19 Eylül 2016 Pazartesi

KURANDAN DERS ÇIKARMAK

"Önce sizi görmezden gelirler,sonra size gülerler, sonra mücadele ederler, Sonra siz kazanırsınız."

***
      
Elimize, örneğin, bir ilahiyat veya metafizik kitabı alalım; bundan sonra soralım, bu kitap sayıların niceliği hakkında herhangi bir soyut akıl yürütmesi içeriyor mu? Hayır. 

Hakikat ve varlık hakkında bir tecrübi (kıssa) akıl yürütmeyi ihtiva ediyor mu? Hayır. 
       
O zaman onu ateşe atın gitsin. Zira o kitap safsata ve aldatmacadan başka bir şey içermemektedir.
       Arapça'da bir çok sözün birden fazla anlam taşıması ve değişik lehçelerin bulunması, bir çok kabilede aynı sözün değişik anlamlar ifade etmesi kendilerine Müslüman diyen yorumculara ve tefsircilere demogojik avantaj sağlamaktadır. Bu tür yorumcuların, Kuran'da geçen konularda hemen sığındıkları şey Arap dilinin bu özelliğidir. Hemen karşılarındaki insanın Arapça bilmediğinden, o ifadenin yanlış çevrildiğinden, Kuran'ı anlamak için çok iyi Arapça bilmek gerektiğinden bahsetmeye başlarlar. Onlara göre Kuran'ı sadece kendileri anlayabilir ve diğer insanlar, onlar ne derseler kabul etmek zorundadırlar. Hatta bazıları Arapça bilmezler fakat bunu hiç göz önüne almazlar çünkü onlar için Arapça bilmek, öğretilen ya da kendi deneyimleri ile bulup dört elle sarıldıkları bir şablon cevap demektir. Ama eğer karşılarındaki kimse Arapçayı iyi bilen birisi ise, bu sefer onu, din düşmanlığı, saptırıcılık ve cehaletle suçlarlar. Günümüzdeki televizyon programlarında bunları sık sık görmek mümkündür. Aslında saygın olması gereken etiketler taşırlar fakat saygın ama daha da önemlisi saygılı değildirler. Karşılarındakini dinlemeyi ve cevap vermeyi düşünmezler bile. Sadece karşılarındaki kimseyi konuşturmamaya ve soru sordurmamaya çalışırlar. Buna aldanmamak gerekir ama daha önce dinimizin din yetkilisi veya ruhban sınıfı ya da otoritesi kavramına karşı çıktığı hatta yasaklamış olduğu unutulmamalıdır.


EMİRLER ve NEHİYLER





***
Hakkında konuşulamayanların kutsallığı almış başını gitmiş ise...
Orada, söylenecek söz kalmamıştır,
Söyleyecek sözcü de kalmamıştır,
Sözü dinleyecek kişi de...


***

Araplar atalarının yolunu (sünneti) ve yeni olan şeyler (bid'at) karşı gelmemeyi güvenilir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir.  Çöle seyehate çıkanlar, atalarının daha önceki kervan yollarını takip ederler,  alternatif yol arama gibi bir değişikliğe gitmezler. Bu sebeble eskiye bağlılık, Arap kabile yaşantısının  değişmez bir olgusudur. Malesef bu olgu, İslam düşüncesi gibi bizlere sunulmaktadır. Bu sebeble KURAN; hem böyle geleneğe bağlı araplara, hemde nübüvvet geleneğine sahip Ehli Kitab'a "ATALARINIZIN UYAR BULDUĞU DİNİ TERK EDİN, İNZAL OLUNANA UYUN" demektedir. Değişim tartışmasız bir hakikattir.

*** 



Yayınladıklarımız,  kurandan çıkarımlarımızdır, Doğruluğunu Kurandan teyit ediniz.
 Eğer Kur'an'ı yeniden okumanıza vesile oluyorsa; 
İş tamamdır, bizi görmezden gelin.

***

TAPMAK (KURANDA İNCE AYRINTILAR)


        Günümüz dini muhayyilesinde a-b-d (عبد) kelimesi, tapınmak, ibadet etmek olarak bilinmektedir. Bu olgu Kuran’a göre yanlıştır. Bahsettiğimiz a-b-d kelimesi;Allah, Şeytan, Tağut ve Allah dışında davet edilenler ibareleri ile ayetlerde kullanılmaktadır. Bu ifadelerin Kuran içinde kullanıldığı ayetler aşağıda verilmiştir.

        Bizler, Şeytana kul oldum veya tağut’a ibadet ediyorum diyen --birkaç istisna dışında--  kimse  bulamayız. Kuran, çoğunluğun yanlış yolda olduğunu, iman edenlerin azınlıkta, şirk koşmadan iman edenlerin ise çok az olduğunu ifade etmektedir.
(bkn:Yusuf Suresi 103-106

        Bizler Ya Muhammed nebiye inzal edilen Kuran’a göre Allah’ın emir ve yasaklarına uyarız; ya da Kuranda dışlanmış olarak ifade edilen Şeytanın yaldızlı sözlerine veya haddi aşmış olarak ifade edilen Tağut’a uyarız.

Mü’min / 66 De ki: "Ben, Rabbimden bana apaçık beyan olunan ayetler (beyyine) gelince, sizin Allah'tan başka davet ettiklerinize(d-a-v) uymaktan (أَعْبُدَ) nehyolundum ve alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum." 

         * Halis dine, --ne son nebiye ne de başkasına değil--  Muhammed nebiye inzal edilen kitaba göre, Din sadece ALLAH’a has kılınarak uyulmalı(عبد)…
( bkn: Zümer / 2, Zümer / 11)

         * Kimse şeytana tapıyorum demez. Şeytana telkinlerine uyulur. Ya kitaba göre dini has kılarak Allah’a uyarsın; ya da uydurulan şeytan işi Yaldızlı sözlere. 
(bkn: Meryem / 44لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ)

         * Kimse Tağut’a da tapıyorum demez. Kuran dışı uygulamalara uymak olarak ifade edilen ve  haddi aşmak manasına gelen Tağut’a uymak denir. 
(Mâide / 60وعبد الطاغوت)

         * Atalarının uydukları şeylere uymamak , Tek Allah’a uymak 
( bkn:  A’râf / 70)

         * Allah’dan başkasına uymamak(عبد), Heveslerimize tabi olmamak(تبع
(bkn: En’âm / 56)

         * Allah’ın inzal ettiğinin dışında uyulan her şeye şirk denir. Bizler Muhammed nebiye inzal edilene iman edip sevinmeliyiz.
( bkn: Ra’d / 36 : أن أعبد الله ولا أشرك به)

         Arapçada ESNAM demek iki elle oluşturulan şeyler demektir. Klasik anlayış taşdan yapılan put olarak anlasalarda Kurana göre bu yanlıştır. Kitap dışı iki eller ile oluşturulan kitaplarda “esnam” grubuna girmektedir. 
(bkn: İbrahim / 35:أن نعبد الأصنام)

Dedi ki, "Yonttuğunuz (نْحِتُ ) şeylere mi uyuyorsunuz?". 
(bkn: Sâffât / 95أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ )

          N-h-t kelimesi tıpkı dağlarda eller ile oluşturulan şeyler demektir. Kimse evine tapmaz. İki elleri ile oluşturduklarına önem verir.

        *  Elleri ile kitap yazanlar 
(bkn: En’âm / 91  ve Bakara / 79;الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ)
         *  Kendi elleriyle önceden yaptıkları işler
(bkn: Bakara 95; بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ  )

         *  Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. (Âl-i İmrân 182: قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ  )

          * Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! (Kehf / 57مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ)

           * Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Şûrâ / 30 ve Şûrâ / 48: فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ)

           Ayrıca bakınız: (عبد) kelimesi için ayetlere bakınız; Yâsîn / 22, Hac / 11, Meryem / 30,

CEHENNEME GÖTÜREN ÜÇ KOL (KURANDA İNCE AYRINTILAR)

KURANDA İNCE AYRINTILAR
ÜÇ KOLLU
Mürselat 20 – 40   “Sizi azıcık bir sıvıdan yaratmadık mı? Onu sağlam bir karar yerine koyduk, bilinen bir gücü kazanıncaya kadar. Takdir eden biziz, biz en güzel takdir edeniz. Yalanlayanların o gün vay hallerine! Yeryüzünü toplanma yeri kılmadık mı? Diriler ve ölüler için ve orada dengeyi sağlamak için yüksek dağlar meydana getirdik, ayrıca size tatlı ve bol su içirmedik mi?Yalanlayanların o gün vay hallerine! Kendisini yalanladığınıza gidin, üç dallıya(şubeye) gidin. Gölgelendirmez ve alevden korumaz. Gerçekten o saray gibi kıvılcım atar, sanki o sarı/kızıl bir deve gibidir. Yalanlayanların o gün vay haline! Bu gün konuşamazlar, onlara mazeret göstermeleri için izin de verilmez. O gün yalanlamakta olanların vay hallerine! Bu fasıl günüdür, sizi ve öncekileri topladık. Şimdi bana kurabileceğiniz bir tuzak varsa, kurun. O gün yalanlayanların vay hallerine!” 
Üç Şube Kurandan yaptığımız çıkarımda Firavun-Haman-Karun üçlüsüdür. Dişil isimleri ile de Lat, Uzza ve Menat.

Bu Zalimlerin üç dallı zulüm mekanizmalarına karşı, Allah’ın çok dallı mekanizmaları vardır. Her halde Allah’ın ceza mekanizması daha çok şiddetlidir. İşte o gün vay o yalanlayıcıların haline!

KURANDA “SA-NA-İ” KAVRAMI (KURANDA İNCE AYRINTILAR)



       Günümüzde, birçok ülkede din işleri ile devlet işlerinin ayrılması nedeni ile özel bir din sanayi sektörü oluşmuştur. Bu oluşan  sektör, (uydurdukları)ürettikleri ile toplumu birilerinin(şeytan) istediği şekilde şekillendirmektedir. Din hükümleri, sadece ibadetmiş gibi sunulup tapınağa hapsedilmekte, hayatın ta kendisi olan ekonomi, hukuk, sosyal işler gibi  alanlardan din çıkartılmaktadır. Din adamları, Kuranı elleri ile tahrif edilip gerçek anlamlarından saptırmaktadırlar. Uyarı görevlerini etkin bir şekilde yapmaktan kaçınarak , Toplumu Kuran dışı  şekillendirmektedirler. Tüm bu nedenlerden dolayı kitap, “Kuranı-ı mehcur” olarak kabul görmektedir.(Furkan 30) Bu din sanayisi, ürettikleri fikirleri kitapçılarda, makul bir ücret karşılığında, bir Pazar ekonomisi oluşturarak, satmaktadırlar. Bu insanlar gündelik geçimlerini, aldıkları ücret karşılığı, din üzerinden karşılamaktadırlar.

      Allahın tüm İnsanlık için seçtiği din İslamdır. İslam, geçmişte, günümüzde ve gelecekte İnsanlar için tek geçerli  dindir. İbrahim, Musa ve İsa  İslam üzere idiler. Kendilerine yahudi ve hristiyan diyenler kitapları ve İslam anlayışlarını bozmuşlardır. Bu bozulma, Din adamları  olarak adlandılan ve İnsanlar üzerinde etkili olan kimseler tarafından yapılmıştır. Bu kimseler, statülerini korumak üzere, dini dünyadan ayırarak kurumsallaştırmışlar ve bir sektör oluşturmuşlardır. Bu oluşumun(sa-na-i) adı din işleri sanayi sektörüdür,

"sa-na-i" kelimesini, kurandaki kullanımlarına bakalım.

         Tahlilimize geçmeden önce bir hatırlatma yapalım. Maalesef Türkçemiz,  yıllar boyu bilinçli bir tahrifata uğratılarak günümüze kadar gelebilmiştir. Dünyadaki İnsan kuşakları, atalarının dillerini anlayabilirken, Bizler, 1900'lü yıllarda yazılan M.A. Ersoyun şiirlerini dahi anlamakta zorlanıyoruz. Bu bilinçli tahriflerle, Türk dilindeki kullanılabilir kelimeler azalmıştır. Farklı anlamların aynı kelime üzerine kurgusundan  dolayı kuranı anlamada bir kavram kargaşası yaşamaktayız. Bu, ciddiye alınması gereken bir husustur. Bahsettiğimiz konuyu bir örnek üzerinden kitabımızdan bakalım.

   صنع  kelimesi çoğu zaman “yapmak” olarak türkçemize tercüme edilse de bu kelime “uğraş, belli bir süre alan iş veya eğitim, inşa etmek, her tür üretim ve yaratıcılık kasdedilmektedir.(İbn Haldun)

     “فعل” kelimesi ile  صنع kelimesi kuranda farklı anlamlarda  kullanılmıştır. Bu önemli ayrıntıyı, Kuran ışığında inceleyelim.

 Kuranda bu kelime;

Ankebût 45 Sana vahyolunan kitabı  oku ve salatı yerine getir, salat (vahyin uygulanması) edepsizlikten ve uygunsuzluktan nehyeder ve her halde Allahın zikri en büyük iştir ve Allah her ne işlerseniz(صنع) bilir.

 --- Vahy olunan kitabın okuyup(tilavet) hayata geçirilmesi (salat), dini bir gerekliliktir. Bu dine, vahy dışı yapılan(sanai) eklemeleri, Allah işitir ve bilir. Rasulün görevi, vahy olunan kitabı (telal misali) okuması  ve vahyi olduğu gibisalat etmesidir. Tamamlanmış dine, kitap dışında yapılan (sa-na-i)eklemeleri Rabbimiz bilmektedir. Dikkat edilmesi gereken husus budur. Zira Allah kitabında, bu din adına hiç bir şeyi eksik bırakmadığını unutmayalım ve kuranı hatırda tutalım.(zikredelim.) Zira zikir(Allahı ve Kitabını hatırlamak) çok büyük bir iştir.

 ***

Mâide 14 ayetini incediğimizde Nasraniyiz diyenlerin, din adına yaptıkları “صنع” kelimesi ile açıkça ifade edilmiş… Bu  kelime, nasranilerindine yaptıkları(“صنع”) ilaveleri göstermektedir, Allah bu yaptıklarını onlara haber vereceğini söylemektedr. Bu yapılanlar “صنع” nesilden nesile din denilerek aktarılmaktadır. Allah, rab olarak dini hükümler koyar. Eğer dine ilave yapılırsa yapan kimseciklere "rabbaniyyun" denilir. Din adamlarının rableştirimesi budur. Şimdi bizlerin din adamlarının yaptıklarını düşünün. Rabbimiz onlara da  şüphesi yaptıklarını haber verecektir.


***
Yukarıda bahsedilen ayetleri incelediğimizde; Kuran dışı uydurulan din sisteminde yapılan her şey yine “صنع” kavramı ile ifade edildiğini görüyoruz.

Bizler din adına yapılan “صنع” işlerinin farkında olarak, sadece vahy ile amel etmeliyiz.

GÖĞÜN GENİŞLEMESİ (KURANDA İNCE AYRINTILAR)

KURANDA İNCE AYRINTILAR
GÖĞÜN GENİŞLEMESİ

 Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)

          Birçok farklı meal ve tefsir örneğinden de görülebileceği üzere bizzat ayetteki ilgili kısım Kuran’ın dili olan 6-7. yüzyıl Arapçası’nda bir ifade kalıbı olarak öncelikle “kuvvet, güç, takat, genişlik” sahibi olmayı anlatmakta bunun yanısıra “bol bol nimet verme”, “darlıkları, sıkıntıları açma, genişletme” anlamına da gelmektedir. Dünya nüfusu, 10 kişi, 1 milyan , 7 milyar veya 15 milyar olsa dahi her insan fazla fazla doymaktadır. Rızık genişlemekte ve aç hiç bir canlı olmamaktadır.

          Mucize iddiacılarının yöntem olarak kullandığı dil cambazlığını şu örneklerle daha iyi anlayabiliriz: Her dilde bir veya birden çok kelimeyi asıl sözlük manâsından farklı bir anlam bütünlüğünde birleştiren kalıplaşmış ifade şekilleri ve deyimler vardır. Örneğin Türkçede “eli geniş” veya ‘eli bol’dan kastedilen cömertliktir; elin gerçekten geniş/enli veya bol oluşu değil. Aynı şekilde “gönlü geniş” ifadesi hoşgörülü olmayı, “mezhebi geniş” ifadesi ise namus/iffet konularında toplumun genel algısına göre daha rahat davranmayı ve düşünmeyi anlatır. Bu üç deyimde de “geniş” sözcüğünün asıl sözlük anlamı olan mekânsal genişlikle ilgisi yoktur.

         Arapçada, dolayısı ile Kuran’da da buna benzer birçok deyim vardır. Örneğin Bakara/228’de “eli geniş” ifadesi (Türkçedeki gibi cömertlik değil) zenginlik anlamında kullanılmıştır (Çünkü Arapçada “eli geniş” deyimi zenginlik ifade eder).

          Mucize iddiacılarının yaptığı ise şuna benzemektedir: Mesela Türkçe bir eserde (aslında cömertlik anlamında) “onlar ki elleri geniştir” gibi bir cümle yer alıyor ve varsayalım ki günün birinde uzayda elleri gerçekten de (maddi anlamda) geniş/enli olan akıllı varlıklar bulunuyor. Bu durumda birisinin çıkıp da “Bakın işte, bu eserde “eli geniş” ifadesi geçmekte. Demek ki eserin yazarı bunu ta o zamandan bilmiş. Bu bir mucizedir” demesi ne denli gülünç ise “kuvvetli, takatlı” olma ve “bol bol nimet vererek sıkıntıları, darklıkları açma, çözme” anlamında kullanılan Arapça bir ifade kalıbını -günümüzün bilimi, evrenin genişlemesinden yola çıkıyor diye- sözlük anlamıyla yorumlamak o denli gülünçtür.

          Oysa sonsuz güç ve bilgi sahibi bir yaratıcı, bu ayette 14 asır sonra keşfedilecek olan evrenin genişlemesi olgusuna işaret etmek istemiş olsa idi kuşkusuz bunu açık seçik bir ifade ile yapabilirdi. Örneğin “Bunu bugün tam olarak anlayamasanız da size vermiş olduğum akıl ile şüphesiz günün birinde keşfedeceksiniz. Eserim olan kâinatı incelemeye, araştırmaya gayret edin.” şeklinde ifadeler de ekleyebilirdi. Hatta bu, insanlar için hem bilime teşvik hem de bilimsel gayretlere yön verici bir ipucu olurdu. Fakat durum böyle değil. Ayette geçen ibare tıpkı “eli geniş”, “gönlü geniş” deyimlerinde olduğu gibi kalıplaşmış bir ifade biçimi ve mekânsal genişleme ile ilgisiz. Dolayısı ile ve doğal olarak bu ayette ileride bulunabilecek bilimsel bir olguya işaret olduğu, tarih boyunca hiçbir Müslüman’ın, alimin, müfessirin aklına dahi gelmemiş. Ta ki Müslüman olmayan bilim insanlarının araştırmaları sonucu evrenin genişlemesi teorisi bilim dünyasında kabul görmeye başlayana kadar… Bundan sonra ayetin anlamı birden bire değiştirilerek bu bulguya gönderme içerecek şekilde yeniden kurgulanmaya başlandı. Hem de tıpkı cömert (veya Arapça’da zengin) anlamında kullanılan “eli geniş” deyimini sözlük manâsında (yani maddi olarak geniş/enli el) yorumlar gibi. Ayrıca bu gayretlerin sahipleri açısından söz konusu bilimsel olgunun ne denli kanıtlanmış olduğu da mühim değil. Bilim dünyasındaki değişikliklere, revizyonlara, yeniliklere göre ayet her daim yeniden yorumlanabilir ne de olsa… Üstelik bütün bu gayretkeşliklerin ve işgüzarlıkların asıl motivasyon kaynağı, kâinatı veya hiç olmazsa Kuran’ı daha iyi anlama azmi bile değil! Tek niyet Müslüman olmayanları Kuran’ın gerçekten de Allah kelamı olduğuna ikna edebilmek (ve belki de daha çok, Müslümanların şüphelerini bertaraf edebilmek). Bütün bunları açık-seçik söylemekten de çekinmemekteler.

         Sonuç olarak söz konusu ayette geçen ibareyi mekânsal bir “genişleme” olarak yorumlamak tıpkı “eli geniş” ibaresini geniş/enli el anlamında yorumlamak gibi anlam ve ‘anlam bilim’e yapılan bir tecavüzdür.

    Fakat bundan bağımsız olarak ayette gerçekten de bir şekilde “göklerin genişlemesi” kastedilmiş olsaydı bile Kuran’da “gökler”in nasıl tasavvur edildiğine, hangi tür bir evren algısının hakim olduğuna baktığımızda -bu ibareden- modern astrofizikteki evrenin genişlemesi kuramına bir gönderme çıkarmak ancak gülünç olarak nitelendirilebilir.

Demirin İndirilmesi (KURANDA İNCE AYRINTILAR)

KURANDA İNCE AYRINTILAR
Demirin İndirilmesi

 ”Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik… (Hadid Suresi, 25)(…)

        Ağızları eğip bükerek Kitabın gerçek amacından saptıranların en bariz örneği bu ayetlerde görülecektir.

Hadid/25′te geçen ”enzelna” kelimesinin ”indirdik” anlamına gelebildiği de bilinmektedir. Aslı ise bahşetmek, nimet olarak vermek, istifadeye sunmak anlamındadır. Ancak sözün doğru anlamını (yani söyleyenin ne kastettiğini) anlamak için hiçbir zaman kelimelerin tek tek sözlük anlamına bakılmaz; cümle içerisindeki bağlamı, somut kullanılış şekli ve diğer cümlelerde nasıl kullanılmış olduğu gibi noktalar dikkate alınır.

        Mucize iddaicıları buradaki ”enzelna” kelimesini sözlük anlamında olduğu gibi ”indirdik” -hem de ”dış uzaydan indirdik”- olarak yorumlamaktalar. Peki, gerçekten öyle midir? Şayet kelime ”gökyüzünden ya da uzaydan indirme” anlamına geliyorsa Kuran’ın başka bir bölümünde nasıl yer almaktadır. Kısaca bir göz atalım ve ”enzelna” sözcüğü yerine meali gereği ”indirdik” koyarak okuyalım:

* enzelnâ-lhadîde. (Hadid 25)     Demiri indirdik.

* vezallelnâ ‘aleyhimu-lġamâme veenzelnâ ‘aleyhimu-lmenne ve-sselvâ. (Araf 160Onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik.

*enzele lekum mine-l-en’âmi śemâniyete ezvâ (Zümer/6)Sizin için davarlardan sekiz çift indirdik.

        Şayet bu kelime ”Dünya dışında oluştu”, ”uzaydan indirdik” anlamı taşıyorsa o zaman bıldırcın, kudret helvası, davar ve hattâ bazı ayetlerdeki elbise gibi şeylerin de uzaydan geliyor olması gerekir. Sadece ”enzelna” kullanılan yerlerin karşılaştırılması bile mucize iddiacılarının nasıl bir çarpıtma ve akıl fukaralığı içinde olduklarını göstermeye yeter.

İddianın Tutarsızlığı
Fakat biz yine de mucize iddiacılarının yorumunun doğru olduğunu yani ayetteki cümleden gerçekten de ”demiri gökten/uzaydan indirdik” anlamının kastedildiğini varsayalım. Durum böyle olsa bile bu ayetle söz konusu bilimsel bulguları ilişkilendirmek mümkün değil.
Bunun için mucizecilerin bu çarpıtmaya temel gösterdikleri bilimsel gerçeklere bir göz atmak da gerekiyor. Evrendeki tüm maddelerin kimyasal yapısında –yaklaşık olarak- % 70-73 hidrojen, % 25 helyum ve % 2 de diğer ağır elementler bulunur. Ağır elementlerin hepsi yıldızların içinde evrimle oluşmuş ve uzaya atılmıştır. Keza bunların füzyonu için gerekli ısı ancak bu yıldız patlamalarından elde edilebilir. Dünyamız bu oluşumu sağlayacak sıcaklığa erişemez.
O hâlde sadece demir değil pek çok diğer element de Dünyamızın oluşumundaki toz ve gaz bulutunun içinde yer almaktaydı; Dünyamız demiri de içinde bulunduracak şekilde katılaştı ve kabuklaştı. Demek ki Dünyamızın oluşumu sırasında zaten içinde demir vardı ve bugün de element yapısının % 5 i demirdir.
Dünya’nın oluşumu sırasında erimiş hâlde olan ağır metaller Dünya’nın merkezinde (biz ona çekirdek diyoruz) toplanmışlar ve yoğun bir şekilde çekirdeği oluşturmuşlardır. Bu çekirdeğin üzerinde “magma” diye tarif ettiğimiz ve viskozitesi yüksek yoğun bir sıvı bulunmaktadır. Bu mantonun üzerinde de yerkabuğu vardır. Bütün madenler yerkabuğundan elde edilmektedir. Yerkabuğundaki bu madenlerin oluşmasında en temel sebep magmadır. Çeşitli sebeplerle yeryüzünde bulduğu boşluklardan fışkıran magma atmosferik, kimyasal ve fiziksel etkilerle soğuyarak yerkabuğunu ve belirli yoğunluklarda bulunan madenleri oluşturmuştur.
O halde ”demirin Dünya’ya indirilmiş olması” söz konusu olamaz. Demir, gezegenimizin oluşum sürecinde zaten vardı. Yani doğumundan itibaren Dünya’da demir hep vardı; sonradan uzaydan indirilmedi. Ayrıca Dünya’nın oluşumu sırasındaki toz ve gaz bulutunun içinde bulunan demir dışındaki birçok element de güneş sistemimiz dışındaki patlamalar sonucu oluşmaktaydı.
Sonuç olarak Kuran’da ”Demiri gökten/uzaydan indirdik” yazıyor olması hiçbir bilimsel bulguyla bağdaştırılamaz. Çünkü, zaten bu bilgilerin dayandığı temel olan bilime göre demir Dünya’ya indirilmemiştir; Dünya’nın ve Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenlerin oluşumundan önce Güneş Sistemi dışındaki büyük patlamalar sonucu oluşmuştur. Patlamalarla ortaya çıkan toz ve gaz bulutları da gezegenimizi oluşturmuştur. Dolayısıyla patlamalarla ortaya çıkan demir için henüz ”indirdik” denebilecek bir Dünya ortada yoktur. Üstelik tüm bunlar sadece demir için değil diğer birçok element için de geçerlidir.
Hadid/25′teki ilgili sözcüğün anlamının ”gökten/uzaydan indirdik” olarak kabul edilmesi bir sorundur. Çünkü bu durumda Kuran’daki diğer ayetlere göre davarların, bıldırcının ve kudret helvasının da uzaydan indirilmiş olması gerekir. Ayrıca mucize iddiacılarının “demirin göklerden indirildiği” yorumunu o dönemin efsaneleri ve inançları bağlamında açıklamak da mümkündür.

CENNET YAPRAKLARI (KURANDA İNCE AYRINTILAR)

KURANDA İNCE AYRINTILAR
CENNET YAPRAKLARI 
"AĞAÇ YAPRAKLARI DEĞİL"

         “Ağaç yaprağı” ve/veya “kitap yaprağı” olarak meşhurlaşmış olan  الورق [varak] sözcüğü; Arap dilbilimcilerinden Cevherî’ye göre, “gümüşlerden yapılma ve develerden meydana gelme mal varlığı”; İbn-i Sîde’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal varlığı”;Râgıb’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır.Ebû Ubeyde’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa‘îd’e göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir. 
Bu açıklamalara göre, âyetteki  
ورق الجنّة [varaku’l-cennet=cennet yaprağı] ifadesi, “insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler” anlamına gelmektedir ki Rabbimiz bunların neler olduğunu başka bir âyette bildirmiştir:

        Kehf/19. ayette ise varak para anlamında kullanılmış.

        Kehf/19.
أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ “içinizden birini şu  paranızla şehre gönderin de”
 
        Âl-i İmrân/14 İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır.

        Âdem ve eşi, Kur’ân’da varaku’l-cennet olarak adlandırılmış olan “iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeyler”e dadanmışlar ve bu tarz süsleri üst üste koyarak [bütün süsleri bir araya toplayarak] üzerlerine almışlardır [yaşamlarının ayrılmaz parçası hâline getirmişlerdir] .