29 Temmuz 2013 Pazartesi

ÖNYARGI VE ÖNBİLGİ ÜZERİNE


Karşılıklı iletişimsizliğin, iletişim bozukluğunun veya kolaycılığın doğal bir sonucu olan yargılama, çoğu zaman ayağı yere sağlam basmayan bir olgu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu olgu özellikle bilgilenmenin olmadığı veya yanlış olduğu durumlarda daha da belirginleşmektedir.

Çağdaş kültürel kirlenmenin medya aracılığıyla yoğun bir şekilde yaşandığı günümüzde, başkalarının elde etmiş olduğu yargılar insanlara sürekli olarak enjekte edilmektedir. Böylece kitleler istenilen ve belirlenen bir hedefe doğru daha kolayca yönlendirilebilmektedirler. “Her şey bizim için önceden düşünülmüş ve hazırlanmış olduğu için karşı çıkmak da faydasızdır.” önyargısı bu olayı daha da kolaylaştırmaktadır.

İnsan olmanın temel öğesi olan irade olayı devreye girmediği için de bu kısır döngünün farkına varılamamakta, varılsa da önemsenmemektedir. Bu ortamda yoğun medya bombardımanı, ekonomik yetersizlik ve stres gibi çağdaş sorunlar da kitleleri bu yönde etkilemektedir. Bu nedenle yüzyıllar boyunca egemen olmuş düşünce veya ekoller hakkında bile “iyidir” veya “kötüdür” gibi basit yargılar elde edebilmek için yazılan kitaplar, yapılan yayınlar hala ilgi görebilmektedir.

Belli bir bilgi üzerinde şekillenmiş olan yargıyı çürütmek veya değiştirmek için dayandığı bilgi veya mantığı çürütmek gerekirken, önyargıyı değiştirmek çok zordur. Zira önyargının oluşumunda bilgiye veya mantığa gereksinim yoktur. Bu bağlamda önyargının oluşumunu, kusmuğunu yavrusunun ağzına akıtıp, onun beslenmesine katkıda bulunan ana kuş-yavru kuş ilişkisine benzetmek olasıdır. Ana kuş nasıl yavrusunun gereksinimi olan besini hazır ürün olarak yavru kuşun ağzına akıtıyorsa, düşünsel planda oluşturulmuş olan yargılarda kişi veya kitap aracılığıyla muhatabın beynine akıtılmaktadır. Böylece konu hakkında hiç bilgilenmemiş, fakat önyargıya sahip olarak şartlanmış bireyler ortaya çıkmaktadır.

Kişileri veya olayları doğru değerlendirebilmenin temel belirleyicisi, kişiler veya olaylar hakkında yeterli bilgiye sahip olmak ve o bilgiler doğrultusunda belli bir yargıya ulaşmaktır. Böylece altyapısı kuvvetlendirilmiş olan yargılarımız, gelecekte oluşacak bilgi ve yargılarımızın temelinin daha bilimsel bir çerçeveye oturtulmasına büyük katkıda bulunacaktır. Bilgilenmenin derecesinde veya aynı bilgilerin algılanmasında olan farklılıklar da muhakkak ki ulaşılan yargıların farklı olmasına etki edecektir. Fakat bu farklılık hiçbir zaman önyargının vereceği zararı vermeyecektir.

Günümüzde geleneksel çizgiyi takip eden toplulukların bireylerini pek çok konuda böyle önyargılarla beslemeleri ise rastlantı değildir. Zira bu tip yapılarda, önyargı oluşumuyla geleneksellik ve değişime karşı çıkmak birbirini tamamlayan unsurlardır. Bu yüzden belli bir bilgilenme sürecini yaşamamış insanlar, önyargılarını ilahi bir dogma olarak kabullenmekte ve savunmaktadırlar. Bu durum, bir topluluğun, yazarın veya alimin önceden oluşmuş önyargısı çerçevesinde olmaktadır. Önyargıların etkisinde kalınarak dünyaya bakıldığında ise belki de doğru ve yerinde söylenmiş söz veya yapılmış bir davranış, yanlış bir önyargının etkisinde kalınarak reddedilmiş olacaktır. Doğal olarak, bunun tersi bir durum da olasıdır. Doğru bir yargının etkisinde kalınarak çok yanlış bir şey de kabullenilmiş olabilir.

İşte bu ikilemli duruma düşmemenin tek yolu, eşyanın doğasının, bireysel ve toplumsal ilişkilerin mantığının kavranması olan hikmet olgusu çerçevesinde olaya bakmaktır. Durağan olan önyargının karşısına, özgür düşüncenin yolunu açan hikmeti koymak, bilgilenme ve önbilgi için atılacak en büyük adım olacaktır. Bilgi üzerinde şekillenmiş yargılarımızın o zaman ayakları yere basacak, sağlam altyapıya sahip olduğu için yıkılmayacak ve gelişmesi de kolay olacaktır.

Önyargılarımızın yanlış olabileceği gibi doğru olabilmesi, yine de önyargı olgusunun yanlışlığını ortadan kaldırmaz. Çünkü önyargıya dönüşmüş bir doğru, yeni açılımların veya düşüncelerin önünde büyük bir engele de dönüşebilir. Bu yüzden elde edilen bilgi veya yargıların doğruluğundan ziyade, her an sorgulanabilir olması daha da önemlidir.

Bir yargıya veya bir doğruya ulaşmak için çaba, çalışma ve özveri gerekmektedir. Kitaba sahip bir kültürün bağlıları olmamıza rağmen kitabın günlük hayatımızda ya bir suç unsuru yada kitaplık süsü olarak algılanmasının bir sonucu olarak bilgi edinme ve bilgilenmede son derece yetersiz durumda olunduğu da bir gerçektir. Bir gereksinim olarak beliren bilgilenme süreci bu sebeple yetersiz oluşmakta, bireyler daha çok hazır çözümlerde çareler aramaktadırlar. İşin kolaycılığı veya uyanıklığı olarak niteleyebileceğimiz bu olay bütün önyargı ve önbilgi ikilemini içerisinde barındırmaktadır.

İnsanın yaşamı boyunca sahip olduğu düşünceleri sürekli olarak sorgulaması ve sağlamlaştırması için belli bir birikim ve düşünsel güce gereksinim vardır. Varılacak olan yargılar da o zaman hem belli bir temel üzerinde şekillenecek hem de yeni yargılara sağlam bir altyapı oluşturacaktır. Bilimsel düşünüşün temeli bilgi ve bilgilenme ile başladığından, bu süreçte yargıya ulaşma sonuç değil, sadece sonsuza giden düşünüş içerisinde sürekli sorgulanması ve araştırılması gereken bir geçiş noktasıdır.

Ali Şeraiti, bilgi olgusunun temel olma özelliğine değinerek “bilgi, bilinç ve eylem” üçlüsünün temeline bilgiyi koymuştur. Bilgilenmeden önce bir konu için bilinçlenme sağlanmışsa ondan sonraki bilgilenmeler de genelde o bilinçlenmeyi haklı çıkaracak doğrultuda olacaktır. Dolayısıyla bu olayın doğruluğundaki isabet derecesi de, bilincin doğruluğu oranında olacaktır.

Sağlıklı düşünen insanlardan oluşan bir toplulukta önyargıların yeri ve gereği yoktur. İnsanları önyargılardan oluşan bir düşünsel yapıya sokmaktansa, onlara birtakım önbilgileri vermek düşünsel gelişimlerine büyük bir katkıdır. Böylece bireylerin hem düşünsel egzersiz yapmaları hem de bizim varamadığımız yeni sonuçlara, açılımlara varması sağlanacaktır. Bu olay karşılıklı iletişim oluşturulduğu takdirde bir yansıma mekanizmasının oluşmasını sağlar. Karşılıklı kurulan bu mekanizma sürekli olarak artan dozda yeni bilgi ve yorumların oluşmasına etki edecek ve etken kişiliklerin oluşmasının zeminini hazırlayacaktır.

Sözün özü şudur ki: “Eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da sonra işlediklerinize pişman olursunuz” (49/6)



NÜSÜK, MENASIK kelimeleri tahlili



Öncelikle bir Müslüman (Allah’a teslim olan)ın görevi O’nun dediklerini yapmak, O’na kul (abd) olmak yani O’na uymaktır. Müslüman, teslim olmasının (kendisi için güvenlikli alanın, Allah’ın sistemine girmenin gerekliliğini anlamasının) ardından, kulluğu (emirlere uyması) da O/ Rabbi’nden öğrenir. Kendi kafasına göre takılamaz. Nebileri (3/80), ahbar, ruhbanları ve birbirlerini (9/31) erbab edinemez.


Kulluk, zaten özünde kulun Rabbi ne derse onu yapmasıdır. Rab de kendisine teslim olanı kendi sistemi içinde eğiterek ilerletir.


Kişinin Müslüman olduktan sonra sürdürdüğü hayatı elbette değişecektir. Kendini, kişiliğini Allah’ın istediği şekilde düzeltecek, bu düzeltme içinde yine Rabbi’nin öğrettiği uygulamaları yapacaktır.


Bu uygulamaların birçoğu (salât ve ikame, sıyam/ oruç, sadaka, kurban) İbrahim’le birlikte, hatta daha önceki resul/ nebilerle bize öğretilmiştir. Bu ibadetlerin aynısı Yakup’la birlikte İsa’ya kadar devam etmiştir. Bunlara da neticede “ibadet” denir.


Bu uygulamaların dışında, diğer ümmetlerden ayırıcı olan uygulamalar (zekât, hac’da ve umre’de yapılan bazı uygulamalar ve fidye sistemleri) veya bu uygulamaların yeni versiyonları (namaz 2 vakti, hacc’ın yeni kurallarıyla uygulanışı v.b.), hatta bizim kişiliğimize ait özel uygulamalar da “nüsük” veya “mensek” adı altında karşımıza çıkmıştır.


Neticede kul için başlık ne olursa olsun uygulanma Allah’tan gelen “her görev/ ibadet” içindir.

NUN-SİN-KEF (7 defa)


Sözlükte; Kurban kesimi, ibadet, bayram yapma, hacc vazifeleri veya ibadet yerleri v.b. şekillerde ele alınmıştır.


Araştırmamız neticesinde, (Allah elbette her şeyi en iyi bilendir) şu sonuçlara ulaştık;

NÜSÜK: Bir ümmeti diğer ümmetlerden ayıran, Allah’ın gösterdiği uyulması-uygulanması gereken özel uygulamalar, ibadet şekilleri. 


NÂSİK: Özel kuralları uygulayan


MENSEK: Diğer ümmetlerden ayıran, özel kuralları olan, uygulama biçim-şekli/ şekilleri.



-Her ümmete ait farklı mensekler var.
-Her ümmet bu farklı menseğe uymalı.
-Bu farklılıklarla alakalı da tartışmaya girilmemeli. Davet merciimiz Rabbimiz olmalı.
-Salat(destekleme)ın ikamesi, sıyam (oruç), sadaka (doğrulatma), kurban ibadetlerinin bize (ümmet olarak) ait menseklerden gözükmemesi, ayrı olarak (ve bağlacı ile) zikredilişi önceden (özellikle İbrahim’den) beri uygulanmaları ile alakalıdır. Ama bu uygulamaların bazılarının yeni versiyonları yada ek kuralları da bize sonradan yüklenmiştir. Kulun görevi kendisinden istenen her şeyi yerine getirmektir.

A)NASİK (ismi fail)


22/67. Her ümmet için mensek (uyulması gereken özel uygulamalar) yaptık. Onlar(ın) onu ( o uygulamaları) nasikû (uygulayıcılar) olmaları (için). Artık bu emir/ konumlamada, seninle tartışmasınlar. Ve Rabbine davet et. Şüphesiz sen elbette doğrulanan (yola) hidayetleme  üzerindesin / yönlendiricidesin.


B) EN-NESÎKETE/ EN-NÜSÜK (Uyulması-uygulanması gereken özel uygulamalar)

 
2/196. Ve hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Artık eğer mahsur kalır/ kısıtlanırsanız artık hedye (bu halde Kuranda geçen kelime genellikle hacda hidayet edilen gönderilen, kesilen, hediye edilen kurbanlar kastedilmiş) den kolay geleni (vardır). Ve hedye, onun (hedye’nin) mahalline/ serbest kalma yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık sizden kim hasta yahut başından kendisine bir rahatsızlığı oldu ise (başından tıraş olabilir). Artık fidye olarak sıyam/ oruç, sadaka veya nüsük (uyulması-uygulanması gereken özel uygulama-lar-) den (vardır). Artık emin olduğunuzda artık hacca -kadar- umreyle faydalanan kimseye artık kolayına gelen hedyeden (vardır). Artık bulamamış kimseye artık hacda üç gün oruç ve döndüğünde de yedi (gün oruç vardır). İşte tam on. İşte; ehli/ ailesi mescidi haramda hazır olmayan kimse içindir ve Allah’a sakındırtın ve bilin; şüphesiz Allah sonlandırmayı şiddetlendiren/ sıkılaştırandır.

NÜSÜK-Î


6/162. De -ki- “Salâtım (desteklemem) ve nüsükum (uyulması-uygulanması gereken -bana- özel uygulamalarım) ve hayatım ve ölümüm; Âlemlerin/ bütün yaratılmışların Rabbi Allah içindir”.


EL-MENSEK (Özel kuralları olan, uygulama biçim-şekli)


22/34. Ve kesim hayvanlarından (behimetil enam) onlara rızıklandırdığımız olanların üzerine Allah’ın ismini anmaları için her ümmete mensek (özel kuralları olan uygulama biçim-şekli) yaptık. Artık ilahınız tek İlahtır. Artık Ona islam olun. Ve Muhbitîn (iman konusunda rahat, güven sorunu olmayan lar) i müjdele. 


22/67. Her ümmet için mensek (özel kuralları olan uygulama biçim-şekli) yaptık. Onlar(ın) onu ( o uygulamaları) nasikû (uygulayıcılar) olmaları (için). Artık bu emir-iş/ durumda, seninle tartışmasınlar. Ve Rabbine davet et. Şüphesiz sen elbette doğru (yola) hidayetleme üzerindesin / yönlendiricidesin.


MENÂSİKE-KÜM (Mensekleriniz/ özel kuralları olan -size özgü- uygulama biçim-şekilleriniz)


2/200. Artık menasıkınızı (özel kuralları olan -size özgü- uygulama biçim-şekil-lerinizi) yerine getirdiğinizde babalarınızı zikrettiğiniz gibi veya daha şiddetli bir zikirle Allah’ı zikredin. Artık İnsanlardan kimisi der -ki- “Rabbimiz bize dünyada ver” onun için ahirette yaratılıştan yoktur.


MENÂSİKE-NÂ (Menseklerimiz/ özel kuralları olan -bize özgü- uygulama biçim-şekil-lerimiz)


2.128. “Rabbimiz bizi sana teslim olanlar/ sürekli güveniciler (müslimler) kıl. Ve zürriyetimizden sana teslim olan ümmet (ümmet: Aynı düşüncede, tarzda olup hareket edenler). Ve menasıkımızı (özel kuralları olan -bize özgü- uygulama biçim-şekil-lerimizi) bize göster ve üzerimize/ bize yönel (tvb). Şüphesiz sen Tevvâb (ziyadesiyle yönelensin), Rahim (acıyan, rahmet edensin)sin



Kuranda “İNEK” diye çevrilen iki kelime ANALİZİ

Kuranda “inek” diye çevrilen iki kelime var. Biri “ıcl” diğeri “bakara”.


Genel Arapça anlayışta bakara, sığır cinsinin genel ifadesi olurken, “ıcl” kelimesi de bu cins içinde küçük ama zor zapt edilen, hızlı hareket eden buzağı’yı çağrıştırmaktadır.


ICL

Bu kelime sözlükte, (acile-ya’celü-acelen/acelete) çabuk olmak, geçmek, daha önce yapmak, (âcele-yüâcelü-muâceleten) -birlikte/beraberce- çabuk davranmak, derhal işlem/ muamele yapmak, yakasına yapışmak, (acele-yüaccilü-ta’cîlen) geçmek, önce yapmak, teşvîk etmek, peşin vermek, (el-âcil) peşin, (el-âciletü) dünya, (el-ucâllet) acele işi, kumanya, (el-ıcl-ucûl) buzağı, (el-aceletü) çabuk, tekerlek, direksiyon, (el-muaccel) peşin anlamlarında kullanılmış.

Meallerde, “buzağı” anlamı dışında daha çok (47 yerden 10’unda) “acele” diye bildiğimiz, “çabuk, hızlı, dünya” v.b yukarıdaki kelimelerle ifade ettiğimiz anlamda kullanılmış. Biz burada sadece “buzağı” diye çevrilen yerlere bakalım.


Araştırmamız neticesinde ICL; küçük gördüğümüz, hatta görmezlikten geldiğimiz kolaylıkla içselleştirebildiğimiz bize haz/ zevk veren acil olan/ dünya ile bağlantımızı kuvvetleştirip ayağımızı kolaylıkla-hızla kaydırabilen durum/ varlıklardır. Karakter haline getirdiğimiz, aslında fıtratımızda olmayan, “karakterim böyle” dediğimiz, yaşadığımız olaylar karşısında takındığımız içi boş takıntılarımızdır. Müslüman olduktan sonrada bu takındıklarımızın gereksiz olduğu gösterildikten sonra atmamız gerekenlerimizdir. ICL’lerimizin ne olduğunu da bize Rabbimiz öğretir.


Biliyoruz ki bazen sıfatlar isim olarak kullanılabilir. Allah’ın isimlerinde olduğu gibi, yani varlığın bir yönünü ifade etse de varlığın kendisi kastedilebilir. “Acele” nasıl buzağıya isim olmuş diye sorulursa buzağıdaki “acelecilik, hızlılık” sıfatı onu isimlendirmiş diye fikir yürütebiliriz. Ama bu sıfat/ isim kelime ile her zaman “buzağı” kastedilmiştir diyemeyiz, Allah’ın çoğu yaratılanlarda da kullanılabilen isimlerinin geçtiği her yerde “Allah” kastedilemeyeceği gibi. “19.lar” diye anılan kardeşlerinsonradan eklendi ve Kurandan değil” diye düşündükleri surenin son iki ayetinden biri; Tevbe 128’deki “Rauf, Rahim” isim/ sıfatları örnektir.


Yani şunu demek istiyoruz. Buzağıya “ıcl” denmiş olabilir. Ama her “ıcl” kelimesinin olduğu yerin anlamı buzağıdır diyemeyiz. Ancak “hızlılık ve acelecilik işlevine sahip olan” diyebiliriz. Bu isim/ sıfat ile vasıflandırılan varlığın ne olduğu ise ancak cümleden çıkarılabilir. 


Bir de işin bize bakan yönü, sembolik anlamlanması var.

ICL, -elbette ki Rabbimiz en iyi bilendir- bizdeki gelip geçici, acil (17/18, 75/20, 76/27) olan “dünya” hayatındaki takıntı, tutku, özlemlerimizle oluşturduğumuz, (ilah) edinebildiğimiz durum / varlıklardır.


Bu felsefe ile bakarsak, Musa İlâhi iletişimin “kelâmullah” ismiyle meşhur bir temsilcisi. İsmi muhtemelen “sâe-esâe”fiili ile bağlantılı. Bu durumda “kötülük işlemiş olan” şeklinde çevirebiliriz. Kişisel ve toplumsal öğrenim sistemimizde, özellikle başlarda “kötü olan örnek kişi/ davranış” her zaman iyi olandan daha çok dikkat çekmiştir. Çocukluğumuzu ve ailemizin bize öğrettiklerini veya bizim çocuklarımıza öğrettiklerimizi hatırlayalım.

İlâhî öğrenimin de “Musa” ile başlaması elbette boş değil. Allah’ın da yardımıyla (özellikle yolun başındaki bu önderliğiyle) O’nun gösterdiği doğru yol üzere ilerleyip (Samirî, gibi işi gücü meddahlık olan, istismar’ı, sömürüsü/ bir şeye değerinden fazla değer vererek kullanması ve müsâmere/ gösteri, şov becerisi ile değersiz olanı “semere/ değerli ürün” halinde gösteren, gerçekte çıkarlarından başkasını düşünmeyen insanların, sahte şeyh ve mürşitlerin söz ve kandırmacalarına kulak asmadan) içselleştirebildiğimiz bütün ICL’ lerimizi atıp, kalbimize asıl sahibimiz olan Mevlamızı getirmeliyiz. 


ICL (2 defa)


11/69. Ve elbette muhakkak resullerimiz İbrahim’e müjde ile gelmişti. Dediler ki “Selam / güven”. Dedi “Selam /güven”. Artık beklemedi, henüz hazırlanmış olan (hanîz) bir ıcl (acele, var olan yiyecekler)’-i/ -ile getirdi/ geldi.


51/26. Bunun üzerine, -dikkat çekmeden/ belli etmeden- ehline yöneldi. Sonrasında semîn (besleyici/ doyurucu olan) bir ıcl (acele var olan yiyecekleri) ile getirdi/ geldi.


ICLEN (2 defa) 


7/148. Ve Musa’nın kavmi, kendisinin gitmesinden (Rabbi ile vaatleştiği yere) sonra süs -ziynet eşyaları/ takınılandan o/ kendisinde inleme/ aldatıcı ünleme benzerî sesi (huvar) olan ıcl (acil olan/ buzağı) cesedi (beden görünümü) nü edindiler. Görmediler mi şüphesiz o onlarla kelam edemez (anlamı olan kelimeler söyleyemez, konuşamaz) ve onları bir yola -da- hidayetleyemez. Onu (ilah) edindiler ve zalimlerden oldular.


20/88. Artık onlara o aldatıcı ünleme benzerî sesi (huvar) olan icl (acele olan/ buzağı) cesedi çıkarttı. Artık dediler “Artık/ bundan sonra bu; ilahınız ve Musa’nın ilahı, artık (O) unuttu”.


EL-ICL(6 defa)


2/51. Ve Musa ile 40 gece -için- vaatleşmiştik sonra onun ardından icl (acele olan / buzağı)i edindiniz ve sizler zalimler (oldunuz/ olarak)


2/54. Ve Musa kavmine demişti: “Ey kavmim! Şüphesiz icl (acele olan / buzağı)i edinmekle siz kendinize zulmettiniz, kendinize artık Barii’nize (beraat ettiren, ortaya çıkaran)/ yaratıcınıza yönelin (tövbe edin), artık nefislerinizi (şimdiye kadar oluşturduğunuz sizi bu hale getiren kişiliklerinizi) öldürün (ktl). Bu/ Böylesi Barii’niz yanında daha iyidir. Artık üzerinize yöneldi (tövbe etti) şüphesiz O’dur, O Et-Tevvâb, Er-Rahîm.” 


2/92. Ve elbette, muhakkak Musa beyyineler (apaçık olan ayet-mucize-/ nimet-ler)le gelmişti. Sonra Onun ardından icl (acele olan / buzağı)i edindiniz. Ve siz zalimler (olarak). 


2/93. Ve sizin sağlam sözünüzü almıştık. Ve üzerinize Tur’u (dağ’ı) kaldırmıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun/ alın ve dinleyin. Dediler "işittik ve isyan ettik". Küfürleriyle kalplerine icl (acele olan / buzağı) içirildi. De “Eğer müminler idiyseniz imanınızın size emreder olduğu ne kötü”.
4/153. Ehli kitap senden üzerlerine gökten bir kitap indirmeni ister. Artık şüphesiz Musa’dan -da- bundan daha büyüğünü istediler/ istemiştiler. Artık “Açıkça/ cehreten Allah’ı bize göster” demişlerdi. Artık (bu sözleri üzerine) Onların zulümleri -sebebi-yle onları bir yıldırım tuttu/ çarptı. Sonra kendilerine beyyineler (apaçık olan ayet-mucize-/ nimet-ler) geldikten sonra icl (acele olan / buzağı)i (ilah) edindiler. Artık biz bundan -da- affettik. Ve Musa’ya apaçık bir (otorite, dayanak) sultanlık verdik.


7/152. Şüphesiz icl (acele olan / buzağı)i edinenler. Onlara Rablerinden bir gazab ve dünya hayatında bir zillet (aşağılık, hor görülme) ulaşacaktır. Ve iftira edenlere böyle karşılık veririz.

BKR (BE-KAF-RA)

Bu kelime sözlükte; (bekara- yebkuru) -bir şeyi- yarmak, ayırmak, açmak, îzah etmek, araştırmak, (el-bekaru) sığır anlamlarında kullanılmış.


Meallerde genel anlamda “sığır” cinsini ve “inek” i ifade eder. Kuranda 9 kez kullanılmış.
Bu kelimede de sanki anlam sözlük anlamından farklı gibi duruyor.


Oysa olay safhalarıyla incelendiğinde şunları söyleriz;


-Allah, Musa aracılığı ile kavmine (dikkat edilirse Arapçadaki “el” belirlilik takısı almamış) -herhangi bir- bakara boğazlamalarını emrediyor.


-Musa’nın kavmi, bu emrin bu kadar basit ve açık olamayacağını düşünerek konunun araştırılarak, açılıp izah edilmesini istiyor.


- Basitçe yapılması istenen emir, sorulan sorularla detaylandırılıyor ve neredeyse yapılamayacak kadar zor bir hale geliyor.


Bu safhaların da ışığında şöyle diyebiliriz;


Bakara, büyüklüğü ve ağırlığı ile orantılı olarak ıcl’e göre daha kolay fark edilebilen ve ıcl gibi içselleştirilebilen ancak boğazlamamız/ kıstlamamız gereken buna rağmen atmamız gerekmeyen durum/ varlıklardır.

Bakara’da da aslında fıtratımızda var olan fakat bizim bu var olan yüklemeyi daha da büyüttüğümüz ana karakterimizden olan duygu/hislerdir. Ve burada da Allah bunlardan olan herhangi birini asli olan haline döndürmemizi istiyor.


BEKARA(4 defa)


2/67. Ve Musa kavmine “Şüphesiz Allah size –herhangi bir- bakara boğazlamanızı emrediyor” demişti. Dediler “Bizi alaya mı alıyorsun”. (Musa) Dedi “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım”. 


2/68.Dediler “Bizim için Rabbi’ne dua et de bize onun ne (olduğunu)/ o nedir beyan etsin”.
(Musa) Dedi; “Şüphesiz, O (Rabbim) der -ki-;”Şüphesiz O (boğazlanması istenen), kocamış olmayan ve körpe de olmayan herhangi bir bakara’dır.” İşte/ bu açılan (beyan edilmesini/ açıklanmasını istediğiniz) yardım (ıvân/ inâyet). Artık size ne emrediliyorsa yapın.”


2/69. Dediler “Bizim için, Rabbi’ne dua et, onun rengi ne? Bize beyan etsin.” (Musa) Dedi “Şüphesiz O diyor-ki-; şüphesiz, onun rengi parlak sarı bakara’dır. Bakanlara (nazırlara) sevinç verir. 


2/71. Dedi “O diyor; şüphesiz o bakara; yere sürdürülerek zelil olmayan / boyunduruk alınmayan ve müselleme / teslim olmuş  olarak-ekin sulamayan, kendisinde alaca olmayandır.” Dediler “Şimdi hakla geldin / hakkı getirdin”. Artık onu boğazladılar ve neredeyse /az daha yapamayacaklardı. 


EL-BEKAR (3 defa)


2/70. Dediler -ki- “Bizim için, Rabbi’ne dua et o’nun- ne (olduğunu) bize beyan etsin, şüphesiz -bu belirlenmiş- bakara üzerimize müteşabih oldu / benzeşti / benzer geldi. Ve şüphesiz biz ancak Allah dilediyse elbette mühtedûnleriz (hidayet olunmuşlarız). 


6/144. Ve deve (ibil)den iki, sığır (bekar)dan iki. De-ki-, iki erkeği mi haram etti, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinin kapladıklarını mı? Yoksa Allah bir vakit bunu tavsiye etti de şahitler mi oldunuz? Artık ilimsizce insanları saptırmak için Allah üzerine yalanı uydurmuş (iftira etmiş) kimseden daha zalim olanı kimdir? Şüphesiz Allah zalimler kavmini hidayete erdirmez.


6/146. Hadu / Yahudi olmuşlar üzerine de bütün tırnaklıları da haram ettik. Ve sığır ve davardan (koyun), o ikisinin iç yağlarını da onlara haram ettik. Ancak sırtlarında taşıdıkları veya bağırsaklarındaki (yağlar) veya kemiğe karışmış olanlar (müstesna). İşte böyle aşırı gitmeleri / isyanları / bağyleriyle onları cezalandırdık. Ve şüphesiz biz elbette sadıklarız.

BEKARÂT (2 defa)


12/43. Ve melik / sahip olan / kral dedi ki “Şüphesiz yedi bakara rüyet (bakıp görüyorum/öngörüyorum) ediyorum. Onları yedi zayıf - cılız yiyor. Ve yedi yeşil başak ve yedi kuruyan (başak)lara (dönüşür görüyorum). Ey ileri gelenler idealim hakkında eğer görüşünüz varsa bana açıklayın.



12/46. “Yusuf, ey sıddık (ziyadesiyle doğrucu olan) bize açıkla “Yedi besili şişman inek onları yedi zayıf - cılız yiyor. Ve yedi başak (lar) ve diğer kuruyanlara”. “Elbette insanlara (açıklamanla) döneceğimi umuyorum. Umulur ki onlar da bilirler.”