamamıyla yok eder veya başka bir şekle sokarak geride hiçbir şey kalmaz" şeklinde algılanmalı.

 29’cu ayette geçen beşer ve levvaha kelimelerini Elmalı Tefsirin’den şöyle anlatılmaktadır.

beşer, insan demek olduğu gibi, "beşere" nin çoğulu olarak derinin, özellikle insan derisinin dış yüzleri mânâsına da gelir. İnsana beşer denilmesi de bu yüzdendir.

levvâha"levh" kökünden aşırılık ifade eden bir siğa(kip)dır. Levh; susamak veya güneşin ısısı, yahut susuzluğun bir adamın çehresini bozması, yani yakıp kavurarak karartmak veya ortaya çıkmak, şimşek çakmak, gözle görmek mânâlarına gelir ki, Levvâha kelimesinin bütün bu mânâlara ihtimali vardır. Deriye susamış, yahut hiç durmadan derileri kavuran, yüzler karartan, yahut hep beşer gözeten beşere saldıran mânâlarını ifade eder.

Beşer'i dış yüz, levahayı ise yakıp kavurarak ortaya çıkarmak olarak düşündüğümüzde konu şekillenmeye başlamaktadır. Tevrat’ın indiği dönemde, Mezopotamya’da yazı kil tabletler üzerine yazılıyordu. Bu bilgileri verdikten sonra ne demek istediği konusuna gelebiliriz.

Klasik tefsirlerdeki 26-30 arasındaki ayetlerin anlatımları bir çok noktayı açıklamada yetersiz. Çünkü "üzerinde 19 var" diyorsa, önceki ayetlerde neyin üzerinde 19 olduğunu açıklaması lazım. 30. ayeti önceki ve sonraki ayetlerle bağlantısız, havada kalan bir ayet olmadığına göre; anlatılanın, kil tabletlerin üzerinde 19 harften oluşan Akatça ile yazılmış Tevrat olduğu kanaatindir. Genel kanı 19’un Kuran’la ilişkili olduğudur. Devam eden 31. ayette, bu sayıyla kitap ehlinin (Yahudi, Hıristiyan, Müslüman) inancını arttıracağını yazar. Yalnızca Müslümanların değil. Her üçünün de kabul ettiği kitap Tevrat’tır.

Kil tablet balçıktan yapılır ve kurutulur. Sonra ateşe konularak pişirilir. Pişirmeyle tamamen değişime uğrar. Kurumuş balçıktan olan hali, geride eski halinden eser kalmayacak şekilde yok olur. Artık yeni hali kiremittir. Kiremit kurumuş balçığa göre daha dayanıklıdır. Ama kendisini sonsuz kılmaz. Yakarak ortaya çıkanın dış yüzünün üzerinde 19 vardır.

Arapça'ya bakıldığında “levvaha”nın, “levh” sözünden türediği görülür. Hz. Musa’ya indirilenlerin levh’e yazılması gibi. Yani Tevrat levvaha’nın üzerindedir.

 Genelde çevirilerde, 30-31. ayetler birleştirilip cehennemin 19 meleği olduğu yazılıyor. Bu 19’un neyin üzerinde olduğunu açıklamaz. 

„Aleyha“ kelimesi Kuran, hayvan üzerinde ve "ala(y)" olarakta giden gemiler için kullanır. 

Ayrıca melek kelimesi kuran ayetleri içinde kullanılmaktadır. Melekler kendilerine yüklenen bilgi dışında bir bilgiye sahip olmayıp bu bilgi insanın isimlendirmesi ile olmaktadır. Surede ölçük biçen(k-d-r, miktar)kişiden bahsedilmektedir, Bu kişi neyi ölçüp biçiliyor ki Allahda bir sayı ile ona nisbetle cevap veriyor. kuran açık anlaşılır bir kitapdır. Yeterki ilave bilgi katmayalım. Ayrıca Kitap ehlinin imanını nasıl arttırdığını hiç açıklamaz. Levhalar  üzerindeki harf sistemi olarak algılandığında; gerçektende peygamberlerin tarihte yaşadığı ispatlanır ve inanan kitap ehlinin inancı artmış olur. Dinler tarihinde sapkınlıkların nereden kaynaklandığı, peygamberlerin aslında kimler olduğu, vaat edilmiş toprakların gerçekte neresi olduğu, tek tanrılı dinlerden kopma sapkın inanç guruplarının neyi amaçladıklarını, Büyük Ortadoğu Projesi’nin ne olduğunu, Kürtlere neden İslam dışı sapkın inançların propagandasının yapıldığını, Kürtlerle Asurluların neden özleştirilmeye çalışıldığını, İsrail ve İsrail’i destekleyen ülkelerin neden Büyük Kürdistan’a destek verdiğini, Büyük Kürdistan’ın neden Asur yaşam alanlarına doğru kaydığını ve birçok şeyi açıklar.

 Mezopotamya tarihiyle ilgilenenlerin neredeyse tamamı inanmayanlar ve Yahudilerden oluşuyor. Ateistlerin iddiası; Yahudilerin Babil sürgünü sırasında, Mezopotamya yazılı belgelerini kaynak olarak alıp Tevrat’ı yazdığı; İncil ve Kuran’ın da Tevrat kaynaklı olduğudur. Dolayısıyla tek tanrı inanışında olanların kitapları, Mezopotamya yazıtlarından devşirmedir diye iddia ediyorlar. Burada sunulan bilgi ve kitapdan ders çıkartmak, bu son derece normaldir. Çünkü peygamberler Mezopotamya’da yaşamıştır. Kuran’da da bununla  ilgili en ufak bir çelişki yoktur.

 Mezopotamya tek tanrılı dinlerle, çok tanrılı dinlerin mücadele ettiği bir alandır. İsrailoğulları ile ilk topluluk oluşturulmuş, Kendilerine nasrani diyenler ile eski Mezopotamya dinleri birçok yerden temizlenmiş, Son nebi ile de Orta Doğudaki son kaleleri yıkılmıştır. Günümüzde bazıları bu dinleri göklere çıkartarak yeniden diriltmeye çalışıyor.

 Son söz olarak diyebileceğimiz; Bir çok din tüccarı ve teorisyenleri  karşınıza kalemle çıkmış kişilerin karşısına kalemle çıkılır, silahla değil. Yalanın karşısına doğruyla çıkılır, başka bir yalanla değil. Ancak dürüst olan doğrudan korkmaz, sahtekarlar değil. Din adına yalanı savunanın, her devirde bukalemun gibi renkten renge girenin, dün mazlumu oynayıp, bugün zalim kesilenin imanla ne alakası olabilir.

17 Mayıs 2013 Cuma

GÜÇLÜKTEN KOLAYLIĞA




Sıkıntı ve zorluklar , insan olmamızın, imtihana tabi tutulmamızın bir gereğidir. İnsan hayatı zorluktan kolaylığa, kolaylıktan zorluğa düz bir çizgi takip etmeyip inişli çıkışlıdır. İşlerin yolunda gittiği, her şeyin normal olduğu bir dönemde olumsuzluklarla karşılaşabilir, ya da sıkıntı ve zorluklara gark olduğumuz, nefes almakta zorlandığımız bir ortamda Allah, rahmetini üzerimize açabilir soluklanmaya başlayabiliriz.

Hayatı dönüştürme azmindeki insan ve insan toplulukları, daha iyi, daha müreffeh yaşamaktan başka düşünceleri olmayanlara göre doğal olarak daha fazla zorluklara maruz kalmışlar ve kalmaktadırlar. Gücü elinde bulunduranlar, konumlarını sarsma potansiyeline sahip her düşünceyi, her hareketi çeşitli yöntemlerle en başından yok etmeye gayret etmektedirler. Bu nedenle her türlü yıldırma politikasınımuhaliflere uygulamaktan çekinmemekte ve onlara hayatlarını zindan etmektedirler.

Hayata ilahi bir müdahale olan vahyin taşıyıcıları olan peygamberlerin çoğu ve beraberlerindeki müminler de tarih boyunca çeşitli zorluklara maruz kalmışlar ve bunlarla sınanmışlardır.

Hz. Nuh, uzun yıllar kavmini gece gündüz (71/5), kimin zaman açık açık, kimi zaman gizli (71/8-9) davet etti. Ama Nuh'un daveti onların kaçışlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler, direttiler, çok kibirlendiler (71/7). Kavminin sataşması, tehditleri o kadar ileri gitti, zulümleri o kadar arttı ki rahmet nebisi Hz. Nuh, "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma. Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını şaşırtırlar ve sadece ahlaksız, nankör doğururlar" (71/26-27) diye dua etmek zorunda kalıyordu. Zulüm ve ifsadı o denli yaygınlaştırmışlardı ki, doğacak çocuk o toplumda fısk, fücur ve isyandan başka bir şey göremeyecek çevrenin etkisiyle o toplumun azgın neferlerinden biri olacaktı.

Hz. Salih'e kavmi "utanmaz yalancının biri" (54/25) diye hakaret ediyor, Salih ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa maruz kaldıklarını (27/47) iddia ediyorlardı. Daha da ileri gidip aralarından dokuz kişi Hz. Salih'i öldürmek için tuzak kurmuşlardı (27/48-49).

Hz. Musa ve kavmi de Firavun'un zulümlerine maruz kalmıştı, "firavun da orada ululandı, halkını çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi eziyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu" (28/4). Her şeyin kendi kontrolünde cereyan etmesini isteyen Firavun, gördükleri mucize karşısında "Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik" diyen büyücülerini, "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım..." diye tehdit ediyordu.

Son Nebi ise Mekke'de kayıtsızlık, küçümseme, hafife alma, dalga geçme, alaya almadan tedrici olarak hakarete, fiziki işkenceye kadar çeşitli zulümlere maruz kalmışlardı. 'Mecnun' olarak tavsif ettikleri Rasul'e olan kinleri o kadar artmıştı ki, neredeyse gözleriyle O'nu devireceklerdi (68/51). 

Buruc süresi, ashab-ı uhduda telmihle mümin erkek ve mümin kadınlara işkence yapıldığını zikretmekte ve tevbe etmeyen işkencecileri can yakıcı cehennem azabıyla tehdit etmektedir. 

İşkencelerle yetinmeyen müşrikler, müminleri ekonomik tecrit politikalarına maruz bırakarak onlarla her türlü ticari, kültürel ve insani ilişkileri kesmiş, müminleri  zorlamışlardı. 

Allah'a inandık demekle bırakılmayacağımızı (29/2-3) çeşitli şekillerde bizleri de sınayacağını zikretmektedir; "Andolsun, sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan, canlar(mız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz. Sabredenleri müjdele." (2/155).

Aslında her dönemde yaşanılan sıkıntı ve zorluklar benzerlikler arz etmektedirler. Mesela Salih Nebi'yi 'senin ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğruyoruz' diye suçlayanların takipçileri bugün siyasal, ekonomik, asayiş vb. sorunlarının temelinde 'mürteci' diye adlandırdıkları kesimin bulunduğunu iddia ederek suçlamalarda bulunuyorlar.

Alışılmış inançlara karşı yapılan isyanların bastırılması, Firavun "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? ...Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseğim" tehdidi arasındaki benzerlik ibretamiz değil mi? 

Zorluk ve sıkıntılarla sınan nebilerin çoğu ve beraberlerindeki bir avuç inanan, dünyevi anlamda bir başarıya ulaşamamış olsalar bile "felah"a ermişler, Kur'an-ı Mübin'de gelecek nesiller için hayırla anılan örnekler olarak zikredilmişlerdir. Zalimler ise ebedi azaba müstehak olmanın yanı sıra olumsuz, kötü örnekler olarak tarihte yerlerini almışlardır.

Son Nebi zorluklara maruz kaldığı dönemde Allah, rasulünün göğsünü genişlettiğini, yükünü kaldırdığını, şanını yücelttiğini (inşirah Suresi) zikretmektedir. Ve eklemektedir: "Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır." Güçlük bittikten sonra değil, güçlükle beraber kolaylık. Güçlükle kolaylık net çizgilerle birbirinden ayrılmamış; tersine geçişli, her ikisi de belirli bir oranda bir arada bulunabilmektedir. Güçlüklerin, sıkıntıların arttığı dönemlerde, çözüm yolları yavaş yavaş açılır sıkıntılar süreç içinde azalırken, kolaylık da artar.

Yaşadığımız daralmalar hatta mağlubiyetler; moralimizi bozabilir, yıpranmamıza neden olabilir. Ama bunlar kesinlikle trajedilere, çaresizliklere dönüştürülmeli. Ne zorluk, ne de kolaylık mutlaktır. Zorlukların aşılması ancak doğrular üzerindeki ısrar ve sabırla mümkündür. Allah bizi başardıklarımızla değil, yapıp ettiklerimizle bizi hesaba çekeceğine göre zor zamanlarda üzerimize düşeni yerine getirmeli, bütün gücümüzle cehdetmeli ve Allah'a tevekkül etmeliyiz.

Karanlığın en fazla koyulaştığı, ümitlerin yitirilmeye başlandığı an, ilahi yardımın yaklaştığı andır: "Yoksa, siz sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmezden önce cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet elçi ve onunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır." (2/214)

Zorluklan aşmada gösterdiğimiz çaba, kolaylıkta da sürmeli, dinamizm süreklileştirilmelidir: "O taktirde boş kaldığında yeniden yönel". İmtihan her zaman bela, sıkıntı ve zorlukla olmaz, bazen de kolaylık ve nimetlerin bolluğu ile olur.

Allah'a iman edenler için ümitsizliğe yer yoktur: "Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz." (3/139). 

İnzal Edilenin Tertillendirilmesi



Kur'an'da "kıraat, tilavet, tedris, tertil" gibi "okuma" anlamına gelen birkaç kavram zikredilmektedir. Okumak anlamına gelen kavramların içinde "tertil" kavramı, ilk inen ayetlerde emir kipinde inzal olmasından dolayı farklı bir öneme haizdir. Yüce Rabb'imiz, Müzzemmil Suresi'nde Kur'an'ın tertil ile okunmasını emretmektedir:

"Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk . Gecenin yansında kalk, yahut yarısından biraz eksilt. Veya bunu artır ve tertil üzere Kur'ân'ı oku. Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız (Kur'an vahyedeceğiz). Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır." (Müzzemmil, 2-6)

Tertil Kelimesinin Anlamı

Tertil, "r-t-l" kökünden türemiş bir mastardır. "R-t-l", bir şeyin inci gibi düzgün, güzel ve muntazam olması anlamlarına gelir. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla beraber gayet güzel bir düzgünlükte görülen Ön dişlere "Ratilet el-esnanu" "Dişler, inci gibi düzgün, muntazam oldu" denir.
Sözü de öyle tane tane, yavaş yavaş, güzel, itinalı, düzenli, yerli yerinde, acele etmeden, ara vererek, güzel sıralama ve ifadeyle söylemeye de "tertîli kelâm" derler.

Tertil ile okumak

"Biz bu Kur'an'ı hak olarak indirdik, O, bütün hakikatleri içinde toplayarak indi. Ey Rasul  Biz seni ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Sana Kur'ân'ı verdik ve onu insanlara sindire sindire (ala mekesin: Üzerinde durarak,) okuyasın diye (kısımlara) ayırdık ve biz onu peyder pey indirdik." (İsra,105-106)

"İşte böylece biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar, yahut onlara bir ibret ve uyanış verir. Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Kur'ân sana vahy edilirken, vahiy bitmeden önce Kur'ân'ı okumada acele etme; "Rabbim! benim ilmimi artır" de. "(Taha, 113/114)

Demek ki tertil, Kur'an'ın maksadını ve vermek istediği mesajı kavramaya çalışarak, üzerin­de düşünerek yavaş yavaş yapılan okumadır.

Mümin, "Kur'an'da geçen dünya ve ahiretle ilgili her hal ve durum için kendisi ile ilgisi olanlarda bir tavır sergileyebilmelidir." Mesela "Allah hakimlerin hakimi değil midir?" ayeti okunduğunda "hakim nedir, hakimlerin hakimi nasıl olunur?" diye düşünülmeli ve cevap bulunduğunda "Evet Rabbim sen hakimlerin hakimisin" denilmelidir.

Kur'an'ı bu şekilde bütün duyularını kullanarak okuyan mümin, Kur'an'dan daha fazla nasiplenecek, Allah'la irtibatını daha da pekiştirecektir.

Tertil kavramının geçtiği Müzzemmil suresine dikkat edildiğinde Rabbimiz  Son Nebi'nin şahsında tüm müminlere "geceleyin kalkıp tertil ile Kur'ân okumalarını" emretmektedir.

Burada "gece"nin keyfiyeti önemlidir. Gece, akşam alaca karanlığının kalkıp yerini koyu karanlığa bırakmasıyla başlar ve sabahın alaca karanlığına kadar devam eder. Bu yönüyle gece, saat on iki de başlayan bugünkü gece algımızdan farklıdır ve uzun bir zaman dilimine tekabül eder. Gece başlayan gün itibari ile akşam ve sabahın arasında olduğu için orta salattır diyebiliriz.
İşte bu uzun zaman diliminde 'tertil ile Kur'ân okuma'dan "gece okuması" anlaşılabilir. "Gece kalkışının daha etkili olması" gecenin sessizliği içinde Rabbe ibadet eden müminlerin kendilerini Allah'a daha yakın hissetmelerini, daha güçlü bir imanla Allah'a bağlanmalarını ifade eder. Böylece gündüz, Şehr'in ağır şartlarında karşılaştıkları hakaret, aşağılanma, tehdit, işkence gibi zorluklara karşı Allah'ın yanlarında olduğunu yakinen hissederek direnirler. "Ağır söz"ün, vahyin gereklerini gönüllüce yerine getirirler.

"Geceleyin tertil ile Kur'ân okuma" emri bütün müminler İçin geçerlidir. Hiç kimsenin olmadığı doğduğumuz ve öleceğimiz an gibi yapayalnız olduğumuz anlarda, gecenin sessizliği İçinde mushaftan Kur'ân okumak, hayatta karşılaştığımız zorluklar, sıkıntılar karşısında yılgınlığa düşmememiz, Allah yardımından ümit kesmemiz için gereklidir.

Vahiyle, Allah'la ilişkimiz donuk, mekanik bir ilişki değildir. Vahyin mesajının yüreklerimize işlemesi, huşu ile Rabbimize yönelmemiz gerekmektedir. Hikmetli, engin bir kavrayışa ulaşmak, bizi bekleyen görevlere hazırlanmak için gece bir nimettir. Bu şekilde "Rabbimizin bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu hisseder" hayatımızı ona göre tanzim ederiz.

***

Müslümanca yaşama sorumluluğumuz kendimizi iyi bir şekilde yetiştirmemizi, hem düşünsel hem de ameli olarak sağlam bir kişilik oluşturmamızı gerektirir. Bu da tek kaynağımız olan Kur'an'ı, yaşadığımız çağı, hayatı çok iyi anlamamıza, yaşadığımız çağla Kur'an'ın irtibatını çok iyi kurmamıza bağladır. Bu çaba, özellikle de çok fazla karmaşıklaşan, giriftleşen bu çağda çok daha zor hale gelmektedir. Bunu aşmanın bir yolu da; düşünme, anlama, kaynakla hayatın irtibatını kurma faaliyetini kolektif hale getirmektir.

Kur'an'ın tertil üzere okunması, kişiyi disiplin, mücadelenin sonraki aşamalarında gerekli olan daha büyük ve ağır sorumluluklara hazırlayacak­tır. Toplumsal değişimi Allah'ın iradesine göre yönlendiren "bilgi" bu vesile ile öğrenilir.

"Yine o inkâr edenler dediler ki: "O Kur'an ona, hepsi birden indirilseydi ya"! Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça İndirdik) ve onu tertil ile (tane tane ayırarak) okuduk. Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım." (Furkan, 32-33)

Acelecilik insanın temel özelliklerinden biridir.

"İnsan aceleci yaratıldı. Size ayetlerimi göstereceğim. Benden acele istemeyin." (21/Enbiya, 37).

İnsan, genellikle her şeyin bir anda olup bitmesini arzu eder. Azabı da, mükafatı da bir an önce görmek ister. O yüzden acele olanı yani oyun ve eğlenceden ibaret olan bu dünyayı tercih eder, ebedi hayatı gözden kaçırır ve hüsrana uğrayanlardan olur.

Oysa acele ve acelecilik; vahyin İnzaline de tertil ile okunmasına da terstir. Furkan Suresi 32-33. ayetlerinde görüldüğü gibi vahiy, tertil ile inzal edilmiştir.

Bir defada değil, yavaş yavaş inzal edilen  Kur'an'ın emre uygun olarak tertil üzere planlı, programlı, sabırlı, düzenli, derinlikli, hikmetli bir şekilde okunması gerekmektedir.

"Ve Kur'an'ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: "Ben sadece uyarıcılardanım." (27/Neml, 92)

"Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler onu, tilavetinin hakkını vererek okurlar. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte o inkarcılar hüsran içindedirler." (Bakara, 121)

16 Mayıs 2013 Perşembe

CEHENNEM




"Senin karşına hangi misal ile çıkarlarsa çıksınlar, Biz sana mutlaka asıl doğru olan neyse onu en güzel bir tefsir/açıklama olarak getirmekteyiz. (İlahi vahyin yol gösterme hakkını inkar edenlere söyle:) yüzleri üstüne sürüler halinde cehenneme tıkılacak olanlar(ın) öte dünyadaki yerleri en kötü olanlar ve halen doğru yoldan en fazla sapmış bulunanlar işte böyle kimselerdir!" (Furkan, 25/33-34) Not: Tefsiri getiren rabdir. Bizler değiliz.

Hayat; merhameti sonsuz Rabbimizin sunduğu önemli bir imkandır. En önemli kazanımı, Cennete dönüştürme amacı ile imtihanlarla dolu bir dünya hayatından sonra ebedi mutluluklar diyarı cennete ve O'nun rızasına ulaşmanın vereceği huzura ulaşmaktır. Ellerindeki imkanları dünya hayatında Cenneti inşa için değil de, heva hevesleri çerçevesinde boşa harcayanlar ise, cehenneme düşeceklerdir. Rahman ve rahim olan Rabbimizin şefkatinin ve merhametinin bir tezahürü olarak insanoğluna rehberlik edici ilkeleri ve ölçüleri fıtrî ve nebevî imkanlarla öğretmiştir; yarattığı insanoğlunu, korunmasız, savunmasız ve kılavuzsuz bir şekilde dünyaya salıvermemiştir. Hidayetin bütün unsurlarını çeşitli imkan ve fırsatlar yaratarak insanoğluna armağan etmiştir.

Yukarıdaki ayette beyan edildiği gibi insan, hidayet üzere yaşama imkanlarına rağmen yolunu, bilinçli bir tercihle Nefsin'i razı etmeye yönelik olarak seçerse, artık onun için cehennem, ilahi adaletin bir tecelligâhı olarak kaçınılmaz hale gelecektir. Orası hem maddi hem de manevi anlamda insan onurunu alçaltan, küçük düşürücü bir şekilde çeşitli azapların bulunduğu bir mekandır.

Cehennem halkı farkın aldığumuz ve olmadığımız şeytanlarından meydana gelecektir. Onların genel suçu; kendilerini ve çevrelerini Allah'ın yolundan o'nun yolunun gerektirdiği davranış modellerinden uzaklaştırmaktır. Bu nedenle ilahi rahmetten mahrum kalacaklardır:

"Eğer dileseydik her insanı doğru yola ulaştırırdık; fakat -böyle olmasını dilemedik- ve sonuçta şu vaadim doğru çıkacaktır: Cehennemi mutlaka ins-cin (hepinizi)  dolduracağım!" (Secde, 32/13)

Cehenneme düşecek olanlar; tartıları hafif gelenlerden oluşacaktır. Çünkü onlar dürüstlük ve erdemliliğin yansıması olan amel-i salih/ıslah edici fiiller işlemeye çalışmamış; sunulan hayat fırsatını bir emanet bilinciyle değerlendirmeye çalışmamışlarıdır; üstelik kendi nefislerindeki kötü dürtülerin ve şeytanların yönlendirmesiyle sürekli amel-i seyyie/bozucu eylemler peşinde sürüklenmişler, nihayet uçurumun kenarından cehennem çukuruna yuvarlanır gibi ömürlerini tüketmişlerdir:

"Ve (o gün, iyi eylem ve davranışları) tartıda ağır gelen kimseler; işte kurtuluşa erişecek olanlar böyleleridir. Ama tartıda hafif çekenlere gelince; işte cehennemde yerleşip kalmak üzere kendi kendine yazık edenler de böyleleridir; ateş onların yüzünü kavuracak ve dudakları acıdan çarpılmış olarak orada ebediyen kalacaklardır." (Mü'minun, 23/102-104)

Ahireti inkar edenler; salatı ikame etmezler yani vahye uymazlar, yoksullara yardım etmez, boş şeylere dalarak hayatın asıl gayesini unuturlar. Müddessir Sûresi'ndeki birkaç ayet cehennem ehlinin bazı özelliklerini aktarmaktadır:

"Onlar/cennetlikler bahçelerinde oturarak soracaklar günahkarlara: Sizi bu cehennem ateşine sürükleyen nedir? Berikiler şöyle diyecekler: Biz ne Musallinlerden , ne de yoksulları doyururduk; kendilerini günaha kaptıran diğer günahkarlarla birlikte günaha dalardık ve hesap gününü yalanlamıştık; (ölüm) ile her şey açık seçik ortaya çıkıncaya kadar." (Müddessir, 74/40-47)

Ahirete iman, İslam dininin önemli öğelerinden biri olarak, salih amellerin itici gücü, motivasyon aracıdır ve müminlerin bilinçlerinde-kalplerinde mutena bir yeri vardır. Cehennem de ahiretin asli unsurlarındandır.

Cehennem; hayatı bir oyun ve eğlence olarak algılayıp, Allah'a karşı bir sorumluluk şuuru taşımayan bu nedenle de verilen imkanları har vurup harman savuran kimseler içindir. Cennet boşuna değil, cehennem de ucuz değildir.

Hayatı bir imkan olarak bahşeden Rabbimiz insanoğluna ciddi sorumluluklar yüklemiştir, bu sorumlulukları elindeki imkanları seferber ederek yerine getirenler felaha ereceklerdir. Fakat hiçbir sınır tanımaksızın kibrinin ve gururunun esareti altında sorumsuzca fırsatları tüketenler, ebediyen karargah olarak cehenneme düşeceklerdir.

Dinlerini Parça Parça Edenler




İnsana doğuştan verilen özelliklerden ve vahyi ölçülerden uzaklaşmaya ve uzaklaşanlara karşı yürütülen tevhid ve ıslah mücadelesi Hz. Adem’den bu yana sürmektedir. Tarihte de günümüzde de ed-din’in muhkem ölçülerini terk etme veya bu ölçüleri bulandırma gayretleri olmuştur. Hatta bu yabancılaşmayı veya sapmayı yaşayanlar kendilerini “ıslah ediciler” olarak (2/11) bile takdim edebilmişlerdir. Kur’an’da dinin asılları ve kavramları üzerinde oynayan aldatıcıların insanları Allah ile (17/64) bile aldatabilecekleri beyan edilmiştir. Bu tarz yaklaşımlar ed-dini parçalamaya veya ihmal etmeye çalışan tutumlardır..

En’am  159 “Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar ile senin bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. İleride onlara ne yaptıklarını bildirecektir.”

Ayette belirtildiği gibi dinin parça parça edilmesi ise dinin tahrifi veya zayi edilmesi halidir. Ayrıca ayette dini parçalama hatasını işleyen inananların maruz kalacağı akibetin tehlikesine işaret edilmektedir.

Burada “gruplara ayrılanlar” ifadesi “fe-ra-ka” dır ki “tefrik” köküne dayanır. Tefrik, bütünü oluşturan parçaları birbirinden ayırmaktır. Furkan 30 ayette ki “Kavmin Kuranı elinde tutarken terk etti” ifadesi, Dini Kurana has kılmamak aynı zamanda kitaba eş öğretilere  uymak anlamındadır.
Rabbimiz Âl-i İmran süresinde “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük azap vardır buyurmaktadır.

O zaman bu eksende Bakara Sûresi’ndeki Rabbimizin “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkar mı ediniyorsunuz?” hitabı, delilsiz ve nefsani teviller yoluyla hidayeti terk eden Ehl-i Kitab’a da Müslümanlığını zedeleyen veya örtmeye çalışanlara da yöneliktir. Kitap dışı kaynakları din edinenler, nefislerine uyan uydurma hadisler ile gerçeği örtmeye çalışacaklardır.

Kurandan ayrılmaya neden olan hususlar ise;

İktidar-yönetme tutkusu
Soy ve nesep taassubu
Din konusunda taklid ve mezhepçilik
Allah’ın dini konusunda farklı kaynakları Kurana eş koşmak

İşte Kur’an temelli “sabitelerimiz” ve “Kurandan dersler çıkararak yapılan hükümlere dikkat etmeksizin dini alanla Kuran sınırı dışında yorumda bulunmak tamamen nefsaniliktir, delilsizliktir veya Yahudilerin kelimeleri yerlerinden değiştirmesi gibi (4/46) ölçüsüz tevilciliktir. Bu süreç maalesef günümüzde Kurumlaşmış yapılar ve Ehli Sünnet Cemaatleri için geçerçekleşmiştir.

Bu tür zaafları derinleştirmek için İslam düşmanlarının her zaman kurdukları fikri ve sosyal tuzaklar da oldukça önemlidir. İslam düşmanlarının insanları vahiyden uzaklaştırmak veya İslami kavramlar konusunda tefrikaya düşürmek konusunda Son Nebinin ölümü sonrası boş durmamışlar, Hadisler uydurmuşlar, yüzyıllar içerisinde gerek doğu gerek batı felsefeleri etkisi ile parçalanan din meydana gelmiştir.

Rabbimizin vehim, zan ve vesveselerini asıl gündem maddesi yapmaya çalışan bu tür kişilerle ilgili gösterdiği yol, bu kişilerle ilgiyi kesmek doğrultusundadır. Böylece şaz-aykırı ve oyalayıcı söylemlerin yaygınlaşmasına vesile olunmamış olunur. Onlar hakkında nihai hüküm verecek olan bizler değiliz. Onlar için Rabbimiz buyurmaktadır:

“Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah, onlara yaptıklarını haber verecektir.”

Bu delilsiz ve nefsani eğilimler karşısında bize düşen sorumluluk, İslam ve tevhid anlayışımızın itikadi ve ameli sahalarda sabit ölçülerini yaşantımızla tanıklaştırabilmektir. Değişkenlerimizin yani yorumlarımızın içtihadi delilleri de açık ve ulaşılabilir olmalıdır.

Bu konuda Kur’an içerisinde tüm rasûllerin kısslarından çıkarttığımız ders ve örneklik, topluca hakkın şahitliğini yapmamızdır. Ayrıca “emri bil maruf nehyi anil münker” yolunda olabilmemiz ve bu görevi ifa edebilecek bir ümmet bireyi halinde olmamız (3/104) veya bunu oluşturabilmemiz en temel ibadi görevimizdir.  Taassup ve taklitçilikten korunma bilincinde olan Müslümanların her asır takip etmeleri gereken çizgi de bu istikamettir.

Bu istikameti sürdürebilmemizin yolu, dinin asılları konusunda yeterli ve tutarlı şahitler olabilmemize bağlıdır. Yaşadığımız sorunları Rabbimizin rızasına ve Kitab-ı Kerim’e uygun olarak istişari temelde çözümleyebilmek, hikmet ve basiret işidir. Rabbimizden bu nimetleri niyaz ederiz. 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Allah Yolunda Harcamak: İnfak



Yardımlaşma ve dayanışma, ilk andan günümüze kadar insanoğlunun hayatında önemli bir yer tutmuştur. Mali yükümlülük; Salatın ikamesi, oruç tutmak, ölçü ve tartıyı doğru tutmak gibi insanoğlunun muhatap olduğu sorumluluklardandır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in ilk işlediği konulardan biri de her dönemde toplumların genel sorunu olan kazanç ve bunun adil bir şekilde paylaşımı olmuştur. Bu durum, "Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez..." (107/1-3) ayetlerinde olduğu gibi Mekke döneminin ilk yıllarında inen ayetlerde de açıkça görülebilir. Ayetlerde yetimin itilip kakılması, yoksulu doyurmaya önayak olmama ve hayra mani olma tavrı eleştirilmiş, toplumun sosyal yapısına kayıtsız kalınmamıştır.

Mal kazanma hırsı Yüce Rabbimizin insanın fıtratına verdiği yaratılıştan gelen bir duygudur. Bu durumu Rabbimiz Kur'an'da şöyle bildirmiştir: 

"Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya bayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır." (3/14) 

Mal kazanma arzusu fıtri bir duygudur; fakat bütün yaşamın kazanmak üzerine bina edilemeyeceği de açıktır. Müslüman olarak bizlerin sadece dünyalıklar için yaşayamayacağımız, bunların dünya hayatının geçici nimetleri olduğu ve bunlara teslim olmamamız gerektiği birçok ayette hatırlatılmaktadır:

"Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır." (18/46)

"Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir, Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız." (3/185-186; ayrıca bkz: 42/36-38)

Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür; Allah katında değerli olansa onun rızasını kazanmak için hayırlı ameller yapmaktır. Dünya hayatının sadece geçinmeden, oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren Rabbimiz; malın, mülkün ve evlatların bizler için bir imtihan aracı olduğunu belirtiyor. Bunlar aynı zamanda ahiret yurdunu kazanmanın da birer vesilesidir:

"Mallarınız ve evlatlarınız bir fitne(sınav)dır; (Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir.) Allah ise işte büyük mükâfat O'nun yanındadır. Öyle ise gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun, (O'nun öğütlerini) dinleyin, (O'na) itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak (mallarınızı Allah uğrunda) harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, başarıya erenlerdir. Eğer Allah'a güzel borç verirseniz. Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah karşılık verendir, halimdir (hoşgörülüdür)." (64/15-17; 8/28}

Rızkı Veren Allah'tır

Kazanma hırsıyla dünyaya dalan insanoğlu, kazandıklarının kendi özgücünden kaynaklandığı vehmine kapılabilir. Oysa rızkı veren ve onu genişletip daraltan Rabbimizdir. Kendiliğinden hiçbir şey ortaya koyamayan insanoğlu, ancak Rabbimizin verdiği imkânları kullanarak rızka ulaşır. Bu imkânlar kendiliğinden çekilip alındığı zaman çaresiz bir şekilde ortada kalakalır. Rabbimiz, ölçüsü, sünneti çerçevesinde rızkı kendisi tayin ediyor ve bazı kullarına bol rızık veriyor bazılarına da az. Fakat kendilerine bol rızık verilenlere bunun Allah'ın bir nimeti olduğu hatırlatılarak rızıkta eşit olmaları için kazandıklarından kazanamayanlara vermeleri istenmektedir:

"De ki: Doğrusu Rabbim, kullarından dilediğinin rızkını hem genişletir ve hem de ona daraltıp bir ölçüye göre verir; sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O, daha iyisini koyar, çünkü O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (34/39)

"Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. (Rızıkça) üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi azıkta eşit olmuyorlar. Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?" (16/71)

Rızkı bol verilenler aslında başkalarının kendisine emanet edilen rızıklarını yönetiyorlar. Kendilerine fazladan verilen kazancın gerçek sahibi onlar değillerdir. O mallar hak sahiplerine iletilmek için onlara bir emanet olarak verilmiştir. Acaba emanet yerine teslim edilecek mi; yoksa üzerine mi oturulacak? Gerçekten de zor bir sınav. Rabbimiz rızkı bol verilen insanlarda, rızkı az verilen insanların haklarının bulunduğunu Kur'an'da açıkça şu şekilde beyan ediyor:

"Onların mallarında yoksul ve ihtiyaç sahipleri için de bir hak vardır." (51/19; bkz: 70/22-27)

Rabbimiz zenginlerin, mallarından vermelerini onların bir iyiliği, lütfü olarak değil zorunlu görevleri olarak şart koşuyor. Böylelikle hem rızkı çok verilenler sınanıyor hem de 

"Allah'ın fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberi'ne verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Ta ki (o mal) içinizde sadece zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın..." (59/7)

ayetinde dikkat çekilen zenginliğin, sadece belirli bir sınıfın arasında dolaşan bir meta hâline gelmesi tehlikesi engellenmiş oluyor. Dolayısıyla insanlar arasında sosyal uçurumlar ve sınıfsal farklılıkların oluşması engelleniyor.

İnsan, mal biriktirdikçe güce ulaştığını ve daha güvende olduğunu hisseder. Oysa Rabbimizin imtihan aracı olarak tavsif ettiği mallar, aynı zamanda tehlikeyi de barındırmaktadır. Mal biriktirip ihtiyaç sahipleri için harcamaktan kaçınmak, tehlikeye atılmak demektir. Tehlikeden uzaklaşmak ve gerçek anlamda iyiliğe ('birr'e) ulaşmak ancak mallardan ihtiyaç sahiplerine 'hak'lannı vermekle mümkündür:

"Mallarınızı Allah yolunda harcayın, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın, işlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever." (2/195)

"Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir."'(3/92)

Şeytan, hali vakti yerinde olanları bir daha dönüşü mümkün olmayan geçici dünya hayatını zevk ve sefa içinde değerlendirmeye teşvik eder. Sahip oldukları imkânların yok olacağı zehabıyla insanları daha fazla kazanmaya, daha fazla biriktirmeye çağırır. Kazanılan maldan ihtiyaç sahiplerine vermenin fakirliğe yol açacağını telkin ederek cimriliği özendirir. Böylece insanları kulluktan uzaklaştırmaya çalışır. Rabbimiz, şeytanın vesveselerine karşı da bizleri dikkatli olmaya çağırmaktadır:

"Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfîret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir." (2/268)

Ebedî olan ahiret yurdunu kazanmanın yolu dünya hayatından geçer. Zaten fani, oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatını anlamlı kılan da budur. Fakat aceleci yaratılan insanoğlu çoğu zaman uzaktaki kalıcı, büyük mükafata az ama peşin olanı tercih eder. Bu yüzden dünya hayatını tercih eder. Rabbimiz, insana dünya ve ahiret yurdu arasında seçim yapması için özgür bir irade verdiğini ve fakat ahiret yurdunu tercih etmenin kendileri için daha iyi olacağını bildiriyor:

"Ahiret kazancı isteyenin kazananı artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama ahirette bir payı bulunmaz." (42/20)

'"Rabbimiz! Bize dünyada ver!'diyen insanlar vardır. Öylesine ahirette bir pay yoktur. 'Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver, bizi ateşin azabından koru!' diyenler vardır. İşte onlara, kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çabuk görür." (2/200-202; bkz: 11/15-16; 6/32)

Yüce Rabbimiz, insanların tercihleri karşısında tarafsız değildir. Nebileriyle vahiy göndermesi, insanları sürekli hakka, hakikate, ahiret yurdunu kazanmaya çağırması, Allah'ın ahireti tercih husu sunda insanın tarafında olduğunu gösterir. Nitekim kullarına ahiret yurdunu tercih etmelerinin daha doğru olacağını ısrarla vurgulamaktadır:

"Ey İnananlar! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah'a ve Peygamberi'ne inanırsınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz; bilseniz, bu sizin İçin en iyi yoldur." (61/10-11)

Yine ahireti kazanmanın dünyadan geçtiğini belirten Rabbimiz, ahirete gitmeden dünyada önceden hayırlarımızı göndermemizi emretmektedir:
"Salatı ikame edin, zekâtı verin, kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görür" (2/110)

Rabbimiz, sorumluluklarımızı ertelemememizi, elimizi çabuk tutmamızı öğütlüyor:

"Birinize ölüm gelip de: 'Rabbiml Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de sadaka versem, iyilerden olsam!' diyeceği zaman gelmezden önce, size verdiğimiz azıklardan sarf edin." (63/10; 2/254)

Ticaret ve iş yoğunluğundan kendine dahi zaman ayıramadığından dem vuran modern insan ertelemecidir. Dünyaya dönük bütün işler önceliklidir; ancak ahirete yapılması gereken yatırımlar sürekli ertelenir. Oysa müminler, kalıcı ebedî hayatı geçici dünya hayatına tercih ederler:
"Müminleri ne ticaret ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, salatı ikameden, zekât vermekten alıkor. Onlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar." (24/37)

Allah yolunda harcamak sadece inananlar için bir kurtuluş vesilesidir ve karşılığını göreceklerdir. İnanmayanlar ve fasıklar iyilik ve hayır işlerinde bulunsalar bile inkârlarından dolayı bu hayırları kabul edilmeyecektir:

"Ey Muhammedi De ki: İstekli yahut isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz şüphesiz fasık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah'ı ve Peygamberi'ni inkâr etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir." (9/53-54)

"Doğrusu inkâr edenler mallarını Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için sarf ederler ve daha da sarfedeceklerdir; ama sonra içleri yanacak, hem de mağlûp olacaklardır. Bu, Allah'ın, temizi murdardan ayırması ve murdarları üst üste koyup hepsini yığarak cehenneme yerleştirmesi içindir; inkâr edenler cehenneme toplanacaklardır. İşte onlar mahvolanlardır." (8/36-7)

Bir Kurtuluş Aracı Olarak Zekât ve İnfak

Rabbimiz Müslümanlar arasındaki gelir dengesini sağlamayı, yine Müslümanlar üzerinden onları imtihan ederek yapmayı murat etmiş ve Müslümanlara Allah yolunda harcamayı ahireti kazanmanın bir vesilesi yapmıştır. Kur'an'da Allah yolunda O'nun rızasını kazanmak için ihtiyaç sahiplerine yapılan ayni ve nakdi yardımlar infak olarak tanımlanmıştır.

"Onların mallarından sadaka  al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin..." {9/103)

"Salatı ikame edin, zekâtı verin, rüku edenlerle birlikte rüku edin." (2/43)

İnfak da birçok ayette zekât gibi emredilmektedir. 

"(Mallarınızdan) Allah yolunda infak edin!" (2/195)

"Ey inananlar, ne alışverişin ne dostluğun ne de şefaatin olduğu gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin." (2/254; bkz: 2/267; 36/43)

İnfak, Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde müminlerin ayırt edici özelliklerinden biri olarak da zikredilir:
"İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarf ederler." (28/54)

"Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler, vücutlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan sarf edenler inanır" (32/15-16; 47/38; 9/99; 13/22)

Kur'an, infak etmeyi bir emir olarak bildirmenin yanında, infak edecek bir şey bulamayan bu ibadet görevini yerine getiremediği için üzüntü duyan müminleri teselli etmekte ve onların bu sorumluluktan sorumlu tutulmayacağını açıklamaktadır:

"Güçsüzlere, hastalara ve sarf edecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve peygamberlerine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur iyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir"(9/91)

"Binek vermen için sana geldiklerinde, 'Size binek bulamıyorum.' dediğin zaman, sarf edecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur." (9/92)

Arınmak, Amel Etmekten Geçer

Kur'an'da infak, önemli bir yer tutmaktadır. İnfak ve zekâttan kimlere verileceği Kur'an-ı Kerim'de çok net bir şekilde açıklanmaktadır:

"Zekâtlar: Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri İslam'a ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, hakimdir." (9/60)

"Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara, hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler. Sarf ettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir." (2/273; 2/177; 2/215)

İnfak, sadece ihtiyaç sahiplerine vermek gibi dar bir anlama sahip değildir.

 "Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bitmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarf ettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." (8/60)

ayetinde de belirtildiği üzere Allah'ın ve inananların düşmanlarına karşı mücadele etmek için hazırlık yapmak, bu uğurda Allah'ın rızasını kazanmak için mallardan harcamak emrediliyor. Allah yolunda canla, malla yapılan her eylem infaktır.

"Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda siz niçin sarf etmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler, berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine cenneti vaat etmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır." (57/10)

ayetinde, mücadelenin zor zamanlarında yapılan infak ile bol imkanlara sahip olunan zamanlarda yapılan infakların bir olmadığı, mücadelenin sıcak zamanlarında yapılan infakların daha üstün olduğu bildirilmektedir. Mekke döneminde müminlerin infakları bizzat Son nebi tarafından yönlendiriliyordu. Sahip olunan imkânlar, mümin kölelerin özgüleştirilmesinde, fakir müminlerin sıkıntılarının giderilmesinde, İslami mücadelenin güçlendirilmesinde kullanılıyordu. Son nebi, infak emrini organize bir şekilde yerine getirilmesi için Medine'de devlet kurumlarının teşekkülünü beklememiş, aksine vahyin en zorlu zamanlarında bile infakı kurumsallaştırmıştır.

Kur'an, infak görevi yerine getirilirken uyulması gereken kurulları da koymuştur. İnfak görevini yerine getirmek kadar bu kurallara da uymak gerekmektedir:

"Sadakaları açıkça verirseniz o ne güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha İyidir. Allah onları kötülüklerinizden bir kısmına karşı tutar. Allah işlediklerinizden haberdardır." (2/271; bkz: 14/31; 35/29)

"Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma." (74/6)

"Mallarını Allah yolunda sarf edip, sonra sarf ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir, halimdir. Ey İnananlar! Allah' a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarf eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez." (2/262-264)

Ayetlerde gizli veya açık bir şekilde insanlara hayırlı harcamada bulunmak görev olarak bildirilirken yapılan iyiliklerin başa kakılması da yasaklanıyor.
İnfakta sınırın veya ölçünün ne olması gerektiği de önemli bir sorundur ki aşağıdaki ayetler bu konuya dikkat çekmektedir:

"Neyi infak edeceklerini sana sorarlar. De ki: 'Artanı'. Böylece Allah, dünya ve ahiret hususunda düşünesiniz diye size ayetleri açıklar."(2/219)

"Onlar, gaybe inanırlar, salatı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz azıktan yerli yerince sarf ederler." (2/3)

"Onlar bollukta ve yoklukta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever." (3/134)

"Onlar, infak ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar." (25/67)

"Doğrusu dünya hayatı oyun ve oyalanmadır. Eğer inanır ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir. O, sizin mallarınızı tamamen sarf etmenizi istemez." (47/36)

Rabbimiz, cimrilik etmeden, israf etmeden, yerli yerince yaşamamıza yetecek olan dışında fazlasını Allah'ın rızasını kazanmak için sarf etmeyi emrediyor. Ayetlerin emir buyurduğu sorumluluklar ile yaşadığımız pratikler arasında ne kadar uyum ve çelişkinin olduğunun muhasebesini yapmak için, bereketlendirilmiş Ramazan ayı bir vesiledir. Kur'an'la, Allah'la irtibatımızı güçlendirmemiz gereken bu mübarek ayda, mali ibadetlerimizi Allah'ın rızasına ermemizi sağlayacak şekilde yeniden düşünmeli, daha hayırlı şekilde değerlendirmenin imkanlarını oluşturmalıyız.

Allah, kendi yolunda yapılan harcamaları her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumuna benzetmektedir. Allah yolunda harcama; hem dünyada hem de ahirette karşılıksız kalmayacaktır:

"Gece gündüz, açık gizli mallarını sarf edenlerin mükafatlarını Rableri verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (2/27A)

"Allah, yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde kendilerine vermek üzere, az veya çok sarf ettikleri her şey, yürüdükleri her yol, onlar için yazılır." (9/121)

"Ey insanlar! Allah'a ve Rasulü'ne inanın; sizi varis kıldığı şeylerden sarf edin; aranızdan, inanıp da sarf eden kimselere büyük ecir vardır." (57/7)

"Onlar verdikleri sözleri yerine getirirler, fenalığı yaygın olan bir günden korkarlar. Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız.' derler."(76/7-10)

"Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir. O her şeyi bilendir." (2/261)

Yüce Rabbimiz, her salih amelde olduğu gibi infak konusunda da üstlenmemiz gereken sorumluluklara sahip çıkmayı, bireysel sorumluluklarımız kadar yapısal sorumluluklarımızı da gereği gibi idrak edip, gereklerini yerine getirmeyi gönüllerimize ilham eylesin.