30 Mayıs 2018 Çarşamba

KURANDAN DERS ÇIKARMAK


"Önce sizi görmezden gelirler,sonra size gülerler, sonra mücadele ederler, Sonra siz kazanırsınız."

***
      
Elimize, örneğin, bir ilahiyat veya metafizik kitabı alalım; bundan sonra soralım, bu kitap sayıların niceliği hakkında herhangi bir soyut akıl yürütmesi içeriyor mu? Hayır. 

Hakikat ve varlık hakkında bir tecrübi (kıssa) akıl yürütmeyi ihtiva ediyor mu? Hayır. 
       
O zaman onu ateşe atın gitsin. Zira o kitap safsata ve aldatmacadan başka bir şey içermemektedir.
       Arapça'da bir çok sözün birden fazla anlam taşıması ve değişik lehçelerin bulunması, bir çok kabilede aynı sözün değişik anlamlar ifade etmesi kendilerine Müslüman diyen yorumculara ve tefsircilere demogojik avantaj sağlamaktadır. Bu tür yorumcuların, Kuran'da geçen konularda hemen sığındıkları şey Arap dilinin bu özelliğidir. Hemen karşılarındaki insanın Arapça bilmediğinden, o ifadenin yanlış çevrildiğinden, Kuran'ı anlamak için çok iyi Arapça bilmek gerektiğinden bahsetmeye başlarlar. Onlara göre Kuran'ı sadece kendileri anlayabilir ve diğer insanlar, onlar ne derseler kabul etmek zorundadırlar. Hatta bazıları Arapça bilmezler fakat bunu hiç göz önüne almazlar çünkü onlar için Arapça bilmek, öğretilen ya da kendi deneyimleri ile bulup dört elle sarıldıkları bir şablon cevap demektir. Ama eğer karşılarındaki kimse Arapçayı iyi bilen birisi ise, bu sefer onu, din düşmanlığı, saptırıcılık ve cehaletle suçlarlar. Günümüzdeki televizyon programlarında bunları sık sık görmek mümkündür. Aslında saygın olması gereken etiketler taşırlar fakat saygın ama daha da önemlisi saygılı değildirler. Karşılarındakini dinlemeyi ve cevap vermeyi düşünmezler bile. Sadece karşılarındaki kimseyi konuşturmamaya ve soru sordurmamaya çalışırlar. Buna aldanmamak gerekir ama daha önce dinimizin din yetkilisi veya ruhban sınıfı ya da otoritesi kavramına karşı çıktığı hatta yasaklamış olduğu unutulmamalıdır.


EMİRLER ve NEHİYLER





***
Hakkında konuşulamayanların kutsallığı almış başını gitmiş ise...
Orada, söylenecek söz kalmamıştır,
Söyleyecek sözcü de kalmamıştır,
Sözü dinleyecek kişi de...


***

Araplar atalarının yolunu (sünneti) ve yeni olan şeyler (bid'at) karşı gelmemeyi güvenilir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir.  Çöle seyehate çıkanlar, atalarının daha önceki kervan yollarını takip ederler,  alternatif yol arama gibi bir değişikliğe gitmezler. Bu sebeble eskiye bağlılık, Arap kabile yaşantısının  değişmez bir olgusudur. Malesef bu olgu, İslam düşüncesi gibi bizlere sunulmaktadır. Bu sebeble KURAN; hem böyle geleneğe bağlı araplara, hemde nübüvvet geleneğine sahip Ehli Kitab'a "ATALARINIZIN UYAR BULDUĞU DİNİ TERK EDİN, İNZAL OLUNANA UYUN" demektedir. Değişim tartışmasız bir hakikattir.

*** 



Yayınladıklarımız,  kurandan çıkarımlarımızdır, Doğruluğunu Kurandan teyit ediniz.
 Eğer Kur'an'ı yeniden okumanıza vesile oluyorsa; 
İş tamamdır, bizi görmezden gelin.

***

20 Mayıs 2018 Pazar

MANTIK























Öğrenciler o yılın ders programında yeni bir ders olduğunu farkederler.
Dersin adı Mantıktır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir.
Nihayet, ilk mantık dersi başlar. 

Çocuklardan biri söz hakkı isteyerek:
-Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız ? ricasında bulunur.

Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan talebelerine: 
-mantık dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür.
Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum- der.

-Farzedin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor: Birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde...
Bunlardan hangisinin yıkanması lâzımdır?-

Öğrenciler, hiç tereddüt etmeden:
-Elbette, kirlisi!- diye cevap verirler.

Profesör, tebessüm ederek:
-İşte evlatlarım- der,
-mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu sorar:
Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabiliyor?

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Cami İmamına DİN DERSİ



Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider. 
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. 
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe: 

CEN.NET CAFE 

Cafe işleten delikanlıya:
 
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin? 
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim. 

Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. 
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. 
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. 
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler 
nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de 
buradan çıkamadıklarını düşünür. 

Bir 'fesubhanallah' 
Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve: 

- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine. 

Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur. 

En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden: 

- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar. 

Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir: 

- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün? 

- Buyurun amca, ne soracaktınız? 

- Sen Allah'ı bilir misin? 

Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, 
her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır. 
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak: 

- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca? 

Hayretle sormaktan alamaz kendisini: 

- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın? 

Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir: 

- Bu bilgisayar ile biliyorum amca. 

- Bunlarla mı? Pek anlayamadım. 

- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. 

Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. 

Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, 
mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana. 

Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki: 

'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der. 

Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir: 

- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım? 

- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. 

Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; 
Yani bir anlamda da farzi muhal buranın sahibi benim. 
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. 
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle? 
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz? 
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum. 
İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum. 
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana? 
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? 
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi? 

- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin? 

-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? 

Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti: 

- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. 
Birbirlerine benzemezler. 

Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. 
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. 
Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır. 
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. 
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. 
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi. 

- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun? 

- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda 
kendimi yeterli görmüyorum. 

- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.

- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca: 

Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.

Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, 

O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. 

İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu söylemeli, 
O'nu anlatmalıyım.
 
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu 

O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.

- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! 

Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, 

Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor. 
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de.. 
- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""SALAT"" 
- Eveeet amca, ""SALAT"" anti-virus programlarından birisidir. Kötülüklerden engeller.
Hayat sistemine kurup, günde sabah ve akşam bağlanırız 
Böylece sürekli güncellenir.


KISSALAR ÖĞÜT VERİR, AKLINI KULLANAN NASİBİNİ ALIR.

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

> Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkânına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar.  Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;

> sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.  Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu der  “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

> En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.”
> Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:

> “Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.”  Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

> Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..

> Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: “Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?”
> Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık” diye cevap verir.
> Bilge hoca çok kısa cevap verir:
“Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini
bilen anlar ve o değerini bilenin yanında kıymetlidir.”
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…
 Bizler yaşamımız boyunca, en sevdiklerimizin dahi kıymetini ne yazık ki yaşarken bilemiyoruz.  Yaşamımızda yakınlarımıza, vatanımıza yaptığımız kıymet bilmezliği, Rabbin bizlere rehber diye indirdiği KUR’ANA da yapmıyor muyuz?
Zora düştüğümüzde Allah deyip, Rabbin yardımıyla kurtulduğumuzda, hemen unutmuyor muyuz tüm olanları?  Allah ın kitabına da aynı şekilde vefasız davranmıyor muyuz bizler? Allah Kur’an ın ipine sarılın, sizleri bana ulaştıracak diyor. Bu kitap her konuda sizlere yardım edecek, yol gösterecektir dediğini duymazdan gelip, onu yüksek bir yere asarak, beşerin kitaplarına, sözlerine sarılmıyor muyuz?
Allah ın rehber olsun diye gönderdim dediği kitaba bizler, onu herkes anlayamaz veli insanlar anlar, bu kitapta her şey yoktur, İslam ı öğrenmek için fıkıh kitaplarına bakacaksın demiyor muyuz? Bumudur Rahmanın kitabına verdiğimiz değer ve saygı? Bunları söyleyen bizlerde sonunda, hak ettiğimiz cezayı çekiyoruz.
Bu yaptığımız, anlattığım hikâyedeki mücevherin değerini bilmeyen, insanlara benziyor. Biz elimizdeki pırlantayı, elması sahte taklitleri ile değiştiriyoruz. Bize sunulan mücevherin, sahte olduğunu araştırma gereği bile duymuyoruz, adeta sahte olduğunu öğrenmekten korkarcasına. Elbette sonunda üzüntülerin, acıların, düşmanlıkların içinde boğulup gidiyoruz, ama sebebinin farkında bile değiliz.
Bizler bir gün, kazanıp biriktirdiklerimizi harcamak için, Rabbin huzuruna varacağız. Acaba biriktirdiklerimizin sahte olup olmadığını, şimdiden araştıran var mı? Eğer araştırmayıp birilerine güvenerek biriktiriyorsak, yanlış değerleri biriktirdiğimizin şimdiden bilincinde olmalıyız. Gelin işi erbabına soralım, Kur’an a danışalım, onun çevresinde birleşelim, onun verdiği değerleri biriktirelim. Rabbin huzurunda şaşkın bir şekilde kalmak istemiyorsak, Onun çizdiği yoldan giderek, toplayalım kıymetli hazinemizi.
Rabbim bizler senin kitabının, ne yazık ki gerçek değerini hiç bilemedik. Sözde değer verip, astık yüksek bir yere, saygımızı böyle gösteriyoruz, ne olursun affet bizleri. Senin nurundan uzak kalıp, beşerin kitaplarını baş tacı yaptığımız içinde, toplum olarak birbirimize düşman kesildik adeta. Kardeşkanı dökmekten zevk alır olduk. Ne olursun bizlerin gerçekleri görmesine yardım et. Güneşinin ışığını fark eden, kıymetini değerini bilen KUR’AN SARRAFLARI YAP BİZLERİ.
KISSALAR ÖĞÜT VERİR, AKLINI KULLANAN NASİBİNİ ALIR.

Samirinin Buzağısı ve Kapitalizm

Hz Musa nın hayatı birçok ayette anlatılmıştır. Bu kıssalardan bir çok pratik sonuç çıkartılmamakta. Ancak ne yazık ki bu kıssalar tarihsel bir hikaye olarak anlatılır ve güncellenme ihtiyacı hissedilmez. Kuran kıssaları evrensel donelerdir her döneme yansıması vardır. Biz Samiri Buzağı bölümünü inceleyeceğiz. Samiri kimin neyin temsilcisi Buzağı ne demek neden değerli eşyalardan buzağı yapılmıştır. Buzağı neyi temsil eder. Buzağının ses çıkarması ne demek günümüzde hangi buzağılar hangi sesleri çıkarmaktadır. Kitleler bu sesin arakasından neden böyle gitmektedirler. Olayı tarihsel bir hikaye değil basamak basamak inceleyeceğiz sermaye mal din ilişkisinin bir bölümü olarak bu bölümünü anlamaya çalışacağız.
İsrail oğulları peygamberlerini en çok yoran kavimdi onca ilgi ve alakaya rağmen her seferinde iman ettiğini söyler ama ilk fırsatta imanlarından cayarlardı

2/55- Bir gün de: "Bak, Musa!” demiştiniz. “Allah'ı apaçık görene kadar sana inanmayacağız!" Hemen sizi o şiddetli gürültü sarmıştı. Öylece baka kalmıştınız.

İsrail oğulları Mısırdan çıkarken Mısırlılardan bir şekilde aldıkları değerli madenleri yanlarında bulundurmaktaydı idiler. Buradan sonrasını Kurandan takip edelim

26/52 VE DERKEN,28 Musa'ya: “Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü mutlaka takip edileceksiniz!” diye vahyettik.
26/53 Bu arada Firavun şehirlere münâdîler çıkarıp
26/54 [tebaasına:] “Bu [İsrailoğulları] soysuz, sefil bir topluluk;
26/ 55 fakat kalpleri bize karşı kin ve nefretle dolu;
26/56 çünkü (görüyorlar ki) biz birlik bütünlük içindeyiz ve her türlü tehdit ve tehlikeye karşı hazırlıklıyız;
26/ 57 bunun içindir ki onları bağlar[ın]dan bahçeler[in]den, pınar başlarından çıkarıp attık,
26/58 zenginlikler[in]den, nüfûz ve statülerinden [yoksun bıraktık]!”31 diyerek [onları İsrailoğulları'na karşı harekete geçirdi].
26/59 Olaylar böyle gelişti; fakat [Firavun'un çekip aldığı bütün] bu şeylere [zaman içinde] İsrailoğulları'nın yeniden kavuşmasını sağladık.32
26/60 Ve sonunda [Mısırlılar] gün doğarken onlara yetiştiler;
26/61 İki topluluk birbirinin görüş alanına girdiklerinde Musa'nın yandaşları: “İşte yakalandık!” dediler.
26/62 (Musa “Hayır, asla! Rabbim benimle beraber” dedi, “bana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir!” dedi.

Aslında kırıtik nokta buradadır. Musa Rabbinden o kadar emindir ki ona o kadar güvenmektedir ki bir an bile tereddüt etmeden Rabbine yönelmektedir. Elbette bu kadar iman ve teslimiyetin karşılığı elbette boş kalmayacaktır. Zaten İsrail oğullarının zaafı da bu değil mi idi. Rablerine güvenememeleri idi zaten kendilerine güvenmiyorlardı. İman ahlaki olarak güven kemeli üzerine kurulurdu. Önce Rabbinden emin olmamaları gerekmekte idi.

26/63 Bunun üzerine, Musa'ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi.
26/64 Ve kovalayanları (da) oraya yaklaştırdık. 65 Öyle ki, (sonunda) Musa ve beraberindekileri kurtardık, 66 ama ötekileri sulara gömüverdik.
26/67 Bu [kıssada], şüphesiz, [bütün insanlar için] bir ders vardır; velev ki onlardan çoğu inanmasa da. 68 Ve gerçek şu ki, senin Rabbin, çok acıyan esirgeyen O yüceler yücesidir!
20/80 Ey İsrailoğulları! [Böylece] sizi düşmanınızın elinden kurtardık ve [sonra] Sina Dağı'nın sağ yamacında sizinle bir andlaşma yaptık; ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik; 81 [ve şöyle dedik:] “Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve hoş şeylerden yiyin ama bunda ölçüyü aşmayın; yoksa, gazabıma uğrarsınız; Benim gazabıma uğrayan kimse, bilin ki, gerçekten kendini bütünüyle yıkıma sürükleyen kimsedir!”
0/82 Bununla birlikte, yine unutmayın ki, pişman olup doğru yola dönen, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve bundan sonra da doğru yolda yürüyen kimse için gerçek bağışlayıcı Benim.
20/83 [VE ALLAH Musa'ya:67] “Kavmini geride yalnız bırakacak kadar seni tez canlı kılan nedir, ey Musa?” dedi.
20/84 [Musa:] “Ben Seni hoşnut etmek için, ey Rabbim, Sana varmakta tezlik gösterirken, onlar benim izimde yürüyorlar” dedi.
20/85 [Allah:] “Öyleyse bil ki” dedi, “senin yokluğunda Biz kavmini sınadık; ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.”

Samiri hakkında bir çok bilgi vardır. Bazıları onun Mısır kökenli odlunu veya bir din adamı olduğunu sinsi bir yapıya sahip olduğunu bildirir. Hakkında pek çok ve tutarsız bilgi bulunan samiri çok iyi bir izleyicidir. Dini inceleyip onun içinden kendince açıkları bularak saptırma yollarını fırsat buldukça uygular.

20/86 Bunun üzerine Musa öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavminin yanına döndü [Ve onlara:] “Ey kavmim!” diye çıkıştı, “Rabbiniz size güzel bir söz vermemiş miydi? Peki, bu söz[ün gerçekleşmesi] size çok mu uzak göründü? Yoksa, Rabbinizin gazabına uğramanıza mı karar verildi ki bana verdiğiniz sözden böyle döndünüz?”

20/87 “Sana verdiğimiz sözden biz kendi isteğimizle dönmedik; fakat [Mısır] halkı[nın kirli] zinet yükleriyle yüklüydük; ve bu yüzden onları [ateşe] attık; aynı şekilde Sâmirî de [kendininkini] attı.”

Güya Mısırlılardan aldıkları değerli eşyalardan kurtulmak için böyle bir yola başvurduklarını ifade etmektedirler. Oysa her fırsatta sapkınlığın yolunu aramakta idiler. Şirk bir hastalıktır. Bazıları asla ve asla şirksiz inanmazlar. Allaha teslim olmak gibi bir düşünceyi kabullenmek istemezler. Bilinç altında daima savunma psikozu vardır. Yaşadıkları olaylar bitmek tükenmek bilmez bir hükmetme arzusu olagelmiştir. Ezilmişlik ve hükmedilmişlik içlerinde bilinç altlarında ezme ve hükmetme savunması geliştirmişler ve gelen bütün Rabbani öğretileri ve peygamberleri bu doğrultuda dönüştürmeyi, alçakca da olsa becermişlerdi.

20/88 Fakat sonra, [onların Musa'ya anlattıklarına göre, Sâmirî] onlara [erimiş altından], böğüren bir buzağı heykeli yapıp çıkardı; ve bunun üzerine onlar da [birbirlerine:] “İşte sizin tanrınız da, Musa'nın tanrısı da budur; ne var ki, o [geçmişini] unuttu!” dediler.

İsrail oğulları bitmek tükenmek bilmeyen ve sınırı olmayan isteklerde bulunuyorlardı. Musa as 'dan tapınmak için görebilecekleri bir İlah yani bir put yapmasını istediklerinde, bir heykel ve döküm ustası olan Samiri’nin içinde küfür dolu bir ateş tutuşuvermiştî. Böyle bir istekte bulunan İsrail oğullarına, bu istediklerini verebilecek yegane kişi ebetteki kendisi olmalıydı!. Fakat Musa Aleyhisselam’n yanında bunu nasıl söyleyebilir, böyle bir şeye nasıl cesaret edebilirdi ki!. Dolayısıyla küfür dolu bu arzusunu gizledi, kapkaranlık bir gölge ve iğrenç bir leke gibi gizli tuttu kalbinde!.

Tüm gücünü İsrail oğullarına hakikata çağırmakla geçiren Musa as'ın bir müddet sonra Rabbine münacat için Turu Sina'ya çıkması, küfrünü ve ustalığını göstermek isteyen Samiri için güzel bir fırsat olmuştu. Musa Aleyhisselam kendi yerine Harun Aley-hisselam 'ı bırakmış olsa da, İsrail oğullarının onu yeterince dikkate almadıklarını ve fazlaca dinlemeyeceklerini çok iyi biliyordu. Ancak yine de Harun Aleyhisselam’n engellemesinden endişe ederek, yapacağı işin ilk aşamasında şirk ve küfür dolu bu amacını gizlemeyi tercih etmişti.

Her fısatta sapkınlığını gösteren ve günah isteyen şaşkın ve sapıkların önde gelenleriyle gizlice konuşarak, onlara bu isteklerini yerine getirebileceğini ve yolculukları esnasında yüklendikleri ziynetleri ateşe atmalarını istedi. Normal şartlarda mala ve ziynete çok düşkün olan bu sapıklar, mal sevgisini de aşan bir küfür arzusu ile ziynetlerini ateşe atıverdiler. Bir başka kavime ait olan bu ziynetlerin, Musa Aleyhisselam'dan habersiz olarak bir emanet veya gasp yoluyla yüklenilmiş olması, put amacıya ziynetlerini ateşe atanların dışında kalan İsrail oğularını da rahatsız eden bir durumdu. Bu rahatsızlığı hisseden İsrail oğulları, sapıklıkta önde gidenlerin bu ziynetleri haramdan kurtulmak için ateşe attıklarını zannederek, onlar da haksız yere yüklendikleri ziynetleri ne yapılacağını bilmeksizin ateşe atmaya başladılar. Dolayısıyla İsrail oğullarından bir kısmı haramı inşa etmek İçin ziynetlerini ateşe atarlarken, aynı ziyneti yüklenen diğerleri de bu haramdan kurtulmak için atıyorlardı!.
Öncelikle şu hakikate dikkat etmek gereklidir ki neden zenginlik kaynaklarını hem de gayri meşru şekilde elde edilmiş sermayelerini bir araya getirerek bir buzağı (verimlilik ) yapmaktadırlar. Buzağı yapmaları manidar olduğu gibi. Buzağının (sermayenin ) ses çıkarması etkinlik ve gücünü göstermesi inancın kaynağını yani İsrail oğullarındaki güven duygusunun kaymasına neden olmuştur. Bir hatırlatma! Günümüzde borsanın ve yükselişin sembolüde buzağı ve boğadır. Musa Samiri ye sormuştu.

20/95 [Musa:] “Peki, ya senin amacın neydi, ey Sâmirî?” dedi.
20/96 “Ben onların göremediği bir şeyi gördüm;81 ve bu yüzden, Elçi'nin öğretilerinden bir tutam aldım ve onu fırlatıp attım; içimde bir şey böyle [yapmaya] itti beni.”

Peki ne görmüştü Samiri;
Samiri aslında islamın mesajını iyi anladığı düşüncesindeyiz.
besura = gördü,kavradı, anladı Tevhid düşüncesinin kendilerini nerelere sürekleyeceğini kavradı. Yani olayın sonucunu diğerlerinden önce gördü . Yani somut bir ilah istiyordu? Yani kendilerinin adına hükmedebileceği, zayıf aciz ,bir ilah düşüncesi düşlüyordu. Oysa Musa nın Rabbi her şeye Müdahil olan ve egemenliği asla teslim etmeyen ,Teslim alan Rabb istemiyorlardı. O nun için alternatif olarak en çeldirici olarak insan mal güç ilişkisini gündeme getirerek insanların zafiyetlerini kullandı. Zenginlik potansiyellerini birleştirerek. Bir güce dönüştürdü ve bu güç hayatı düzenleyen bir yaşama modelinin kaynağı oldu. Allahın dinine değil de bu güce ve bu sese yöneldiler. Günümüzde de öyle değimlidir. Rabbimiz bir yaşama biçimi ortaya koymuşken bundan memnun olmayanlar Dünya insanliğina yeni bir tür yaşama biçimi dayatmakta değil midir.Farklı üretim tüketim yaşama biçimi hatta yeme içme giyme kullanma biçimi dayatmıyorlar mı. Dünya insanlığına nasıl yaşayacaklarını belirlemeye çalışmakta değiller mi . İstediği ülkelerde darbe yaptırıp isteğini yönetime getirmekte değil midirler Bu modern buzağılarla medya,sermaye,askeri gücün yanı sıra insanlara moda iletişim şehvet boyutlarından girerek kendilerine çekmekte değil midirler. Arkanızı döndüğünüzde bir çok dostunuzu modern buzağıların etrafında görmekte değil miyiz

Kapitalizm ve fonksiyonları modern buzağıların günümüz versiyonu olduğunu düşünüyoruz. İnsanlara; Allahın hak ve adaletine sırt dönmelerini yaşama biçimi olarak kendine kul olan yaşama biçimi önermektedirler. Malesef bu günde güçlerini birleştirmiş samiriler kitleleri arkasından sürüklemekte mal güç sermaye olarak egemenliğini devam ettirmektedirler. Samiriler birçok kişinin görmediğini görerek 20/96 “Ben onların göremediği bir şeyi gördüm" yeni farklı yaşama biçimi düşünce kazanma biçimi önermektedir ve bu yüzden, Elçi'nin öğretilerinden bir tutam aldım ve onu fırlatıp attım; içimde bir şey böyle itti beni.”Elçilerin hayatı kuşatan ve yaşama şekli öneren bir kısmını alıp attılar. Yani Allahın dinini kendi istekleri doğrultusunda dönüştürmüşlerdi.Yeni yaşama üretim tüketim biçimi önerdiler. Hevaya hitap eden bu yaşama biçimi ne kadar çok müntesip buldu. Evet zenginlik kaynaklarını birleştirmeleri sıradan bir olay değil ve bu sermaye ile bir güç ve cazibe üretmeleri bu günkü kapitalizmin temelleridir. Buzağıların sesi ne kadar çok çıkıyor görüyor musunuz

Put, sanem, vesen, ellerimizle oluşturduklarımız?

Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddi-manevi her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah ve kitabına uymamaya yani isyana sevk eder ise, yerine göre makam, para, kadın veya hoca/Şeyh/peygamber bv.insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de Allaha değil putlara uyma şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütalaa edilebilir:
1-İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.

İslam tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik, İslam’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada Peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.

Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’an-ı Kerim ayetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putları, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” (Saffat, 95-96)  Bu İnsanların iki elleri ile yaptıklar, iki elleri ile yazdıkları kurana eş koşulan kitaplar, -izm ile biten fikir akımları, partiler, güzel evler olabilmektedir. İbrahim Put (sanem veya vesen) demiyor, Dikkat ediniz. !!!

Put, sadece Arapların cahiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif cahiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah'a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah'a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç, taş, maden vs. şeylere ibadete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden tâzimde bulunulmuş ve bulunula gelmektedir?

Putlara Tapınmanın Sebepleri:Kur’an, putlara tapınma sebepleri konusunda şunları sayar:

1- Şefaat düşüncesi ve Allah'a bu aracılarla güya yakın olma arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul etmez ve insanları putperestliği bırakmaları için en keskin ve sert dili kullanır. (Bkz. Zümer, 3, 44; Yunus, 18; İsra, 56-57; Zuhruf, 86; Rum, 13) Günümüzde de Hz. Muhammed putlaştırılarak ondan şefaat beklenmektedir.

2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibadet edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler, Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, salih insanlara vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. (Bkz. Maide, 116; Tevbe, 30, 31; Sebe’, 40; Nuh, 23)

3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah'a şirk koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. Iman edenler ise, en çok Allah’ı severler...” (Bakara, 165) Allah'a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda feda edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilah ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah'a denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebi ve velileri gibi değerli kullarını severken de, bu ayetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir. Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki farkı
bilmek gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.

Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti (Bkz.Ankebut, 61, 63; Zümer, 3) Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Daru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebu Cehil gibi tağutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.

Günümüzdede kelime-i şehadet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tağutun hükmüne rıza gösterdikleri, tağuta itaat ettikleri, sadece Allah'a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böyle de bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tağutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indiî değer yargılarıyla allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.

Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına  kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilan ediyorlar. Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!.. (Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 132-138)
 

Bulunan Sonuç
: İçinde صنامkelimesi geçen 5adet ayet bulunmuştur.
 

وإذ قال إبراهيم لأبيه ءازر أتتخذ أصناماءالهة إني أراك وقومك في ضلال مبين


وجاوزنا ببني إسرائيل البحر فأتوا على قوم يعكفون على أصناملهم قالوا ياموسى اجعل لنا إلها كما لهم ءالهة قال إنكم قومتجهلون


وإذ قال إبراهيم رب اجعل هذا البلد ءامنا واجنبني وبني أن نعبدالأصنام


وتالله لأكيدن أصنامكم بعد أن تولوا مدبرين


قالوا نعبد أصناما فنظل لها عاكفين


 Putperest Arapların ilahları putlar, kutsal taşlar ve diğer tapınma nesneleriyle temsil ediliyorlardı. Kutsal taşlar aynı zamanda sunak olarak hizmet ediyordu. Kurbanların kanı onların üzerine dükülüyor ya da onların üzerine sürülüyordu.
Putperest Arapların tanrıları sadece kaba taş bloklarınca (nusub, çoğulu ensab) temsil edilmez, aynı zaman da az çok yetenek ürünü olan heykeller tarafından da temsil edilirdi. Taş olsun, ahşap olsun ilahi bir heykel için kullanılan genel sözcük sanem (put) idi. Bu maksatla kullanılan diğer kelime vesen idi. Bu kelime aslında sadece taş için kullanılırdı.