15 Aralık 2013 Pazar

Kur'an Yolda Anlaşılır


Yol; üzerinde yürünen, yani onda yaşanan meydandır. Buna zemin, ortam, alan da diyebiliriz. Bu anlamda Kur’an-Yol ikilisi birbirlerinin varlık sebepleridir; Kur’an yoksa yol, yol yoksa Kur’an anlamsız kalır. Bütün insanlar için olmasa bile tüm Müslümanlar için bu böyledir. Aksini iddia etmek, boşuna bir çaba ve sorumluluktan kaçmaktır. Niyet ve umudum Müslüman-Kur’an-Yol üçlüsünün birlikte bulunmalarıyla ortaya çıkabilecek/çıkarılabilecek bir sahnede Kur’an’ı anlamak ve onun rolüne bakmaya çabalamaktır… İlkin şunu belirtelim, Kur’an; Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed(s)’e vahiy yoluyla indirdiği bir kitaptır. Bu kitap, Muttakiler/Müslümanlar için hidayet rehberi, dosdoğru yol kılavuzu, yani yol göstericidir. İşte bu noktada Müslüman-Kur’an ilişkisi ikinci aşamaya geçiyor. Birinci aşama olarak herhangi bir insanın kendi iradesiyle Allah’a inanmayı ve Kur’an’ı kendisine rehber kabul edip Müslüman olmasını düşündüm. Bu anlamda şunu belirtmekte yarar var; kişi Türkiye’de, Pakistan’da, Suudi Arabistan’da, Mısır’da, Azerbaycan ve benzeri ülkelerde doğmakla Müslüman olmaz. Olduğunu zannetse bile o ancak geçici ve körü körüne bir izleyici konumundadır. Dolayısıyla ancak bilinçli tercih yaptığında ve gereğini yerine getirdiğinde gerçek bir Mümin/Müslüman olabilir.

Doğma Müslümanlık diye bir şey yok, doğma-büyüme İstanbulluyum der gibi. İnsan doğup aklını kullanma yaşına geldikten sonra Allah vergisi olarak içinde taşıdığı iyi ya da kötü olma yeteneğine göre adeta bir demircinin demiri biçimlendirdiği gibi, kendi hayatını kendisi şekillendirir. Buna kendi yolunu kendisi çizer/yapar da diyebiliriz. İşte bu yol yapımı ve yolda yürüyüşü boyunca Kur’an ile olan ya da olmayan bağı ve ilişkisi onun yönünü, kıblesini belirler. Bu kavşakta onun yön tutması, birinci aşamayı nasıl geçtiğini ve yolunu ne ile sürdüreceğini gösterir; Kur’an’ la ya da Kur’an’ sız… Yukarıda da değindiğimiz gibi, biz ikinci aşama sürecinde Kur’an ile birlikte sürdürülen yürüyüşte Kur’an’ın istediği, teklif ettiği biçimde yolda yürüyebilmemiz için, kendisinden nasıl yardım alabileceğimiz konusu üzerinde tartışmamızı sürdüreceğiz. Başka bir ifade ile ilişkinin doğası gereği Müslüman’ın alan, Kur’an’ın veren/gösteren olduğu bir yolculukta esas sorumlu ve görevli olan Müslüman’ın kendisidir. Söz konusu yolculuk, menzili hem yeryüzü hem ahret cenneti olan bir eylemdir. Bu haliyle o çok mübarektir… Onu mübarek kılan da bizzat kendisi Kerim ve Mübarek olan yolun kılavuzu Kur’an’ dır.  Bu sözle birlikte önemli bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. O da; Kur’an ile yolculuk yapmak için onu anlamak ve yol göstericiliğinde Allah’a güvenip ona sığınmaktır.
Yaşam her yönüyle dinamiktir. Dolayısıyla Müslüman’ın “biraz bekle, önce öğreneyim, sonra yola devam ederiz” demek gibi bir bahane ve lüksü yoktur. O hem yürüyecek, hem öğrenecek; zaten en iyi/verimli anlama yöntemi de budur. Yani teori ve pratik bir arada ve aynı anda: praksis… Dinamik olan yaşama, kılavuzluk edecek Kur’an’ın durağan olması düşünülemez, o da metni sabit ama mesajları dinamik bir kitaptır. Böyle olunca anlaşılması da ancak doğasına uygun bir dinamizm içinde olabilir. Yazımızın başlığı ile söylersek: Kur’an Yolda Anlaşılır… Bu konuda süreç Resülullah(s)’e Kur’an’ın inmesiyle birlikte başlamış, elan sürmekte ve bundan sonra da sürecektir.
Kur’an ayetlerinin nüzulünün uzun bir zaman dilimine yayılması ve olayların gelişimine göre inmesi nedeniyle, ayetlerin nüzul sebeplerini, nüzul sürecini ve indiği dönemleri bilmek onu anlamada avantaj sağlar. Kitabın bütün halinde değil de bölümler halinde inmesinin yararlarından biri de Resülullah(s)’in zamanında yaşanan her türlü itiraz, alay, sıkıntı, düşmanlık gibi olası gelişmelere karşı anında cevaplar veriyor olmasıdır. Kısacası Kur’an’ın nüzul süreci ve seyri, Resülullah(s)’in yaşamını da şekillendirerek yoldaki koşullarla bir koordine içerisinde olmuş ve ilerleyen süreçte/yolda dinamizm sürekli korunmuştur. Doğal olarak Resülullah(s)’in döneminde Kur’an’ı anlamak ve onu hayata geçirmek sonraki dönemlere göre pratik bakımından daha kolaydı. Sonraki dönemde Kur’an elde mevcuttu, ama ortaya çıkan farklı anlayış ve ihtilaflar işi zorlaştırıyordu. Bu durum elan da sürüyor. Mevcut ortamda/yolda Kur’an’ın anlaşılması konusunda gösterilen çabaların; kavramsal tahlil ve surelerde geçen sözlerin işaret ettiği anlamı açığa çıkararak mesajlarından amaca yönelik yorumlar yapmak olduğunu söyleyebiliriz. Sözcüklerin doğru anlaşılması metnin gerçek amacının ortaya çıkmasını; hedeflenen amaç doğrultusunda yorumcunun bilgi ve deneyimi ile aklını doğru ve yerinde kullanması da sonuca ulaşmayı kolaylaştırıp gerçekleştirir. Ayrıca her iki çaba için Müslüman’ın niyet, umut ve ciddiyeti de değerli bir gerekliliktir.
Kur’an hayatı doğru yaşama kılavuzudur. O, kendine özgü bireysel ve toplumsal bir yaşam önermektedir. Bu haliyle Kur’an, kendisi de yaşayan bir Kitaptır. Özgün bir yaşam tarzı oluşturmaya çalışan Kur’an, çeşitli yöntemler izler ve geniş kapsam alanı içinde orta yol izleyerek her şeye gereği ve yeteri kadar yer verir. Bazen evrendeki varlıklara, bazen de onda meydana gelen olaylara işaret edip insanların dikkatlerini çeker. Böylece onları düşünmeye yöneltir. Bu tutumu ile Müslüman’a sağlam bir bakış açısı kazandırarak, onu yolu doğru okuyabilme bilincine ulaştırır.
Kur’an ayetleri her çağda yorumlanmaya açıktır. Bu bağlamda Kur’an dışı oluşmuş siyasi ve kültürel etkinin bir risk olduğunu unutmamak gerekir. Ayetler, ortamın söz konusu etkisinde kalınmadan,  kendi doğası ve Kur’an bütünlüğü göz önünde bulundurularak yorumlanmalıdır. Yoksa Kur’an’ın ruhuna uymayan hariçten giydirme yorumla Kur’an’a şiddet uygulanmış olur. Ayrıca bu şekilde ortaya konan yorumların zamanla Kur’an’a mal edilme tehlikesi de vardır. Konunun bu yönü iman, ruhsal arınmışlık ve ahlakla çok yakından ilgilidir. Kur’an’ın konuları zengin olduğu gibi yaklaşımları da çeşitlidir. Bu anlamda hem sıradan insana hem de düşünür ve aydınlara hitap eder. Okundukça onun anlam derinliği insana açılır. Kur’an’ın pratik çözümleri mevcut durumu ıslah etmeye, idealleri ise mevcut durumu kökten değiştirmeye yöneliktirler.  Bu anlamda Resülullah(s) hayatta olduğu sürece Kur’an’ı anlamak, daha ziyade insanların içinde yaşadığı “ortamı” anlamak iken, daha sonra dikkatlerin pratik hayattan metne yoğunlaştığı anlaşılıyor. Başka bir söyleyişle Resülullah(s)’in döneminde Kur’an’ı anlamak; olup biten olayları doğru okumak ve sorunlara doğru çözüm bulma çabasıyken, daha sonraları metin üzerinde teorik bilgiler üretmeye ve daha çok bunlar üzerinde tartışmaya dönüştüğü görülüyor.
Kur’an’ı anlama çabalarında unutulmaması gereken bir önemli konu da onun kendisi dışında hiçbir şeye indirgenemez bir özgünlükte olmasıdır. Bu doğru görülebilirse, Kur’an’ın ne tür bir metin olduğu ve buna bağlı olarak tamamen kendine özgü bir bilgi türünü bizlere sunduğunun önemi daha iyi anlaşılır. Kur’an’ı diğer bilgi türlerine indirgemeksizin anlamak esastır. Aksi halde elimizde Kur’an’ın kendisi değil, diğer bilgi türlerinden meydana gelmiş, ama Kur’an’ı temsil iddiasında bulunan bir kitap olur. Hani şu diyalogcuların düzenledikleri dinler bahçesi, dinler arası diyalog ya da dinler turnuvasındaki gibi; dinlerden bir din olarak görülen İslâm misali… “Kur’an’ı anlama sorunu” diye bir ‘sorun’dan söz etmek mümkündür, çünkü Kur’an’ın bilgisi insanların ürettiği ve onların arasında dolaşan(tedavülde olan) bir bilgi ya da teori değildir. Ama o, yolda olan insana bir yol aydınlığıdır. Eğer yol Kur’an’ sız ise o yol zifiri karanlıktır, yani orda zalimlerin zulmü hüküm sürüyor demektir.
Kur’an, Vahiy olma özelliği nedeniyle insan için yabancı bir bilgi kaynağıdır. O insanın kendi ürettiği, tanıyıp bildiği bir şey olmadığı gibi, dili de farklıdır. Bu açıdan bakıldığında Kur’an, sadece metni üzerinde dilsel çalışmalarla anlaşılabilecek bir kitap değildir. O, hayatın içine alınır, yol birlikte yürünürse kendisini insana açacaktır. Kur’an’ı Yolda anlama çabasında dikkate alınması gereken meselelerden biri de Kur’an’ı anlamanın; bize yabancı olan bir kaynağı bildiğimiz ve hayatımızda ciddi bir yeri olan kaynağa dönüştürme işi olduğudur. Gene burada çok titiz davranılması gereken hassas bir durum var; Kur’an’ı anlayıp yolu onunla yürürken, onun kendi has yapısına kişisel görüşlerden bir şeylerin yapıştırılmaması. Kur’an Müslüman’ı yeni bir hayata çağırır. Bu anlamda kişiye yerleşik durumunu eleştirerek onu terk etme çağrısını yapar. O nedenle her okuma yeniden bir yapılanma eylemidir. Dolayısıyla Kur’an’ı anlama çabalarını sürdürürken kendisine iman etme zorunluluğu bulunan bir metinle karşı karşıya bulunulduğu bilinmelidir. Metne iman, bilgi ve mesajlarını eyleme dönüştürmek, yani Kur’an’ı Yolda anlamaktır… Kur’an’ı anlama çabası içinde olan Müslüman’ın, kendisini metne, metnin hakikatine açık tutması, önyargılarını gözden geçirmeye hazır olması, insanların kendi anlam dünyasındaki doğrularını metne söyletme eğiliminde oldukları ve çoğu zaman bundan kurtulamadıkları bilincini elden bırakmaması gerekir. Kur’an’ı Yolda anlamak, Müslümanca yaşam deneyimleri eşliğinde onun sürekli okuyucusu olabilmekle mümkündür.

10 - MÜBADELE, PARA & Karz-ı Hasen


MÜBADELE VE PARA

Bütün malların kendisiyle değiştirilebildiği bir genel eşdeğere ihtiyaç bulunmaktadır.

Trampa veya değiş-tokuş adı verilen değiştirme biçiminden sonra bu mübadele olayı, bir cins mal ile yani mal- para adı verilen para yerine kullanılan bir tür mal ile yapılmaya başlanmıştır. Bu mal-para ekonomik çevre şartlarına uygun bir vasıta olarak bulunan herkesin kullandığı bir tür maldır. Mesela zirai toplumlarda para yerine kullanılan eşdeğer, sığır ve davar gibi hayvanlardı.

Sığır üzerinden kuranda verilen örneklere birde bu bakış açısı ile bakılmalıdır. Örneğin Salih nebide bahsi geçen deve misali vardır. Para olgusu Musa nebiden sonra çıktığını ve ahbar ve ruhbanların bu kulvarda eleştirildiği aşikardır. Paranın var olması ile faiz de ortaya çıkmıştır.

İnsanların mallarına haksızlık yapmayın A'raf 7/85; Hud 11/85; Şuara 26/183  
Aranızda birbirinizin mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin. Bakara 2/188.  
Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram sebeplerle yemeyin. Sadece o mallar sizden karşılıklı bir rızadan doğan bir ticaret malı ola..." Nisa 4/29.  

İnsanların mallarını aldatarak, oyun yaparak onların rızaları dışında yemenin haram olduğunu gösteren başka ayetler de vardır. Nisa 4/2, 5, 161; Tevbe 9/34.

Kur'an-ı Kerim'de para ile ilgili olarak üç kelime geçmektedir. Bunlar varık  Kehf 18/19.  dinar Al-i İmran 3/75.  ve derahim Yusuf Suresi 12/20.  kelimeleridir.

Varık, gümüş para demektir. Araplar madrub (kesilmiş, basılmış) olsun veya olmasın gümüşe varık adını verirler.317Kur'an'da “varık” kelimesi, Ashab-ı Kehfden bahsedilirken "...Birinizi şu gümüş para ile şehre gönderin; baksın, hangi yiyecek daha temiz (ve lezzetli) ise ondan size bir azık getirsin; fakat çok dikkatli davransın, sakın sizi kimseye sezdirmesin" diye anlatan ayette geçmektedir. Günümüzde Çek ve senete de evrak denmektedir.

Dirhem kelimesinin çoğulu derahim'dir. Kur'an'da Yusuf Peygamber'in düşük bir fiyatla satıldığını açıklayan ayette "Nihayet (Mısır'a varınca) onu düşük bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar" buyrulurken bu çoğul kelime kullanılmıştır.

Karz-ı Hasen

Kim Allah'a karz-ı hasen ile ikrazda bulunursa Allah da ona kat kat fazlasıyla artırır." Bakara 2/245.  "...Allah'a karz-ı hasen ile ikrazda bulunursanız, elbette sizin günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyarım." Maide5/12"Kim Allah'a karz-ı hasen ile ikrazda bulunursa Allah da ona kat kat artırır." Hadid 57/11.  "Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar ve Allah'a karz-ı hasen ile ikrazda bulunanlara Allah kat kat artırır." Hadid 57/18.

 "Eğer Allah'a karz-ı hasen ile ikrazda bulunursanız Allah da size onu kat kat artırır." Teğabün 64/17. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz ve Allah'a karz-ı hasen ile ikrazda bulununuz." Müzzemmil 73/20.  

9 - ÜRETİM FAKTÖRLERİ & TÜKETİM

ÜRETİM 


Üretimin elemanlarından olan tabiat ve toprak İslam ekonomisinde Allah'ın insana vermiş olduğu bir emanet ve nimet olarak O'nun koyduğu kanun ve kurallar çerçevesinde kullanılmak durumundadır
.
Üretimi gerçekleştiren faktörlerden ikincisi de emektir. İslam insan emeğine çok büyük önem vermiştir. İslam'a göre ibadet yaratılış sebebidir. Zariyat 51/56.  Salih ameller ibadet kavramının içinde çok geniş bir yer tutar. İnanmak şartıyla salih amel işleyen kullara ebedi hayat vaat edilmiştir. Mesela bkz. Bakara 2/25.

Üretici olan ve insanlara faydası dokunan kişi inandığı sürece Allah'ın yeryüzündeki halifesi olma sıfatına hak kazanmıştır.Nur 24/55.  

Allah Teâlâ kâinatı insanın faydalanması için yaratmış ve ona musahhar kılmıştır. Hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar, su kaynaklan, yeryüzü ve gökyüzü hep insanın maddi ihtiyaçlarını tatmin için yara-tılmıştır. Bakara 2/22.  
Geniş manasıyla insan emeği onun kâinat içersindeki yerini tayin eder. İnsanın sorumluluğunu biçimlendiren ve onun kıymetini tayin eden de onun emeğidir Bkz. Zümer, 53/39-40.  Erkek ve kadın arasında bu açıdan hiçbir fark bulunmamaktadır.

İnsan hasta olmamaya çalıştığı gibi, işçi olmamaya da yani başkasının işini (karın tokluğuna, köle statüsü gibi) yapmamaya da çalışmalıdır. Mümkün olduğu kadar herkes kendi işinde çalışmalı; İş hayatı ortaklaşa yürütülmelidir. İşte bu imkân bugün bireye verilmemektedir. Hâlbuki toplum bireyin velisi olduğundan, onun hem vekili ve hem de kefili durumundadır. Bu yüzden bireye serbest çalışma kredisi verilmeli, böylece birey sevdiği ve beceri sahihi olduğuna inandığı bir alanda kendisi iş kurabilmelidir. Zamanımızda ise böyle bir uygulama yoktur; hatta buna bir hayal gözüyle bakanlar dahi olabilir.

Üretim faktörlerinden birisi de sermayedir. Geniş anlamda sermaye, gelir elde etmek üzere işletilebilecek her türlü mal ve paradır.

İslam ekonomisi çerçevesinde sermaye, iktisadi faaliyete emekle birlikte katılan ve bereket için dua edilen, bu faaliyet neticesinde de ihtiyaçları karşılayan  bir üretim faktörüdür.

İslam sermayeyi, üretim faktörleri yanında başka şeyleri de ihtiva eden mal kavramı içersinde ele alır. Mal ise mülkiyete mevzu olan, alınıp satılan, faydalı olup piyasa değeri ve fiyatı taşıyan şeydir. Bu tanım meta tarifiyle birleşmektedir. Hava ve güneş ısısı gibi faydalanılabilen fakat mülk edinilemeyen şeylerle bozulmuş gıda maddeleri gibi, mülk edinilebilen fakat faydalanılamayan şeyler mal kavramının dışında kalır.

Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. NİSÂ 4/5

'Duvar ise, şehirde, iki yetim erkek çocuğa aitti. O duvarın altında çocuklara ait kenz/hazine vardı. Babaları da dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi, mü’min, sâlih bir adamdı. Rabbin onların erginlik, yaşlarına gelmesini, Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini( كَنزَهُمَا) kendilerinin çıkarmasını istedi. Bu icra planını da kendiliğimden uygulamadım. İşte, senin sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.' dedi. KEHF 18 / 82 

Faiz haricinde emek sarfedilerek kazanılan mallar kişilerindir. Bakara 2/279  

Sermaye sürekli olarak üretim süreci içinde kalmalıdır. İslam'ın mülkiyete getirdiği sınırlamalarHaşr 59/7; Tevbe 9/34.  ve İslam vergileme politikası sermayenin hem üretim sürecinin dışına çıkmasını önler hem de bütün toplumda yaygınlaşmasını sağlar. Yıllık olan vergilendirme günümüz şartlarında anlık vergilendirmeye kadar süresi daraltılabilir. Zira tarım tsektörünün yanında, hayatımıza sanayi sektörü de girmiştir.


İslam faiz yasağı ile sermaye sömürüsünü, fakir ve miskinlere devlet bütçesinden yardım etmekleTevbe 9/60.   de emek sömürüsünü önlemiştir. Böylece sermayenin emek üzerinde baskı kurmasına mani olmuş ve aralarında iş birliğinin kurulmasını ve akıcılığı sağlamaya çalışmıştır. 


TÜKETİM

"Mallarını gece ve gündüz gizli ve açık olarak harcayanlar (infak edenler) yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfatları vardır." Bakara 2/274.


Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. A'RÂF 7 / 31

8 - İSLAMDA MEŞRU KAZANÇ YOLLARI


İslam ekonomisinde mal ve para kazanmanın meşru yolları şunlardır

a)      Çalışıp Emek Harcamak
İslam Ekonomisinde mal-mülk elde etme yollarından birisi çalışıp emek harcayarak kazanmaktır. Kişi emek karşılığında kazandığı şeye sahip olur. Müslüman çalışıp emek sarf etmek suretiyle mal mülk elde edebilir. İslam'da emeği karşılığında para kazanarak geçim sağlamak helal ve meşru kabul edilmiştir. Hatta el emeği ve göz nuru, geçim yollarının en iyisi ve en güzeli olarak değerlendirilmiştir. Bu husus ayete dile getirilmiştir. Bir ayette "İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur ve çalışmasının karşılığı verilecektir." Necm 53/39-40.  

"O Allah ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı" Bakara 2/29  

b) Ticaret Yapmak

İslam ekonomisinde mülkiyeti elde etme yollarından birisi de ticaret yapmak suretiyle kazanç sağlamaktır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de "Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kıldı" Bakara 2/275.  buyrulmaktadır. Şu halde İslam'da ticaret yapmak yani mal alıp satarak karın doyurmak meşru kılınmıştır.
"Ey inananlar! Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın). Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve elçisiyle savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz, anamalınız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz." Bakara 2/278-279.  


Hak ve hukuka riayet ettikten sonra haçta bile ticaret yapmak serbesttir. Çünkü ayette "(Hacda) Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda (ticaret yapmanızda) sizin için bir günah yoktur." Bakara 2/198.  

c) Toprağı İhya Etmek

Bahçe sahipleri, ihtiyaç sahiplerine haklarını vermekle mükelleftirler.

7 - ÖZEL MÜLKİYET SINIRLIDIR



Üretimde mülkiyetin esas olduğunu ve İslam'ın özel mülkiyet hakkını tanıdığını ifade ettikten sonra, tanınmış olan bu özel mülkiyetin nasıl bir mülkiyet olduğunu kısa da olsa açıklamakta yarar vardır. İslam'ın özel mülkiyeti tanıdığının delillerinden birisi de Kuran-ı Kerim'de malların şahıslara, insanlara izafe edilmesidir. Mesela "Mallarınız ve evlatlarınız (sizin için) bir imtihandır" Teğabün 64/15.  buyrulmaktadır. Ayrıca mallarını gece gündüz Allah için harcayan kimselerin alacağı mükâfattan bahseden şu ayette de "mallarım" şeklinde iyelik, mülkiyet zamiri ile izafe ederek gelmiştir: "Mallarını gece gündüz, gizli ve açık infak edenler için Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." Bakara 2/274. 

İslam'da mülkiyet bazı başka sistemlerde olduğu gibi mutlak ve sınırsız değildir. İnsan ürettiği mallara sahip olurken bu mallar üzerinde dilediği gibi sorumsuz bir şekilde tasarrufta bulunamaz; elinde bulunan mal ve paralan dilediği gibi her istediği yere harcayamaz. Şüayb Peygamber enflasyon ve ekonomik krizlerin hüküm sürdüğü Medyen ve Eyke halklarına gönderildi. Onlar mallarını keyfe ma yaşa' diledikleri gibi kullanacaklarını sanıyorlardı. Hz. Şüayb ekonomik krizi önlemek için bir takım iktisadi tedbirler alarak bir dizi emir, yasak ve tavsiyeler ortaya koydu. "Ölçüyü ve tartıyı eksik ve noksan yapmayın. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların mal ve paralarının değerini düşürmeyin dedi." Hud 11/84-85.  Bu sözleriyle Şüayb Aleyhisselam mallar üzerinde tarifeli bir tasarruf anlayışı getirdi diye halk bunu kabul etmeyerek "Ey Şüayb! Bizim mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayı bırakmamızı senin namazın mı istiyor ?" Hud 11/87.  , sözleriyle cevap vererek itirazda bulundular. Herkes malında dilediği gibi tasarruf edebilir; kimse karışamaz. Biz az verir, çok alırız veya çok verir az alırız; sen bize karışamazsın Ey Şüayb!, gibi laflar ettiler. Ayette kişinin mal üzerindeki tasarruf hürriyetini kaldırmak değil, bilakis başkalarının mallarına zarar vermek yasaklanmakla onların hak ve hürriyetlerine saygı duyulmuş olmaktadır. Çünkü herkesin mal ve hakları korunmadıkça hiç kimse kendi haklarından emin olamaz ve mallan üzerinde meşru bir şekilde tasarrufta bulunamaz. Fakat Medyen halkı insanların mallarını kendi malları imiş gibi farz ediyor, güçleri yettiği kadar tecavüz etmek istiyorlar da adil davranmak ve haklara saygı göstermek, bozgunculuktan uzak durmak gibi emirleri özgürlük ve serbestliklerine engel kabul ediyor ve "mallarımıza dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor" diyorlardı.


Kur'an'da "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaret müstesna"Nisa 4/29.  buyrulmaktadır. Kişilerin mallarını almak veya dokunmak değil, hiçbir şahsın veya kurumun insanların mal ve paralarının değerlerini düşürmeye dahi haklan yoktur. Bu hususta Kuran-ı Kerim'de "İnsanların eşyasının (mal ve paralarının) değerini düşürmeyin" Hud 11/85. buyrulmaktadır. Ayrıca yine Kuran'da başkalarına ait olan malların hırsızlık yoluyla gizlice alınıp çalınmaları kesinlikle yasaklanmıştır. 


İslam'ın mülkiyet anlayışında zengin fakir vardır. İnsanlar zekâ, kabiliyet ve kol gücü bakımından farklı oldukları gibi, çalışıp kazanma bakımından da farklı farklıdırlar. Bu bakımdan az çalışan az, çok çalışan da çok kazanabilir. Bu sebeple mülkiyette eşitlik söz konusu olmadığı için sermaye karşıtlığı ve zengin düşmanlığı yapmak yanlıştır. İnsanların ayrı ayrı çalışma alanlarına sahip olacakları ve dolayısıyla kazançlarının da farklı olacağı hakkında ayetler vardır. "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur." Enam 6/165.  Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır: "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için onlardan kimisini kimisine derecelerle üstün kıldık." Zuhruf 43/32

"iŞÇİLERİNDE ŞİRKETLERE ORTAK OLDUĞU ÜRETİM MODELİ DİLEĞİ İLE"

6 - ÜRETİMİN TARİFİ


İnsan muhtaç olduğu mallan tabiatta tüketime elverişli bir şekilde hazır bulmaz. Pınar suları gibi içmeye elverişli temiz su bulunsa bile bunları hem taşıma mecburiyeti vardır ve hem de böyle hazır olan malların çeşidi tabiatta çok azdır.

Onun için insanoğlu çalışmak, üretmek ve malların evsafını değiştirip tüketilebilir hale getirmek zorundadır.
İslam Ekonomisinde kâinat ve tabiatın sahibi Allah'tır. Bkz. Bakara 2/107; Al-i İmran 3/189; Maide 5/17. Kâinatı yaratan Allah, insanı bu varlık âleminin bir cüzü ve bir parçası yapmıştır. Onu yaratıkların en üstünü ve en şereflisi kılmıştır. İsra 17/70; Teğabün 64/3; Tin 95/4.

İnsanı yeryüzünde kendisine halife tayin etmiştir. Bakara 2/30.  Bu sebeple bütün varlık âlemini gece ile gündüzü; İbrahim 14/33; Nahl 16/12.  güneş ile ayı, Ra'd 13/2; İbrahim 14/33. denizleri ve ırmakları İbrahim 14/32; Casiye 45/12. ve hatta bütün göklerde olanları ve yeryüzünde bulunanları onun emrine amade kılmıştır. Lokman 31/20; Casiye 45/13 Böylece Allah bu varlıkları insanlar için musahhar kıldığını beyan buyurmaktadır. Bu musahhar kelimesi Arapçada bedelsiz ve karşılıksız, meccanen çalışmak ve üretim yapmak demektir. Şu halde bütün kâinat canlı ve cansız tüm varlıklar insanoğlu için üretim yapmaktadırlar. Neticede insan tabiatın kendisi için ürettiği mallara emeğini katarak ihtiyaçlarını temin etmektedir.

"O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökyüzünden su indirdi ve bu su ile size
besin olarak çeşitli meyveler bitirdi. Buyruğuyla denizde akıp gitmesi için gemileri
emrinize verdi; ırmakları musahhar kıldı. Güneş ile ayı devamlı olarak sizin (için üretim
) hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de hizmetinize amade kıldı. Ve kendisinden
istediğiniz her şeyden size bir parça verdi. Eğer Allah'ın verdiği nimetlerini saymaya
kalksanız buna gücünüz yetmez. Doğrusu insan zalim ve nankördür." İbrahim 14/32-34.

Görmediniz mi!? Allah göklerde olanları ve yerde bulunanları sizin hizmetinize verdi ve zahir ve
batın (dış ve iç; görünen ve görünmeyen; bildiğiniz ve bilmediğiniz) nimetlerini size
eksiksiz yaptı." Lokman 31/20

"Gerçekten sizin çalışmanız çeşit çeşittir." Leyi 92/4. 

"İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Emeği yakında görülecek ve sonra karşılığı ona tastamam verilecektir." Necm 53/39-41. "Herkesin yaptıkları şeylerden derece derece hakları vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını tam verir; kendilerine hiç haksızlık edilmez." Ahkaf 46/19.  "Kim inanmış olarak faydalı işler yaparsa onun çalışmasına nankörlük edilmez." Enbiya 21/94. "Elbette biz işi güzel yapanların ücretlerini kaybetmeyiz." Kehf 18/30. "Cuma namazı kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfünden (nasibinizi)
arayın." Cuma 62/11. "O size yeryüzünü boyun eğer kıldı. Haydi, onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın verdiği rızıklardan yiyin." Mülk 67/15.  "Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma." Kasas 28/77.  "Bir kısım insanlar yeryüzünde dolaşıp Allah'ın ihsan ettiği nimetlerden ararken diğerleri de Allah yolunda savaşırlar." Müzzemmil 73/20.

5 - KURAN’IN EKONOMİK ÖĞRETİSİ (devamı)


· İnsanın yaşamasını sağlayan bütün kaynaklar insana Allah'ın büyük bir lütfü olarak telakki edilir: bu ister bireysel, ister kolektifleştirme, isterse millileştirme yoluyla olsun, her türlü tekelleşmenin yasaklandığına kişinin Allah'ın yaydığı yeryüzünde gezip mümkün olan en yüksek kazancı elde etme özgürlüğüne sahip olması gerektiğine delalet eder.

· Özel mülkiyet serbestîsi tanınmıştır, fakat bu serbesti sınırsız değildir.

· Genel olarak toplumun ve diğer kişilerin çıkarlarıyla ilgili olarak sınırlamalar getirildiği gibi, buna ek olarak kişinin malı üzerinde yakınlarının, komşularının, arkadaşlarının, ihtiyaç sahiplerinin yani bütün toplumun hakkı bulunduğu kabul edilir. Bu hakların bir kısmı kanun zoruyla yerine getirilir, bir kısmı da insanların kendi hür iradelerine gereken değeri vermeleri, bu haklan idrak edebilmeleri için kişileri manen eğitmek üzere konulmuş düzenlemelerdir.

· İktisadi sistemin işlemesinin doğal yolu kişilerin hür teşebbüsleri olmaktadır. Tabii bu durum kişiler üzerinde hiçbir sınırlamanın olmayacağı anlamına gelmez. Kendi iktisadi ve kültürel yararları, toplumun menfaati için bu hürriyet kısıtlanabilecektir.
· Kadın ve erkekler kazandıkları, miras aldıkları veya herhangi bir meşru yolla elde ettikleri mallara sahip olmada ve bu sahip olmanın sağlayacağı yararlardan faydalanmada eşit haklara sahiptirler.
· İnsanlar arasında iktisadi uçurumun engellenmesi amacıyla kişiler hasislikten men edilip, bağışta bulunmaya, Allah'a güzel bir hediye sunmaya teşvik ediliyor. Fakat aynı zamanda mallarını çar-çur etmemeleri için uyarılıyorlar da.  
· İktisadi bakımdan adaleti sağlamak için, servetin belli kanallara akışını zorlayacak gayri meşru vasıtaların kullanılmamasını emreder. Meşru vasıtalarla kazanılsa bile, servetin belli bir yerde dolanmasını, istif edilmesini, tedavülden çekilmesini men eder. Servetin devamlı dolanımda olmasını gerektiren düzenleme herhangi bir nedenle toplumun yarattığı hâsıladan makul bir pay almayan kişiler lehinedir.
· Bu programa göre ekonomik adaletin sağlanması için hukuken veya Devletin çok fazla müdahalesi gerekmez. Ekonomik adaletin sağlanması için Devletin kaçınamayacağı çok cüzi sayıda yükümlülük belirtildikten sonra, bu amaca varmak için başka şeyler devreye sokuluyor, kişilerin fikri ve manevi yönden gelişmelerini sağlayarak toplumsal uzlaşma ve toplumun genel olarak gelişmesini gerçekleştirilmesi gibi. Yani ekonomik adalet kişilerin ekonomik alanda tam olarak özgür olmaları prensibiyle tam bir uyum göstermektedir.

· Sınıf çatışması üretme yerine sınıflar arasında dayanışma ruhunu yaratarak bu çatışmalara bir son verir.

4 - KURAN’IN EKONOMİK ÖĞRETİSİ


KURAN’IN EKONOMİK ÖĞRETİSİ

· Kuran'da tekrar tekrar vurgulanan ilk ekonomik prensip, bütün üretim  araçlarının ve insan hayatının idamesini sağlayan kaynakların Allah tarafından yaratıldığıdır. İnsanların istifade etmesi için bütün her şeyi bulundukları şekilde, tabiat kanunlarına uyacak bir biçimde yaratan O'dur. İnsanların onlardan faydalanmasını mümkün kılan, bütün bunları insanın istifadesine sunan O'dur. Bakara 2/29; A'raf 7/10; Ra'd 13/3; İbrahim 14/32-34; Vakıa 56/63-64; Mülk 67/15.

· Helal ile haram arasındaki sınırı çizecek olan Allah'tan başka bir irade değildir. Tekasürleşenlerin hiçbir sınırlama kabul etmeksizin mallarını istedikleri gibi sarf etme hakkına sahip olduklarını iddia ettikleri için azaba mahkûm edildiğini belirtir. Hud 11/87

· Çeşitli  sosyal sistemlerin ortaya çıkardığı korkunç eşitsizliklerin haricinde bir takım doğal farklar Allah'ın hikmeti sonucu olan farklar olarak tasvir edilmektedir. Bu eşitsizliklerin  kaldırılıp, ölüm anındaki eşitlik gibi bir eşitlikle yer değiştirilmesi fikri Allah'ın Kitabına ters, ona yabancı bir fikirdir. En'am 6/165; İsra 17/21, 30; Şura 42/12; Zuhruf 43/32

· Kuran insanlara, birbirlerinden üstün kılındıkları şeyleri dolayısıyla haset etmemelerini tavsiye ediyor ve kadınlara da kazandıklarından bir pay, erkeklere de kazandıklarından bir pay vardır diyerek, Allah'tan bol nimet istememizi tavsiye ediyor. Nisa 4/32.

· Nahl Suresi'nin 71., Rum Suresi'nin 28. Ayetinde Allah'ın verdiği nimetleri esirleriyle eşit olarak paylaşmaya yanaşmayacaklarını söyleyerek, Allah'ın gücünü kullarıyla ve mahlûkatından bir kısmıyla paylaşacağını insanları düşündüren şeyin ne olduğunu soruyor. Bu durum Nahl Suresi'nin 71 ila 76. ayetleri, Rum Suresi'nin 20 ila 25. ayetleri okunduğunda açıkça görülecektir. İki surede de mesele Allah'ın birliğini ve müşrikliğin (politeizmin) reddedildiğini göstermektedir.
·

· Kuran tekrar tekrar Allah'ın, faydalanmaları için insanlara bol bol ihsanlarda bulunduğunu vurgulamaktadır. Fakat bu, insanların hiçbir şey yapmadan her şeyden elini eteğini çekip yaşamaları için söylenmemiştir. Aksine insanların meşru ile gayri meşru, temiz ile temiz olmayan arasında ayırım yapmaları gerektiği, yalnızca temiz ve meşru olanların kullanılması, yalnızca onlardan istifade edilmesi ve itidalin daima muhafaza edilmesi gerektiği belirtiliyor. Bakara 2/29, 168; Maide 5/88; A'raf 7/31, 32; Hadid 57/27.

· Bu amaca ulaşılması için, Kuran, mal-mülkün yalnızca meşru yollarla elde edilmesi gerektiğini ve gayri meşru yol ve yöntemlerin asla kabul edilmeyeceğini belirtiyor: "Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin." Nisa 4/29

"Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere yaklaşmak için kullanmayın." Bakara 2/ 188

"Şayet birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse borcunu ödesin, Rabbi olan Allah'tan sakınsın." Bakara 2/283.

"Halkın malını kim haksız şekilde dağıtırsa Kıyamet günü o haksız dağıttığıyla gelir; orada haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir." Al-i İmran 3/161

"Yetimlerin mallarını haksızca yiyenler, karınlarına ancak ateş sokmuş olurlar, zaten onlar çılgın bir ateşe atılacaklardır." Nisa 4/10

"İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan, ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdikleri zaman eksik tartan kimselerin vay haline!" Mutaffıfın 83/1-3.

· Kuran, cimrilik ve açgözlülükle mal yığmayı da lanetlemiştir. Al-i İmran 3/180; Tevbe 9/34; Muhammed 47/38; Hadid 57/24; Teğabün 64/16; Hakka 69/34; Mearic 70/21; Müddessir 74/45; Fecr 89/15-20; Leyi 92/11; Hümeze 104/3; Maun 107./1.2.3.7

· İnsan mal sevgisine, zenginlik ve servetin belli bir zümreye tahsis edilmesine karşı uyarılıyor, bunların insanın son tahlilde ziyan edenlerden olmasına neden olabileceği belirtiliyor. Kasas 28/58; Sebe 34/ 34.35; Tekasür 102/1-3.

· Kişilerin mallarını çarçur etmeleri, lüks için harcamaları, israf etmeleri yasaklanmıştır. En'am 6/141; A'raf 7/31; İsra 17/26

· Kuran'a göre insanın yapması gereken, malını kendi ve ailesinin ihtiyaçları için itidali muhafaza ederek harcamasıdır. Kendisinin ve kendisine muhtaç olanların malları üzerinde hakları olduğu için herhangi bir kısıtlama yapmaksızın malların onlara verilmesi gerekliliğine rağmen yerine getirilmesi gereken bazı yükümlülükler dolayısıyla kişinin kendisi ve ailesi için bütün malını heba etmesine izin verilmez. İsra 17/29; Furkan 25/67; Kasas 28/77.

· "Sana ne kadar sarf etmeleri gerektiğini (bağış olarak) sorarlar: De ki: ihtiyaçlarınızdan arta kalanını." Bakara 2/219.

"Yüzlerinizi Batıya ve Doğuya çevirmeniz iyi olmak değildir. İyi olmak insanın Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba, Peygamberlere inanması, Allah'ın sevgisiyle mallarını yakınlarına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, dilenciye ve kölelerin azad edilmesi için vermesidir." Bakara 2/177.

"Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişmezsiniz. Her ne sarf ederseniz Allah onu en iyi bilendir." Al-i İmran 3/92

"Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındaki kölelere iyilik edin. Allah, kendini beğenip övünenleri sevmez." Nisa 4/36.

"Sadaka, Allah yolunda olmalarından dolayı yeryüzünde dolaşıp, hayatını kazanamayacak kişiler içindir. 81

Cahiller bu kişileri gururlarından dolayı zengin sanırlar. Sen onları yüzlerinden tanırsın, onlar yüzsüzlük edip insanlardan bir şey dilenmezler. Onlara sarf ettiğiniz her şeyi Allah şüphesiz bilir." Bakara 2/273

"Onlar (muttakiler) yiyeceği Allah rızası için yoksula, yetime ve esire yedirirler ve 'Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz' derler." İnsan 76/8-9.

"Onlar (cehennem ateşinden azade olacaklar) mallarının bir kısmından yoksula ve dilenciye belirli bir hak ayırırlar." Mearic 70/25

"Allah yolunda sarf edin, kendiniz kendi elinizle tehlikeye atmayın." Bakara 2/195



"Zekâtlar yoksullara  (fukara), ihtiyaç sahiplerine (mesakin), ve o işle meşgul olan memurlara (yani onu toplayan, dağıtan, o geliri yöneten) ve kalpleri ısındırılacaklara (,müellefe-i kulub), kölelerin fidyelerinin ödenmesine,  borçlular, Allah yolunda ve yolda kalanlar uğruna Allah'tan bir farz olarak sarf edilir. Tevbe 9/60.

3 - İSLAMDA İKTİSAT-EKONOMİ TERİMLERİ VARDIR.


İSLAMDA İKTİSAT-EKONOMİ TERİMLERİ VARDIR.

· Kuran-ı Mübin'de

ücret (icare: hizmet), Talak 65/6; Necm 53/39; Bakara 2/286.

alış veriş (beyğ), Bakara 2/275; Bakara 2/282; Nisa 4/29

 faiz, Bakara 2/275, 276, 279; Ali İmran 3/130; Nisa 4/161

para, Varık: Kehf 18/19; Dirhem (çoğulu derâhim) Yusuf 12/20; Dinar (çoğulu denânir) Ali İmran 3/75.

malların (ve paraların) değerlerinin düşürülmemesi, A'raf 7/85; Hud 11/85; Şuara 26/183.
 zekât (vergi) ve zekâtın dağılım yerleri, Bakara 2/43, 83; Müminun 23/4; Tevbe 9/60

ticaret Bakara 2/282; Nisa 4/29; Tevbe 9/24; Nur 24/37

 ziraat Yusuf 12/47; Vakıa 56/64.


gibi daha birçok konularda ayetler vardır.

2 - ÜRETİMDE MÜLKİYET VARDIR ve SINIRLIDIR

ÜRETİMDE MÜLKİYET VARDIR

· Kadın ve erkek herkes çalışıp kazandığına sahip olacağı için üretimde mülkiyet vardır.  Bkn: Nisa 4/ 32

· Allah'ın emirleri doğrultusunda, O'nun çizdiği sınırlar içinde olmak üzere, Kuran, birçok ayette özel mülkiyete sahip olma hakkı tanımıştır. Bakara 2/261, 275, 282, 283; Nisa 4/2, 4, 7, 20, 24, 29; Maide 5/38; En'am 6/141; Tevbe 9/103; Nur24/27; 

· Öksüz, yetim, hasta ve muhtaç olanlar da yeme, içme, giyme ve barınma gibi haklara sahip oldukları için tüketimde ortaklık esastır.  Nisa 4/ 2; 8; İsra 17/ 26

· İnsanlar üretecekleri ya da tüketecekleri malları kendi gönül rızaları ile alıp satacakları için mübadelede serbest piyasa kuralı geçerlidir. Nisa 4/ 29


· Para, banka ve kredi işlerinde tek salahiyetli merci Devlet olduğu için tedavülde planlama esastır. 

Özel Mülkiyet Sınırlıdır

Üretimde mülkiyetin esas olduğunu ve İslam'ın özel mülkiyet hakkını tanıdığını ifade ettikten sonra, tanınmış olan bu özel mülkiyetin nasıl bir mülkiyet olduğunu kısa da olsa açıklamakta yarar vardır. İslam'ın özel mülkiyeti tanıdığının delillerinden birisi de Kuran-ı Kerim'de malların şahıslara, insanlara izafe edilmesidir. Mesela "Mallarınız ve evlatlarınız (sizin için) bir imtihandır"Teğabün 64/15. buyrulmaktadır. Ayrıca mallarını gece gündüz Allah için harcayan kimselerin alacağı mükâfattan bahseden şu ayette de "mallarım" şeklinde iyelik, mülkiyet zamiri ile izafe ederek gelmiştir: "Mallarını gece gündüz, gizli ve açık infak edenler için Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."Bakara 2/274.

İslam'da mülkiyet bazı başka sistemlerde olduğu gibi mutlak ve sınırsız değildir. İnsan ürettiği mallara sahip olurken bu mallar üzerinde dilediği gibi sorumsuz bir şekilde tasarrufta bulunamaz; elinde bulunan mal ve paralan dilediği gibi her istediği yere harcayamaz. Şüayb Peygamber enflasyon ve ekonomik krizlerin hüküm sürdüğü Medyen ve Eyke halklarına gönderildi. Onlar mallarını keyfe ma yaşa' diledikleri gibi kullanacaklarını sanıyorlardı. Hz. Şüayb ekonomik krizi önlemek için bir takım iktisadi tedbirler alarak bir dizi emir, yasak ve tavsiyeler ortaya koydu. "Ölçüyü ve tartıyı eksik ve noksan yapmayın. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların mal ve paralarının değerini düşürmeyin dedi."Hud 11/84-85.

1 - İSLAM EKONOMİSİNİN TEMELLERİ


İslam dininin bir hukuk yönü bulunduğu gibi, ekonomik yönü de bulunmaktadır. 

İslam, ticaret serbest, faiz yasak ve vergide zekât esasları uygulanır diyen bir dindir. Böylece insanlığa farklı ekonomik bir sistem ve bir model sunmuş olmaktadır.

Meşru üretim serbesttir. Mal, bireyin, fertlerin ve milletin yönetim ve denetimindedir. Para ve paraya ait işler ise devletin yönetim ve denetimi altındadır. Bireyler üretimde ihtiyaca binaen bir programa göre yetkili makamdan izin alarak istedikleri malları üretirler ve piyasaya arz ederler. Üretimde mülkiyet esastır. Herkes ürettiğine sahip olur. İslam ekonomisinde mutlak mülkiyet yok,sınırlı bir mülkiyet anlayışı vardır.

Güneş ve gündüz, ay ve gece gibi maddi ve manevi varlıklar hep insan için olup, ona karşılıksız hizmet ederek üretim yapmaktadırlar.

İnsanlar ihtiyacı olan malları tabiatta hazır olarak bulmazlar; onları tüketecek hale getirebilmeleri için emek harcamak zorundadırlar. O nedenle insan kendisinden sadece emeğini satabilir; emeğinin dışında, kendisinden hiçbir şeyini bir bedel karşılığında satamaz. İnsan Allah'ın halifesi-memuru olduğu için, hayvan, bitki ve cansız tüm yaratıklardan ayrılır. Hiçbir varlık ona ve onun bir cüzüne bedel olamaz. Ona ait her şey ve onun her organı haramdır-dokunulmazdır.

Serbest olan bir malın üretimi normal şartlar altında yasaklanamayacağı gibi, yasak ve haram olan bir malın üretimi de serbest hale getirilemez.

Döner sermayeye vergi uygulanarak yatırıma teşvik sağlanmış olur. Böylece sermaye hep üretime dönük bir süreç içinde faaliyet göstermiş olur. Sermayenin tekellerde toplanmasını önlemek için üretim dolayısıyla meydana gelen rantın toplumun bütün katmanlarına adil bir şekilde dağılımı sağlanır.

Bir memlekette sermaye dağılımı vücuttaki kan gibi dengeli bir biçimde olmalı; toplumun bir kesiminde yığılan zenginlikler, vergi-zekât ve sadaka-hayır yollarıyla diğer kesimlere dağılmalıdır.
Yeme, içme, giyme ve barınma gibi bir takım temel ekonomik ihtiyaçlara sahip olan insan, eşyadan faydalanarak bu ihtiyaçlarını giderir. Tüketim veya istihlak kelimesi, ortadan kalkma ve yok olma manalarına geldiği için kendisinden kastedilen ekonomik anlamı vermemektedir. Bu kelime sanki bir tahribi hatırlatmaktadır. Oysa tüketim bir yok etmekten daha çok harcamadır, işlem yaparak tasarrufta bulunmadır. O nedenle Kuran, bu anlamda nafaka kelimesini kullanmaktadır. Belki lüks ve israf harcamalar, bir yok etme ve tüketim kabul edilebilir. Ama istihlak dediğimiz bir ihtiyaç ve fayda için yapılan harcamalar yok etme, tahrip ve öldürme kabul edilemez. Bunlar patetes, patlıcan ve biberin yemeğe dönüşmesi, yemeğin vücudun içerisinde kana dönüşmesi gibi yapılan işlemler zinciridir. Yani ekonomik manada bir istihlak olup birey ve toplum açısından fayda sağlamaktır.
İnsan sahip olduğu malları ya bireysel ya da toplumsal bir fayda ve ihtiyaç için harcar. Normal bir ihtiyacın dışındaki harcamalar fayda yerine zarar getirir. Üretimin amacı istihlak, istihlakin amacı fayda, faydanın amacı ise hayattır. Kapalı aile ekonomilerinde birimin tüketeceği bütün malları aile kendisi üretir. Dışarıya mal vermediği gibi dışarıdan da mal almaz. Ama gelişmiş ve açık ekonomilerde durum farklıdır. Gelişmiş toplumlarda iş bölümü ve ihtisaslaşma vardır; herkes bir mal üretir, ihtiyaç duyduğu diğer malları da başkalarından alır. Kendisinin ürettiği malı verir, başkalarının ürettiği malı alır. İşte değer bakımından birbirine yakın veya eşit olan malların karşılıklı olarak değiştirilmesine mübadele denir.

İslam ekonomisinde bir mal ile başka bir malın değiştirilmesi caiz olduğu gibi, para karşılığından satın almak da caizdir. İslam’da ekonomi karşılıklı alış verişlere, bedelleşmeye dayanır. Faiz, bedelsiz ve karşılıksız olduğu, vermeden almak gibi bir akid olduğu için gayri meşru ve haram sayılmıştır. Çünkü faiz, karşılıksız olan fazlalığın adıdır. Ticaret yapmak risk taşıdığı için kâr helal kılınmıştır. Faiz yasak, ticaret serbest ve vergide zekât sistemi İslam ekonomisinin temelini teşkil eder.

İslam mübadeleye tarafların hukukunu korumak amacıyla birtakım esaslar getirmiştir. İslam, para ile mübadele çağında geldiği için, malların pazarda serbest piyasa ile değerini bularak satılmasını isteyerek, para ile mübadeleyi teşvik etmiştir. İslam'da para altın ve gümüştür.
Ekonomik olayların temelinde rıza dediğimiz gönülde meydana gelen hoşnutluğun bulunması gerekir. Bu nedenle mal mübadelesi, ücret ve kâr gibi bütün ekonomik faaliyetlerde rızanın bulunması şarttır. Rıza dışı alış-verişler ve her türlü ekonomik muameleler gayri meşrudur. O yüzden bütün bireyler bütün yaptıklarını kendi gönül rızalarıyla edip tutacaklardır. Böyle bir ortamda alan da satan da memnun olur. Çünkü her ikisi de amacına ulaşmış, birisi para sahibi olmuş, diğeri de mal sahibi olmuştur.

Kişilerin rızası şart olduğu için devlet normal şartlar altında fiyatlara müdahale edemez. Fiyatlar serbest piyasa şartları içerisinde kendiliğinden oluşur. Devlet, ancak denge bozulup tekeller meydana geldiği zaman artık zaruri olarak müdahalede bulunabilir.

İslam ekonomisinde haksız yere birilerinin malını yememek, ihtikâr ve karaborsa yapmamak, müşteri kızıştırmamak, pazarlık üzerine pazarlık yapmamak, çaresiz kalan kişinin malını düşük bir fiyatla almamak, üretici ile tüketici arasına girerek artı değer yaratmadan durumu fırsat bilerek kazanç sağlamamak gibi mübadeleye esaslar getirilmiştir.

Kâr, emeğin karşılığı alınan helal bir kazançtır.

Mal fertlerin, para ise devletin denetim ve gözetimi altındadır. Bu sebeple para, kredi ve banka olayları ile devlet meşgul olur. Faizsiz bir bankanın kurulması ayette belirtildiği üzere zaruridir, bir vecibedir. Devlet tüm vatandaşlara eşit yakınlık ve uzaklıkta olduğu için, kredi dağıtımı adil yapılarak, aynı sıfatı taşıyan herkese kredi verilir. Banka ticaret için değil, hizmet için kurulur. Bankanın sermayesi halk tarafından yapılan bağışlardan meydana gelir. Bankanın bütün masrafları vakıflardan karşılanır.

Toplumda ekonomik sirkülâsyonun devamlı sağlanabilmesi için para ve malların bir taraftan diğer tarafa akımını sağlayan yolların önemi çok büyüktür. Bu önemine binaen yollar, köprüler, kara, deniz ve hava limanları devlet eliyle yapılır ve çalıştırılır. Tüm ulaşım faaliyetleri ekonominin gelişmesine yardım eder.


Her sistem kendi bünyesi içersinde geçerlidir. Bu yüzden mercedese opelin; opele mercedesin gömleğini giydiremezsiniz. İslam'ın ekonomisini alıp da iman ve ahlakını almaz ve atarsanız, bu sistem çalışmaz. Mülkiyet ve üretim biçimini komünizmden, ticaret hayatını kapitalizmden, para banka ve kredi işlerini de bir başka rejimden alan sistemin faydalı bir şekilde çalışması mümkün değildir. Böyle bir sistem faydadan daha ziyade zarar getirir. Onun için bizim her sistem kendi bünyesi içersinde geçerlidir, sözümüz bir gerçeğin tespitidir.