27 Nisan 2015 Pazartesi

KURANDAN DERS ÇIKARMAK



*e-mail adresi; vekuran@gmail.com

Elimize, örneğin, bir ilahiyat veya metafizik kitabı alalım; bundan sonra soralım, bu kitap sayıların niceliği hakkında herhangi bir soyut akıl yürütmesi içeriyor mu? Hayır. Hakikat ve varlık hakkında bir tecrübi (kıssa) akıl yürütmeyi ihtiva ediyor mu? Hayır. O zaman onu ateşe atın gitsin. Zira o kitap safsata ve aldatmacadan başka bir şey içermemektedir.
Arapça'da bir çok sözün birden fazla anlam taşıması ve değişik lehçelerin bulunması, bir çok kabilede aynı sözün değişik anlamlar ifade etmesi kendilerine Müslüman diyen yorumculara ve tefsircilere demogojik avantaj sağlamaktadır. Bu tür yorumcuların, Kuran'da geçen konularda hemen sığındıkları şey Arap dilinin bu özelliğidir. Hemen karşılarındaki insanın Arapça bilmediğinden, o ifadenin yanlış çevrildiğinden, Kuran'ı anlamak için çok iyi Arapça bilmek gerektiğinden bahsetmeye başlarlar. Onlara göre Kuran'ı sadece kendileri anlayabilir ve diğer insanlar, onlar ne derseler kabul etmek zorundadırlar. Hatta bazıları Arapça bilmezler fakat bunu hiç göz önüne almazlar çünkü onlar için Arapça bilmek, öğretilen ya da kendi deneyimleri ile bulup dört elle sarıldıkları bir şablon cevap demektir. Ama eğer karşılarındaki kimse Arapçayı iyi bilen birisi ise, bu sefer onu, din düşmanlığı, saptırıcılık ve cehaletle suçlarlar. Günümüzdeki televizyon programlarında bunları sık sık görmek mümkündür. Aslında saygın olması gereken etiketler taşırlar fakat saygın ama daha da önemlisi saygılı değildirler. Karşılarındakini dinlemeyi ve cevap vermeyi düşünmezler bile. Sadece karşılarındaki kimseyi konuşturmamaya ve soru sordurmamaya çalışırlar. Buna aldanmamak gerekir ama daha önce dinimizin din yetkilisi veya ruhban sınıfı ya da otoritesi kavramına karşı çıktığı hatta yasaklamış olduğu unutulmamalıdır.

***

"Önce sizi görmezden gelirler,sonra size gülerler, sonra mücadele ederler, Sonra siz kazanırsınız."



EMİRLER ve NEHİYLER





***
Hakkında konuşulamayanların kutsallığı almış başını gitmiş ise...
Orada, söylenecek söz kalmamıştır,
Söyleyecek sözcü de kalmamıştır,
Sözü dinleyecek kişi de...


***

Araplar atalarının yolunu (sünneti) ve yeni olan şeyler (bid'at) karşı gelmemeyi güvenilir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir.  Çöle seyehate çıkanlar, atalarının daha önceki kervan yollarını takip ederler,  alternatif yol arama gibi bir değişikliğe gitmezler. Bu sebeble eskiye bağlılık, Arap kabile yaşantısının  değişmez bir olgusudur. Malesef bu olgu, İslam düşüncesi gibi bizlere sunulmaktadır. Bu sebeble KURAN; hem böyle geleneğe bağlı araplara, hemde nübüvvet geleneğine sahip Ehli Kitab'a "ATALARINIZIN UYAR BULDUĞU DİNİ TERK EDİN, İNZAL OLUNANA UYUN" demektedir. Değişim tartışmasız bir hakikattir.

*** 



Yayınladıklarımız,  kurandan çıkarımlarımızdır, Doğruluğunu Kurandan teyit ediniz.
 Eğer Kur'an'ı yeniden okumanıza vesile oluyorsa; 
İş tamamdır, bizi görmezden gelin.

***

SABIR EYLEMİ

Kur’an’da birçok surede geçen zikir, tesbih ve sabır kavramları geçmektedir.

 “Şüphesiz ki, bunda zikir vardır, aklını kullanan ya da kulak verip işiten için o şahittir. Ve elbette biz gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattık. Bize yorgunluktan hiçbir şey dokunmadı. Öyle ise onların söylediklerine sabret. Ve gün doğmadan ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et. Geceleri ve secdelerin ardından da O’nu tesbih et. Çağırıcı, yakın bir yerden çağırdığı gün, dinle. O gün çağrıyı hak ile işitirler. İşte bu çıkış günüdür. Şüphesiz biziz yaşatan ve öldüren. Ve dönüş bizedir. O gün yeryüzü onlardan süratle yarılır. İşte bu haşirdir ki, bize kolaydır. Biz onların neyi söylediklerini biliriz. Ve sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Vaad edilenden korkan kimselere Kur’an ile zikret.” (Kaf, 37-45).

Kur’an’da sıkça karşılaştığımız bu üç kavram gerçekten çok önemli anlamlarla yüklü olup Kitabın temel kavramlardandırlar.

Zikir ; anmak, hatırlatmak, öğüt,

Tesbih ; Allah’ı yüceltmek, tenzih,

Sabır; Hak üzerinde istikrarlı bir şekilde direnmek, Allah yolundaki mücadelede sürekli olmak, kulluk bilinç ve görevinden taviz vermemektir.

Şüphesiz ki, bunda zikir vardır, aklını kullanan ya da kulak verip işiten için o bir şahittir. ” ifadesi belirli özelliklere sahip insanlar içindir. Ve bu insanlar her zaman ve mekânda bulunabilirler ve tarihin her döneminde Allah’ın adlandırmasıyla Müslüman olarak anılır. (Hac, 22: 78).

 “Sabırla ve salâtla yardım isteyin. Şüphesiz bu, huşu/bilinç içinde olmayanlara ağır gelir. Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler.” (Bakara, 2: 45, 46).

Bu ayetlerde iki tip insan anlatıldığı açıkça görülmektedir.

Birincisi; sabır ve salâtla yardım isteyen, huşu üzere olup Rablerine kavuşacaklarını ve O’na kesinlikle döneceklerini bilen insanlar.

İkincisi; sabır ve salâtla yardım istemenin kendisine ağır geldiği, huşu üzere olmayan, Rablerine kavuşacaklarını ve kesinlikle O’na döneceklerini bilmeyen gafil insanlar.
Ayette açıkça görüldüğü gibi, Rablerine kavuşmak isteyenlerin sabır ve salât eylemi içinde olmaları gerekir. Salât kulluk ile ilgili eylem ise, bunda istikrarlı ve sürekli olmak da sabırdır. Bu anlamda sabır da Müslümanlığın bir gereğidir.

Salât adet halini alıp otomatiğe bağlanmış bir takım sembolik bedensel hareketler olarak anlaşılır ve böyle değerlendirilirse; sabırdan da fakir, yetim, dul, ihtiyar ve çocuk gibi savunmasız halkın kursağından çalınan etlerle, pilavlarla, tatlılarla şişirilmiş göbeklerle ve çeşitli renklerdeki cübbelerle, doksan dokuz turları yapmaktan başka bir şey anlaşılamaz. Bu anlamda ve eylemdeki sabır ve salât kesinlikle tesbih olamaz...

 “Yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz iyilik (birr) değildir. Asıl iyilik; Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara mal vermek; Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere, inanmak; salâtı ikame etmek ve zekâtı vermektir. Antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarını yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler; işte doğru ve muttakiler olanlar onlardır.” (Bakara, 2: 177).


Bu mesajlarda sabır eylemi, kulluğun her türlü şartlarda yürütülmesinin bir gereği olarak öne sürülüyor. Ayetin tamamında iyiliğin şartları olarak sayılan değerlerin ısrarla ve sürdürülebilir biçiminde korunması işi, gerçek sabır olarak vurgulanıyor. Bu anlamda sabır, zikri destekleyici rolü ile kişinin, Allah’a karşı olan sorumluluk bilincinin artmasında önemli bir katkı sağlıyor…

AHİRET VE VAAD GÜNÜ


Kuran-ı Mübin’de Vaad kelimesi hayır ve şerle ilgili kullanılır. Söz verme. Tehdit etmek. Üstüne alma. Yapılmasına söz verilen şey. Birine söz vermek, sözle vaad etmektir. Birini bir kötülük ile tehdit etmek, korkutmak ve onu uyarmaktır. Verilen süredir(miad). Vaad kavramının anlamlarından hareketle “vaad günü” nü şöyle anlamlandırabiliriz: Söz verilen gün. Tehdit günü. Bunlarla birlikte  “vaad günü”  için  “kıyamet günü”  de denmiştir.

Everende bulunan bütün varlıklar için Allah Teâlâ bir yasa koymuştur. Ve bütün varlıklar bu yasa çerçevesinde varlıklarını sürdürürler. Aynı şekilde insanlarla ilgili kişisel ve toplumsal yaşamın temel yasaları da öğüt olarak verilmiştir. İşte bu yasalardan birisi, Kaf Suresinin19-29’ncu ayetler grubunda yer almaktadır.

Sarhoşluk gelince ölüm de hak Olur. “Kaçınmakta olduğun işte budur” denir. Ve Sura üfürülmüştür.  İşte bu vaad günüdür. Bütün nefisler bir sürücü ve bir şahit ile birlikte gelmiştir. İyice düşün! Sen bundan gafletteydin. Şimdi senden perdeni açtık, artık bugün gözün keskindir. Ve yakınındaki dedi: “Bu yanımdaki hazırdır.” Bütün inatçı kâfirleri cehenneme atın; hayrı engelleyeni, saldırganı, şüphe sokanı.” O ki Allah ile birlikte başka bir ilah edinendir. Onu şiddetli azabın içine atın. Onun yakınındaki dedi: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklıktaydı.” Dedi: “Benim yanımda birbirinize düşmanlık yapmayın. Ve elbette ben size vaadimi önceden bildirmiştim. Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” (Kaf, 50/19-29).

Ayetler grubu, “sarhoşluk gelince ölüm de hak olur” mesajıyla başlıyor. Diri olan bir kişi ve toplum için bu ayet bir vaattir; tehdit ve söz vermedir. Burada ölü ve diri kavramları biyolojik anlamda değil, inanç ve düşünce plânında anlaşılıp değerlendirilmelidir. Bu anlamda diriliği sürdürebilme, tevhit üzere var olma bilinci ve toplumun üzerine dayandığı doğru dinamikleri koruma gibi değerlerden uzaklaşma, onları savsaklama durumu bir toplumun yapısında baş gösterince ölüm kaçınılmaz olur. Çünkü toplumu oluşturan bireyler, kendilerini diri tutan değerlerden kopmuştur. Böyle büyük bir kopuş yaşayan söz konusu toplum ya yok olur ya da başka diri ve güçlü toplumların uydusu ve çıkar alanı olur/olmaktadır. Bu sonuç ise hiçbir toplumu meydana getiren bireyler tarafından istenen bir durum değildir. Aksine bu, sürekli kaçınılmakta olduğu söylenen bir gelişmedir. Ama yasa gerektiği biçimde doğru olarak bilinmez ve gerekli şartlar yerine getirilmezse, kuru kuruya, lafla kaçınmak ya da sarhoşluğun tehlikesinden söz edip ölümü istememek bir işe yaramaz.

Kur’an-ı Kerim bütünlüğü içinde,  ahret inancı konusu, ona iman etme bağlamında çok ciddi bir şekilde ele alınırken, diğer taraftan konuya çok yer verilmiştir. Allah’a iman etmiş ve Müslüman olmuş bir insan olabilmek için, ahiret inancı belli birkaç şarttan birisidir.


Suçlular cezasız kalmamalıdırlar. Yüce Adalet değeri, inanç ve düşünce sitemi olarak İslâm’ın çok avantajlı bir boyutudur. Bu boyut sayesinde Müslümanlar sonunda hesap vermeye ayarlı ve Allah’ı razı etmeye yönelik kişisel ve toplumsal davranışlarda bulunurlar. Onlar için vaad günü, özellikle yeryüzü cennetine ulaşmaktır. Yeryüzü cenneti olmayanların, ahiret cenneti de olmaz. Zaten dünya olmazsa ahiretin varlığının bir anlamı da olmaz.

Müslüman için vaad günü büyük kurtuluş ve mutluluktur. Müslüman olmayan için de tam tersidir.


AHİRET VE YALANMA

Kur’anı Mübin’de “kzb” kelimesi Türkçemizde Yalan, Yalancı, Yalanlayıcı gibi kelimelerin Arapçada anlam kökü dür.

Kur’an’da “yalan sayan ve yalanlayıcı(mukezzibin)” sözü, “inkâr etme” ile yakın bir anlama gelir. Bu anlamda sözün kendisi de üzerinde bulunduğu kişi da çok tehlikelidir.

Doğruyu olduğu gibi söylemek ve bir şeyi yerinde ve olması gereken konumunda bulundurmak kolaydır. Yalanlamak ve zalimlik özel, fazladan bir çaba gerektirir.

Yalanlayıcılar! İnsanlık tarihinin her döneminde bolca bulunurlar ve birbirlerine çok benzerler. Yalanlayıcılık velayeti, veraseti ve vesayeti korkunç bir mekanizmadır.

Kaf Suresinde hatırlatılan önceki yalanlayıcılara bir bakalım: “Önceki çağlarda Nuh’un kavmi, Ress halkı ve Semud kavmi de bütün bunlar yalan deyip yalanladı. Ad, Firavun, Lût’un kardeşleri de. Eykeliler ve Tubba’nın kavmi de. Bunların hepsi gönderilen elçileri yalanladılar. Sonunda vaad edileni hak edip gerektiği gibi cezalandılar. Biz ilk yaratmada yorulduk mu? Boşu boşuna onlar yeni yaratmadan kuşku duyuyorlar.” (Kaf, 50: 12-15).

Bunca topluluk yalanlamış. Yalanladıkları nedir, diye baktığımızda iki şey görüyoruz. Birisi “bunlar” dedikleri vahiy/mesajlar, diğeri de resuller/elçiler.  Bunu açık bir şekilde Kur’an’dan öğrendik

 Allah, ayetlerde geçen kavimleri yarattığı gibi sonrakileri ve bizi de yarattı, bundan sonra da yeni yaratmalar sürecektir. Boşu boşuna anlamsız yere kuşku duyuyorlar. Buradaki “kuşku duyuyorlar” ifadesinin anlamı aslında “inkâr ediyorlar” demektir.

Kişinin babası ve annesi var, kendinden önce yaratılan. Bunu bilmeyen, görmeyen, anlamayan insan var mı, olur mu? O halde neden şüphe ediliyor? Demek ki, işin içinde yalanlama var. Anneni, babanı ve seni de Allah yarattı. Bu yaratılış yeniden yeniye devam edip duruyor. İşte bu Allah için hiç zor değildir. Ne var ki iş burada bitmiyor, bir de ölüm sonrası ve yeniden inşa meselesi var.

*** 

Bütün Resuller tarih boyunca kendilerine verilen görevleri yerine getirmeğe çalıştılar. Ancak, bu görevlerin yerine getirilmesi, insanların çoğunun kendi heva ve heveslerine uymalarından ötürü hiç de kolay olmadı.

“Onlardan önce Nuh’un Kavmi ve onlardan sonra gelen topluklar da yalanlamıştı. Her ümmet, kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış gördüler! Böylece Rabbinin, inkâr edenler hakkındaki, “Onlar cehennemliklerdir”  sözü gerçekleşmiş oldu.”(Mümin, 40: 5, 6). 

“Allah’ın ayetleri hakkında tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Onlar, Kur’an’ı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar bilecekler. O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suda sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır. Sonra onlara, “Allah’ı bırakıp da ortak koştuklarınız nerede?” denilir. Onlar da “Bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, bizim önceleri taptıklarımız bir hiçmiş” derler. İşte Allah, inkârcıları böyle saptırır. Bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve böbürlenmenizden ötürüdür. Onlara, “Ebedi kalmak üzere cehennem kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür” denir” ( Mümin, 40: 69, 76).

Allah Teâlâ insanlık tarihi içinde gerekli gördüğü zamanlarda Resuller göndermiştir. Resuller çeşitli zaman dilimlerinde görev yapmalarına rağmen, hep aynı durumlarla karşılaşmışlardır. Kendilerine uyan çok az insan olmuş, çoğu ise onları yalanlamışlardır.

Ancak, en göze çarpan yalanlama ise sürekli ahret hayatına yönelik olmuştur. “Biz, ilk yaratılışta yorulduk mu? Boşu boşuna onlar yeni yaratılıştan kuşku duyuyorlar.” 

Ahirete inanma ise, İslâm’da çok önemli bir yer tutar. Hatta Kur’an’ın bir insana yol göstermesindeki şartlardan birisi ahirete kesin imandır. Bu durumu Bakara suresinin ilk ayetlerinde görüyoruz. “Ve onlar ahirete kesin olarak( gitmiş, görmüş, gelmiş gibi) inanırlar”(Bakara, 2: 4).




6 Mart 2014 Perşembe

BİREYCİLİK, TOPLUM ve PAYLAŞIM




  İnsan denen memeli canlı türü toplumsal bir yaratıktır.  Zaten kelime anlamı bile çoğuldur. Arapçada "ins" olan kelimeyi dile getirirken bile "insan" diyerek çoğullaştırmış oluyoruz.  Birey olarak bir ins’i meydana getirirken bile en az iki tane metobolizmaya (dişil, erkil) ihtiyaç vardır. İnsan özü itibariyle tek başına doğmaya, yaşamaya ve ölmeye müsait olmayan bir canlıdır.

 Yaratıcının huzurundan, işlediği kabahatler yüzünden apar topar kapı dışarı edilen insan, kovulmaya bile toplu halde maruz kalmıştır. Madem  kabahat toplu işlendi, o zaman bu kabahat yine toplu halde düzeltilmeliydi. Onun için İlk toplu  hayat belirtisi olan toplumdan günümüz toplumuna  kadar gelen bütün kutsal öğretiler, toplum yaşamını düzenleyen bilgiler barındırıyordu. 

 Misal:
 - Zekat, infak, sadaka üçlüsü sosyal dayanışma
- Hak, hukuk ve adalet üçlüsü eşitlik ilkesi
- Ahlakilik, mütevazilik ve anti egoizm üçlüsü zararsızlık/faydalılık ilkesi
- Ana-baba, evlat-uşak ve kendisi, aile düzeni gibi burcu burcu toplumsal düzenlemeler kokan öğeler olarak örneklendirilebilir.

 Bu bağlamda ins’in ahad olarak yaşamak söz konusu değildirAhad olan yaratıcıdır.  Dünyaya gelene kadar ins’tir fakat doğtuktan sonra kaba etine tokatı yeyip zırladığı andan itibaren ins değil insandır.

 Hal böyle iken toplu kabahatler işlenmesin diye herhangi bir kutsal kitaba tabiyeti söz konusu olduğu vakit, insan gibi anlamak, algılamak ve yaşamak zorundadır. Kendisine edindiği şifa ve besin kaynağını etrafındaki insanlarla paylaşmak zorundadır.Kendisinin hizmetine sunulan deve kuşu hayvanı (yumurtasından, kılından tüyünden istifade edilen hayvan cinsi)  gibi kafasını kuma saplayıp yaşamaya çalışmamalıdır.  Kaba eti her zaman açıkta ve diğer insanların gözü önünde kalacaktır. Bu gerçekten asla kaçamaz.

 “Yalnız doğdum yalnız yaşarım ve yalnız ölürüm” felsefesi doğan hiçbir ins  için geçerli değildir. Absürt bir sözdür bu zaten.  Doğum işi dişil canlıyla birlikte gerçekleştirilmek zorundadır.  Yaşamın belli aralarında aktarmalı da olsa hayatına devam eder. Belli bir süreye kadar annesiz, sonra eşsiz, sonra da gassalsız (gassal nedir sorusu için Alo 188 arynz.)  yapması mümkün değildir. 

 Madem öyle ne kutsal kitabı kum yerine koymak, ne de kendisini ins olarak yaratıldığı halde deve kuşu hayvanı yerine koymak doğru bir davranış değildir.  Bir kere kafasını soktuğu kumun ce-re-yistalleri (lafzen kristal) buna müsaade etmemektedir

 Kutsal kitap ütopik öğretiler barındırmaz.  Zahire bakar ve baktırır.   

 Bakalım nasıl oluyor bu:

 • Adem-eşi ve iblis, 
• Musa-Harun-Samiri-Firavn ve Ahmak kavim,
• İmran-Karısı, doğurduğu kızı (Meryem), torunu (İsa) ve ahmak kavim  (Zekeriyya’yı nasıl unuturuz),
• İbrahim - inat babası – İbrahim’in oğulları – iyi huylu karısı – dindaşı Lut ve ailesi (karısı hariç) – ahmak toplumu ve toplumunun tanrıları,
• Nuh – gemisi – kötü huylu karısı – şımarık oğlu – hayvanlar – ahmak toplumu,
• Hud – toplumu,
• Salih – toplumu,
• Muhammed – toplumu v.s.

 Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.  Okuduğunuz gibi hiçbir ins, ins olarak kalmıyor. İnsanlaşıyor.  İyi ya da kötü.  Kutsal kitaptan doğru beslenen insanlaşıyor.. İnsana karışıyor.

 Yalnız doğan, yalnız yaşayan ve yalnız ölen bir ins prototipi kutsal kitapta yok.
 Sanki kutsal-kitap kendisine inmiş gibi, (kendisine inseydi bile paylaşmak zorundaydı) azim olan kitapta anlatılan her şey sadece ve sadece  kendisini bağlarmış gibi bireysel hareketlenmeler gözlemlenmektedir.  Gerçi bu hal bir mutasyon halidir.  Evresini tamamlayınca düzelir ama, önlemini almak, ins’in  kendi hayrına olur. Yoksa insan olamadan toprak olur.

 Bu dünyada sadece kendisi yaşasaydı, ne kutsal kitaba ne de herhangi bir kutsala ihtiyacı olmayacaktı. Kendisi gibi başkaları da yaşadığı için toplu kabahatler işlenmesin diye bunca çaba.  Yoksa tek başına  fotosentez yapan bir bitki kadar kıymeti yoktur. Öteki var diye kıymeti vardır.

 Suyun başını tutan zalimler nasıl helak oldularsa,  kutsal kitaptan bireysel beslenmek insanı helaka götürür.  Çünkü kutsalın amacı bu değildir.  Yoksa kutsal bilgi kaynağı, kutsal ego kaynağı haline dönüverir. Egosuna yenik düşenin de dostu ve yardımcısı olmaz.

 Sonuç itibariyle, en değerli eylem olan “paylaşım”, insanlar arası Elektrik  alıp verme sanatıdır.  Bunun ihlali söz konusu olduğunda karanlık başlar.  Karanlıklardan aydınlığa çıkan, arkasındaki karanlıkta kalan insana el uzatmak zorundadır. Aydınlığa çıktım diye sevinip, arkayı unuttuğu vakit farkında olmadan kendisi de tekrar karanlığa bürünmüştür. 

 Kutsalı duvardan indirelim.. İndirelim indirmesine de cimrilik edip başkasına vermemezlik etmeyelim. İnsan için indirelim, ins için değil.

 Sözün Özü:  Aynı kutsal kaynaktan beslenenlerin, saf saf duvar gibi kenetlenmesi yaratıcının taktirini toplamak için güzel bir adımdır.   Hiziplenmeler/gruplaşmalar, puzzle gibi dağılmalar  taktir toplayan adımlar değildir.  Bölünüp parçalanmak gücü kaybettirir ve insanı kolay yutulur lokma haline getirir.  Biraz kahır çekmek, biraz da kahır çektirmek icab eder.  "Dertsiz başım ağulu aşım" sofistike bir yaklaşımdır.  Herkesin layık olduğu bir insan toplumu vardır. Doğru toplumu bulana dek hayatın frekanslarıyla oynamak lazım gelir.  Zaten kutsal bilgi kaynağı aynı olanın toplumu da aynılaşır.  Gün gelir voltrana dönüşür. 

 İnsana karışmak ümidiyle...

"BEŞER" OLMAK ve YASAKLAR

 Ontolojik Varlık Olan İnsanın Epistemolojik Beşeriliğe Ulaşması

"Âdemin kendisine yasaklanan meyveye yönelmesi ve yasağı çiğnemesi onun beşer olma niteliğinin bir sonucu olarak mı alınmalı, yoksa onun beşeri niteliğe ulaşmasına bir katkı olarak mı değerlendirilmeli. Âdem’in gerçekleştirdiği yasak meyveyi yeme fiilinden sonra, utanma duygusunu fark etmesi bu nedenle de tövbeye yönelmesi nasıl anlaşılmalı.

İnsanın yaratılış serüvenine ve beşer olma sürecine yöneldiğimizde neyle karşı karşıya olduğumuzun bilincine varabilir miyiz? 

Eğer, buna cevap üretebilirsek beşer olma niteliğimizin anlamını çözebileceğimiz hakikatiyle yüzleşebiliriz.
 
Kuranın genel çerçeve içinde sunduğu beşerin ontolojik gerçekliği kavramaya yönelişi Tümevarımsal bir mantığa dayanmaktadır. Bu mantık; Önce kendisini tanıma “çıplaklığını fark etme”, sonra kendisi dışındaki varlıkları tanıma “ şeytanın aldatıcı olduğu ve ona verilen müsaadeyi fark etme”, en sonunda ise Yaratıcıyı Rabbi tanıma “ hatayı fark ederek tövbeye yönelmesi” şeklindedir. İnsanın varlık hakikatine yönelim biçiminin parçadan bütüne doğru seyre sahip olması bunun açık belirtisidir. Âdemin her ne kadar yaratıcı kudreti bildiği söylense de ancak kendisinin bilincine vardığında onun karşısındaki acziyetini fark ettiği açıktır.

Bu noktadan baktığımızda beşer (insan)’in sahip olduğu nitelikler kesbi (çabaya dayalı) mi, yoksa hazır formatla mı dayalıdır. Sorusu karşımıza çıkar. Yani beşer olma kendi zatından mı kaynaklanıyor yoksa başka etkenlerin etkisine mi dayanmaktadır.
 
Yasak meyvenin önemi burada gizlidir. Âdem için yasak meyveyi yemesi bir kader miydi yoksa seçime dayanan iradi eylem miydi? Şöyle düşünelim. Eğer bu bir seçim ise beşeri iradenin ilk tezahür biçimi olarak alınmasını gerektirir. Bu durumda iradenin varlığı peşinen kabul edilmiş olunur ki Âdemin beşer olma serüveni kesbidir denilebilir. Ancak sorun şu. İradenin ilk tezahür biçimi neden bir başka varlığın (nesnenin) etki alanına bırakılsın.
 
Bu durumda seçme eylemine odaklanmak gerekir. İlahi emre karşı gelme eylemini gerçekleştiren bir varlığın eyleminde iradenin birincil belirleyici olduğu kabul edilebilir. Ama eylemin gerçekleştirilmesine etki eden diğer faktörler ne olacak bu durumda. Âdem iradenin müşahhas tezahürü ise nesne hangi işlevi görmek üzere eyleme dâhil edilmiştir? 
 
İlahi Hikmet bu diyerek işin içinden çıkmak mümkün değil. Çünkü yaratıcı Rab bize hikmete yönelme istidadı yüklemiştir. Buradan da hazırcı olma yerine, anlamaya yönelen çalışmanın öncelediği gerçeği ortaya çıkıyor. Düşünme ve tefekkür eylemine yönelerek ancak hikmete ulaşılabilir. Einstein’ın dediği gibi“Yaratıcı güç zar atmaz.” Buna göre var edilenlerin ontolojik yapılarında tesadüflere yer olmadığı için her varlık kendi rolünü oynamak durumundadır. Bu roller ise önceden belirlenmiş biçimde değil iradenin seçme eylemine yönelmesi şeklindedir. Ki İblisin ben ateşten o ise topraktan yaratıldı diyerek ona secde etmeyi ret etmesi bu tercihin göstergesi olarak alınmalıdır.
 
İşte bu noktada varlık, sorumluluk durumuyla karşı karşıya kalıyor. Ki Âdemin beşer niteliğine bürünmesi sorumluluğu (tövbeye yönelmesi) üstlenmesinin sonucudur. Ancak sorumluluk eylemin sonucuyla alakalı olduğundan iradenin tezahürü bununla açıklanamaz gibi geliyor. Dolayısıyla fıtratın buna ilave edilmesi gerekir ki buda beşer denilen varlığa ait belirsizliğin başlangıcıdır.
 
Meçhulü tanıma ve bilme kolay olmadığından insanın düşünce tarihi de mükemmeliyeti arama çabasına yönelmek zorunda kalmıştır. Bu yönelimlerde zaman zaman insanın mekândan soyutlanarak ele alınması anlaşılmayı zorlaştırmaya neden olmaktadır. Örneğin Âdemin yasak meyveyi mekânsal olarak yediği yer tartışma konusudur. Eğer burası paralel bir evren olarak Cennet ise iradenin varlığından söz edilemez. Ama Dünya ise mutlak suretle irade, seçme ve sorumluluk durumunun olduğu kabul edilmelidir.
 
Bu durumda ise bilgi üzerinden konuya yönelmek durumundayız. Öznenin nesneye yönelimine bağlı olarak gerçekleşen beşeri bilgi gayb sınırlarını aşamadığı için yaratıcı üstün gücün bilgisiyle aynı Ontolojik düzleme sahip değildir. Bu nedenle beşerin deneyimlediği hayat onun zihinsel yapısının biçimlenmesinde rol oynar. Buradan bakıldığında ise bilginin gelişiminde bir tür devinime dayanan sosyal seleksiyonun varlığı fark edilir. Beşerin sosyal seleksiyona dayanan bu epistemolojik varoluş süreci iradi olmakla birlikte her evrenin bir sonraki evre dizilimi üzerinde etkili olduğunu göstermektedir.
 
Beşerin kozmik evrendeki genel entegreye bağlı epistemolojik ilerleyişi onun yaşadığımız dünyadaki değişim ve dönüşümlerini direk olarak etkilemektedir. Hiç kuşkusuz ilk yaratılış kıssasının önemli bir ayağı da bu epistemolojik süreci kapsamaktadır. Âdemin yasak meyveye yaklaşması zihinsel bilginin deneyimsel bilgi ile denetlenmesine yöneliktir. Bu durum bize iradenin neden bir başka nesneye (yasak meyve)bağlı olarak gerçekleştiğini de göstermektedir.
 
Bu epistemolojik düzlem aynı zamanda beşerin ontolojik varlığını da açıklayan veriyi bünyesinde taşımaktadır.  Beşeri diğer varlıklardan (melek vb.) ayıran temel özellikler ancak buradan anlaşılabilir. Âdemin yaratılışı, bilgi yüklenmesi ve bu bilgi üzerinden teste tabi tutulması iradenin tezahürüne yol açmıştır.  Yasağı çiğneyip utanma duygusuyla yüzleşerek cinselliğini fark etmesi ve sorumluluk duygusu kazanması kozmik entegrasyon sonucu ortaya çıkan beşerileşme sürecidir. Bu sürecin eşik noktası yasak meyveye yaklaşma ile başlayan değişim sürecidir.
 
O halde Âdemin beşerileşmesi bir anlamda kendi zatından kaynaklanıyor. Çünkü yapı etme eyleminden sonra farkındalık oluşuyor. . Kuşkusuz bu varlığın zatında yanılma, isyan etme, pişman olma duygularının temelde var olduğu ancak bunların kendi başına gerçeklik kazanmadığı anlaşılıyor. Ki kendisi dışında başka nesnelere (iblis ve meyve) ihtiyaç duyduğu açığa çıkıyor. Ancak ortaya çıkışın nedensellik bağıyla oluşması ontolojik değil epistemolojik düzleme işarettir. Âdem dışındaki nesnelerin varlığı iradenin test edilebilmesine duyulan ihtiyaçtır.
 
Bu ihtiyaç varlık dünyamızda ise diğer insanların varlığını zorunlu hale getirmektedir. Ki sosyal entegre her insan için diğerini zaruriyet haline getirerek eksik kalan yanlarının tamamlanmasına vesile kılması başka nasıl açıklanabilir. Öyle olmasaydı yaşam anlamsız olurdu. Bu nedenle hiçbir şeyin gereksizliğinden söz edilemez. İşte bütün parça ilişkisini bununla anlamlılaştırabiliriz.
 
SONUÇ: 
Galiba yaratıcı İlahi irade seçme özgürlüğünü ve sonuçlarına katlanma sorumluluğunu insana vermişti. Onun İlahi emre karşı gelmesi ve af dilemesi hiç kuşkusuz özgürlüğüne işaret etmektedir. Âdemin yaratılışı serüveni gösteriyor ki, insan ontolojik olarak bir kerede var edildi. Ama bilgi bakımından tamamlanmış bir varlık olarak dünyada yer almaktadır.
 
Âdemin gerçekleştirdiği ilk eylem alanının dünyadan farklı bir mekâna işaret ediyor olmasına rağmen bu mekânın cennet olamayacağına dair yorumların dayandığı argümanlarda anlamlıdır. 
Konuyu insanın doğumu metaforuyla bitirelim. Anne karnında ontolojik olarak insan olmaya başlayan bir varlığın kendi oluşum sürecine katkı yapması veya müdahil olması mümkün değildir. Ancak doğumuyla ontolojik olarak başka bir dünyaya gözünü açarken sorumsuzdur. Sorumlu olabilmesi için iradesini kullanacağı eşiğe gelmesi gerekmektedir. O halde yasak meyveyle karşılaşma durumunu mecazi anlamda Ademin ergenlik dönemine ulaşma işareti olarak kabul edebiliriz.
 
EZCÜMLE:
Peygamberler insanın ontolojik yapıdan beşeri epistemolojik oluşuma geçişini yapılandırmakla görevlendirildiklerinden nesneden düşünselliğe doğru geçişi sağlamaktadırlar.
yziyadoger.blogspot.com.tr

4 Mart 2014 Salı

Ey Allah'ın Kulları! Düşman Olun. Acımayın Birbirinize(!!!)


"ey ümmetim.!
yakında aranızdan ayrılacağım..!
sakın beni taklit etmeyin..!

aman vakit geçirmeden birbirinizin boynunu vurun..

ehl-i beytimin de soyunu kurutun..

adıma sözler uydurun..
bana iftiralar atın..
sakın kardeş filan tanımayın.!
yiyin birbirinizi..
ülkeler işgal edin..
yağmalayın talan edin..

müslümana her yol mübah her herze helaldir..

size iki tane de emanet bırakıyorum..
biri sakalımın kılı..
biri hırkamın çulu...

ey allah'ın kulları.!
düşman olun..
acımayın birbirinize..
ben boşa geldim boşa konuştum..!

dininiz size mübarek olsun..

amin.!"...
Veysel Menekşe