18 Aralık 2017 Pazartesi

KURANDAN DERS ÇIKARMAK


"Önce sizi görmezden gelirler,sonra size gülerler, sonra mücadele ederler, Sonra siz kazanırsınız."

***
      
Elimize, örneğin, bir ilahiyat veya metafizik kitabı alalım; bundan sonra soralım, bu kitap sayıların niceliği hakkında herhangi bir soyut akıl yürütmesi içeriyor mu? Hayır. 

Hakikat ve varlık hakkında bir tecrübi (kıssa) akıl yürütmeyi ihtiva ediyor mu? Hayır. 
       
O zaman onu ateşe atın gitsin. Zira o kitap safsata ve aldatmacadan başka bir şey içermemektedir.
       Arapça'da bir çok sözün birden fazla anlam taşıması ve değişik lehçelerin bulunması, bir çok kabilede aynı sözün değişik anlamlar ifade etmesi kendilerine Müslüman diyen yorumculara ve tefsircilere demogojik avantaj sağlamaktadır. Bu tür yorumcuların, Kuran'da geçen konularda hemen sığındıkları şey Arap dilinin bu özelliğidir. Hemen karşılarındaki insanın Arapça bilmediğinden, o ifadenin yanlış çevrildiğinden, Kuran'ı anlamak için çok iyi Arapça bilmek gerektiğinden bahsetmeye başlarlar. Onlara göre Kuran'ı sadece kendileri anlayabilir ve diğer insanlar, onlar ne derseler kabul etmek zorundadırlar. Hatta bazıları Arapça bilmezler fakat bunu hiç göz önüne almazlar çünkü onlar için Arapça bilmek, öğretilen ya da kendi deneyimleri ile bulup dört elle sarıldıkları bir şablon cevap demektir. Ama eğer karşılarındaki kimse Arapçayı iyi bilen birisi ise, bu sefer onu, din düşmanlığı, saptırıcılık ve cehaletle suçlarlar. Günümüzdeki televizyon programlarında bunları sık sık görmek mümkündür. Aslında saygın olması gereken etiketler taşırlar fakat saygın ama daha da önemlisi saygılı değildirler. Karşılarındakini dinlemeyi ve cevap vermeyi düşünmezler bile. Sadece karşılarındaki kimseyi konuşturmamaya ve soru sordurmamaya çalışırlar. Buna aldanmamak gerekir ama daha önce dinimizin din yetkilisi veya ruhban sınıfı ya da otoritesi kavramına karşı çıktığı hatta yasaklamış olduğu unutulmamalıdır.


EMİRLER ve NEHİYLER





***
Hakkında konuşulamayanların kutsallığı almış başını gitmiş ise...
Orada, söylenecek söz kalmamıştır,
Söyleyecek sözcü de kalmamıştır,
Sözü dinleyecek kişi de...


***

Araplar atalarının yolunu (sünneti) ve yeni olan şeyler (bid'at) karşı gelmemeyi güvenilir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir.  Çöle seyehate çıkanlar, atalarının daha önceki kervan yollarını takip ederler,  alternatif yol arama gibi bir değişikliğe gitmezler. Bu sebeble eskiye bağlılık, Arap kabile yaşantısının  değişmez bir olgusudur. Malesef bu olgu, İslam düşüncesi gibi bizlere sunulmaktadır. Bu sebeble KURAN; hem böyle geleneğe bağlı araplara, hemde nübüvvet geleneğine sahip Ehli Kitab'a "ATALARINIZIN UYAR BULDUĞU DİNİ TERK EDİN, İNZAL OLUNANA UYUN" demektedir. Değişim tartışmasız bir hakikattir.

*** 



Yayınladıklarımız,  kurandan çıkarımlarımızdır, Doğruluğunu Kurandan teyit ediniz.
 Eğer Kur'an'ı yeniden okumanıza vesile oluyorsa; 
İş tamamdır, bizi görmezden gelin.

***

İSLAMDA SORGULAMA

"Ben" ve "Biz" Olma Süreci Soru Sormakla Başlar

Kaçımız, inancımızın kaynağı ve o kaynağı nasıl algıladığımız ile ilgili sorular sorma gereği duyuyor? Soru sorma gereği duyanların muhatapları kim? Bu sorularımızı kime, neye, nereye, ve nasıl soruyoruz? Bu sorular neyi/neleri kapsıyor, içeriğinde neler var?

 Şu an görünen halimizle ilgili bir tespitimiz var mıdır varsa bunları nasıl formüle ediyoruz? Mesala, bizi Müslüman kılan ve müslüman olmadığını düşündüğümüz insanlardan bizi ayıran temel özelliklerimiz nelerdir? Bu temel özelliklerimiz, şekilsel, fikirsel, eylemsel nitelikli olanlardan hangisini veya hangilerini içeriyor? Bizi müslüman kılan bu davranış ve anlayışlarımızın, İslam olduğuna dair, algımızın kaynağı nedir?

"Bilmediğin şeyin ardına düşme;çünkü, işitme duyusu, görme duyusu ve kalp, bunların hepsi bundan sorguya çekilecektir!"(17/36) diyen bir kitabın kaynaklık ettiği dine bağlı olduğumuzu iddia eden "bizler"in bu soruları merkeze alarak yeni ve adil bir dünya inşa etmesi mümkün. Yeterki sordukları sorulara doğru cevaplar versinler ve cevaplarının gereğini yerine getirsinler.

Soru soramıyor olmak, aynaya bakamıyor olmak gibi bir şey...Nasıl ki, aynaya bakmayan/bakamayan birisinin, kendi görüntüsü hakkında doğru ve net bir şekilde bir bilgi elde etmesi mümkün değilse, ancak çevresindekilerin veya muhataplarının aktardıkları ile yetinmek durumunda kalıyorsa, kendisi açısından sağlaması yapılmayan algı, anlayış ve bilgiler için de aynı şey olmak durumundadır. Bir sanıdan ibaret olan, kendisinin "yakışıklı veya güzel olduğu" iddiası kendisine değil muhataplarına ait bir değerlendirmeyse (tanımlama ve değerlendirmeler, onları yapanların algı, birikimlerinin bir sonucudur ve gerçekte sadece o kişinin kanaatini yansıtır.) ve gerçeği değil, söyleyenlerin fikrini yansıtıyorsa, bilgi kaynaklarımız, hatta inançlarımız için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Başkalarının kanaatine inananlar, başkalarının inancını yaşarlar. Sorgulaması yapılmamış, aynada bir yansımasını göremediğimiz, algı ve inançlarımız için de benzer önermeleri kurabiliriz. Bu ifadelerimle, başkalarının kurduğu dünyada yaşayıp, onunla böbürlenen yığınları inkar ettiğim, yok saydığım zannedilmesin. İnsanoğlunun büyük çoğunluğunun, kendilerinin kurmadıkları, ancak bir şekilde parçası haline getiridikleri bir dünyada yaşadıklarını ve ona karşı bir aidiyat duygusu taşıdıklarını biliyorum.

Bu bilinçsiz kabul, ısmarlama bir aidiyat, önyargıların ve güç karşısındaki zaafların oluşturduğu teslimiyetle, sadece kendimizi kandırmanın ve kof bir böbürlenmenin ötesinde bir şey yapmış olmayız. Bu başkalarına ait bir dünyada yaşadığımız gerçeğini ortadan kaldırmaz. Gözümüzü kapasak, kulaklarımızı tıkasak, aklımızı tamamen devredışı bıraksak da başkaları, bize, bizi tanıtmaya devam eder. Kabul etmesek de biz de, onların bizi tanımlamalarıyla kendimizi tanımlarız. Bu tanımlar, düşünce ve eylem olarak bir şekilde ortaya çıkar.

Neye, nasıl, ne şekilde, ne kadar inandığımızın bir anlamı ve karşılığı olabilmesi için "inandığımız" dediğimiz şey hakkında bazı sorular sorabilmemiz, algı ve anlayışımızı kendi imkanlarımız ölçüsünde bir gerçeklik ve doğruluk testine tabi tutmamız gerekir. Bulunduğumuz noktadan, sorgusuz sualsiz bir şekilde emin olmak, bir istiğna ve kendini yeterli görme hali olduğu gibi, bu tavır büyük bir cehaletin ve bilgisizliğin de göstergesi sayılmalıdır.

Sorular, yeni soruları ortaya çıkardıkça soruların kiymeti artar. Çünkü her soru beraberinde en az bir cevabı gerekli kılar. O soruya bir cevap veriyor olmak yeni bir sorunun da kapısını açar. Normal şartlarda her soru için meşhur: "kim", "ne" "nerede", "nasıl". "niçin/neden" "ne zaman" soruları sorulsa, hem soruların hem de bu sorulara verilen cevapların sayısı artar ve bu sayede sorgulanan şeyin daha net bir şekilde ortaya konduğu görülür. Bu nedenle ilk soru önemli olmakla birlikte, bu sorunun arkası gelmezse, bu soru, son soru olma dışında fazla bir anlam ifade etmez.

İlk sorunun, son soru olması şuna benzer: Kişi, kendi kendine veya birisi kendisine "inandığın şey ne kadar doğru?" diye bir soru sorsa ve o da, bu soruyu; "Benim içinde bulunduğum yapı, grup, cemaat, part vs çok sağlam, çok dürüst, çok vefalı bir grup. Liderimiz de öyle. Aynı zaman da o, çok alim birisi. Bu nedenle burada bir yanlış olmaz." diye  cevap verse ve bu cevapla yetinse, başka bir soruya imkan tanınmasa işte bu, bir son soru örneği olur. Aynı zamanda bu toplumsal istiğnanının da ilginç bir örneği sayılır.

Muarızlarına, "getirebiliyorsanız, daha iyisini getirin!" diyebilen ve sorgulanmaktan rahatsız olmayan, aksine meydan okuyan bir metnin bağlıları olarak bizlerin, inancımız hakkında soru sormaktan korkar halde bulunmamız veya soruları gereksiz görmemiz neyle ve nasıl izah edilebilir?

İçte ve dışta tüm İslam karşıtlarının, İslamı ve Müslümanları eleştirdiği bir ortamda, Müslümanların, anlayış, hal ve davranışlarını eleştirip, zaaflarını ortaya koymanın sıkıntılı bir durum oluşturduğunu ve pek çok kişiyi rahatsız ettiğini biliyorum. Ancak nerede olduğumuzu anlamak ve önümüzü görmek açısından eleştirel davranmak, fikirlerimizi ve yaptıklarımızı sorgulamak bir zorunluluk olmasının ötesinde, dini bir vecibedir diye de düşünüyorum.
Çünkü Müslümanların düşünce biçimi, içinde bulundukları hal ve davranış, sadece kendilerine zarar vermekle kalmıyor, İslamın yanlış anlaşılmasına, mesajının örtülmesine, hatta mahkum edilmesine neden oluyor. Bugün bunun canlı pek çok örneğini hem kendi ülkemizde, hem de Müslümanların yoğunlukta olduğu diğer coğrafyalarda apaçık  birşekilde yaşayıp görüyoruz. Tüm bu olanlar ve düşünce biçimleri ciddi bir eleştiri ve tashihi hak ediyor.  Ancak bunun, içeriden birisi olarak kırıp dökmeden yapılmasının gerektiğinin de farkındayım.

Örneğin, bugün ülkemizde gücü elinde bulunduran Müslümanlara (Siyasi, ekonomik, büroktatik imkan sahibi kişi ve gurupları kastediyorum.) şöyle bir göz atalım, bunlar ne haldeler bir düşünelim. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir dünyevileşme ve yabancılaşma ile karşı karşıya değil miyiz? İçinde bulunulan hali meşrulaştıracak binbir türlü bahane ve "dini argüman" üretmiyor muyuz?

Bunu kendimiz yapmıyor, yapamıyor olsak bile, yaşayışımıza/anlayışımıza uygun "din adamları", bizim adımıza, bunları ihdas etmiyorlar mu? Biz de bu "alimleri","akedemisyenleri", "medya vaizlerini" yaptıklarımızı meşrulaştırdıkları için istihdam etmiyor muyuz? Sadece ilmine dayanan ve usulüne bağlı olan alimlerimiz nerede? Olanlar parmakla gösterilecek kadar az da olsa mutlaka bir yerlerde vardır. Peki biz, fikirleri hoşumaza gitmediği için onlara, açlığa mahkum etme, zindanlara atma veya taşlama dışında ne verdik, ne yaptık, ne yapıyoruz?

Allah aşkına, inançlarımızdaki hurafelerle yaşantımızdaki modernitenin, israf ve şaşaanın ürkütücü işbirliğini görmüyor muyuz? Ritüellerde ve inanç ile ilgili alanlarda ipe sapa gelmeyen fikirleri savunabiliyor, neredeyse ülemanın hepsinin uydurma ve mevzu olduğu konusunda üzerinde ittifak ettiği rivayetleri, dini argüman/delil/gerekçe olarak kullanırken, üstelik bunu, tam tersini söyleyen pek çok ayet ve sahih hadis varken ve aklı, metodolojik olmayı ve bilimselliği aşağılayarak, dışlayarak hatta yok sayarak yapabiliyosak... Ancak konu günlük yaşama, dünyalıklara, siyasete, bürokrasiye, ekonomiye, çalışma hayatına gelince nasıl da "mantıklı" "global", "gerçekçi", "tutarlı" ve "bilimsel" oluyoruz. Hayatın şartlarından, piyasa kurallarından, uluslararası ilişkilerden, ayetlerden, hadislarden dem vuruyor, "akıl, bilim ve gerçeklik bunu gerektiriyor" diyoruz.

Emrimizde çalıştırdıklarımıza, asgari ücretin bile altında bir ücret öderken, üstelik çok zaman bunların sağlık güvencelerini bile vermeyip, bunların sırtından hırsızlık yaparken, devlete başka hile, çalışana başka hile kurarken, bayramlarda, seyranlarda,  bunlara verdiğimiz bir kaç kırıntıyı, birkaç kuruşu, infak ve sadaka diye gösterip, bunların hem günahlarımıza keffaret olmasına hem de reklamımızı yapmasını isteriz. Ayrıca bunlarla müslümanlığımızı kurtarmaya ve toplumdaki meşruiyetimizi pekiştirmeye çalışırız. Ancak biz özel hayatımızda hertürlü lüksü ve şatafatı en uç noktalarda yaşamaya devam ederiz.

İmkan sahiplerimizin hayatında dünyalık yığma, sahip olma ve tüketme yarışı, yatlar, katlar, pahalı otomobiller gırla giderken, sosyetik tatiller, halktan uzak, elit ve seçkinlerle(!) iç içe özel güvenlikli ve korunaklı konaklarda, villalarda, rezidans apartmanlarda sürdürülen müslümanca bir yaşam (!) içinde ömürler telef olup gider.

Sorabilir miyim, böyle bir Müslüman nasıl bir Allah anlayışına sahiptir? Nasıl bir Allah'a inanır? İnandığı Allah'ın adalet ve zulüm karşıtlığındaki yeri nedir? Bu karşıtlıkta hangi taraftadır? Allah, bu günde ve din gününde ne yapar? Bu Allah'ın, dünyaya ve insana dair bir hesabı kitabı yok mudur? Namaz, oruç, hacc, kurban gibi bazı dini ritüeller yerine getirilince (gerçi modernite arttıkça bu ritüellerden de onları muaf kılacak yeni yorumlar duymuyor da değiliz.) Allah'a ait sorumluluklar bitiyor mu? Sorabilir miyim, böyle bir din ve Allah anlayışının kaynağı nedir? Bunlara böyle bir din algısını, hangi Allah, hangi din vaz ediyor?

Cinlerden, perilerden, sihir ve büyüden, keramet ve mucizeden geçilmeyen, adaleti, hak ve hukuku, emeği, alın terini önemsemeyen bir din algısının kaynağı, Kur'an ve kendisinde, kendisine inanalar için güzel örnekler bulunan Resulullah Muhammed olabilr mi? Her paragrafı, sorgulama, akletme, adalet, hak, hukuk, özgürlük, ahlak, paylaşma, vefa, emeğe saygı, hesap verme ve sorumluluk üzerine kurulu olan, israfı, kendini beğenmişliği, cimriliği, tembelliği, asalaklığı, zulmu ve zalimi lanetleyen bir metin, bir İlahi Kelam nasıl böyle bir din algısı ve anlayışın kaynağı ve dayanağı olabilir?

Ve nasıl, bu İlahi Kelamın kalbine/zihnine ilka edildiği adaletin, rahmetin, sabrın, mütevaziliğin, hakka adanmışlığın sembolü olan bu şerefli insandan böyle bir din algısı neşet edebilir? Ve bu anlayıştaki insanlar hangi cüretle, bu ilahi kelamın ve onun taşıyıcısı ve ilk uygulayıcısının adını kullanarak anladıklarını ve yaşadıklarını meşrulaştırabildiklerini iddia edebilirler?

En önemlisi de dini bildiği, Kur'an ve sünneti anladığı var sayılan ülema ile aklı selim ve adalet sahibi Müslümanlar bu tavır karşısında nasıl sessiz kalabiliyorlar. Egemenlerin verdiği üçbeş kuruş ve birkaç kırıntı onları bu sessizliğe mahkum etmediyse, bu suskunluğun sebebi nedir? Kendi evinin içini, evinin önünü temizlemeyenin, pislikten kirlilikten şikayet etmeye hakkı olabilir mi?

Kimse gocunmasın, İslam algımızın kaynağı nedir, ne kadar İslamidir? sorusunun cevabını vermeden, kendimiz olamayacağımız gibi kendi dünyamızı da inşa edemeyiz.


ATALAR DİNİ ESKİDE Mİ KALDI

Kur'an'da ilahi mesaja karşı insanların gösterdiği olumlu ve olumsuz tepkiler, çeşitli zamanlarda, çeşitli peygamberlerin/elçilerin şahsında örneklerle anlatılmaktadır. Kur'an-ı katı/donuk bir fıkıh kitabı gibi algılamayan kafalar, onun her çağdaki yaşanan sosyal hayatın dinamik bir portresini çizdiğini görecek, diğer kıssalar gibi bu konudaki anlatımlarından da halen yaşadığı hayat için canlı ibret tabloları çıkarabilecektir. Aslında insanların vahye karşı olumlu ve olumsuz grupta toplayabileceğimiz çok çeşitli tepkilerinde hep ortak tavırların ön plana çıktığını Kur'an bize göstermektedir. Olumlu grupta toplayacağımız tepkiler "işittik itaat ettik..." biçiminde vahyi onaylama ve ona teslim olma noktasında toplanarak (buna misak denir), bu seçime uygun hayat tarzıyla devam etmektedir. Olumsuz gruptaki tepkiler ise; çeşitli zamanlara, çeşitli toplumlara veya fertlere göre değişen özellikler gösteriyorsa da (yalanlama, alay, saptırma, duymazlıktan gelme, ret vb.) bunlar sebep değil birer sonuçtur. Olumsuz tepkilerin asıl sebeplerinin evrensel özellikler taşıdığım Kur'an bize değişik toplumlardan verdiği örneklerle göstermektedir.

Kur'an, Allah'tan mesaj getiren elçilere insanların çoğunlukla atalarının dinini ön plana çıkararak karşı çıktıklarını vurgular. Birkaç örnek:

-Hz. 
Nuh kavmine "...Allah'a kulluk edin O'ndan başka ilahımız yoktur... (23/23)" dediği zaman: "kavminin içinden ileri gelen inkarcı bir grup: Bu da sizin gibi insandan başka bir şey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz ilk atalarımızdan
 böyle bir şey işitmedik.(23/24)" dediler.

-Ad kavmine de kardeşleri 
Hud (as) gönderildi ve aynı mesajı ilettiğinde (7/65): kavmi ona "Dediler ki: Ya! demek sen tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını
 bırakalım diye mi bize geldin?... (7/70)" şeklinde karşılık verdiler.

-Semud kavmine de kardeşleri Salih (as) aynı mesajı ilettiğinde (11/61): "Dediler ki: 'Ey Salih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen bir kişi idin, şimdi 
atalarımızın taptıklarına tapmaktan
 bizi men mi ediyorsun?.... (l 1/62)" diye cevap verdiler.

-Medyen'e de kardeşleri 
Şuayb (as) gönderilip aynı mesajı onlara iletti. (11/84) Kavminin cevabı ise: "Ey Şuayb, dediler, senin salat’ın mı babalarımızın taptığı şeylerden
, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Çünkü sen yumuşak huylu ve akıllısın! (l 1/87)" oldu.

-Hz. 
ibrahim
 babasına ve kavmine; "neye tapıyorsunuz? (26/70, 21/52)" diye sorduğunda:

"
Babalarımızı onlara tapar bulduk. (21/53)" ve "babalarımızın böyle yaptıklarını gördük...
 (26/74)" diye kendilerini savunmuşlardır.

-
Musa (as) ve kardeşi Harun
 (as) açık ayetlerle birlikte Fir'avn ve adamlarına gönderildi. (10/75) Onların cevabı ise:

"Sen bizi, babalarımızı üzerinde bulunduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük yalnız ikinizde kalsın diye mi bize geldin?... (10/78)", "...
îlk atalarımız
 arasında böyle bir şey işitmedik. (28/36)" şeklinde olmuştur.

-
Yusuf (as) zindandaki arkadaşlarına inançlarının yanlışlığını; "siz O'nu bırakıp ancak sizin ve atalarınızın taktığı
 birtakım isimlere tapıyorsunuz.. (12/40)" şeklinde izah etmiştir.

-Özelde Mekke müşriklerine ve tüm çağdaşlarına genelde bütün çağlara ve insanlara hitap eden Hz. Muhammed (a.s.) de bu "değişmeyen tepki" den payını almıştır. "Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: 'Bu, 
sizi babalarınızın taptığından 
çevirmek isteyen bir adamdan başka bir şey değildir..." (34/43)

Atacılığın, kabilecilik ve soyuyla övünmenin, örf adet ve geleneklere sıkı sıkıya bağlılığın timsali diyebileceğimiz Mekkeli müşrikler Resul'ün getirdiği vahye şiddetle karşı çıkmışlardır. "Çünkü onlar 
atalarını sapıklıkta
 buldular. Kendileri de onların izlerinde koşturuyorlar. (37/69-70)" Müşriklere atalarından kalan saçma sapan örf ve adetleri din yerine koymayı, üstelik bunları Allah'a isnat ettirmeyi bırakın.
(5/103)

"Allah'ın indirdiğine ve Resul'e gelin! dense babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter! derler. Babaları hiçbir şey bilmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı? (5/104, 2/170, 31/21)" Müşriklerin mesaja karşı çıkarken gösterdikleri tepkilerde dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta vardır: Onlar doğrudan Allah'ı inkar etmek yerine, "
bir kötülük yaptıkları zaman: babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize böyle emretti.
.. (7/28)" şeklinde davranışlarım savunuyorlardı. Kur'an bu savunmaya; "...Allah kötülüğü emretmez..." (7/28) şeklinde karşı çıkarak; "... Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? (7/28)" diyerek onlara bu konudaki delillerini soruyordu. Müşrikler atalarım o derece ön plana çıkarmaya çalışmışlardır ki; işi: "...doğru iseniz babalarımızı getirin... (45/25)" demeye kadar vardırarak atalarının diriltilerek getirilmesini talep etmişlerdir. Allah bu inatçılık karşısında Resulüne bunun "değişmeyen bir tepki biçimi" olduğunu hatırlatmıştır:

"Şunların taptıklarından hiç kuşkun olmasın. Onlar da önceden atalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların da paylarını eksiksiz vereceğiz, (l 1/109)"

Yüce Allah atacılığın değişmez ve evrensel bir tepki biçimi olduğunu şöyle vurgulamaktadır: "işte böyle, senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek mutlaka onun varlıklıları: biz babalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de izlerine uyarız dediler. Ben size atalarınızın üzerinde bulunduğundan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı? dedi. Dediler ki: doğrusu biz seninle gönderileni tanımıyoruz. (43/23,24)" Bütün peygamberlerin karşılaştığı tepki aynı idi: "...Siz bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi atalarımızın taptığından çevirmek istiyorsunuz. O halde bize açık bir delil getirin! dediler. (14/10)"
Atacılığın günümüz toplumunda da pek fazla bir değişiklik göstermeden önemini koruduğu bir gerçektir. Konu, Kur'an'da görüldüğü gibi geçmiş toplumların yaşayan dinlerinin dindarları ile vahye tabi olan Resul ve beraberindekiler arasında nasıl hararetle tartışılıyorsa; bugün de toplumun atalardan tevarüs eden dininin dindarları ile vahye tabi olanlar arasında tartışma aynı hızla devam etmektedir. Toplumumuzda îslam olduğu söylenen bir din ve kendilerine Müslümanım diyen insanlar vardır. Yaşadıkları dinin Allah'ın dini olduğunu iddia etmekle kalmaz, Resul'ün izinden gittiklerini ifade ederek kendilerince durumlarını haklı göstermeye çalışırlar.

Oysa bütün davranışlarında vahyi değil atalarım ön plana çıkarırlar.

 Allah'ın vahyi apaçık ortada olduğu halde yaşadıkları dini sorgulama gereği bile duymazlar. Çünkü bu işi kendileri adına kendilerinden öncekiler fazlasıyla yapmıştır. Vahye ters düştükleri noktalar kendilerine hatırlatıldığı zaman daha önce yaşamış alimleri ve onların eserlerini vahyin karşısına dikerek kendilerini savunmaya ve haklı göstermeye çalışırlar.

          Atacılık vahy karşısında nasıl değişmez evrensel bir tavırsa, her çağda ve her coğrafyada vahyin yaşayan dinamiğine sarılmak ta müminlerin bir tavrıdır. Çünkü: "Bu (Kur'an) insanlara (kurtuluş yollarını gösteren) delillerdir; kesin olarak inananlara kılavuz ve rahmettir. (45/20)"
 Atacılık Kur'an'ın onaylamadığı bir davranış biçimi olarak insanları hiçbir zaman kurtuluşa götürmeyecektir.

          Sonuçta kısaca belirtmemiz gerekirse; ortalama zekaya sahip (akleden) her insanın Allah'ın vahyini anlayabileceğine ve onun kendisini mutlaka doğru yola ulaştıracağına samimiyetle inanan ve bu yolda cehd gösterenlerin Allah'ın va'dine ulaşacağı kesindir.

MİSAK'ın TERK EDİLİŞİ



Ali İmran Suresi-187 ayette misakı önemsememe kelimesi (nebeze) نبذ  anlam olarak; bir işi terk etme, suyunu çıkartma, ihmal etme, elinden çıkartma, bozuşup ayırma, köşeye çekilme  anlamlarına gelir. Ne tam terk etmek nede tam olarak uymak anlamında.

Allah ile yapılan misakı  bozma  kelime olarak (negaza) نقضِ parçalamak , bozmak, enkaza çevirmek (Enkaz Arapçadan dilimize geçti.)

NİSÂ SÛRESİ 155 : Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini inkar etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkarları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.

BAKARA SÛRESİ27 - Onlar, Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

MAİDE SURESİ 13. İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.

NAHL SÛRESİ 92. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, güçlükle ipliğini iyice eğirip büktükten sonra,  çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır.

 نقضِ kelimesi, misakı bozmanın misali olarak sağlam bir şekilde ipi eğirip büken kadının bu sağlam yapıyı  tekrar bozması olarak örneklemede kullanılmış.
 َنكاث anlamı : ipi ağır ağır çözmek, bir işi bırakıp diğerine yönelmek.
غزل  anlamı : ip bağlamak, eğirmek

RA'D SÛRESİ 25. Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.

 Ayrıca  نقضِ kelimesi Rad Suresi 20 ayette de kullanılmıştır. Bu ayette misakın bozmayanların özellik ve mükafatları anlatılmaktadır.

MİSAK NEDİR? Neyi İŞİTİYOR ve Neye İTAAT ediyoruz.

Dünyada yaratılan  her İnsan/Adem, kendi iradesi dışında hayat bulmaktadır. Fakat bu iradesizlik, her yaratılmışa egemen olan, bütün eşyanın bilgisini tümüyle elinde bulunduran tek bir İlah’ın, bir Yaratıcı’ nın iradesine kalmıştır.

Her şeyden önce yedi kat gök ve yerin mantıklı bağlarla örülmesi bir rastlantı eseri olamaz. Hem bir rastlantının var olabilmesi için bile, madde olarak tanımladığımız yapının önceden beri var olması gerekir. Allah’ı yaratıcı kabul etmeyen kişiler yada bir ilahı kabul edip, O’nun gerçek niteliklerini araştırma merakı duymayanlar, bu umursamaz davranışları ile ne kadar mantık ve ilim dışı olduklarınıda ortaya koyduklarının farkında değildir.

         Eğer Allah varsa, acaba kendi yarattığı varlıkları bir başlarına koyup göklerde mi yaşamaktadır? Yoksa her şeyi sonsuz iradesiyle çekip çevirmekte midir? Bu sorunun üzerinde düşünmek ve bir yanıt vermek, O Yaratıcı Güç’e kulluk anlamında yönelip yönelmememiz gerektiğini açığa kavuşturacaktır.

       Eğer Allah varsa ve bizi gözetliyorsa, bizim birtakım eylemlerde bulunmamızıda bekliyor demektir. İşte bu eylemler, en az bir ilaha inanan kişilerin tapma/emrine uyma adını verdiği eylem biçimidir. En az bir tanrının varlığını kabul etmek, her şeye egemen tek bir ilahı/ALLAH’ıhakkı ile takdir etmek için atılan bir adımdır.(Bkn. Enam 91) Her insan son adım olan tek ilaha boyun eğerek, yani son aşamayı daha en başında yaşayarak dünyaya gelir. Fakat yetiştiği/etkisinde olduğu çevrenin durumuna bağlı olarak zamanla tek ilahın gerçekliği, o insanlığın bilincinde körelerek çoktanrıcılığa adım atar. Toplumsal kabuller bu adımın asıl gücünü oluşturur. Zira çoktanrıcılık/şirk sistemi insanların iradesine bağlı bir kavramdır. Yani biz insanları şirke iten şey, insanlık iradesidir. Atalarının dini üzere olan insan, eğer kendisine bir Elçi/Kitap gelip, tek olan Allah’ı tanıtmamış ise doğal olarak, bu inancın yerini birçok ilahlaştırılmışa bırakacaktır. Bu ilahlaştırılmışlara örnek olarak din adamları, zenginler, zalim yöneticiler, ataların görüşleri, doğal olayları/melekler gösterilebilir. O nedenle insanların, kulaktan dolma ve yeterince sorgulanmamış bilgiler, ki  bu bilgiler doğru bile olsa, Allah katında bir değer taşımaz.

         İnsan zihninin ürettiği inançlara ve bu inançların nesilden nesile aktarılmasına karışılmaması gerekseydi; yeni yeni habercilerin/nebilerin görevlendirilmesinin bir anlamı kalmazdı. Nebilik kavramı yeni vahiyler almayı, elçilik kavramı ise alınan vahiyleri tebliğ etmeyi kapsar. Rasule düşen görev sadece vahyi tebliğ etmektir. (Bkn. Teğabün 12, Nur 54, Ankebut 18, Maide 92)  Hz. Muhammed (selam üzerine olsun) Allah’dan vahy aldığı için nebi, aldığı vahyi bize ilettiği için de rasuldür. Allahtan gelen vahy bize bildirdiği için, bir beşer olan Nebi rasul olup, Kuran bu bağlamda Allah’ın elçisidir. Kısacası rasul aramızdadır. (Bkn. Ali İmran 101)

Eğer bir Allah varsa ve o Allah birtakım elçiyle hükümlerini bildiriyorsa, bizi bir şeylerden sorumlu kılıyor anlamını çıkarmak zorundayız. Her sorumluluk ise sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Bu sorumluluk gereğince, hayatı Allah tarafından Cennet karşılığında satın bir inananın hayatı, bir ticarettir. Bu ticareti erdemli biçimde yapanlar, vadi gerçek olan Cennet’e kavuşacak olanlardır. Yaşamlarını, rabbimizin sorumlu tuttuğu Kurandan çek etmeyip, duyarsızca geleneğe uyarak ve “alimlerimiz bilir” diyerek onları terbiyeci edinen ve vahye kulak tıkayan  sorumsuz kişiler ise Cehenneme atılarak karşılık göreceklerdir. Yüce Yaratıcı, bizi hükümleri ile bağladığı sisteme İSLAM adını vermekte ve bizlerden MİSAK almaktadır. Kısacası Allah, “işittik ve itaat ettik” sözü ile bizleri İslam’a bağlamaktadır. Böyle bir bağlamda, İslami hayata müdahale eden her güç unsuru, aslında İslam’ın dışladığı/kovduğu ŞEYTAN olarak temsil ettirilir ve bu unsur, İslam sistemini insanların yaşamından uzaklaştıran bir vesile olmaktadır.

Maide.-7 : Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve “işittik, itaat ettik” dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığısağlam sözü(MİSAK) hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah göğüslerin özünü  hakkıyla bilendir.

Neyi İŞİTİYOR ve Neye İTAAT ediyoruz.

 Bir müslüman’ın kulaklarına dolan bilgiler işittikleridir/okunanlardır. Bu işitme, hayat okuması ve o hayatta itaat edeceği emir ve yasaklardır. Allah’ın bizi bağladığı yegane unsur, kovulmuş şeytandan uzak tutulan kuran ayetleridir. Zira o ayetlerin kelimelerini değiştirecek yoktur.(Bkn. Kehf 27) Ayrıca bu ayetleri okuma/öğrenme işi yapılırken, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınılması germektedir.(Bkn. Nahl 98) Çünkü her nebinin yolunda Mücrimler vardır. (Bkn. Furkan 31) Kuran anlaşılırken, bilinen ve bilinmeyen bir çok unsur, hayatı vahy anlayışından çıkarmak için uğraşacaktır. Şeytani telkinlerden uzak bir okumanın yapılması şarttır. Çünkü işittiklerimiz önemlidir.

   Misak kelimesinin kökü, V-S-G (وثق)  kelimesidir. Kuranda bir çok yerinde ve farklı kelime türevlerinde kullanılmaktadır.  Kök  anlamı olarak bağlamak manasındadır. (Bkn. Maide7, Fecr 26; “onun bağladığı gibi”).
Misak(ميثَاقِ) ve Mevsıg (مَوْثِقً), Sağlam söz almak, bağlanılmak, yapışmak, tutunmakanlamındadır. Arap dilinde herhangi bir süre ve şart belirtilmek sizin yapılan koşulsuz anlaşmaya  misak, bir şart ve süre belirtilen koşullu anlaşmaya ise mevsıg/mevsiga denir. (Mevsıg içinBkn. Yusuf 66 - 80)

Koşulsuz yapılan Misak Çeşitleri Kuranda, üç şekilde karşımıza çıkmaktadır.

- İki Kavim arası anlaşma:(Bkn. Nisa90 ve 92, Enfal 72),- Evlilik akti: (Bkn. Nisa 21),-Allah’a verilen Kitaba uyma sözü : (Bkn. Maide12-14, Al-i İmran 81- 187, Ahzap 7, İsâ 154, Bakara 63-70-93)

  Nebilerden, İsrail oğullarında, kendilerine Nasrani diyenlerden ve Bizlerden, kısacası kendilerine kitap verilmiş olan bütün beşerden Rabbimiz,  Kendi sistemine/İslam’a bağlamak için misak almıştır.Kuran ayetlerini “işitip itaat ettik”diye alınan misak, kitaba uymadığımız takdirde bozulacak ve bir enkaza dönüşecektir.(Misakı enkaza çevirme (نقض) için Bkn: Nisa 155, Bakara 27, Rad 20-25, Maide 13), Misakın bozulma örneği, ipliğini sağlamca eğirip geri çözen (نقض), bir kadın gibi (bkn. Nahl 92) misakımız da kurandan uzaklaşma ile, sağlam bir yapıdan zamanla bozulup çözülen bir hal alacaktır. (Misakın çözülmesi,(نبذ): Ali İmran 187, Bakara 100-101, Enfal 58) Bu çözülmenin hayata yansıması “işittik ve karşı geldik”olacaktır. Zira verilen sözü pekiştirdikten sonra bozanlar için rabbimiz lanet etmektedir. (bkn: Rad 25). İşitip de karşı gelen bir kavmin örneği de bir çok surelerde işlenen İsrailoğullarıdır.(bkn. Bakara 93)

   Bir Müslüman olarak bizler, inzal edilen Kitap ayetlerini işitip; o ayetlere itaat edeceğimize dair söz vermiş durumdayız. Bu sözü alınan Kitapdan,  Hz. Muhammed(selam üzerine olsun) ve bizler hesaba çekileceğiz. (Bkn. Zuhruf 44) Bizi bağlayan yegane kitap Kurandır. Kitap dışı şeytani telkinler bizleri bağlamamaktadır.   

 Alınan Misak üzere “İslam’ı yaşamayı alıkoymaya çalışan her anlayış, İslam’ın düşmanıdır. Yani Şeytandır” saptamasını yapmalıyız. Bu bağlamda İnsanların bir nefis muhasebesi yapması ve “Ben İslam’ın neresindeyim?” sorusunu kendilerine sormaları gerekmektedir. Atalarını uyar buldukları kitapları bırakıp, misak sözü alınan inzal edilmiş kitaba, şirk koşmadan İman etmeleri gerekmektedir. Durumun ciddiyetinin Farkında mısınız?

         Gelin din adamları ile cemaat arasında sıkışıp kalmaktansa İslam’ı gerçek nitelikleriyle tanımaya ve onu yeryüzünde kötülükten alıkoyup iyiliği emretmenin kaynağı konumuna yüceltmeye çaba gösterelim! İnanan kullara her şeyin sahibi ve eğiticisi olan Rab tarafından emredilen temel hukuki ilke budur: Kötülükten alıkoymakve iyiliğiemretmek.

          Artık kendi toplumumuzu ve soyumuzu gereksiz yere yücelten uyuşturucu tavırlardan ve anlamı açık olmayan  kavramlardan uzak durarak, yaratılış nedenimizin farkına varalım ve tüm yüreğimizle “İşittik, İtaat ettik!” diyelim ve Allahın bizden almış olduğu MİSAK’a bağlı kalalım.

ORGANİZE DİN SANAYİİ


Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta(sa-na-a) oldukları şey ne kötüdür! Mâide / 63

Sa-na-a(صنع): Fiili Nuh’un(Hud/37) gemi yapmasında kullanılır. Din adamlarının Sanayileşme gibi din sınıfı oluşturmaları yaptıkları ne kötüdür.

 Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" denince: "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler. Ya şeytan, babalarını alevli ateşin azabına çağırmışsaLokman / 21

 Onlara: «Allah'in indirdigine uyun» denilince, «Hayir, atalarimizi yapar buldugumuz seye uyariz» derler; ya atalari bir sey akledemeyen ve dogru olmayan kimseler idiyseler? Bakara – 170

 “Allah katında din, İslam’dır.. ” Alimran-19 

Allah’tan başka ilah yoktur. İslam’dan başka “din” yoktur.
Diğer inanç sistemlerine “din” demek doğru değildir. Çünkü bunlar “ilahi” değildir veya ilahilik vasıflarını kaybetmişlerdir..
Hıristiyanlık dini, Yahudilik dini, çok tanrılı dinler gibi tanımlamalar yanlıştır.
Hıristiyanlık, Yahudilik gibi tanımlamalar beşeridir. İçinde beşeri unsurlar barındıran ve adını beşerlerin koyduğu inanç sistemlerine “din” denemez.... 

Hüküm yalnız Allah’ın’dır.. ” (Enam-57 Yusuf-40)


Dinde hüküm koyma yetkisi sadece Allah’a aittir.
Kapsam ve içeriğini Yüce Allah’ın belirlediği; kurucusu, koyucusu, kaynağı, sahibi Yüce Allah olan kapsamına hiçbir beşeri mudahalenin söz konusu olmadığı, ilahi özelliği tartışılmaz olan “din” sadece İslam’dır.. İslam: Son ilahi vahiy olan Kur’an’ Kerim ile; son peygamber Hz. Muhammed rasullüğünde tüm alemlere uyarı, müjde ve rehber olarak tebliğ edilen dindir..
Kapsam ve içeriğinde beşeri unsurların; kişi ve kurumların en küçük ölçüde bile olsa müdahalesi olan inanç sistemleri ilahi” olma dolayısıyla “din” olma iddiasında olamazlar..
Kapsam ve içeriğinde beşeri unsurların; kişi ve kurumların en küçük ölçüde bile olsa müdahalesi olan Kitap’ların “ilahi” olma iddiası olamaz..
İçine beşeri unsurların müdahalesi olduğu içindir ki, günümüzde bilinen Tevrat ve İncil “İlahi” olma vasıflarını kaybetmişlerdir..
Dejenere edilen, eklemeler, eksiltmeler yapılan, arzu edilen şekle göre biçimlendirilen adeta genetikleriyle oynanan din, İlahi olma vasfını dolayısıyla din olma vasfını kaybeder..
Bu anlamda İlahi olma vasfını koruyan tek Kitap, Kur’an’ı Kerim’dir. Tek din İslam’dır.. Hadisler ilahi bir kitap değildir.
 

Kur’an’ı Kerim Yüce Allah’ın koruması altındadır. Enam-115

Dolayısıyla İslam dini de Allah’ın koruması altındır. Kur’an tahrif edilip, değiştirilemeyecektir. İslam’ın hükümleri Arapça hali ile Allah’ın ilk vahiy ettiği şekilde hep varolacaktır..
Ancak, hep varolacak bir şey daha vardır.
Dünyevi çıkarları için ilahi dinimizi istismar ve samimi inançlarımızı suistimal etmeye çalışacak haysiyetsiz, riyakarlar.. Bunlar Şeytan ile beraber doğru yolun tam ortasına oturacaklardır.
 

İslam tarihi boyunca Hz. İbrahim’den, belki daha önceki dönemlerden günümüze kadar dine en büyük zararları verenler, inkarcılar veya farklı inanç mensupları değil; bizzat dinin mensupları olmuşlardır. Daha doğrusu bunlar: Kendilerini dinin mensubu gibi hatta dinin yetkilisi gibi gösteren, dinin ilahi, orijinal yapısını çıkarlarına uygun şekilde bozarak, değiştirerek adeta yeni bir din-inanç anlayışı oluşturan ve kendilerini “din adamı” veya “ruhban sınıfı” olarak adlandıran, mürşit görünümlü “Allah ile aldatan” kişiliksizlerdir...
 

Yüce Yaratan İslam ümmetinin bir ve bütün olmasını istemesine rağmen bunlar ümmeti parsellere böler, parçalarlar, mezhepleştirirler.
Yaratan, aklı, bilimi, gelişimi, dinamizmi işaret eder; bunlar stabil olmayı yani eskiyi muhafaza etmeyi(Muhafazakar), geçmiş asırların beşeri yorumlarına takılıp sabit kalmayı, mutahassıplığı, taassubu çıkarlarına uygun görürler. Yüce Yaratan, “Ben nimetimi-Kur’an’ı tamamladım” der, “O’ nda herhangi bir şeyi ne eksik bıraktım ne fazla yaptım” der. “DİN ADAMI” sıfatlı kişiliksizler, yoooo sadece Kur’an okuyarak dini öğrenemezsiniz, yaşayamazsınız, dini öğrenmek, yaşamak isteyen, kul kitaplarını; uydurmalarla yazılan hadis kitaplarını, belli dönemde yaşayan bir topluma hitap eden fıkıh kurallarını, konsul-icma kararlarını, hint kültürünün kopyası olan tasavvuf kabülleri okunmalı bilinmelidir derler. Kutsal üçlemeyi isterler: KİTAP-HADİS-İCMA
 

Yüce yaratan’ın ilk emri: Kendisinin vahiy ettiği ve yarattığı ayetlerin “oku”nmasıdır. “DİN ADAMI” sıfatlı riyaraklar ise Kur’an okunmasın anlaşılmasın ve kendi saltanatları devam ettsin diye Kur’an’ın tercümesine ve meal okunmasına yani din esaslarının tek ve kaynağından öğrenilmesine  ve okunulduğu gibi yaşanmasıan karşı çıkarlar.. Müritlerini-kurbanlarını okumayan, cahil, bilgi, ilim sahibi olmayan, soru sormayan ve sorgulamayanlar arasından seçerler. Kur’an okuyan, İslam’ın esaslarını bilen kişi zaten bunların kurbanı olmaz. Zira kuran din adamı sınıfını yere, dini tahrif ettiklerini, firavun gibi sistem ve devletin köpeği(bizzat ayette dilini sarkıtan köpek) olmakla suçlar. Köpeklerde verilen emri yerine getirir.
Allah’ın dinini ve dindarların samimi inançlarını istismar eden tıpkı bir sanayi(tesneu) kolu bu “SINIF” Allah’ın Kitap’ını ve dinini bozamayacağını bilir. Bile bile kendince çok cazip dünyevi maddi manevi menfaatler için dini ve dindarları her türlü gayri ahlaki-insani yolu deneyerek suistimal eder.
Allah’ın dini İslam’ın hükümleri yerine; kendi çıkarlarına uygun kuralları, kabülleri, uydurmaları monte etmek, hakim kılmak için çaba harcarlar. Bunun dindeki adı şirktir. Bu yaptıklarından haberleri bile yoktur. Zira onlar seçilmiş olanlardır.
Günümüz pratiğindeki adı Geleneksel dinciliktir… Musa’nın ve İsa’nın getirdiklerini bozanlardır.

Dinciler, tarih boyunca mezhep, tarikat, cemaat oluşumları içinde ortaya çıkmışlardır..
Dinciler, tarih boyunca ilahi dinleri bozmuşlar veya bozmaya çalışmışlar sonra bozdukları dinin yerine kendi çıkarlarına uygun bir inanç anlayışı getirmeye çalışmışlardır..

Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı ile İslam’daki din adamları sınıfının yolları, yöntemleri farklı olabilir, ancak, dini saltanat ve sömürü aracı yapma hedefleri birdir, aynidir..
Hıristiyanlıkta kutsal yönetimin başı kral’ın ve kilise ile ruhban sınıfının; İslamiyette ise “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” padişahların ve din otoritesi ile mezhep, tarikat ehli din adamları sınıfının; dini, iktidar saltanat, sömürü servet aracı yapmaları Kuranda Firavun örneği ile verilir.Firavun “Tanrı Ra’nın temsilcisidir” ona ilahi kata yükselmede tuğlalar yaptıran Haman (Ha-Amon/Amin) olup din otoritesidir.



İktidar sahiplerinin görevlerini İslam hükümlerine bağlı kalarak yaptıkları ve dini siyasal çıkarlar için istismar eden siyasal akımların, tarikatlerin, cemaatlerin olmadığı bir ülke varsa orada laiklik ilkesine ihtiyaç yoktur. Ancak, “din adamları” nın olduğu yerde, dinin siyasal çıkarlar için sömürüldüğü, inançların istismar edildiği yerde laiklik ilkesi benzeri ((Şu anki Laikliği kast etmiyoruz)) bir ilkeye mutlak ihtiyaçtır. Gerçek dini ve samimi inanç sahiplerini Ata dinlerinin takipçisi dincilerin istismarından, sömürüsünden korumanın tek aracı, Laikliğin ürünü olan Din adamı yetiştirmeyerek, dinin hükümlerine uyan ve Allah’a kul olan takvalı halk yetiştirmektir... Bu halk ise doğrudan doğruya Kurandan hüküm alarak( ilhamını ) ilim adamlarınca da Sadece Kuranla bilgilendirilip , İslamı Çağımıza haykıracak din

ŞECER NEDİR ? (İLK BÜYÜK YANILGI)

Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama
şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden
'örtülüp gizlenen çirkinliklerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve
dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek

olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." Ve: "Gerçekten
ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak
düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, çirkinlikleri kendilerine beliriverdi ve
üzerlerini cennet varaklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri
kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın
sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan
ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."(ALLAH) Dedi ki:
"Kiminiz kiminize düşman olarak inin(ihbitu). Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin
için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır." Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda
ölecek ve ordan çıkarılacaksınız." Ey Ademoğulları, biz sizin çirkinliklerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik(inzal)
(varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, ALLAH'ın
ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. Ey Ademoğulları, şeytan,
anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini
sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın.

Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir.
Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık
.” 7/19-20-21-22-23-
24-25-26-27


Konunun içinden seçtiğimiz kelimelere gelince;

1. Cennet
2. Ağaç (Şecere)
3. Çirkinlikler (Sevatühuma)
4. Cennet Yaprağı (Varak)
5. Tatmak (Zevg)
6. Beda
7. Oradan çık (İhbitu)
8. Elbise (Libas)
9. İndirme (İnzal)
10.Huld

          1- CENNET

Ve onların iki bahçesini (cennet) , buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye (cennet) dönüştürdük.” 34/16
 
         ÂDEM’İN CENNETİ: Bakara/30, Tâ-Hâ/55, Müminûn/79, Sâd/71, Hicr/26, İsrâ/61–65, Secde/7 gibi Kur’ân’ın birçok âyetinde belirtildiğine göre, Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak başka bir âlemde veya cennette değil, yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki cennet sözcüğünden âhiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten cennet‘in esas sözcük anlamı “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup  Bakara/265, Sebe/15-16, Kehf/32-40, Necm/15, Kalem/17 ve daha birçok âyette de bu anlamda kullanılmıştır.
       
         Diğer taraftan, âhiretteki cennetin birçok niteliği Kur’ân’da açıklanmıştır. Âyetlerdeki açıklamalara göre, âhiretteki cennet ebedîlik yurdu olup nimetleri bitmez ve tükenmez. Ayrıca orada günaha girme, boş lâkırdı olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem’e bir yasak konmuştur. (Bakara/25, Fâtır/33-35, Sâffat/40-49, Duhân/51-57, Tûr/17-24, Rahmân/46-78, Vâkıa/10-40, Mümtehine/21-24, İnsan/5-22, Nebe/31-37, Tûr/17-28, Zuhruf/68-73, Tâ-Hâ/120)

         2- ŞECER

         Yasaklanan ağaç” konusunu tam olarak açıklığa kavuşturabilmek için, âyette geçen الشّجر [şecer] ve  مال [mâl] sözcüklerinin kökenine inilmelidir.

         الشّجر [şecer] , “bitki cinsindendir. Gövdesi üzerinde desteksiz duran bitkidir; kış mevsiminde varlığını koruyan bitki”dir. Hicazlılar, buğday, arpa ve hurmaya şecer derler. Şecer sözcüğü, “ihtilâf” (Nisâ/65) ve “sarf etme” anlamlarında da kullanılır. Çünkü ihtilâfların ekserisi “mal” yüzündendir, en çok harcaması yapılan da “mal”dır.


Nisâ/65 يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri şeylerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.

           Dikkat edilirse, âyetlerdeki şecer sözcüğü ile 22. âyetteki  
ورق الجنّة [varaku’l-cennet] ifadesi aynı anlama gelmektedir ve her ikisi de kısaca “mal, altın, gümüş, deve, arpa buğday ve hurma” demektir.

           
Kehf/19. ayette ise varak para anlamında kullanılmış. أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ “içinizden birini şu  paranızla şehre gönderin de

          Kehf/19
وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ Vaktiyle sana şöyle vahyettiğimizi hatırla: "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır."  Sana açıkça gösterdiğimiz o temâşâyı ve Kur'ân'da lanet edilen şeceri de, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu onlara ancak büyük bir taşkınlıktan başka bir sonuç vermiyor.
 
            MAL:  المال [mal] sözcüğü Türkçeye Arapçadan gelmiş bir sözcüktür. Konunun iyi anlaşılabilmesi için bu sözcüğün de Arapça da ki gerçek manasını tespit etmek gerekmektedir.
 
           Mal, “tüm eşyadan sahip olunan şeyler” demektir. Mal aslında “altın ve gümüşten sahip olunan” demektir. Sonradan kazanılan, elde tutulan ve ayniyattan sahip olunan şeylere ıtlak olunur oldu. Arab’ın mal dediği şey, ekseriyetle “deve”dir.

           Kıssayı anlatan âyetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır.

           Nitekim Tâ-Hâ/120‘de İblis, Âdem’i ebedîleştirmek için onu  شجرة الخلد [şeceretü’l-huld] ‘a; mala [altına, gümüşe, deveye, arpaya, buğdaya, hurmaya …] yönlendirmiştir. Aslında “şeceretü’l-huld”a yönlendirme, İblis’in üçüncü iğvasıdır. Aşağıda, 20. âyette görüleceği gibi İblis’in ilk iğvaları, melek [melik] yapılma ve  خالد [hâlid] olma [hiç değişmeden aynı kalma] üzerine olmuştur.
 
           İblis’in Âdem’i yoldan çıkartmak için başvurduğu bu son iğva, akla hemen Hümeze/2-3 âyetlerini getirmektedir:

           Hümeze/2-3 O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır.

           Netice olarak; bize göre gerçekte ne böyle bir olay cereyan etmiştir, ne de ortada herhangi bir ağaç vardır. Çünkü âyetlerde temsil tekniği kullanılmış olup her şey temsili olarak anlatılmıştır. Yüce Allah mesajını Âdem, Âdem’in eşi ve İblis arasında geçen temsili bir olay üzerinden iletmiştir. Bu temsilin sahnesi cennet [yeşil bir bölge] ;  sahne dekoru ise şecer [mal; altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, deve] ’dir.

            TAHA/118-119–120: Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez / çökmez mülk / saltanat için rehberlik edeyim mi?

            Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve aleyhlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbine asi oldu da şaşırdı / azdı.
            Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.

           O (Allah), (o ikisine); “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.” dedi.
Bu âyette İblis’in derhâl harekete geçtiği görülmektedir. Onu harekete geçiren husus, Âdem’e “şu ağaca yaklaşma” emrinin verilmesidir. Âdem’e konulan yasak anında tepki getirmiş, İblis vesvese üretimine geçerek bu yasak hakkında bahaneler, gerekçeler aramaya ve ileri geri fikir yürütmeye başlamıştır: Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.

           Âyetteki  ملكين [melekeyni=iki melek] sözcüğünün, melikeyni [iki kral] olarak okunması da mümkündür. Nitekim İbn-i Abbâs, Dahhâk ve Yahyâ b. Ebî Kesîr sözcüğü melikeyni [iki kral] olarak okumuşlardır. Bu kıraatı, yukarıda verdiğimiz Tâ-Hâ/120‘deki, eskimez/çökmez mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.

           VESVESE: Nâs sûresi‘nde ve bu âyetten başka Nâs/5, Kaf/16 ve Tâ-Hâ/120‘de de geçen  وسوسة [vesvese] sözcüğü, “alçak bir sesle, fısıltıyla gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir.

            SEV’ETE:  سوأة [sev’ete] sözcüğü, “çirkinlikler” demektir ve  سؤ [sue] sözcüğünden türemiştir. “Her türlü kötü, çirkin şeyi yapmak” anlamındaki sue sözcüğünün, bu anlam ekseninde daha birçok türevi vardır. Meselâ,  سيّئة [seyyie=kötülük, çirkinlik] sözcüğü, حسنة [hasene=iyilik, güzellik] sözcüğünün karşıt anlamı olarak kullanılır. Dolayısıyla bu kökten türemiş olan sev’ete sözcüğü de her türlü çirkin iş, söz ve durumu ifade eder. Arapların bu sözcüğü cinsel organlar için kullanmaları, yaşadıkları toplumda çoklukla bu organların kötülüğe sebep olması sebebiyledir. Sev’ete sözcüğü ayrıca “ceset” için de kullanılır. Zira ruh bedenden çıkınca, beden çürüyüp kokmakta, yani çirkinleşmektedir. 
 
           Nitekim Mâide sûresi’nde geçen sev’ete sözcüğü, “ceset” için kullanılmıştır:
           Mâide/31 Derken Allah hemen ona kardeşinin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahîhi] nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. O, “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahî] gömmekten âciz miyim ben?” dedi. Sonra da pişman olanlardan oldu.

            Konumuz olan âyette sev’ete sözcüğü “çirkinlikler” anlamında olup “cinsel organlar” olarak çevrilmesi yanlıştır. Çünkü Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış olduğundan, cinsel organlar için “çirkin” nitelemesi yapılamaz. Buradaki sev’ete sözcüğüyle, insana ilham edilmiş olup çeşitli etkilerle dışa vuran kötü huylar [fücûr] kastedilmiştir:
           Şems/8 ... –ki O, ona fücûrunu ve takvâsını ilham etti– (and olsun ki,)

           3- ÇİRKİNLİKLER

          Çirkinlikler sözcüğü “insana ilham edilmiş fücûr”u; çirkinliklerin kendilerinden gizli kalması ifadesi ise bu fücûrun durağan bir özellikte olduğunu ve bir etkiye tepki olarak dışa vuruluncaya kadar insanın kendisinden bile gizli kaldığını ifade etmektedir. Nitekim 7:22. âyette görüleceği gibi, Âdem de, yasağı dinlemeyerek verdiği tepkiden sonra, içinde saklı olan fücûrun dışa vurması sonucu bencil, haris birisi olup çıkacaktır.
         Araf /21   Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü.
         Burada İblis’in Âdem ve eşine karşı hangi kanıtları kullanıldığı açıklanmamıştır. Ancak kıssanın başlangıcında İblis’in Âdem’den üstün olduğu yönündeki iddiasından hareketle, İblis’in kendisinin enerjiden Âdem’in ise maddeden yaratıldığı hususunu kullandığı ve “Olanı biteni ben sizden daha iyi bilirim, çünkü ben sizden üstünüm!” demiş olabileceği düşünülebilir.
          Araf /22.     Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Onlar ağacın tadına varınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb’leri onlara [o ikisine] seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”
        Âyetin bildirdiğine göre Âdem ve eşi, İblis’in vesvesesini, iğvasını, ölçüp biçmeden [tefekkür etmeden] uygulamış ve içlerinde gizli olan çirkinlikleri, yani istenmeyen, sevilmeyen huyları ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ilk çirkinlik ise “istifçilik”tir.

          4-CENNET YAPRAKLARI "AĞAÇ YAPRAKLARI DEĞİL"

         “Ağaç yaprağı” ve/veya “kitap yaprağı” olarak meşhurlaşmış olan  الورق [varak] sözcüğü; Arap dilbilimcilerinden Cevherî’ye göre, “gümüşlerden yapılma ve develerden meydana gelme mal varlığı”; İbn-i Sîde’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal varlığı”;Râgıb’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır.Ebû Ubeyde’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa‘îd’e göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir. 
Bu açıklamalara göre, âyetteki  
ورق الجنّة [varaku’l-cennet=cennet yaprağı] ifadesi, “insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler” anlamına gelmektedir ki Rabbimiz bunların neler olduğunu başka bir âyette bildirmiştir:

        Kehf/19. ayette ise varak para anlamında kullanılmış. 

        Kehf/19.
أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ “içinizden birini şu  paranızla şehre gönderin de”
 
        Âl-i İmrân/14 İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır.

        Âdem ve eşi, Kur’ân’da varaku’l-cennet olarak adlandırılmış olan “iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeyler”e dadanmışlar ve bu tarz süsleri üst üste koyarak [bütün süsleri bir araya toplayarak] üzerlerine almışlardır [yaşamlarının ayrılmaz parçası hâline getirmişlerdir] .

              5- ZEVK

            الذّوق [zevk] , “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir. Bu şey, iyi bir şey olabileceği gibi, çirkin bir şey de olabilir. Bir şeyin tadını almak ağız yoluyla olabileceği gibi başka yollarla da olabilir. Nitekim Kur’ân’ın birçok âyetinde azabın-belanın tam içerisine düşme de zevk sözcüğüyle ifade edilir. 
 
            Esas anlamı bu olmasına rağmen sözcük genellikle “dil ucuyla tatma” anlamında anlaşılmaktadır. Hâlbuki esas anlamı “iliklere işleyecek ölçüde hissetmek” demektir. Bu sözcük, türevleriyle birlikte Kur’ân’da 60 kez yer almış ve “nimetlerin veya cezanın azıcık dokunup geçivermesi” olarak değil de “gerçekten, iyice yaşanması” anlamında kullanılmıştır.
           Burada da Âdem ve eşinin konu edilen ağaçtan [altından, gümüşten, deveden, arpadan, buğdaydan ve hurmadan] basitçe tatmayıp onun iyice tadına vardıkları, müptelâsı [tutkunu] oldukları anlaşılmaktadır. Zaten Tâ-Hâ/121‘de bu durum, zâka [tadına vardılar] sözcüğü yerine, ekele [yediler] sözcüğü ile dile getirilmiştir.

            Görüldüğü gibi, âyetteki ifadeler tam anlamıyla hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Âdem ve eşinin, nimetlerin tadına varınca onların esiri olmaları ve tutkuyla bağlandıkları bu nimetlerden ayrılmamak için onlara sımsıkı sarılmaları, bugün de karşılaşılabilecek manzaralardır. İğreti dünya hayatının süslerinden bir tanesini bile dışarıda bırakmadan hepsine sahip olan veya olmak isteyen, faydalandığı süsleri âdeta üzerine yapıştırıp tam anlamıyla bir süs istifçisi hâline gelen insanlar hiç de az değildir. O hâlde, Rabbimizin sözleri kesinlikle bir masal gibi algılanmamalı ve bilinmelidir ki, “kendisine ilham edilmiş fücûrun İblis’in etkisiyle dışa vurması” şeklinde ortaya çıkan çirkin insan davranışları, Âdem ve eşine kadar dayanmaktadır.

             Tekâsür sûresi’nde bu hastalığın dünyayı cehenneme çevirdiğini bildiren Rabbimiz, Âdem ve eşinin davranışlarıyla dünyanın cehenneme dönüşmeye başlaması karşısında, âyetin son cümlesi ile duruma müdahale etmiştir: Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?

              Klâsik eserlerde ileri sürülen “yasak ağaçtan yedi de avret yerleri açığa çıktı, avret yerleri açığa çıkınca da incir yapraklarıyla onları örtmeye çalıştı” anlayışı, Kur’ân’ın ifadelerine aykırıdırÇünkü âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Âyete göre, Âdem ve eşi ağaçtan/maldan tadınca iki olay meydana gelmiştir: Önce çirkinlikleri [kötülükleri] ortaya çıkmış, sonra da tekasür hastalığına yakalanarak biriktirmeye başlamışlar, tadını aldıkları bütün süslerin kendilerinin olmasını istemişlerdir.

            İşinin ehli uzmanların burada dikkat etmeleri gereken önemli bir nokta daha vardır: Âyetteki  وطفقا [ve tafikâ] diye başlayan cümlenin önündeki bağlaç, ف [fe] değil, و [vav] dır ve vav bağlacı بدت [bedet=belli oldu] fillinin üzerine atfedilmiştir. Dolayısıyla Arap dilini bilen kişilerin âyetin bu yapısına itibar ederek safsata anlamlara kulak asmamaları gerekir.
 
           Mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.
 
           6- BEDA

           Bu fiil kuranda ortaya çıkarmak olarak kullanılıyor. 6/28, 39/47, 45/33, 60/4, 12/35
           “Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı(beda)...” 
6/28
           “Onların yaptıkları şeylerin kötülüğü kendileri için açığa çıktı (beda)... “
45/33
            Bu “ortaya çıkma” fiili de fiziki bir organın ortaya çıkma anlamında Kuran’da geçmediğini görüyoruz.

           7- İHBITU

              Bu kelime konu içinde Allah tarafından Adem ve esinin cennetten çıkarılması için kullanılan kelimedir.Fakat ne gariptir ki bu kelime kuranda 2/74 ayetinde;

             Bakara/74 Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır (yehbitu).Allah yaptıklarınızdan gafil (habersiz) değildir.”

            Bakara/61 ... (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin (ihbitu), orada size istediğiniz var," demişti... 
            Hud/48 "Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in (ihbit) ..
            Bu fiil gökten bir şeyin indirmek anlaminda değil, yeryüzünde yatay hareket eden şeyler anlamında kullanılıyor.

           “Ayette geçen ihbitû sözcüğü meal ve tefsirlerde “ininiz” diye çevrildiği için, doğal olarak akla hemen “nereden” ve “nereye” inileceği soruları gelmektedir. Her ne kadar Yüce Allah, Sizi yeryüzünde yarattık, Sizi topraktan yarattık dese de, Rabbimizin verdiği bu bilgileri değerlendirmede yeterli dikkati göstermeyen müfessirler, Âdem’in cennette yaratıldığı ve yeryüzüne de oradan indirildiği yorumunu benimsemişlerdir. Rabbimizin bildirdiklerine ters olan bu yorumları aşabilmek için ihbitû sözcüğünün gerçek anlamının ortaya çıkarılması gerekmektedir:

            İhbitû sözcüğü,  هبط [hbt] kökünden türemiş çoğul emir kipidir. Hbt sözcüğü “alçalış, eksiliş, züll, zillete düşüş, sefillik” [gözden düşme, çaptan düşme, değer kaybetme, rütbede eksiliş] demektir. Bu anlam ekseninde  صعود [su‘ûd] ve  ارتفاء [irtifâ] sözcüklerinin karşıtı olarak kullanılan sözcük, şerr içinde olan kişinin durumunu ifade etmek için kullanıldığı gibi, sağlığını yitirmiş hasta için de kullanılır.

            Bize göre burada sözcüğün asıl manasına bağlı kalınmalı ve ihbitû sözcüğü “alçalın/alçalınız” olarak çevrilmelidir. Sözcüğün bu asıl anlamına göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Bu dünya süslerinin esiri olur ve istifçilik yapan bir tekasür hastası gibi [Âdem gibi] yaşarsanız, şu geçici dünyada birbirinize düşmanlar hâlinde ve alçalmışlar olarak yaşarsınız!”

                BİRBİRİNİZE DÜŞMAN OLARAK: Birbirinize düşman olarak ifadesi, kıssanın anlatıldığı diğer âyetlerin hepsinde de yer almıştır. Bize göre bu ifade, Âdem soyunun çoğaltma yarışına kapılma, istifçilik sevdasına düşme gibi çirkinlikleri işlemesi hâlinde birbirine düşmanca davranışlar içine gireceğini bildiren bir uyarıdır. Yoksa bazı kişiler tarafından ileri sürüldüğü gibi, hataları sebebiyle Âdem ve eşine verilmiş bir ceza değildir.

              8- LİBAS 

              Örtü (elbise) anlamına gelir. Kuran’da ise 
2/42, 3/71, 25/47, 78/10, 16/112, 2/187 ayetlerinde bu örtünme kelimesi manevi bir örtü anlamına gelmektedir. Çünkü bu örtü Adem ile eşine inzal edilen bir örtüdür.              Bakara/ 42 “Hakkı batıl ile örtmeyin (libas)ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” 
             Bakara/187 “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz (libas), siz de onlara örtüsünüz (libas)... “               9- İNZAL

             Bu indirme/istifadeye sunma fiili Kuran’da 
2/176, 3/3, 4/136, 2/23, 2/97 ayetlerinde “kitap”, 17/106, 26/198, 3/11 ayetlerinde “ayetler”, 15/8, 3/124’te “melekler” , 6/37 ayetinde “mucizeler” , 15/9 ayetinde “ez zikir” olarak geçmektedir. Bu indirme/istifadeye sunma fiili yeryüzüne gökyüzünden (semadan) birşey indirildiğinde, demir,elbise, selva ve sekiz/ 8 çift hayvanın istifadeye sunulmasında, Allah tarafından kullanılır. 57/25 ayetınde Allah hadid (demir madenini) istifademize sunulduğunu ifade ediyor. 8. maddedeki libas (örtü) elbisesinin de bizim istifademize sunulduğu söylüyor. Demek ki bu örtü mecazi anlamda olacağı gibi gerçek anlamda da bir örtüdür ve Allah tarafından verilmiştir. Yoksa Allah’ın bildiğimiz tekstil elbiseleri de yukarıdan indirdiği gibi komik bir anlayışa düşmüş oluruz.               10- HULD

              Bu kelime 
21/34, 25/15, 32/14, 41/28 ayetlerinde uzun, sürekli,devamlı anlamlarına gelmektedir.

            
Secde/14 “Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın.Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık uzun süreli (huld) azabı tadın.” 
           


            Fussilet/28 “Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için uzun süreli (huld) kalış yeri vardır.”

           Şeytan Adem ile eşini kandırmak için onlara sarsılmaz bir mülkü tavsiye ediyor. Yani ŞECERETUL-HULD’u. Yukarıda şecere kelimesini yarım bırakmıştık, şimdi burada huld ile birleştirdiğimiz zaman ağaç anlamına gelmediğini, mal mülk anlamına geldiğini anlıyoruz. 

          Allah, Adem ve eşini cennet denen çok verimli bir bahçeye yerleştirip onlara burada yaşamalarını tavsiye edip, bazı uyarılarda bulunuyor. Şeytan konusunda onları sakındırıyor ve şeytan’ın onlar için apaçık bir düşman olduğunu bildiriyor. Verimli olan bu bahçeden yiyin için ama dünya malına tamah etmeyin. Ben Allah olarak rızkınızı burada vereceğim, eğer buna uyarsanız (Allah’ın Rezzak sıfatına güvenirsiniz) acıkmanız (yani eksiklik) olmayacak. Ama şeytan onları açlık, fakirlik duyguları ile vesveselendiriyor. 
2/268. Bahçe mallarından ihtiyaç fazlasını biriktirip istif etmeye yönlendiriyor. 

            O zaman insanda bulunan bu mal ve dünya hayatına düşkünlük ihtirası ortaya çıkıyor ve Allah onlara benim emrimi neden tutmadınız, Bana niye güvenmediniz, Ben sizi rızıklandıracağım dememiş miydim? diyerek onları cennet denilen bu bahçeden çıkartıp başka bir mekana yolluyor.kurak bir bozkıra ve onlara bu bahçeden kovulmanıza neden olan hatalarınız için size bu çirkinliklerinizi örtecek libas indirdim diyor. Bu libaslarda Kuran’da indirilen
 infak, sadaka ve zekat ayetleri olup ademoğlunun bu ihtirasını törpülemek için uyması gereken ve tavsiye edilen amellerdir. 

            Bugunkü dünyanın sosyal ve ekonomik pozisyonuna baktığımızda insanoğlunun aslında sıfır noktasından fazla ileri gidemediği ve birçok noktada aynı yerde kaldığını gösteriyor. Allah yeryüzüne rızıkları eşit olarak göndermesine rağmen bazı ademoğulları öyle bir biriktirme ve istif hastalığına tutulmuşlar ki Avrupa’daki ademoğlunun yıllık geliri yirmibin dollar iken Afrikadaki ademoğlu açlıktan ölmektedir.