30 Ocak 2012 Pazartesi

tek ALLAH'ın anılması

 

  Bir gün bir topluluk gemiyle yola çıkmışlar. Tam da bizim toplumun küçük bir prototipi.  Neyse, denizin ortasında bunlar şiddetli bir fırtınaya tutulmuşlar. Gemi bir oyana bir bu yana sallanıp duruyor.  Rüzgarın sesi neredeyse kulakları sağır edecek cinsten. (Olaya biraz drama katalım).  Gözler dört dönmüş vaziyette.  Herkes korkudan kırım iti gibi tir tir titriyor. 
 O esnada i-pod'dan kısık bir ses duyuluyor. O da ne..! İbrahim Tatlıses’in “yetiş ya ali yetiş ya Muhammed” parçası. Bunu duyan vatandaş.. Başlıyor bağırmaya “yetiş ya ali yetiş ya Muhammed”, öbürü bağırıyor “yetiş ya geylani”, bir diğeri “yetiş ya seydaaa” bir başkası “yetiş ya hamza”, bir diğeri “yetiş ya buddha”, “yetiş ya huseyn”, “yetiş ya gavs”.. “yetiş ya buhari”…
 Her biri bir başkasını yardıma çağırıyor. Çağırıyor ki gelsin kurtarsın onları batmaktan. 
 Geminin kıç tarafında oturan gariban köylü de ellerini açmış kısık bir sesle: “BATIR ALLAH’IM BATIR… BATIR GEMİYİ. NASIL OLSA BU GEMİDE SANA TAPAN YOK”. diyor.
 Tabi gemi batmıyor. Çünkü aralarında bu mümin kul varken, Allah o gemiyi batıracak değil. Gemi sağ selamet karaya ulaştığı vakit, herkes kurtuluşu yardıma çağırdığı şahısların gücüne nisbediyor. 
 Biri diyor: -bizi Ali kurtardı, öbürü diyor Gavs olmasaydı işimiz yaştı. Bir diğeri “gözünü sevdiğimin seydaaaası okyanusun ortasında bile bizi gözetliyor”, bir başkası “hamza olmasaydı zor yırtardık paçayı” v.s. her kafadan bir ses çıkıyor.
 Tabi bu bir mizansen. Ama gerçek hayata uyan bir mizansen.  Çoğunluğun maalesef “Allah’ın berisinden seslendiği amcaları-dayıları, yiğidoları var.”
 Bir “yetiş” mutlaka bulunuyor.  Tekne batmayıp karaya sağsalim varınca da bütün maharet bu “yetiş”lerde sayılıyor.  Dolayısıyla Kerameti kendinden menkul zaatlar türemeye başlıyor.   Bu da toplumun azgınlığını/sapıtmışlığını iyice artırıyor. Katmerleştiriyor.
 Aslında  dünyadayken azaptan her kurtuluş bir şans demektir. Ta ki sadece ve sadece tek olan Allah’ı yardıma çağırana kadar. Bu tip şansları iyi değerlendirmek gerekiyor. Yoksa bir gün gemiye binemeyenlerden olabiliriz. Suyun ortasında dımdızlak kalabiliriz.
 Bir de yukarıdaki  tiplemelerin değişik versiyonu vardır.   Bunlar da gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarlar. İhlas ve samimiyetle Allah’a yalvarırlar. Fakat karaya ayak basar bakmaz bir de bakmışsın ki şirk koşmaya başlamışlardır.  Tatlı su balıklarıdır bunlar. İyi gün dostları.  Allah’ın tekliğini kavramaları için illaki başlarına bir musibet gelecek.
 Hastalıkta ve darlıkta, iflasın eşiğinde, hatalı sollama esnasında, eşekten düşeceği zaman Rabbine halis bir şekilde bağlanası tutar. Ama başından musibet kalkınca “oh be yırttık anasını satim” demeyi ihmal etmez ve çoğunluğa karışır gider.
 Düşünün bir kere. Şu dakika itibariyle kıyamet kopsa, Yer-gök yarılsa, güneş ve ay dürülse,  kaçacak biryer kalmasa, “herkesin aklına “Allah’tan” başka bir varlık gelir mi acaba!!  Ayağımız tökezlese “Allah” diyoruz. Kaldı ki böyle bir sahnede “Allah Allah” dememiz içten bile değil.. değil mi?
 Peki bu rahatlık niçin?  Bunca bahane Niçin? 6 bin küsürlük ayet barındıran kitab’a boyun eğmemek, ona isyan etmek niçin?   Allah’a ortak koşmak niçin? Neden “Allah tek başına anıldığı zaman rahatsız olur insanoğlu”.  Rabbiyle olan problemi nedir?
 O’nun yanında başka varlıkların adı geçtiğinde kalpleri ferahlar. Oysa kalpler ancak Allah’ı anmakla ferah bulmuyor muydu?  Allah’ın yanında birilerinin adı geçmeden pek çok kalp mutmain olamıyor?  Bunda bir terslik bir sakatlık yok mu?
 Yoksa Allah yetmiyor mu?  Hani dost olarak Allah yetiyordu?  Bu işte bir terslik var. Terslik insanoğlunda.  Çünkü insanların çoğu şirk koşmadan iman etmiyor.  
 Kıyametin kopuş saatini de bilmediğimize göre, şu an kopmayacağının bir garantisi yok. Madem kıyametin o dehşetli sahnesinde aklımızda kalan tek varlık “Allah”, her an kıyamet kopacakmış gibi yaşamak daha hayırlı değil mi?
 İşte o bir anlık kıyamet tasviri, tevhidin ta kendisidir.  Ne gavslar, ne cavslar, ne aliler, ne hamzalar  hiçbir aracı kurum ve kuruluş ortada yok.  
 Hani can kemiğe dayanır “bunu kim tedavi edecek” denir ya. Can çekişen ise bunun artık ayrılık vakti olduğunu bilir. Bacak bacağa dolaşır… İşte o gün sevk, ancak Rabbinedir.  O gün Allah’ın berisinden çağırdığı hiçbir kimse aklının ucundan bile geçmez. Rabbiyle baş başadır. Sıkıysa girsinler o gün araya.
 Sevdikleri, sevmedikleri, nefret ettikleri/etmedikleri, borçlusu/alacaklısı, annesi/babası, eşi/çocukları, malı/mülkü, şeyhi/mürşidi, arkadaşları/dostları.. İşte o an sevk başladığı zaman bunlardan eser kalmaz. Hiçbiri akla dahi gelmez.  Geride kalır hepsi.
 Madem böyle, madem dünya hayatı oyun ve eylence, madem yukarda saydıklarımız bir sınav, o zaman oyunu kuralına göre oynamak gerekir. Kuralına göre oynayan kazanır ve batmaktan kurtulur. Mızıkçılık yapan ise batar ve boğulur.
 O halde şu dakika itibariyle yeni bir başlangıç yapmalı, ölçmeli, biçmeli ve doğru bir şekilde karar vermeli. Pislikten arınmalı, temizlenmeli. O'nu yüceltmeli ve O'na boyun eğmeli, sabrederek uyarmalı ve uymalı.
Şimdi o Kur'ân'dan yüz çevirirlerken ne mazeretleri var? Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri. Arslandan kaçmaktalar. Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor. Yok, yok onlar ahiretten korkmuyorlar. Hayır, hayır, O Kur'ân kuşkusuz bir öğüttür. Dileyen onu düşünür. Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O'dur, bağışlayacak da. (74/49-56)…

HADİS KALBURCULARI - 2

 

Kur’an’daki “kitap ehli” tabirini bilirsiniz. Hani kendilerine gönderilen kitapların ve peygamberlerin yolundan gittiklerini iddia ederler de, aslında gittikleri yolun iddia ettikleri yolla pek alakası yoktur.
 Şayet Aziz Allah Kur’an’dan sonra bir kitap daha gönderseydi bugün kendilerini “İslam toplumu”  diye tabir eden toplumu hedef alırdı ilk önce.  Bunu nerden biliyorsun be adam? diye seslenenleri duyar gibiyim.  Çok basit. Çünkü “sünnetullah” yasası değişmiyor.  Allah’ın tekliği ilkesine halel getirenler her zaman birinci hedef kitle olmuştur da ondan.
 İsa mslümandı, havariler müslümandı. İncile tabi olanlar müslümandı. Peki nasıl oldu da isa’ya inananlar birden “hristiyan” oluverdi. Üstelik İsa’yı takip ettiklerini iddia ederek.
 Musa müslümandı, kendisine inananlar müslümandı. Nasıl oldu da bu grup birden “Musevilik” adı altında bir dinin sahibi oluverdiler.
 Muhammed de müslümandı, O’na uyanlar müslümandı, peki nasıl oldu da Muhammed’e inandıklarını iddia edenler aniden “ehli sünnet” “şii” “sunni” v.b. gibi isimlere bürünüverdiler. Ne değişti?
 Gördünüz ya, değişen bir şey yok. Sapıklığın ve gazaba uğramışlığın yolu aynı. Önce uyarılmaları için peygamber geliyor. Peygamberle birlikte bir de kitap.  Peygamber hayattayken az sayıda müntesibi oluyor. Tabiri caiz ise pek tınlayan olmuyor.
 O elindeki de neymiş, git onu değiştir, bize başka bir şey getir diyorlar. Biz atalarımızın yolundan dönmeyiz diyorlar. Seni öldürürüz diyorlar.
 Peygamber ölüyor… Geriye kitap kalıyor…. Bu sefer başlıyorlar peygamberi sahiplenmeye. O şöyleydi, O böyleydi. O şunu demişti, O şunu yemişti, O şöyle yapmıştı. 
 Birde bakıyorsunuz, 4 tane İncil (barnabayla birlikte 4 çeyrek)
 Bir de bakıyorsunuz Gamara, mişna ve Tevrat üçlüsü..
 Ve yine birde bakıyorsunuz ki,  hadisler, ilmihaller, alimler, mezhepler ve Kur’an bilmem kaçlısı.
 Şimdi bu kitap ehlinin birbirinden ne farkı var?  İseviler, Museviler bir de Muhammediler.
 Hiçbir fark yok aralarında.
 Hepsi, peygamberlerine ve kitaplarına iman değil ihanet ediyorlar.
 Aslında hristiyanlar, Museviler ve ehli sünnet (7777 fırkanın hepsini saymıyorum artık) kendilerine gelen kitabı çeşitli şekillerde tahrif etmişler ve yepyeni gıcır gıcır tamamen insan yapımı bir dinin takipçisi oluvermişler.
 İbrahim unutulmuş, haniflik olgusu unutulmuş, İsa’nın, Musa’nın, Muhammed’in ve diğer bütün peygamberlerin (hepsine selam olsun) öğretileri çaktırmadan imitasyonlarıyla değiştirilmiş.
 İnsanlar da bu imitasyonları aslı zanneder olmuş. Bunlar asıl değil… Bunlar kopyası… Dikkat edin artık.
 1.) Önce dindeki tek  kaynağı dörde çıkardılar.
 Muhammed Peygamber'in (selam olsun), tek kaynağı tek mirası,   bunların yüzünden dörde çıktı.  Sadece kitap olan kaynak:
 1- Kitap
2- Sünnet
3- İcma
4- Kıyas oluverdi.
 2.) Bu da yetmedi müslümanları, "hariciler, selefiler, mutezile, mürcie, hanefi, şafii, alevi, sünni, (sanırım 73 taneye kadar sayabilirim ama burda kesmek zorundayım)" diye bölük pörçük ettiler.
 3.) Hızlarını alamadılar, israiloğlu zihniyetinde ne varsa "islam dinine" yamadılar.  "Mehdilik, mesih inancı, recm olayı, haramların çoğaltılması, kitapta olmayan yığınla yasak icat etmeleri, kılık-kıyafet ve saç-sakal kanunu (sanırım 3 milyon küsür bulabilirim)" yeryüzüne ilk yayanlar bunlar.
 4.) Peygamber'i ilahlaştırdılar.
Allah aşkına şöyle etrafınızı süzün bakalım. Allah'ı zikretmekten çok peygamberi zikretmiyorlar mı? En basit bir dini sohbetin çetelesini tutun, tv'lerde, radyo'da, seminerlerde, şurda burda.. Alın elinize kağıdı kalemi. Çetele tutun. Size ne anlatıyorlar.
 Peygamber şurda, peygamber burda, peygamber şununla, peygamber bununla, peygamber şunu yedi bunu yemedi, peygamber şununla nikahlandı şununla boşandı, peygamber şununla arkadaşlık etti, bana pas vermedi, peygamber kırk erkeğin cinsel gücüne sahipti, peygamberin dayıları, amcaları, halaları, babası kimdi ne iş yapardı, amcası kimdi ne iş yapardı, kaç çocuğu vardı, kızının adı neydi, oğlunun künyesi ne?  Sayayım mı daha..  Bu mudur din?  Din mi öğreniyoruz yoksa hikaye mi?  Peygamberin, birileri tarafından uydurulmuş tomarla hayat hikayesi üzerine endeksli bir din olabilir mi? Hristiyanları ve Yahudileri tam gaz sollamış bu toplum.  Bu dinin sahibi peygamber değil ki! Dinin sahibi Allah.
 5.) Lütfen 1 dakikalık kendiniz için saygı duruşunda bulunun. 1 dakika da olsa kapayın gözlerinizi ve hayata objektif bir gözle bakın bakalım.  Bu kalburcuların dünyayı nasıl zulüm tarlasına çevirdiklerini görün.
 Irak coğrafyasına bakın.  İnkarcının yaptığı zulüm kadar bu kalburcular da zulüm yapmadılar mı?  Şii kalburcuları ile sunni kalburcularının döktüğü kanı elin kafiri 100 yıl savaşlarında dökemedi.  Yanı başımızdaki ülkelere bakın, hepsinin başında bir kalburcu. Hepsinde birer din baronu, fetvacı allame tayfası. Kalburun altında kalanın canını okuyorlar.  İslam alemi diye nitelenen aleme bakın. Nasıl da pislik yağıyor üzerlerine. Niye? 1400 yıldır akıllarını kullanamıyorlar da ondan.  Temelleri çürük. Hizipleşme diz boyu. Sebep? En büyük sebep işte bu elekçi mantığı.
 Bölmüşler, paramparça etmişler. Kim yapmış bunu. Elin kafiri mi?  Hayır. İçimizdeki elekçiler.  Herkes Kuran artı şu, Kur’an artı bu dedikçe durum bu hale gelmiş. Nasılsa membağ bol.  3 milyon küsür var.  Nasıl olsa hissesine düşer birkaç yüz bin.   Sonra ne oluyor.  Fitne fesat alıp başını gidiyor.
 Buyurun koyun ortaya faydalarını da görelim.  Zararı boyunuzu aşmış bu kaynakların beyler. İrkilin ve kendinize gelin.  İnsanları artık Allah ile, peygamber ile aldatmayı bırakın. Bunun hesabını mahşerde veremezsiniz. Bu hesabın altından kalkamazsınız. 
 Geminiz battı, binanız çöktü. İnsanları oyalamaktan vazgeçin artık. Düşün insanların yakalarından.  Onlara din belletiyoruz diyerek beyinlerini bellemekten vazgeçin.  Oyalamayın.  Gölge etmeyin.
 Bakın etrafınıza yine.  Ben müslümanım diyen kaç insan kaldı.  Şiiyim, suniyim, hanefiyim, aleviyim, bektaşeyim, nurcuyum, nakşiyim, kadiriyim, şafiyim v.s. diyenler mi daha çok yoksa müslümanım diyenler mi? Bu kalburcular sayesinde herkes şucu bucu olmadı mı? O da olmadı şu vakıftanım bu vakıftanım.  Sadece Kur’an’a çağıran, adam gibi yaşayan, ve ben Müslümanlardanım diyen kaç kişi kaldı? Kaldı mı etrafınızda güzel sözlü insanlar. Varsa dost bilin, yoksa yoktur napalım.
 Böyle devam edildiği müddetçe, milletin elinden kalbur düşmediği müddetçe, daha çooook perişanlık çeker bu ademoğlu.  Bunun adına da “kader” der utanmadan. “Allah böyle taktir etti napalım” der.  Yüzsüzlüğün bu kadarına da pes doğrusu.  Allah insana kötülük etmez. İnsan kendi kendinin zalimidir.  Birde başına gelen bunca musibeti, sıkıntıyı Allah’tan bilir.
 Gelin teslim olun. Atın elinizdeki elekleri.  Yeter bu kadar zulüm. İnsanları birr’e çağırın. İnsanları adam gibi yaşamaya çağırın. İnsanları Kur’an’a çağırın. (Gerçi sizin çağırılmaya daha çok ihtiyacınız var.) İpi sapı belli olmayan kör kuyulara değil.  Boş işlerle artık oyalanmayın, oyalamayın milleti.  Papatya falına karnımız tok artık.  Çıktı, çıkmadı, çıktı çıkmadı… Dini oyuncağa çevirdiniz.  Dostu düşmanı güldürdünüz kendinize.
 Kur’an’ı rehber edinmeye çabalayan kardeşlerime sesleniyorum. Kim ki sizi sadece ve sadece Kur’an’a çağırıyorsa o doğru sözlüdür. Ama her kim ki sizi, Kur’an + hadis kaynaklarına, +  ilmihallere, + şunun bunun kitabına, + şu öğretiye bu öğretiye çağırıyorsa O’nun çağırdığı yol yol değildir. Uzak durun.  Ahsen’el hadise çağırandan daha güzel sözlü kim vardır?  Lehv’el hadise çağıranlardan uzak durun. Siz onları Ahsenel hadise çağırın.  Yaptıklarının doğru olmadığını söyleyin.
 Yoksa bunlar sizi bile kendinize düşman eder.  Sağ gözünüzü sol gözünüze, sağ elinizi sol elinize düşman eder.   Kulağınıza fısıldadıkları jelatinli sözlere aldanmayın.  Bunlar Allah’dan daha mı doğru sözlü?  Doğru söz arıyorsanız Kur’an yeter. Dağ – taş yeter. Taştan alacağınız ibreti, bunlardan kırk yıl geçse alamazsınız.  Sizi kınamalarına ve aşağılamalarına aldırış etmeyin. Ayn çatlatmalarına da aldanmayın.
 Kim ki; Kur’an ve essah sünnet (sünnet kavramının da içini boşalttılar, sünnetullah’ı sünnetinsan hatta sünnetistan yaptılar) diyorsa, Kim ki hadisler ve ayetler diyorsa, kim ki peygamberimiz bir gün şu hadisinde…, diye söze başlıyorsa, kim ki kutsal buharide şöyle diyor diye söze başlıyorsa, kim ki şu haram bu helal diye kitapta olmadık şeyler anlatıyorsa, kim ki “efendimiz” diye söze başlıyorsa bunlar kalburcudur.  Bunlar size faydası dokunmayan zumredir.   Zümer 3’deki zümrenin bi yarısı bunlardır, öbür yarısı olmak istemiyorsanız uzak durun.
 Kim bu şekilde kaynağı çoğaltıyor ve tek olan ilahınızı, ikiliyor, hatta ve hatta üçlüyorsa, o sizi sapanların ve gazaba uğrayanların yoluna çağırıyor demektir.  İlahınız tektir.  İlahı tek olanın hayat kaynağı da tektir. Din adına  Kaynak ne kadar çoğalırsa ilah sayısı da o kadar artar.  Size gün yüzü göstermez bu kalburcular. Kalbur onların nasılsa. Üstte kalana rıza göstereceksiniz. Altta kalanın canı çıkacak.
 Bu dinin yüzbinlerce kuralı yoktur.  Allah insana çekemeyeceği yükü yüklemez. Ama görüyoruz ki bu kalburcular üstümüze o kadar yük yüklemiş ki, gözümüzün önünü dahi göremiyoruz.  Kur’an’daki yasakları toplayın bakalım, şu an yazdıklarımdan daha az değilse o zaman konuşun.  Ama bu kalburcuların yasaklarına bir bakın, ciltlere sığmaz olmuş. Okumaya kalktığınızda on kere dünyaya gelseniz yine bitiremezsiniz.  Birde utanmadan bunları peygambere izafe ediyorlar yanına iki doğru katarak.
 Allah kolayı kolaylaştırmış,  bunlar ise zoru kolaylaştırmış.  Biz zor olanı kolay zanneder olmuşuz. Bunlara dur demenin zamanı geldi de geçiyor bile.  Bırakın ademoğlu artık insanca yaşasın. Bırakın artık milletin tuvaletine, elini yüzünü yıkamasına karışmayın.  Tuvalette bile başımıza bekçi diktiniz. Hangi ayakla girip çıkacağımıza kadar karıştınız. Aptalmıyız biz.  Yeter yahu.  Elalemin yatak odasına kadar dilinizi soktunuz.  Karıyla kocanın arasına girdiniz, babayla oğulun arasına girdiniz.  Bize Lokman yeter, çekilin aramızdan artık.  Allah herkese eşit şekilde üflemedi mi?  Size torpil mi geçti. Üstümüzde karabulut gibi dolanmaktan vazgeçin.  Sizden gerçi su yağmaz, asit yağar.  Rahmeti yağdıran Allah’tır.
 Bırakın artık insanlar; barışın, huzurun, refahın, güvenliğin, hoşgörülüğün ve temiz aklın tadına varsınlar. Potansiyel androit ve potansiyel suçlu muamelesi görmekten kurtulsunlar.  Peygamberlere düşmanları bile saygı duyarken, peygamberlerin ümmeti olduğunu iddia edenlere dostları bile saygı duymuyor artık. İnsanların iki cihanından da elinizi çekin. İnsanların hem bu dünyalarını hem de ahiretini mahvettiğinizin farkına varın artık. 
 Ey benim ahad olan Allah’ım, kalburcuların  şerrinden bizi koru.
"Uğur ERZİNCAN'ın kaleminden"

HADİS KALBURCULARI - 1

 

   Hadis mecrası kör bir kuyudur. Yusuf’u attıkları kuyu gibidir. Bekle biri kovayı salsın ve narâlar patlatarak: “evreka, evreka ahanda size bir çocuk buldum” desin.  Yoksa bu dipsiz kuyuda kim öle kim kala.  Sağ kalanların sayısı oldukça az. Çoğunluk maalesef dipsiz kuyuya asfalt oluyor. Üstünden ne vasıtalar geçiyor.!
 Şükür ki, Rahman’ın sonsuz rahmeti, Yusuf’u bir kovayla kuyudan çıkardı. Su bazen gerçekten rahmet oluyor. Umulur ki hadis kuyusunda canhıraş çırpınanların da aralarından kurtulanlar olur. Tabi düşük bir değer karşılığında satılmazlar ise.
 Şimdi bu kuyunun başında kalburcular oturuyor.  Kova artık bunların elinde, kuyudan ne çıkarsa insanlara “bu rahmettir” diyerek az bir bedel karşılığında satıyorlar.  Nasıl olsa kuyu onların. Oturmuşlar başına, kuyudan ne çıkarsa bahtınıza artık.  Şans oyunları gibi hatta ve hatta şaka gibi.
 “Şu su iyi değil, şu su her derde deva, şu su hakkında ihtilaftayız babo, çözünce gel olur mu?” tarzında kuyu işletmeciliği yapıyorlar.
 Hele bir de suya susamış olanlar var ki, kuyudan ne çıkarsa yüreği yanmışçasına içiyor gariban. Ne de olsa susamış. Utanmasa kuyuya atlayacak. Atlamayanları da yok değil hani!  Az susamış olanlar daha seçici. Onlar istiyor ki billur billur az bulanık görünsün, içenlerin içini birazda olsa ferahlatsın, o tarzda istiyor suyunu.
 İyi de aynı kaynaktan besleniyorsunuz. Suyun size sunuluş şekli farklı. Biri bardakta öbürü yalakta sunuluyor. fark etmiyor ki, su aynı su, kaynak aynı kaynak. Değişen ne? Değişen sadece pazarlama tekniği.
 Kendilerine “İslam ümmeti” adını takan kalabalık, maalesef 1400 yıldır bu kuyunun başında kalburcuların kendilerine sundukları su görünümlü irinle avutulmaktadır.
 Bunlar söylenincede bazı uyanıkları(!) :"Ama olmaz ki, siz kuyudan çıkanın hiçbirini kabul etmiyorsunuz. Bari bir yudum alın,  İyide aralarında hiç mi temiz su yok."  Vardır ya da yoktur, önemli olan bu kısmı değil ki. Kalburcu muyuz biz? Hangisi su temiz hangi su kirli, bunları mı eleyeceğiz?. Bunlar 73 haraminin işi. Biz diyor muyuz şu ayet sahihtir, bu ayet mevzudur diye. Haşa ve kella. Kötü dürtülerden Allah’a sığınırız. Mushafın tamamını kabul ediyor ve de ona göre iman ediyoruz. 
 Peki bu kalburcuların derdi ne?
 Bunlar, Ne İsa’dan yanalar ne de Musa’dan. Hem Hak’tan yana gözüküyorlar hem de batıldan yana.Bir çeşit yemeğe dayanamayan "israiloğulları" gibiler. Soğanı, mercimeği ve hıyarı hakka tercih ediyorlar. Hele bir de yanında bıldırcın etiyle maden suyu oldu mu iş tamamdır.
 Tam bir serkeşlik hali, gidip gidip geliyorlar.  Bir o yana bir bu yana.  Bir de toplum mühendisi olacaklar (kalbur mühendisi  mı demeliydik).  Ellerine almışlar kalburu, eleyip duruyorlar.  Şu essah şu mevzu, şu essah şu mevzu. Kalburun altı uydurma, üstü essah. Kıstasa bakar mısınız?.  Bunu da bize din diye satıyorlar. Kimisi bu iş için rüyaya yatıyor kimisi de çamura batıyor.  Yani bizim ipliğimiz; bir adamın rüyasında pürü pak bir dededen alacağı cevaza bağlı. O salık verirse yırttık, vermezse yandık.
 Kalbur kimin elindeyse onun borusu ötüyor.  Bunu neye göre yaptıklarının detaylarıyla uğraşmayacağım. Uğraşsak ne ali cengizler çıkar altından.  Kalbur ile zihniyet arasında düz bir mantık manzumesi kurmuşlar. 
 İşin kötüsü şu. Çoğu kalburcunun gözünden kaçan meselenin esası da bu zaten. Nedir o esas?  Bunlar ellerinde yazılmış olan bir takım hadis kitaplarındaki sözlerin doğruluğuna bakıyorlar. Söz doğruysa peygamberindir, değilse değildir. (Doğru yanlış kıstasları da akıllarını ne kadar çalıştırdıklarıyla doğru orantılı (10/100) . Bunlar hadis neşriyatlarında yazan tüm doğruları peygambere izafe ediyorlar.  Sakat olan anlayış bu.  "Peygamber dedi" demeleri. Mesele, sözün doğruluğu veya yanlışlığı değil. Dünyada ne kadar doğru varsa hepsini peygambere fatura edecekler. Bunlara bir filozofun herkes tarafından kabul gören bir sözünü peygamber dedi deseler hemen yutacaklar. Ah bunu bir anlasalar ama zor…
 Şimdi doğru olan bir sözü, Allah'a havale etmekle peygambere havale etmek arasındaki fark nedir? Var mı farkı?  Gerçi bunlar bu haltı da yediler. Kutsi hadisler adı altında Allah'a da hadis isnad etmediler mi?  Aştılar artık. Kuran'ın bir benzerini getirebileceğini iddia edenlerle ne farkları kaldı ki? Allah'a meydan okurcasına, bırakın peygamberi Allah'a bile söz isnad ettiler.  Hala bu sapanlara ve gazaba uğrayacaklara itimat edenler var ona yanıyorum.  
 Bir örnekle gidelim. Belki daha rahat kavrar bazıları.
 “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık icin savaşan bizden değildir. Irkçılık uzere olen de bizden (muslumanlardan) değildir.”  (Kırk hadis’ten)
 Evet, benden de değildir. Böyle bir adamı tanımam. Çünkü; faşisttir, ırkçıdır, gafildir, zalimdir, psikolojisi iyi değildir,  hasta ruhludur, algılama organları çalışmıyordur ve bilinçsizdir.. Bu adam nasıl benden olsun ki.
 Yukarıdaki söz hakikaten doğru bir sözdür. Buna paralel pek çok söz söylemek de mümkündür.  Buraya kadar bir problem var mı? Yok.  Bu söz ilk defa söyleyen ben değilim. Yani bu söz bana ait değil. Eminim bu sözü ilk defa söyleyen siz de değilsiniz. Ama sen tut bu söze “peygamber” söylemiş gibi muamele et. Bu sözü söylerken bile “besmele” çek.  İşte sakat olan yanı bu.  Söz doğru bile olsa peygambere izafe etmek sakattır.   O yüzden anonim gözüyle bakmak en karlısıdır. 
 Bu sözü peygamberden önce de niceleri söylemiştir, peygamber de söylemiş olabilir. (Bakın hep zanni konuşuyorum görüyorsunuz.. Kimin söylediği araştırması ortaya girince zan doğuyor. Zannın da çoğu haramdır bilirsiniz.)
 Çünkü kimse orada değildi. Peygamber o sözü söylerken aranızda işiten var mıydı? Ve ordamıydınız?   Bir kalburcunun "dedi" demesiyle, demiş mi oluyor?
 Eğer öyle olsaydı; en sağlam diye niteledikleri, bir vaha dolusu insanın şahit olduğu (!) hadisin bile üç türlü rivayeti olmazdı. Diyanet gibi bir kurum bile bunun farkına varıp eline kalburu aldıysa farkına varamayanların haline acırım doğrusu.
 Kur’an’a göre yaşamaya başlayan, O’nun buyruklarına göre hareket eden, Kur’an’dan başka gözü hiçbir kaynağı görmeyen insanlara en kolay çamur atma mantığıdır, “Siz hepsini toptan reddediyorsunuz” mantığı .  Evet öyle, ama dikkat edin. Hepsi uydurmadır veya uydurma değildir demiyoruz.  Bizim dinimizin, haramını-helalini, ibadetini-muamelatını, kul ile Allah ilişkisini, insan ve toplum ilişkisini, saygı-sevgi dengesini, hak-hukuk ilkesini v.s. belirleyici yegane ve tek kaynağı Kur'an'dır.  Onun haricinde din adına herhangi bir "kalem-kağıt" ilişkisine dayanan başka kaynak yoktur.  
 Zararsız gibi görünen bu kalburcuların asırlardır yeryüzünü nasıl bilerek veya bilmeyerek fitneye boğduğunu görün artık. 
 İnsanlığa zararlarını da yazının II. Kısmında anlatmaya çalışacağız Allah dilerse.
"Uğur ERZİNCAN'ın kaleminden"
 Şimdilik kalbursuz ve kalburcusuz bir dünya dileğiyle.

KUTSALLAŞTIRMA

 


Hakkında konuşulamayanların kutsallığı almış başını gitmiş ise...
Orada söylenecek söz kalmamıştır.
Söyleyecek sözcü de kalmamıştır.
Sözü dinleyecek kişi de...
Sözü bir şekilde  getirmekten korktuğunuz her ne ise onunla mücadele etme şansınız bir şekilde kalmamıştır. Korkunuzun ciddi sebepleri olabilir. İş kaygısı, hayat kaygısı, sürgün kaygısı, iftira kaygısı...
Her ne olursa olsun üzerinde baskı yaratan bu ve benzeri unsurlara rağmen kişi hakkında konuşmak istediğini konuşabilmelidir. Konuşmak isteyene engel olan tüm sistemler, konuşmacıyı konuşmasına başlamadan öteki ilan eden tüm düşünceler otoriteyi korumak derdi ile hareket etmektedirler. Buradaki otorite görünüşte bir şeyin otoritesi gibi yansıtılmak istense de gerçekte otoritenin sahibi olan kimi kişiler kendilerinin çıkarları ve keyifleri için ötekileştirmeyi basit bir savaş kuralı olarak görmektedirler.
Konuşmayı, ifade hürriyetini sınırlayan tüm sistemlerin karşısında olmak günümüz insanının yegane vazifesi olması gerekirken bu şekil bir yaşam tarzı ve gidişatın olması beklenirken ve bir noktaya kadar da aslında öyle hareket edilirken her şey bir anda farklılaşıp konuşmayı ve konuşulanları sindirme süreci devreye girmektedir, girmiştir.
Ülkemiz insanı uzun zamanlardan bu yana o ya da bu siyasi ya da değil otoritelerin baskısı altında fısıldamaktan dahi geri durmuştur. Tam konuşmaya, kendini ifade etmeye başlayacak iken, o ana kadar var olan baskı sistemlerinin etkisi bitecek diye düşünürken, bu seferde başka türlü baskı ve korku yayan otoriteler ortaya çıkmıştır. Şu halde ve zamanda korku yayarak aslında hangi güce ve amaca dahi dayandığı belli olmadan iktidarı ve her türlü söylemi eline geçiren yaklaşım ve yönetim farkına varmaksızın kendi gerçekleriyle çelişmektedir. Adaleti ve insan hakkını görmezden gelmek olağan olduğu gibi makam ve mevkiler hukuksuz görev ve sorumluluk dağıtımı ile işgal edilmektedir. Kendisi ile çelişen şu anki güç ve sistemin, geçmişi yani tarihi incelenmesi halinde gelecekten konuşma, ifade hürriyeti hakkına dair hiçbir şekilde ümit var olunamayacağını görmek gereklidir.
Kendi iradesini, düşünüşünü, inancını, söylemini, oyunu, tercihini kısacası her şeyini bir yerlere ödünç dahi değil sürekli olması kaydıyla vakfeden kimse veya kimselerin bir araya gelmesinden oluşan toplum bir süre sonra kardeşlerini düşman ilan edip, yandaşlarını yani çıkar birliği ettiklerini ise kapı dışarı edecek ve ilk başta var olan ve belkide doğru olan hedefler mutasyona uğramış hali ile şuan olduğu gibi iktidar olacaktır.
Sokaktaki insanın tercihlerine etki edebilen kimseler için kısa gelecekte çatışma, aşağılanma, ötekileştirme, sessizleştirme gerçekleştirilmektedir. Eğer tüm bu öngörü var olmazsa o takdirde otoritenin sahipleri ile kendileri arasında ülkenin geleceği adına karanlık birlikteliklerin imzası ıslak ya da değil atılmış demektir.
Ülke insanı hakkında konuşulamayanların kutsallığı ile yönetilmek istenmekte buda yetmemekte,otoritenin sahiplerine karşı duruş sergileyecek olan ya da bunun beklentisinde olduklarımızda şu durumda bahse konu otoriteden farklı bir pozisyon içinde değiller. Oysa biz biliyoruz tek olan güçlü olduğunun zannına varsa da güçsüzdür. Kısa süreliğine devam eden otoritesi bir süre sonra iç ya da dış etkileri sonucunda yerle bir olabilir. Onun içindir ki hakkında konuşulamayanların kutsallığına inanmıyoruz, onun içindir ki hakkında  konuşulamayan her şeyi reddediyoruz, onun içindir ki herkesi ve her şeyi konuşabilmek için fikir ve ifade hürriyetinin sonununa kadar arkasında olmanın gerekliliğini hatırlatıyoruz, onun içindir ki kendi otoritesi için her şeyi yapanlara karşı duruş sergilenmesi gerektiğini hatırlatıyoruz.
Hakkında konuşulamayanların yani kutsallık atfedilenlerin bu topluma vereceği hiç bir değer yoktur, bir adım ötesine dair katkısı olmayacaktır. Kaynağı ne olursa olsun  neye dayanırsa dayansın kutsallığına inanılıp ötekiler için zulüm aracı olan her şeye karşı duruyoruz. Kendi varlığını ve devamlılığını sürdürmek adına ülke topraklarında ya da dışarıda örgütlenmiş tüm yapıların gerçek anlamda duruşunun sorgulanması gerektiğine inanıyoruz. Ülke insanının emeği, hayatı, malı, mülkü birilerinin keyfi için talan edilirken buna dur demesi gerekenlerin seslerinin çıkmamasına ancak ve ancak şaşırıyor ve bir gün kendilerininde aşağılanacağı yok sayılacağı günlerin yakın olduğunu kendilerine hatırlatıyoruz.
Kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir dönem kapandığına şahit olup sevinmek isterdik  ancak yerine farklı ellerin farklı cepler ile ilişkide olduğu bir başka şekil yargısız infazların yerine getirildiği döneme giriyor olduğumuzu düşünüyorum. Yeni başlayan karanlık süreçte ötekine geçmiştekine nazaran kişiler ve yapılan uygulamalar daha tehlikeli bir hal almaktadır. Tasfiye edilenlerde konuşulamayan kutsallar ile korkutma ile otoritelerini iktidarlarını devam ettiriyordu şimdikilerde öyle olacak ancak bir fazlasıyla.
Otoriteyi yavaş yavaş ele geçirenler kutsallıklarını zaten çok önceden ilan etmiş hatta kendilerine biat bile edilmiştir. Bu tehlikeli gidişin sonunun nereye varacağını kimsenin şuan bilmesi mümkün değildir. Ülke insanı ve toprağı otoritenin kimliği ve kişiliği altında ya tüm renklerinden mahrum olacak Ya da bu saldırıyı savuşturup tüm güzellikleri ile varlığına devam edecektir.
Kendilerinin ulaşılamaz icraatlerinin ise kutsal olduğuna inanılan herkesten ama herkesten uzak olmaya davetlisiniz.

ESKİLERİN MASALLARI

 


Kur’an, Mekke’de yükselen sarsıcı söylemi bastırmak için, inkarcıların türlü savunma refleksleri geliştirdiklerini söyler.
Bunlardan ön önemlileri şunlardı:“eskilerin masalı” (esâtiru’l-evvelîn), “uydurulmuş yalan” (ifkun müftera), “apaçık büyü” (sihrun mubîn), “çok eski bir yalan” (ifkun gadîm)…
Acaba bunlar neye karşı söyleniyordu?
Peygamber ne söylüyordu ki böyle masal, efsane, sihir, büyü, iftira, yalan, uydurma vs. diyorlardı?
Yaygın anlayışa (ki doğru değil)göre Peygamberimiz inkarcıları inandırmak için bir takım mucizeler gösteriyor, onlar da bunu inkar ederek sihir, büyü, efsane, yalan, masal vs. diyorlardı.
Acaba öyle mi?
Bu ithamların geçtiği yerleri Kur’an’dan tek tek çıkardım. En çok geçen de “eskilerin masalları” (esâtiru’l-evvelîn) …
Bakın, neymiş bu eskilerin masalları…
***
İlki daha ikinci sure olan “Kalem” suresinde…
“Yalanlayanları tanıma, itaat etme onlara!
İsterler ki yağcılık yapasın da onlar da sana yağ çeksinler.
Çokça yemin eden aşağılık âdi, küçük gören, dedikoducu,
Hayrı engelleyen, günahkâr zorba, kaba saba ve asalak …
Mal ve oğullar sahibi diye karşısında ayetlerimiz okunurken “eskilerin masalları” diyor. Yakında onun burnunu yere sürteceğiz!”
(Kalem; 8-16)

Görüldüğü gibi“eskilerin masalları” denmesinin sebebi“mal ve oğullar sahibi” (zâ malin ve benîn) olmakmış. “Mal ve oğullar sahibi” Kur’an’ın “Bahçe sahipleri” (ashabu’l-cenne) gibi devrin servet sahipleri için kullandığı bir tabirdir. Nitekim bu ayetlerden hemen sonra Bahçe sahipleri kıssasının anlatılması tesadüf olamaz. Bunlar bugünkü tabirle“Burjuvazi” veya “Yüksek sosyete” dediğimiz sınıflara tekabül eder.
Demek ki bu kesimlere yönelik bir söylem yükseltiliyor, onlar da bunlara“eskilerin masalları” diyor. Bunun böyle olduğunu ayetleri okudukça apaçık göreceksiniz ve şaşıracaksınız. Lütfen bütün dikkatinizi ayet parağraflarının bizzat içeriğine veriniz, önyargılarınızı bir kenara bırakınız.
***
İkincisi“ayıran/farkı gösteren” demek olan“Furkan” suresinde…
“İnsanlık için uyanışa vesile olsun diye doğruyu yanlıştan ayıran ölçüyü kuluna indiren ne kutlu, ne yücedir! Göklerin ve yerin mülkü O’na aittir. Çocuk edinmemiştir. Mülkiyetinde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış ve yarattığı her şeyin doğasını ve kapasitesini belirlemiştir. Hal böyleyken hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılıp duran, kendileri için ne zarara ne faydaya malik olamayan, ne öldürmeye, ne yaşatmaya, ne de diriltmeye malik olamayan O’ndan başka ilahlar ediniyorlar. Üstelik gerçeğin üstünü örtenler: “Bu, yalnızca kendisinin uydurup düzdüğü bir iftiradır. Bu konuda başkalarından yardım da alıyor.” diyorlar. Bunların yaptığı apaçık haksızlık ve yalancılıktır.  Yine diyorlar ki: “Bunlar eskilerin masalları, onları yazdırtmış, sabah akşam kendisine okunup duruyor.”(Furkan; 1-5).
Görüldüğü gibi parağrafta“Göklerin ve yerin mülkü O’na aittir” (lehu’l-mülk) “Mülkiyetinde ortağı yoktur” (şerîkun fi’l-mülk) vurguları yapılıyor. Onların sahip olduklarının ise yaratmayan, kendisi yaratılmış olan, öldürmeye, yaşatmaya, diriltmeye“malik” olamayan bir takım “ilahlar” olduğu söyleniyor.
İlahlaştırdıkları şeyler sahibi (maliki) olduklarını iddia ettikleri mülkleriydi. Bunlara öylesine güveniyorlardı ki“mal ve oğullarının” ve“bahçelerinin” dünyada sırtlarını yere getirtmeyeceğine, hiç kimseye ihtiyaç duydurmayacağına (istiğna) ve bu sebeple de kimseye hesap vermek durumunda olmadıklarını düşünüyorlardı. Bu nedenle ısrarla“Mülk Allah’ındır, mülkünde ortağı yoktur” vurguları yapılıyor.
Allah’ın mülküne sahip olmaya kalkmanın en elverişli argümanı da “Allah’ın oğlu” iddiasıydı. Nitekim tarih boyunca “Tanrı’nın oğlu” iddiasında olmayan hiçbir mülk sahibi (kral, imparator) görülmemiştir. Bunun için de“Çocuk edinmemiştir” denilerek bu iddia biçiliyor ve bir dönem kapatılıyor (ayrıca bkz. İhlas suresi).
***
Üçüncüsü “karınca” demek olan “Neml” suresinde…
“Peki kimdir gökleri ve yeri yaratıp sizin için gökten su indiren? O su ile bağlar bahçeler bitirip gözünüzü gönlünüzü açan? Siz onların tek bir dalını bile bitiremezdiniz. Allah’la birlikte başka bir ilah ha? Olur şey değil! Onlar iyice yoldan çıkmış bir güruh!..
Yeryüzünü yerleşime uygun bir yer haline getiren, vadilerinden dereler, ırmaklar akıtan, üzerine sağlam dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına engel koyan kimdir? Allah’la birlikte başka bir ilah ha? Olur şey değil! Onların çoğu ne söylediklerini bilmiyor…
Darda kalanın imdadına yetişip kötü durumdan kurtaran ve sizleri yeryüzünün varisleri kılan kimdir? Allah’la birlikte başka bir ilah ha? Ne kadar az düşünüyorsunuz?...
Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanızı sağlayan, sevgi ve merhametinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen kimdir? Allah’la birlikte başka bir ilah ha? Allah, koştukları ortaklardan yüce, çok yücedir!...
Yaratılışı başlatıp sonra yenileyerek sürdüren, size sürekli gökten ve yerden rızıklar veren kimdir? Allah’la birlikte başka bir ilah ha? De ki: “Getirin delilinizi eğer doğru söylüyorsanız!”
Söyle onlara: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse ğaybı bilemez. Ne zaman yeniden diriltileceklerini de bilmezler. Oysa ahiret hakkında kendilerine devamlı bilgi veriliyor. Fakat onlar kuşku içinde kıvranıp duruyorlar. Açıkçası kalp gözleri körelmiş, göremiyorlar. Kâfirler: “Nasıl yani, biz ve atalarımız toprak olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz? Geçin bunları, bu lafları çok duyduk. Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değil.” diyorlar.” (Neml; 60-68)
Görüldüğü gibi parağrafın başından itibaren uzunca bir liste sıralanıyor ve her seferinde “Allah ile birlikte bir ilah ha?” diye soruluyor. Klasik bakış bunun tahtadan taştan putlar olduğunu sanıyor. Halbuki sıralanan şeyler Allah’ın mülkünden örnekler ve bunları sahiplenme, kendi mülkü haline getirip  ona ihtiyacı olanlardan saklama, dahası bunlara çit çevirip zimmetine geçirme kastediliyor. Kur’an işte buna“ilahlaşmak” diyor ve reddediyor.
Kur’an’ın “Yakınlık sağlamaları için edindikleri ilâhlar” (gurbânen âlihe)tabirinin ne olduğunu yine Kur’an’ın kendisi açıklar:“Ne mallarınız ne de oğullarınız, sizi bizim katımıza daha çok yaklaştıran şeylerdir!” (Sebe: 37).
Dikkat edilirse yukarıdaki parağrafta put ismi hiç geçmiyor. Bilakis gökten inen su, toprak/arazi/yeryüzü (arz), bağ, bahçe, ağaç, dal, vadi, dere, ırmak, deniz, gökten ve yerden rızıklar… deniyor. Bunlar o günkü tarım toplumunda servet tasvirleridir. Ve bunlar sıralanırken her defasında soruluyor: Hem Allah’a inanacaksınız, hem de Allah’ın sayılan mülklerini zimmetinize geçirip başkasını bundan mahrum edeceksiniz ha? Bu ilahlaşmak ve mülküne ortak olmaya kalkmaktır (şerîkun fi’l-mülk).
“Bunların hesabının sorulacağı bir gün gelecek, bu yaptıklarınız yanına kâr kalmayacak, yargılanacaksınız. Burada, olmazsa orada…” denince “Ne yani yeniden mi diriltileceğiz? Bizden önce kime hesap sorulmuş? Kapanın elinde kalıyor, görmüyor musunuz? Ne burada ne orada hesap mesap yok? Bunlar “eskilerin masallarından” başka bir şey değil…diyorlar.
***
Dördüncüsü “inanmışlar” demek olan“Mu’minun” suresinde…
“Hayır, öncekilerin dediğini diyorlar.  “Ölüp toz toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra yeniden diriltileceğiz, öyle mi?  Doğrusu bu laflar bize de atalarımıza da bundan önce söylendi durdu. Eskilerin masallarından başka bir şey değil bunlar.”
Sor anlara: “Peki, yeryüzü ve orada var olanlar kimindir? Eğer biliyorsanız söyleyin.” “Allah’ın” diyecekler. Cevap ver: “Peki bu hafızasızlık neden?
Sor onlara: “Yedi kat göklerin Rabbi ve şu muazzam görkemin sahibi kimdir?   “Allah” diyecekler. Cevap ver: “Peki bu aldırmazlık neden?”
Sor onlara: “Her şeyin mülk hükümranlığını (melekut) elinde tutan, koruyup kollayan ama kendisine karşı kimsenin korunup kollanamayacağı kimdir? Söyleyin biliyorsanız? “Allah” diyecekler. Cevap ver: “Peki bu aldanış niçin?”(Mu’minun; 81-92).
Demek ki “Mal ve oğul sahipleri” veya “Bahçe sahipleri” sadece Allah’a inanmakla kalmıyor, yeryüzünün, orada var olanların (su, bağ, bahçe, tarla, maden ocakları, hayvan sürüleri vb.), görkemli arşın, melekûtun (tüm mülk deryasının) hükümranının Allah olduğuna da inanıyorlar. Çünkü “Bunlar kimin” diye sorulunca her defasında da“Allah’ın” diyorlar.
“Ee, madem öyle sahiplenmeyin, zimmetinize geçirmeyin, tapulamayın, verin o zaman? Allah bütün bunlardan insanların eşit şekilde yararlanmasını istiyor (Fussilet; 10). İçimizden zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı olmasını istemiyor (Haşr; 7). Aksi halde hesabını vermezsiniz. Er yada geç bunun hesabını vermek için huzura çıkarılacaksınız, öldükten sonra bile kaçamayacaksanız” denince “Ölüp toz toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra yeniden diriltileceğiz, öyle mi?  Doğrusu bu laflar bize de, atalarımıza da bundan önce söylendi durdu. “Eskilerin masallarından başka bir şey değil bunlar.” diyorlar…(YANİ, ÖYLE DERMİŞ GİBİ YAŞIYORLAR)
***
Beşincisi “kum tepeleri” demek olan“Ahkaf” suresinde…
“Kâfirlik edenler iman edenler hakkında; “Eğer ona inende bir hayır olsaydı, (ayak takımımız) bizden önce ona koşmazlardı.” diyorlar. Fakat onunla doğru yola gelmeyi kendilerine yediremediklerinden her zaman “bu eski bir yalan” diyecekler.” (Ahkaf; 11)
Demek ki“Din bir afyondur.” sözünü o günkü inkârcılar, Marx’ın söylediğinin tam tersi manada söylüyorlardı. Yani: “Din kitleleri uyuşturmak için zengin üst sınıfların halka ayaklanmamaları için zerkettiği bir uyuşturucudur” değil; tam tersi “Din (Muhammed’e gelen) kendini peygamber gören birisinin, ezilenler yeryüzünün önderi olacak, adalet, eşitlik olacak, köleler özgürleşecek, siz cennete onlar cehenneme gidecek…” vaatleriyle ayaklanma çıkarmak için halka zerkettiği bir uyuşturucudur. Bununla ayak takımını büyülüyor. Sihirli sözlerle mutlu yarınlar ve toz pembe gelecek vaat ediyor. Yoksa bu ayak takımı (erâzil) nasıl bu kadar cesaretli olabilir?  Eğer söylediğinde bir hayır olsaydı ilk önce biz icabet ederdik. Dolayısıyla eskiden beri söylenen bir takım hayali vaatler ve masallar bunlar…”
***
Altıncısı yine “kum tepeleri” demek olan “Ahkaf” suresinde…
“Fakat öyleleri de vardır ki anne ve babasına: “Öf be! Benden önce bu kadar insan gelip geçmişken tekrar (huzura) çıkarılacağımızı mı söyleyip duruyorsunuz?”der. Anne ve babası Allah’a sığınarak: “Yazıklar olsun, inan. Allah’ın sözü gerçektir; bundan şüphe olmaz.” der. O yine: “Hepsi yalan, eskilerin masalları bunlar.” der. (Ahkaf; 17)
Bu ayetteki“eskilerin masalları” diyenin kim olduğu, hangi kesimden birisi olduğunu ise üç ayet sonra açıklanıyor:
“Kâfirlik edenlere ateşin karşısına çıkarılacakları gün şöyle denecek; “Siz, bütün güzelliklerinizi dünya hayatınızda tükettiniz ve onların zevkini sürdünüz. Artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve fesat peşinde koşup durmanızın karşılığı aşağılayıcı bir azap olacak!”(Ahkaf; 20)
Ayette geçen“fesat çıkarmak” Kur’an’ın anlam örgüsü içinde daima Adem kıssasında geçen son sınırına kadar toplamak (şecere-i huld) ve yıkılmayacak bir mülkiyet (mülk-i la yebla) için ele geçirme, çalma, hırsızlık ve bunlar için yapılan işgal, talan ve kargaşayı ifade eder. “Güzellikleri dünya hayıtında tüketmek”, ele geçirdiklerini sorumsuzca harcamayı,“zevkini sürmek” de onlarla har vurup harman savurmayı, gününü gün etmeyi ifade eder.
İşte böylesine birine “Allah var, hesap var, böyle yapamazsın!” denince, “Bizden önce bunca insan gelmiş geçmiş, kimseye bir şey olmamış, biz mi hesap vereceğiz, yok böyle şeyler, masal, hikaye bunlar” diyor…(ÖYLE DERMİŞ GİBİ YAŞIYORLAR.)
***
Yedincisi “balarısı” demek olan“Nahl” suresinde…
“Allah, büyüklük taslayanları sevmez. Böyleleri “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde: “Eskilerin masalları.” derler. Böyle söylemekle kıyamet gününde kendi veballerini tümüyle, saptırdıkları cahillerin veballerini de kısmen üzerlerine almış olurlar. Dikkat edin, ne kötü bir vebaldir bu! Onlardan öncekiler de düzen kurmuşlardı. Allah kurdukları düzeni temelden yıkmış, çatılarını da başlarına geçirmişti. Azap, onlara fark edemedikleri bir yönden gelmişti.”(Nahl: 23-26).
Bu ayette de “eskilerin masalları” diyenlerin büyüklük taslayanlar (müstekbirler) olduğu ifade ediliyor. Kur’an’ın anlam bütünlüğü içinde bunlar servet ve iktidar sahipleri (mal ve oğul sahipleri, nimet sahipleri, bahçe sahipleri) demek oluyor.
Bunlar tarih boyunca hep bir düzen kurmuşlar ve her defasında kurdukları düzen başlarına geçmiştir. Bundan sonra başkası olacak değildir. Bunlar hep demişlerdir ki: Adalet, eşitlik, cennet, ezilenlerin (müstazafların) kurtuluşu ve yeryüzüne önder olmaları, kölelere özgürlük, şirksiz (sınıfsız/kastsız) bir toplum (ümmet-i vahide) bir hayalden ibarettir, “eskilerin masallarından” başka bir şey değildir…
Böyle söyleyenlere deniyor ki ayette: “Böyle söylemekle kıyamet (ayaklanma/kalkış/kıyam) gününde kendi veballerini tümüyle, saptırdıkları cahillerin veballerini de kısmen üzerlerine almış olurlar. Dikkat edin, ne kötü bir vebaldir bu!
***
Sekizincisi“yolsuzluk yapanlar” demek olan“Mutaffifîn” suresinde…
“Yolsuzluk yapanların vay haline! Onlar alacaklarının son kuruşuna kadar peşine düşerler. Ama iş, vereceklerine gelince kıyısından kenarından nasıl çalıp çırpacaklarını hesaplarlar. Onlar tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? O büyük günde hesaba çekilecekler. Öyle bir gün ki insanlık o gün Âlemlerin Rabbi’nin huzurunda esas duruşa geçecek!
Kötülerin sicili tutulmuştur. Bilir misin, sicil ne demek? Orada her şey madde madde yazılmıştır. O gün yalan diyenlerin vay haline! Onlar hesaplaşma gününe yalan diyenlerdir. Ona, ancak hak ve adaleti çiğneyen ve günah küpü haline gelmiş olan yalan der. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: “Eskiden beri söylenip durulan masallar.” der. Hayır! Kazanmakta olduklarından kalpleri paslanmıştır. Doğrusu onlar o gün Rablerinden yüz bulamayacaklar. Doğruca alev alev yanan ateşi boylayacaklar. Sonra da onlara; “Yalan dediğiniz şey işte bu!” denilecek.” (Mutaffifin; 1-17)
Görüldüğü gibi buradaki “eskilerin masalları” teranesi de parağrafın başındaki eksik ölçüp tartma (yolsuzluk) ile ilgilidir.
Onlara “Eksik ölçüp tartmayın, halkın malına göz dikmeyin, çalmayın, çırpmayın. hak yemeyin, hesabınız çok yaman olur, hem halkın mahkemesinden (mahkeme-i suğra) hem de Allah’ın mahkemesinden (mahkeme-i kübra) kurtulamazsınız” dendiğinde “Bunlar eskiden beri söylenip durulan masallar” derler. Buna verilen cevap ise Leheb suresindeki tehdit ile aynıdır: (“Malı ve kazandıkları onu kurtaramayacak!”). Kazanmakta olduklarından kalpleri paslanmıştır. Yani mal ve kazanma hırsından gözleri bir şey göremez olmuştur. Bunları temizleyecek şey ise alev alev yanan ateştir!
***
Dokuzuncusu “ganimet malları” demek olan “Enfâl” suresinde…
“Biliniz ki mallarınız ve oğullarınız birer imtihan vesilesidir. Asıl büyük mükâfat Allah’ın katındadır. Ey iman edenler! Eğer Allah bilinciyle yaşarsanız, size, doğru ile yanlışı ayırma yetisi verir; suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir. Hani kâfirler seni hapsetmek, öldürmek yahut sürgün etmek için plânlar kuruyorlardı. Onlar plân kurup dururken, Allah bütün plânlarını boşa çıkarttı. Çünkü bütün hesaplar Allah’tan döner. Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: “Tamam duyduk. İstesek biz de bunun benzerini söyleyebiliriz. Bu, öncekilerin masallarından başka nedir ki.”dediler. (Enfal; 28-31)
Görüldüğü gibi buradaki“eskilerin masalları” da, parağrafın başında işaret edildiği gibi yine aynı konu ile ilgili: Mal ve oğullar…
“Mal ve oğul sahipleri”tabirinin Kur’an’ın anlam bütünlüğü içinde ne anlama geldiğini artık biliyoruz. Bunlar düzenlerinin sürmesi için plan kuruyorlar, peygamberi hapse atmak, öldürmek ve bu“beladan” kurtulmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Fakat azap hiç beklemedikleri bir yerden geliyor.
Bunların planını bozmak için“Allah bilinci ile yaşamak” (takva) sahibi olmak gerekir. Öyle olursa Allah, mülkün Allah’a ait olduğuna iman etmişlere doğru ile yanlışı ayırma yetisi verir. Kim yalancı, kim sahtekar, kim münafık, kim laf olsun diye, kim yürekten mülk Allah’ındır diyor ayırabilirler…
***
“Eskilerin masalları”teranesini nerede, kim, niçin söylüyor gördünüz.
Ne bir eksik, ne bir fazla hepsini aktardım. Bize inanamıyorsanız kendiniz açın bakın, sureler ve ayet numaraları ortada. Ayetleri cımbızla çekmeyin, parağrafıyla birlikte, konu bütünlüğü içinde okuyun.
Mal ve oğul sahibi olmak, kazanç, mal, mülkiyet, eksik ölçüp tartmak, yolsuzluk,  dünya hayatı, servetin zevkini sürmek, rızık ve bunların hesabının sorulacağı kaçınılmaz gün ile ilgili olmayan tek bir parağraf yok.
Bu kadarı tesadüf olabilir mi?
“Söylediklerin hayal, olacak işler değil; vazgeç bu sevdadan. Masal anlatma bize”diyenler!
“Eskilerin masalları”nı tekrar edip durmayınız.
Başlangıçta hangi büyük işe hayal/masal denmedi ki

KİTAP YÜKLÜ EŞŞEKLER

 

 Hazırlanın… Başı boş vadilerde yaban eşekleri otlatmaya ve de hoplatmaya gidiyoruz.
Anıran'a kulak kesilin. Bakalım ne diyor.
- Öyle kalkıpta Afrika'ya gitmene gerek yok. Bu işi oturduğun yerden yapacaksın. Birinci ve en önemli kural bu. Kaba yerlerin (eski dilde bişeydi bunun adı) koltuktan kalkmayacak.
Önce İlahiyatta/Medresende boş ve hoş bir kürsü/oda bulacaksın. Müziğin sesini hafiften hafiften açacaksın. Önce, ağlamaklı bir hale bürüneceksin. Tipik lehçede "işi sulandırmak" deniyor buna. Ama okuyucu gözyaşını görünce tuzlu su olup akıyor. Tatlı tuzlu demiyor karışıp gidiyor. Yani en önce "sümüklülerin efendisi" olacaksın. Sonra yakacaksın bi cuvara. Sigara kullanmıyorsan kolonya dökün. Kolonya bana ters abi diyorsan "çiçek suyu" dökün.  Kapayacaksın gözlerini, derinlere doğru açılacaksın. (Way anam way) .
- Eee sonra?
- Ütopik bir sevgili bulacaksın. Cismani değil tamamen ruhani olmalı. Aslında senin de tam kafanda canlandıramadığın ama varlığını bildiğin daha doğrusu bildiğini sandığın bir sevgili. Fizibilitesini iyi yapacaksın.
- Niye sandığım?
- Sanı olmadan höyküremezsin de ondan.
- Anladım, sen devam et.
- Çektin mi bir nefes cuvaradan, wordu açıp höykürmeye başlayacaksın.
- İyi de hocam eskiden kağıt-kalemle höykürürmüş millet, sen niye teknolojik höykürüyorsun.?
- Soru sorma, konsantremi de bozma.
Olaya duyguyla başlayıp duyguyla bitireceksin. Höykürme aralarında çiçekten böcekten bahsedeceksin. Bildiğin ne kadar kelime varsa hepsini bir seferde kusacaksın. Kusmadan rahatlayamazsın. Satır aralarına jelatini açılmamış laflar gömeceksin. Gömeceksin ki okuyan adam lafın jelatinini açana kadar pert  olsun. Pert olsun ki ikinci bir yazıyla onu ayağa kaldırabilesin. O zaman kahramanının sen olduğunu sanmaya başlayacak.  Sonunda da bu hayatın sensiz ne kadar anlamsız boş ve loş olduğunu düşünecek. Aynı bu oda gibi. Bak gene sansın diyorum. Sanmadan olmuyor görüyorsun.
Önce ahh çektirip, sonra da offf çektireceksin. Beyinleri sulandırmalı, bulandırmalı hatta ve hatta imha edeceksin. Bir paragrafta mutlaka ama mutlaka küseceksin. Okuyucu da seninle birlikte küssün. Başka bir paragrafta ise tekrar barış çubuğu yakacaksın. Nikotini bol olanından.  
Hani eski romanlarda, serin bir bahar günüydü, hava yağmurluydu, şimşeğin gürültüsü pencereyi zonklatıyordu diye söze başlanır ya. Sen kitabı kışın okumana rağmen dışarıda serin bir bahar havası var zannederdin. Camlar PVC olduğu halde gürültüyü duyar gibi hissederdin. İşte "sanmak" böyle birşey. Yani kandırıldığını bile bile o türde bir romanı iliklerine kadar hissetmektir sanmak.
Neyse, onlar eskide kaldı artık. Biraz da olaya türk filimi havası katmalısın. Pembeleştirmelisin etrafı. Hani adamın yıllarca aşık olduğu kız, kız kardeşi çıkar. Aslında kız kardeşi de değildir. Daha sonra anlaşılır ki halasının torunuymuş. Sonra halası bunun babaannesi çıkar. Bir de bakmışsın ki babaannesi değil amcasıymış. Bu şekilde ilerlemelisin. Bu duruma ekzantirik duyguların sürmelenmiş hali de diyebilirsin.
- Babaannesi nasıl amcası oluyor orayı anlamadım? Açıklasana.
- Ne bileyim işte, senarist yazardı biz de zokayı yutardık zamanında. Sormak aklımıza gelmezdi ki. Sen niye soruyorsun. Dinleyicisin sen sorucu değil.
- Arasıra okuyucu için iyi dileklerde bulunmalısın. Seni bi halt sansınlar.  Zaman geçtikte sana gelip "bizim için rabbine dua edermisin" diye her işlerini sana yaptırsınlar. Fazla zorlarsan, okuyucuyu tuvalete bile sen götürüp getirmek zorunda kalırsın. O yüzden ölçüyü iyi tuttur.
- Sürekli fışkırmalısın. Yerden fışkır, gökten fışkır. Fışkır fışkırabildiğin kadar okuyucuya.  İki beyit arası şarıl şarıl ırmak akıt.  Göğü parça parça et okuyucunun üzerine. Oksijen komasına girsin. Sonra "durun şu göğü çıkıp tekrar toparlayım" diyerek semaya yüksel.  Yüksel ki millet senin yükselişini melül melül izlesin aşağıdan.  Bunları da yapamadın bari onlara dokunacakları birşey bırak. Ellesinler, hissetsinler... Bırakacağın herneyse onu miras bellesinler.
- Kemik yığını haline getir okuyucuyu. Un ufak olsun. Sonra azot olup toprağa karışacağını ve bir daha senin sayende dirilemeyeceğini sansın. Sende yok olsunlar.  Hani bir dinde bunun adına vahdet-i vücut bir başka dinde de woltran diyorlardı ya. İşte ondan.  Ama woltranın kafasını her zaman sen oluşturmalısın.
- Mucizevi dizeler koy önlerine. Aciz kalsın keratalar. Kutsal kitapların önünde acziyetini belli edemeyenler sende aczimendi olsun.
- Seni, yeryüzünde salına salına yürüyen bir melek sansınlar. Yoksa işin yaş. Sakın insan olduğunu belli etme. Çimdik attıklarında hönk! olursan büyü bozulur.
- Sen höykürdüğün zaman, okuyucu kimyasal reaksiyona girmeli. Olayın atmasyon olduğunun farkına varamadan tepkimeyle karışık çoktan buhar olup göğe yükselmeli. Beni bile ref etti diyebilmeli. Oysa başından def ettiğini asla anlamamalı. Bunu yapabiliyorsan sen höykürenlerin efendisi oldun demektir.
- Hatta öyle höykürmelisin ki, sen öldükten sonra topladığın taraftarlar ikiye bölünmeli. Bir grup demeli ki: "mezarının üstüne kilise yapalım", bir başka grup da demeli ki: "ne kilisesi gardaşım, bunun üzerine şatafatlı bir mescid yapalım". Onlar tartışa dururken sen huzur içinde uyuduğunu sanmalısın.
- Hakkında ihtilafa düşsünler. Sevenlerin de olsun sövenlerin de. Yoksa asla uluhiyet kazanamazsın.
- Eeee?
- Okuyucunun kanını kaynatmalısın. Kanın kaç derecede kaynadığını bilmiyorum boşuna sorma. Ama kaynadığını hissetmelisin. Çünkü varoluşsal (höö!) boşluğu kanlarının kaynadığında doldurabileceğini iddia eden pek çok kazma tip var etrafta. Onlara ilaç olmalısın, şifa olmalısın. Bunları olamıyorsan galiba ve de sanırsam sen bir aptal olmalısın. O zaman kimse senden höykürme beklemez.
Nabza göre şerbet vermelisin. Bizim camianın şablon haline gelmiş düsturları vardır. Dizinleri vezinleri iyi bilmelisin. Patlatırsın bir dörtlük beraberinde okuyucuyu da dağıtırsın. Bir ara onu anası babası toplar. Sen toplama işine karışma. O iş ebeveynlerin işi.
Höykürdüğün alan kainat kadar büyük bir boşluk unutma. Doldurucu güç olmalısın, dinamo olmalısın. Hedef göstereceğin iyi bir ütopyaya yaya olarak bin yılda, atlı olarak yüzyılda ancak gidebilmeli okuyucu. Işınlanma icad olursa o zaman mesafeyi yeniden belirlemeyi ihmal etme. Çarçabuk varamasın hedefe.
Herkesin kutsal bildiklerini alabildiğine övmelisin. En çok sen öv ama. Diğerleri seni tekrarlıyormuş gibi olsun. Öyleki kutsalın sahibi sansınlar seni. Olmadı bir kutsal da sen oluştur. Diğer kutsalların yanın koy. Alabildiğine büyüt onu okurun gözünde. O büyüdükçe sende onun omuzları üstünde yükselirsin. Yüksele yüksele göğe varıp, bir kutsal da sen olursun.
Ne demiş eski atmasyonculardan nabi.
kadım yaptı ayak yolun
müzahref kalmasın tende
dedi nâbiyâ tarihin
..ıçayım hayrâtına ben de
- Muzahref ne demek?
- Dışkı demek. Zamanında istanbul’da kadı’nın biri hayrat için tuvalet yaptırmış. Hani şunun hayratına bunun hayratına çeşme olur ya. O da tuvalet yaptırmış. Bak burada bir boşluk hasıl oldu. Biri dolduracak. Doldurma işini de nabi üstlenmiş. Muzahref ile doldurmuş hayratı.
- Sakın anlattığın hiçbirşeyin sonu olmasın. Asla sonuç bölümü yazmamalısın. Sonuca ulaşırsa okuyucunun seninle işi biter. Sonra sümüklü bir mendil gibi çöpe atar seni. Sürekli beklesin devamı gelecek diye. O yüzden ben de burada kesiyorum. Sen biraz peşimde dolan. Devamını anlat diye. Bir ara uğra yine anlatırım. Tabi ücreti mukabilinde.. senden almazsam devletten alırım. Maaş garantili..
- İyide buraya kadar anlattıklarından nasıl bir sonuç çıkarmalıyım.
- Kolay... Satır aralarında yazmış olduğum bazı lafları seç önce. Sonra o laflara kafandaki şablonu boca et. Zaten bir yere gitmek istiyordun ya. Benim ayaklarımı kullan işte. Kendilerinkini yorma.  Bak satır arasında "konya" dedim. Ordan yola çık. Git mevlananın önüne, güvercinlere yem veriyormuş, karşıdaki mezarlığa dua eder gibi yap. Sonra bir banka oturup dinlen. Daha sonra bir kitapçıya uğra. Eskiden kaşarlı komunist olup da sonrasında halim selim müslüman olan birinin yazdığı kitabı bul. Komunizmden İslamiyet'e uzanan yol kabilinden yatağına uzan oku. Bundan iyi sonuç mu olur sana.  Komunizme küfret, Adam islamiyeti seçti diye dininle gurur duy işte.  Elalemin kabak dolması hikayelerinden bile ne anlamlar çıkıyor, bu yazıdan bir anlam çıkaramazsan sana boşuna höykürmeyelim.  Sırada bekleşenler var.
- Bir çuval dolusu laf saydım bunları anlayamadıysan, kısaca şunu bil yeter. "Ota ...oka yaz."  Gün gelir üçbeş çıfıt anlamlandırır nasıl olsa yazdıklarnı. Mana işiyle uğraşmayacaksın. O işi senin yerine senin teban birgün yapar. Nasıl olsa klavyenin dibi yok. Bill amca saolsun.

Cemaat liderleri ve diktatörlük!




Bu iki ifade bir arada kullanılabilir mi?

 “Manevi Diktatörler” diyerek ifadeyi çok daha fazla genelleştirerek; küçük cemaat gruplarından çıkartıp topluma şamil kılalım.

Manevi baskılarıyla pek çoklarının akıllarına prangalar vuran ve kalplere kurdukları tahtlarda küstahça oturmaktan iflah olmaz derecede zevk alan bu diktatörlerin, kapalı cemaat topluluklarında küçük iktidarlara oynayan cinslerini “cemaat diktatörleri” olarak isimlendirmek çok da yanlış olmasa gerek…

Oysa liderliğin doğru örneği Muhammed Peygamberi, Allah Kur’an’da anlatırken onun davete muhatap insanlar üzerinde bir “Musaytır” (88/22), yani bir baskıcı, diktatör veya elindeki satırı sallayarak insanlara zorla daveti veya kendi isteklerini kabul ettiren bir zorba olmadığını/olmaması gerektiğini söylemektedir.

İşte bu yazıda -önce grup ve cemaatlerin ortaya çıkma sebeplerini kısaca ortaya koyduktan sonra- kapalı grup ve cemaatlerde boy veren bu tip liderlerin psikolojik alt yapılarını birazcık deşmeye ve cemaat bireylerinin zihin yapılarında ve nefislerinde oluşturdukları inanılmaz ifsadı irdelemeye çalışacağız. Bu yazının devamında cemaat ve kapalı grupların genel niteliklerini yapısal özellikler olarak tespit edip, bunların bireylerin zihinsel ve manevi dünyalarında oluşturduğu menfi tesirleri tahlil edeceğiz.

Kendileri de aslında geniş katılımlı birer grup olan toplumların içindeki cemaatler ve grupların varlığı, çok eski tarihlere uzanan sosyolojik bir vakıadır. Sosyoloji; toplumu, toplumların oluşumu ve değişimini inceleyen ve nesnel yasalarını saptamaya çalışan bir bilim dalıdır. Genel anlamda toplumların oluşumu, değişimi ve bu değişimde esas olan prensiplerle, toplumların yapısının ürettiği problemlerin insan aklı üzerindeki etkileri önemli bir husustur.

Konumuzu “Geniş katılım grupları/toplulukları içinde yer alan cemaatler ve grupların akletme üzerindeki olumsuz tesirleri” olarak sınırlamakla aslında genel toplulukların oluşturduğu sosyolojik ve kültürel kodlara bir gönderme de yapmış oluyoruz. Cemaatlerin ve grupların gösterdiği tipik davranışlar büyük toplulukların içinde barındırdığı bazı kodların ve sinmiş özelliklerin sivrilmiş birer örneğidir.

Büyük topluluklar, tipik cemaat davranışlarına yol açan olağan dışı durumlara toptan bir cevap veremezse, tepki gösteremezse ya da çözüm üretemezse cemaat ve grupların ortaya çıkması için uygun zemin oluşmuş demektir.

Grup, fırka ve cemaatlerin ortaya çıkışının ve çeşitliliğinin geri planında ihtilafların derinleştirilerek tefrikaya dönüştürülmesi vardır. İhtilafların arkasında ise “insanın karakteri”[1], “dilin tabiatı”[2] nedeniyle birbirini anlamamak ve gerekli iletişimi kuramamak; “evren ve hayatın tabiatı”[3]nın farklı görüntü ve renkleri mümkün kılması; “tarihten gelen anlaşmazlıkların sonlandırılamaması”, “dini metinler”[4]in yapısının ihtilafı mümkün kılan bir yapıda olmasından dolayı dini anlama biçimlerinin sürekli çeşitlenmesi gibi sayılabilecek birçok neden vardır. Sıralanan ihtilaf sebeplerinin geri planındaki en önemli etkenlerin bencillik, menfaatler ve heva olduğunu da unutmamak gerekir.

Yetenekli liderlerin grupların oluşumunda önemli bir etkisi vardır. Ancak hiçbir lider yoktan bir hareket meydana getiremez. Gerekli şartlar olgunlaşmadığı sürece, potansiyel bir lider ne kadar yetenekli olursa olsun, peşinden kimseyi sürükleyemez.[5] Cemaatler ve grupların toplumda yaygınlık kazanması ve rağbet görmesi olağanüstü değişim dönemlerinden geçildiğinin bir işaretidir. Cemaatler ve gruplar mevcut düzene karşı şiddetli bir hoşnutsuzluğun doğal sonucudurlar. Normalleşme süreçlerinde bu tarz oluşumlar toplumun daha sağlıklı hale gelişine etki eden sivil toplum kuruluşları olarak ortaya çıkarken, olağan dışı koşullarda gidişi tersine çevirmeyi amaçlayan yapılar haline dönüşürler.

Örselenme+hoşnutsuzluk+endişe+ideal geçmiş özlemi

Tarihte ortaya çıkan dinsel gruplar, mezhep ve fırkaların ortaya çıkışına tesir eden evrensel faktörleri yukarıda kısaca sıralamıştık. Modern dönemlerde ortaya çıkan grup ve cemaatler de bu evrensel faktörlerden etkilenirler. Ancak bunların dışında her dönemin kendi özgün sosyolojik ve tarihi koşullarına uygun olarak ortaya çıkan bazı sebepler de vardır. Bunlar bu tür grup ve cemaatlerin kendi dönemlerinde oluşumuna kaynaklık ederler. Tarihi ve sosyolojik koşullar incelenerek her dönemin kendine özgü belirleyici sebepleri ortaya konabilir.

Ancak bizim konumuz modern bir olgu olarak grup ve cemaatlerin ortaya çıkışı, bunların yapısal özellikleri ve cemaat içi ilişkiler ile lider-birey ilişkisi olduğundan bu dönemde baskın olan sebepleri ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Geçmişte de benzer sebepler fazlalık ve eksikliği ile etki eden birer faktör olmasına rağmen özellikle modern dönemlerde grup ve cemaatlerin ortaya çıkabilmesi için, topluca karşı karşıya kalınan bir “örselenme”nin olması, bu örselenmenin ortaya çıkardığı gidişattan kaynaklanan hoşnutsuzluğun ortaya çıkardığı bir “endişe”nin hat safhaya ulaşması en temel şartlardandır. “Örselenme+hoşnutsuzluk+endişe” toplamına birlikte muhatap olmuş kişilerin harekete geçme isteği, bunların ortak davranışlar sergileyerek bir araya gelip cemaat ve grupları oluşturmalarına yol açar. Aslında hareket, ideal olana geri dönme veya döndürme hareketidir. Bu nedenle bütün cemaat/grup yapılarının örselenme öncesinde var olan, “hoşnut olunan bir durum ideali” vardır. Bu, ideal geçmişi -yani hoşnut olunan dönemi- gelecekte kurma idealidir. Öyleyse yukarıdaki üçlü toplama bir dördüncüsünü daha ekleyip, buna “ideal geçmişin gelecekte yeniden inşası için harekete geçme” diyebiliriz.

Bu dörtlü toplamın ortaya çıkması şartların olgunlaştığına işarettir ve böylesi anlarda kendileri de dörtlü etkinin tesirinde olan yetenekli liderler harekete geçerek cemaatlerini oluşturabilirler.

“Örselenme+hoşnutsuzluk+endişe+ideal geçmişin gelecekte yeniden inşası için hareket” toplamıyla neyi kastettiğimizi kısaca açıklayalım.

Toplumların hayatında hızlı değişimlere yol açan, insanları şiddetle sarsan, onları aşağılatan, büyük acılar çekmesine yol açan olay veya ardışık olaylar toplamının muhataplar ve artlarından gelen nesiller üzerinde oluşturduğu etkiye “örselenme” diyoruz. Toplumlar tarihlerinin hızlı değişim anlarında belli “örselenme”lere uğrarlar ve bunlar ilginç toplumsal yapılanmalara ve değişimlere yol açar. İslam tarihinde ortaya çıkan tarikat yapılanmalarının ilk ortaya çıkışı, Moğol/Tatar istilaları ve Haçlı Seferleri’nin toplumda meydana getirdiği örselenmeler ortaya çıkartılmadan anlaşılamaz. Aynı dönemlerde ortaya çıkan oldukça öze dönüşçü sert söylemlere sahip selefi hareketler de benzeri istilaların sebep olduğu örselenmelerden yeteri kadar nasiplerini almışlardır. Biraz daha geriye gidersek İslam tarihinin ilk yüzyılında ortaya çıkan hemen hemen tüm fırkalar “fitne” olarak isimlendirilen sarsıcı hadiselerin derin tesiri altındadırlar.

Günümüz İslami cemaatlerin ortaya çıkmasına yol açan “örselenme” Batı’ya karşı bir-kaç yüzyıl öncesinde başlayan peş peşe yenilgiler ve toprak kayıplarıyla ortaya çıkan, İslam topraklarının tümüyle parçalanması, işgal edilmesi, sömürgeleştirilmesi ve birliği temsil eden hilafet kurumunun ilga edilmesiyle zirveye ulaşan olayların ortaya çıkardığı örselenmedir. Geçmişten beri zaten varlığını sürdüren mezhep, tarikat ve dini yapılanmaları kısmen dışarıda bırakırsak modern dönemlerde ortaya çıkan tüm İslami cemaatlerin oluşumunda bu örselenme ortak paydadır. Tarikatların, mezhebe bağlılığın ve geçmişten beri varlığını devam ettiren benzeri dini yapılanmaların böylesi dönemlerde canlanmasının en önemli sebebi de sözünü ettiğimiz örselenmedir. Cemaatlerin birbirlerinden farkı bu noktadan sonra ortaya çıkar. Bu örselenmeye verilen cevaplar, çözüm önerilerindeki farklılıklar ve ihtilaflar cemaatler arasındaki farkı ortaya çıkartır.

Örselenme anında merkezi otorite (devlet veya imparatorluk) ya da toplum, olumsuzluklara direnmeyi becerebilseydi ve daha yumuşak bir geçişle yeni şartları oluşturabilseydi genele yaygın bir örselenme de oluşmayabilirdi.

Tarihte yaşanmış olan örselenmeler toplumların genlerine işler ve kuşaktan kuşağa sessizce aktarılır. Oluştuğu anda etkinliği zayıf kalabilen örselenmeler kuşaklar sonra bir grubun oluşmasında yeniden ortaya çıkabilir. Olmadık bir çatışmanın gerçek nedenine dönüşebilir. Vamık Volkan’ın “zaman çökmesi”[6] olarak adlandırdığı bu süreçte seçilmiş örselenme daha dün olmuş gibi yaşanır. “Geçmişe ilişkin duygular, algılar ve beklentiler, güncel olaylar ve düşmanlarla ilgili olanlara büyük oranda karışır ve bu da akıl dışı politik kararlar almaya ve yıkıcı davranışlara yol açar.”[7] Karşılıklı çatışanlar ayrı ayrı örselenmelerin tesiri altındaysalar “bitmeyen savaş”ın onulmaz temsilcileri olarak akıl dışılıklar üretmeye devam ederler.

Liderler gruplarını oluştururken, toplumlarca özümsenmiş olan, “örselenmeler” den kaynaklanan psikolojik genleri manipüle ederler. Böylece gruba eğilim artar ve insanlar grupla birlikte hareket etmek için seferber olurlar.

Örselenmenin varlığı tek başına yeterli değildir. Bazı toplumlar veya örselenmiş toplumun bazı bireyleri örselenmeyi “düşmanına benzemek” tarzında içselleştirebilir. Durumdan rahatsız olmak yerine büyük bir memnuniyet duygusuna kapılabilir. Bunu bir gereklilik olarak görebilir. Bu bir tür yansıtmadır. Bu tiplerin örselenmelerden kaynaklanan bir kalkışla bir gruba mensup olmaları mümkün değildir. Bu nedenle örselenmenin peşi sıra durumdan hoşnutsuzluğun sürekli hale gelmesi, grupların oluşup varlıklarını sürdürmelerini gerekli bir şartıdır. “Hoşnutsuzluk” aşağıda üzerinde duracağımız “ideal geçmiş özlemi” duygusu ile doğrudan ilgilidir. Örselenmeye yol açan olaylar kısmen veya tamamen ortadan kalksa ve ortam daha memnuniyet verici gelişmelere uygun olsa da hoşnutsuzluk devam eder. Hatta devam etmelidir ki cemaat ve grupların varlık sebebi ortadan kalkmasın. Çünkü hoşnutsuzluğa kaynaklık eden şey yeni gelişmelerin ne derece memnuniyet verip vermediği meselesi değildir. Asıl önemli olan “ideal geçmiş” veya “altın çağ”a ne kadar yakın veya uzak olunduğu meselesidir. Her gelişme altın çağın ideal ölçüleriyle karşılaştırılır. Buna uymayan her müspet gelişme aslında ancak bir komplonun veya yeni bir aldatmacanın parçası olabilir. Bu nedenle müspet bir ortam ve yeni gelişmeler de olsa hoşnutsuzluk sürer/sürmelidir. Bu nedenle grup/cemaat liderleri ideal geçmişe/altın çağa sürekli vurgu yapmaya devam ederler, günü küçümserler, her yeniliğin sürekli bir kötülük ürettiğini ve bunların kötüye gidişin, “altın çağ”dan uzaklaşmanın bir parçası olduğunu anlatıp dururlar.

Hoşnutsuzluğa eşlik eden bir diğer duygu da “endişe” duygusudur. Örselenmeye yol açan olay veya olaylar grubunun sürekli tekrar edeceğine dair duyulan korku, bu endişenin kaynağıdır. Her şey her gün daha da kötüye gitmektedir. Bu kötüye gidiş gerçekten var olan bir durum olabileceği gibi kişilerin öyle zannettikleri için kapıldıkları bir duygu da olabilir. Ancak örselenmiş, hoşnutsuz, anksiyete/endişe duygusuna kapılmış bir bireyin bunu ayırt edebilecek akletme yetisi oldukça zayıflamıştır. Yoğun örselenmeler yaşamış toplumlarda komplo teorilerinin bolca üretilmesinin bir nedeni de bu yaygın endişe duygusudur. Olumlu gelişmeler bile bir komplonun parçası olarak anlaşılır. Çünkü örselenemeye yol açan o derin darbenin devam ettiğine dair endişe kalplerde kök salmıştır. Bir türlü endişelerden kurtulup, örselenmeye yol açan olaylar zincirinin kırıldığına inanmak istemezler. Bu nedenle grup ve cemaatlere derinden bağlı bireyler çoğunlukla komplocu bir kafa yapısına sahiptirler. Cemaatin var oluşunu gereksiz ve geçersiz kılan her türlü olumlu gelişme komplocu yorumlarla geçersiz kılınmaya çalışılır. Bunlar bir komplonun parçası olarak gösterilir. Bu komploların bir numaralı üreticileri de normal olarak cemaat liderleridir.

“İdeal geçmiş özlemi” örselenmenin olumsuz tesirlerini yok etmenin, hoşnutsuzluğu memnuniyete çevirmenin ve endişelerden kurtulmanın tek yoludur. Bu nedenle acilen harekete geçilerek “ideal olanı” yeniden oluşturmak için çaba gösterilmelidir. Her grup ve cemaatin idealize ettiği bir “altın çağı” vardır. Bu bazen geçmişteki bir imparatorluğun yeniden kurulması olabilir. Örneğin “Osmanlı İmparatorluğu” pek çok cemaat bireyinin rüyalarını süslemektedir. Almanya’daki Nazi grupları Hitler’in yaşadığı döneme büyük bir özlem duyarlar. Yahudiler yüzyıllarca kurtarılmış topraklarda kuracakları bir Yahudi devletinin hayaliyle yaşadılar. Kudüs civarındaki “Zion” kasabasına geri dönüş ideali “Siyonizm” ideolojisini üretti. Müslüman grupların idealize ettiği çağ “Asr-ı Saadet”tir. Bu çağ öylesine kutsanır ki, bu dönemin kötülükleri bile örnek alınacak bir ideale dönüştürülür. İronik olarak bu kutlu asır hem ulaşılması mümkün olmayan bir dönem olarak yüceltilir, hem de o çağı gelecekte kurmak bir hedef haline getirilir. Bu çağı daha fazla yüceltmek için cemaatler tarihe yeni bir perspektif getirmişlerdir. Bu perspektif kısmen sadece modern dönem Müslümanlarına has bir perspektif değildir kuşkusuz. Ama hiçbir zaman bu çağdaki kadar üzerine vurgu yapılmamış ve önemli hale getirilmemiştir. Bu perspektifle tarihin ideal çağı “Asr-ı Saadet” dört halife döneminin bitimiyle sona erer. Bazılarınca Hasan’ın kısa halifelik dönemi de buna dâhil edilir. Ömer b. Abdülaziz’in kısa halifelik dönemi de sapmadan bir istisna olarak görülür. Oysa Ömer’in yapmaya çalıştığı da idealize ettiği ilk döneme bir geri dönüş çabasıdır. Bu nedenle İslamcılığın ilham kaynaklarından birisi Ömer b. Abdülaziz’dir. Tarihin bunların dışındaki kısmı kocaman bir boşluktur. Sürekli geriye doğru bir gidiştir, gerilemedir. Yapılması gereken ise o ideal çağı gelecekte yeniden kurmaya çalışmaktan ibarettir. Yani Asr-ı Saadet’e geri dönmek… Modern dönem cemaatlerinin temel ideali budur.

Dört temel kavramla -örselenme, hoşnutsuzluk, endişe, ideal geçmiş özlemi- karakteristik hale gelen bu tarz psikolojilerin yaygın olduğu toplumlarda, liderler cemaat veya gruplarını oluşturmak için çok da zorlanmazlar.

Cemaat ve grupların oluşmasına zemin hazırlayan sebeplerle ilgili bu açıklamalar aynı zamanda “insanlardan bazıları niçin gruplara/cemaatlere koşarak girerler?” sorusuna da bir cevap niteliği taşımaktadır.

Sıraladığımız nedenlerin yanı sıra; değişiklik isteği, güçlülük duygusu, umut, geleceğe olan inançla birikmiş güç, gelecekten duyulan korku, güçlü bir öğreti ve yanılmaz bir önderle yeni bir üstünlüğe sahip olunacağına ve gücün kapılarının açılacağına olan körü körüne inanç, başka bir insan olma isteği, anlam arayışı, sorumluluktan kaçarak topluluk sorumluluğuna dahil olma, eşitlik ve kardeşlik arayışı, kişiliğini gizleme amacına dönük eşitlik arzusu, serbest ortamdaki yalnızlığın ve güçsüzlüğün verdiği kaçış duygusu, serbest rekabetin acımasız sınavından kaçış, yaratıcı güçlerin kaybolması/yeteneksizlik, zayıf toplumsal bağlar, kolektif dayanışma mekanizmasının çekiciliği, bir yere ait olma arzusu, topluma uyamamak, zulme/haksızlığa uğramak, hayal kırıklığına uğramak, kendinden hoşnut olmamaktan kaynaklanan aldatılma isteği, grupla aynı şeyden nefret etmek[8], yakınlık gereksinimi, benlik gereksinimi, güçsüzlüğün telafisi, prestij ve menfaat sağlamak, saldırgan dürtülerini doyurmak, birlikte hareket etmenin heyecanını tatmak, mahrumiyetler, yapısal gerginlikler[9], toplumda yalnız kalanların, yabancılık çekenlerin, yalnızlığın bıktırıcılığından kaçanların yaşadığı “birleşme açlığı”[10], fanatikliğin tatmini, paranoyaklık, nevrotik rahatsızlıklar gibi sayılan pek çok neden grup ve cemaatlere katılmada önemli birer etken olabilir. Bu listedeki tüm nedenlerin aynı anda bir kişide toplanması mümkün değildir. Zaten bunların bir kısmı birbiriyle çelişen nedenlerdir. Ancak bunlardan bir veya birkaçının mevcudiyeti grup ve cemaatlere katılmak için yeterli olur.

Cemaat adayı çoğunlukla liderin veya cemaat davetçilerinin etkili bir tebliğine muhatap olur. Çağrı dine yapılıyormuş gibi görünse de, grubun kendi mantığı içindeki önceliklere göre yapılır. Adayın niçin başkalarıyla değil de kendileriyle beraber olması gerektiği üzerine veya niçin o gruba mensup olmaksızın dinin gereklerini yerine getirmiş olamayacağına dair ilgi çekici argümanlarla yüklemeler yapılır. Aynı zamanda geçmiş veya benzer grupların yetersizlikleri ve başarısızlıkları ısrarla vurgulanır. Duygusal yakınlıklar ve heyecanların kışkırtılması hat safhadadır. Cemaatle aynı bölgeyi paylaşan benzer özellikteki cemaatler küçümsenirken, cemaatten eleman çalamayacak uzak bölgelerdeki veya ülkelerdeki hareketler yüceltilir. Cemaate sanki o grupların bir parçasıymış gibi bir hava verilir. Cemaatin varlığını tehdit eden veya cemaat elemanlarının kafalarını bulandıran(!), farklı cemaatler ve şahıslar söz konusu cemaatin bir numaralı düşmanı ilan edilir. Bunlara karşı kılıçlar çekilir. Anti-propagandalar yapılır. Söylemle ve fikirle karşı çıkılamıyorsa okların doğrultulduğu diğer cemaat ve şahıslar hakkında komplolar üretilir. Belden aşağı tüm taktikler kullanılarak cemaat bireylerinin bundan etkilenmesi engellenmeye çalışılır. Rakiplerin ne geçmişlerindeki kirler bırakılır, ne de iç içe oldukları gizli ilişkiler… Tüm kirli çamaşırlar ortaya dökülmeye çalışılır. Cemaat liderleri bu kirli psikolojik savaşın gizli yöneticileridirler. Kendileri asla ortaya çıkıp bu psikolojik savaşta açıkça rol üstlenmezler. Bu çamurlu propagandadan isimlerinin zedelenmesine izin vermezler. Kalemşorlarını ortaya sürerler. Hatta bazen kendi yazdıklarını bu kalemşorların imzası altında yayınlarlar. Liderleri lider yapan gönüllü kulların onların etrafından çözülüp gitmemesi gerekir. Oysa bu tür propagandalar cemaatler arasındaki duvarları güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Eğer mitoz bölünme ile yeni bir cemaat ve yeni bir lider ortaya çıkmışsa bu yeni oluşum karşısında eski grup tüm koruma duvarlarını elemanlarının etrafına örer. Gruptan kopanlarla tüm ilişkiler kesilir. Onlarla bir şekilde diyaloga geçenler hemen kontrol altına alınır. Her iki grup da birbirinin rakibi ve düşmanı gibi hareket eder. Gizli gizli birbirlerinin ne yaptıklarını soruştururlar. Başlıca gündemleri karşı grubun neler yaptığına dair taze haberlerdir. Bunları öğrenip konuşmaktan derin bir zevk alırlar. Oysa birbirlerinden özde hiçbir fakları yoktur.

Bu söylemlerden ve antipropagandalardan aşırı derecede etkilenen ortadaki bir aday cemaate girmeye, eğer tereddüt geçirdiyse tekrar aynı cemaatte kalmaya veya taraf değiştirerek karşı cemaate gitmeye karar verdiğinde kendini yeniden hidayete ermiş veya imanını tazelemiş gibi hisseder. Tabi bu hislerin onda yeniden oluşabilmesi için grup lideriyle veya liderin görevlendirdiği birisiyle günah çıkarma ve itiraf seanslarına katılması gerekir. Lidere karşı veya cemaate karşı içine düştüğü tereddütleri itiraf etmek -bir Hıristiyan’ın papaza günah çıkartmasında olduğu gibi- müthiş bir rahatlık verir. Bunun ismi de imanın tazelenmesidir. Oysa iman tazelenmemiş sadece lidere olan bağlılık ve sorgusuz biat tazelenmiştir.

Cemaate yeni katılan bir birey için ise bu aşama dinin ikinci bir şehadeti gibidir. Aday geçmişiyle, çevresiyle, bazen işiyle ve ticaretiyle ilgili bütün köprüleri yıkar. Önceki hayatının ne kadar boş ve anlamsız olduğunu itiraf ederek nâdim olur.[11] Artık cemaatle bütünleşmeye, bireyselliğinden sıyrılıp topluluk içinde bir kum tanesi, okyanusta bir damla olmaya hazırdır. Gardıroptaki yedek takım elbisesi de dâhil tüm mal varlığını cemaat liderine teslim etmeye hazır halde biat ederek kendisine verilecek özel görevi beklemeye koyulur.

Grup menfaatinin ve cemaate has özel hedeflerin tüm bireyselliklerin üzerinde olduğu ve herkesin ortak bir iradeye tabi olduğu böylesi oluşumlar, duvarları olmayan hapishaneler gibidir. Bireylerin tüm iradeleri ellerinden alınır, düşünme yetileri, kişisel yetenekleri ortadan kaldırılır. Herkes ortak bir akla tabi olur. Yapılacaklar ve yapılmayacaklar merkezi bir otorite tarafından kararlaştırılır. Bu tür ortamlarda şahsiyetlerin gelişmesi, yeteneklerin faydaya dönüşmesi, fikir üretmek neredeyse imkânsızdır. Gruplar ve cemaatler bunu hiç ifade etmemelerine rağmen akletmenin büyük bir düşmanıdırlar. Bunun nasıl olduğunu daha iyi görebilmek için -ayrıntısına bir sonraki yazıda gireceğimiz- grupların ve cemaatlerin bazı temel özelliklerini maddeler halinde sıralayalım.

Otoriter bir liderin etrafında toplanan bir cemaatin özel ve genel birçok niteliğinden söz edilebilir. Tüm kararlar, fikirler ve kutsal metnin yegane yorumlayıcısı konumundaki sorumsuz ve ebedi tek liderin varlığı; mensuplarındaki, ilahi metnin tek gerçek yorumlayıcıları ve uygulayıcıları olduklarına dair mutlak ve sorgulanamaz inanç; liderin konumu, seçilmiş oluşu ve cemaatin seçkinliği konusunda ikna etme amacına dönük uydurulmuş menkıbeler ve sırlarla yüklü büyüsel inançlar veya elle tutulmaz, olağanüstü güçler veya Tanrı yasalarıyla desteklenildiği duygusuna kapılmak; cemaatin amacını yüceltmek için her şeyin kötü gittiğine dair yaygın kötümserlik; kurban edilmişlik duygusunun diri tutuluşu (aleyhteki her olayın ajitasyon için kullanılması) ve paradoksal biçimde bunu tersine çevirebilecek tek taraf olduklarına olan inanç; grup veya cemaatle dış dünya arasına konulan fiziksel ve psikolojik barikatlar; aileden kopuş; hiyerarşik yapı; tek tip düşünceye dönük eğitim; eleştirel düşüncenin yok edilişi; aforoz edilme korkusu, fitne ve ihanet suçlamasının özgüvenle dolu yapıcı eleştirileri ortadan kaldırması; liderin kendisini yüceltip cemaat bireylerini aşağılayan bir yöntemi psikolojik baskı unsuru olarak kullanması; şeytanlaştırma/ötekisini icat; bireyselliğin yok edilişi, kolektiflik; cemaat merkezli tanımlanan yeni ahlak anlayışı[12] gibi özellikler cemaatlere ilişkin sayılabilecek genel niteliklerdir.

Diktatör Cemaat Liderlerinin Psikanalizi

Yukarda da belirttiğimiz gibi her grup veya cemaatin başında dominant özelliklere sahip bir lider bulunur. Cemaat içinde fikir akışı ve işlerin yürümesi liderden cemaate doğrudur. Her şeyin merkezinde bu lider bulunur. Lider her şeye vaziyet eder. Grup içinde müthiş bir hegemonyası vardır. Yönetimin tek hâkimidir. Karar ve tayin yetkisinde tek söz sahibidir. Cemaatin var oluşu onun var oluşuyla neredeyse eşdeğerdir. Grubun sadece beyni değil aynı zamanda omurgası gibidir.

Lider kimse tarafından seçilmez, tayin edilmez. Liderin azli bir şekilde mümkün olursa bu aslında grubun da öldüğü anlamına gelir. Çünkü yeni bir lider yeni bir grup demektir. Yeni lider yeni grubu eski grup ve lideri kıyasıya eleştirerek biçimlendirir. Eskinin devamı gibi gözüken ama aslında yeni olan bir grup ortaya çıkmış olur.

Bu sebeple cemaatler asla bir lider seçmezler. Tersine liderler cemaatlerini seçerler. Bir grubun oluşması veya mitoz bölünme gibi mevcut bir gruptan bölünerek ayrılması şartları oluştuğunda lider cemaatini seçer ve yeni bir grup ortaya çıkarır. Bazı İslami cemaatlerin en büyük ironisi, söylem ve tebliğlerinde Raşit Halifeler dönemi ile sonraki dönemin arasını keskin çizgilerle ayırıp iki dönemin en büyük farkının, birisinin seçime diğerininse saltanata dayalı bir dönem olduğunu ısrarla vurgulamalarına rağmen, kendi yapılarının saltanat sisteminden bile katı bir liderlik yapısına sahip olmasıdır. Emevi sultanları kılıç zoruyla da olsa tebaalarından biat alırlardı. Cemaat liderleri böyle bir şeye tenezzül dahi etmezler.

Liderin seçerek tayin ettiği şura, kararların çoğunluk sistemine göre alındığı bir kurul değil, onun fikir ve önerilerinin onay merciidir. Burada ortaya çıkabilecek öneriler liderin görüşüyle paralellik arz eden, onu sorgulamayan ve muhalif olmayan görüşlerdir. Çünkü lider bu konuma eleştirel bakış açısına sahip, üretken kafaları getirmez. Yanlışlıkla böyle bir şey yaparsa da derhal o üyeyi elimine eder. Üyeler liderin görüşünü onaylamak ve hiyerarşik olarak kendi altlarındakilere onaylatıp uygulatmaktan mesuldürler.

Bu tür bir yapıda lideri değiştirmek, liderin o güne kadarki uygulamalarındaki başarısızlığını sorgulamak ve yeni bir başkan seçmek gibi görüşler, kimse tarafından ne akla getirilebilir ne de seslendirilebilir. Şûraya düşen lidere akıl vermek değil, o arzu ettiğinde izin verdiği kadar fikren ve bilgi toplayarak ona yardım etmek ve liderin muhatap olmaktan imtina ettiği ve teknik olarak da tek başına gerçekleştirmesinin mümkün olmadığı hiyerarşik olarak alt kademedeki bireyler üzerindeki otoritesinin teminidir. Lider, kendi seçtiği ve görünürde şura heyetine benzeyen yapıyı kullanarak cemaatine vaziyet eder.

“Üyelerin, kendilerine başkan tarafından görüşleri sorulduğu zaman, bununla büyük bir lütufa mazhar edildikleri düşüncesi içinde olmaları ve bunun şükrünü bildiklerini tüm varlıkları ile göstermeleri gerekir. Başkanın verdiği kararlara, akla yatmasa da, huşu içinde uyulur; çünkü onun hep bir bildiği vardır. Başkanın karşısında edille-i şer’iyeden kabul edilen ‘cumhurun reyi’ni (çoğunluk kararını) savunmak yıkıcılık, bozgunculuk, güvensizlik ve inançsızlık olarak görülür. Alttakilerden istenen aklını kullanmanın ötesinde tereddütsüz itaattir; özel hayatını ihmal edecek ve aklını devre dışı bırakacak şekilde fedakârlıktır. Üyeden istenen ehliyet, liyakat ve bilgi değil, özellikle de anlamadığı durumlarda mutlak itaat ve ölü gibi teslimiyettir. Üstteki makam mutlak itaat makamıdır. Alttakinin üste bağlılığı, üsttekinin kesin doğru olduğu ve yanılmaz oluşu üzerine kuruludur. Bazı şeylerin alttakiler tarafından anlaşılmayışı kendi hamlığındandır. Ayrıca üsttekinin bazı söz ve davranışlarının anlaşılmaması da onun büyüklüğüne, yüceliğine delalettir. Alttakinin akıl yürütmesi de ukalalıktır, haddini aşmaktır.”[13]

Aslında liderleri lider yapan tebaalarındaki gönüllü kulluk psikolojisidir.[14] Liderlere putlaştırma derecesindeki bağlılık kendiliğinden olan bir hadise değildir. Öncelikle insanlar psikolojik olarak buna hazırdırlar. Liderlerin tüm hâkimiyetinin halktaki bu gönüllülük psikolojisine dayanması çok enteresan bir durumdur. Halklar kendilerine vaziyet eden, hatta zulmeden bu liderlere olan bağlılıklarından vazgeçseler, onların tüm karizmasının ayaklar altında kalacağı çok açık olmasına rağmen tarihte bu böyle olmamıştır. Aslında lidere ait tüm karizma ve otorite tebaalarının ona bir bağışıdır. Kitleler ilginç bir şekilde bu gönüllü kulluktan gizli bir zevk alırlar ve liderler de bundan sonuna kadar yararlanırlar.

Topluluklar kahramanlarına, liderlerine ve kurtarıcılarına gönüllü kulluk psikolojisinden kaynaklanan derin bir minnet ve şükran duygusu beslerler. Bu duygu, liderleri olduklarından büyük görmeyi, yüceltmeyi hatta Rableştirmeyi beraberinde getirir. Toplumun veya cemaatin akıldan ne kadar uzakta olduğunu anlamak için, aralarında yaygın olan “kahraman aşkı”, büyük kral, büyük lider, büyük kumandan, büyük filozof, büyük bilgin/âlim, büyük savaşçı, büyük devrim veya din önderi, büyük hatip[15] söylemlerine bakmak yeterlidir. Büyük adam edebiyatına ilgi ne kadar yaygınsa toplum o derece hastalıklı, problemli ve makul davranıştan uzak demektir. Çünkü bu tür ortamlarda fikirlerin doğruluğunun sınanması veya makbul oluşu deliller ve akıl üzerinden değil önderlerin büyüklüğü üzerindendir.

Topluluklar liderlerini aynı zamanda tüm iyiliklerin kaynağı olarak da görürler. Hem kitlelerin bu eğilimini tatmin etmek, hem de kendilerinden başka hiç kimsede bir iyilik tezahürü olabileceği fikrine katlanamamaları sebebiyle liderler, cemaat faaliyetleri içindeki faydalı ve mantıklı her girişimi kendilerine bağlamak isterler. Her girişimde mutlaka onların bir etkisi bulunmak veya gösterilmek zorundadır. Aksi takdirde bir girişim veya proje ne kadar değerli, gerekli, uygulanabilir ve faydalı olursa olsun önemsizleştirilir veya öyle gösterilir. Fikirlerin veya projelerin cemaat içinde uygulanabilmesi için bunların liderden alınan ilhamla yapıldığı izlenimi verilmek zorundadır.

Tebaasının bu şekilde yücelterek en sağlam fikrin sahibi, kutsal metinlerin en doğru yorumcusu, dinin en güzel temsilcisi ve en mükemmel uygulayıcısı, her iyiliğin sebebi ve kaynağı, kararında yanılmaz olan, her işinde bir hikmet bulunan, bütün gözlerin kendisine döndüğü, bütün ellerin kendisine uzandığı, yokluğuna tahammül edilemeyen birisi yaptığı lider[16] hakkında efsaneler ve menkıbeler de yaygın biçimde kullanılır. Atasoy Müftüoğlu’nun ifadesiyle, kurulan her cemaat, cemaat binasının yanına bir de fabrika kurmaktadır. Bu fabrika menkıbe üretim merkezidir. Bu fabrikada lider hakkında menkıbeler uydurulur veya başlarından geçen sıradan hadiselere derin anlamlar yüklenerek yaygın biçimde anlatılması sağlanır.

Sıradan insanların çok üstünde olağanüstü yeteneklere sahip olmaları; seçilmiş kişiler oldukları izlenimini güçlendirecek anlatılar; geleceği okuma/gelecekten haber verme yeteneğine sahip olduklarına dair inanç; sahip olduğu ilmin çalışılarak değil vehbi (bahşedilmiş-ilham mahsulü) olduğuna dair kabul; rüyalarının tıpkı peygamber rüyaları gibi hep doğru çıkan rüyalar olduğu gibi yaklaşımlar lider hakkında genele yaygın bir kült oluşturma çabalarının bir neticesidir. En normal cemaatlerin liderleri bile hayatlarında bir-kaç kez özel bir görev için seçildiklerini kendilerine söyleyen peygamberi rüyalarında görmüşlerdir. Ya da küçük bir çocukken önemli bir şahsiyet onun ilerde özel ve büyük bir adam olacağını haber vermiştir. Pek çok yetenekli çocuk için bu tarz sözler toplum içinde normal bir şekilde söylenir. Ancak bu, liderler için olunca onların yüceltilmesi için etkili bir menkıbeye dönüşür.

Kitlelerin içine düştükleri büyük sıkıntılardan kurtuluş için kendilerini kurtarıcı bekleme psikolojisine ne kadar kolay kaptırdıkları[17] göz önünde bulundurulursa, liderlerin niçin kendileri hakkında anlatılan menkıbeler, efsaneler ve kerametlere göz yumdukları daha anlaşılır olmaktadır. Bu yolla liderin o makama layık, seçilmiş tek kişi olduğu fikri benimsetilmiş olmaktadır.

Böylece liderin sorgulanabilme kapısı da tamamıyla kapanmaktadır. O makama layık tek kişi o liderse onu sorgulamak da büyük bir saygısızlıktır. Onlar mademki bu kadar yücedirler öyleyse en iyi fikir, en iyi bilgi ve en doğru karar onlara ait olandır. Her şeyin en iyisini bilirler. Kimin bilgisi ve fikri onunkinden üstün olabilir ki?

İşte tam bu noktada, liderin yüceltilmesinin yanı sıra cemaati bir arada tutmanın bir başka aracını daha tespit edebiliriz. O da şudur: Lider grubunu bir taraftan kendini yüceltirken, diğer taraftan da cemaat mensuplarını aşağılayarak, değersizleştirerek bir arada ve kendine bağlı tutar. Aynı zamanda eleştirilerin ve muhalefetin oluşmasını engeller. Bir cemaat mensubu liderine karşı kendisini küçük ve alçak gördüğü ölçüde onu gözünde büyütür ve bağlılığı kat be kat artar. Kendisi küçük bir böcek kadar değersizken, lideri gözünde koca ve erişilmez bir devdir. Onu nasıl eleştirip yaptıklarını sorgulayabilir ki?

Mensubunu aşağılama taktiği liderlerin hitaplarında bolca kullandıkları yöntemlerdendir. Kendilerinin önemli planları, yapılacak tonlarca işleri, gerçekleştirecekleri büyük amaçları vardır. Oysa cemaat mensupları oyunla oynaşla meşguldürler. En basit işleri bile becermekte yetersiz kalmaktadırlar. Hepsi yeteneksiz, tembel, iş bilmez yığınlardır. Liderleri olmasa kim onlara yol gösterirdi bilinmez!

Böylece biteviye yinelenen aşağılama seansları sayesinde cemaat üyeleri de kendilerinin ne kadar yeteneksiz, tembel, aptal, iş bilmez, beceriksiz kişiler olduklarına inanmaya başlarlar. Oysa hayatlarının en büyük fedakârlığını yapmışlardır ve doğru olup olmaması bir yana her şeylerini geride bırakıp yüce amaçlar uğruna tüm iradelerini liderin ve cemaatin iradesine teslim etmişlerdir. Böylesi bir fedakârlık aslında liderin bile kendi adına gerçekleştiremediği zor bir iştir. Çünkü liderler iradelerini kimsenin eline teslim etmezler. Oysa cemaat mensupları bunu görebilecek veya söyleyebilecek bir özgüvene sahip değildirler.

Cemaatin yapısı ve liderin konumu ile yaptığı işlere gelecek eleştirilere karşı kullanılan en etkin kalkanlardan birisi bu aşağılama yöntemidir. Birisi lideri, cemaatin genel gidişatındaki yanlışları eleştirmeye kalkışmasın, hemen “sen kim oluyorsun, bugüne kadar ne yaptın, liderimizin başardığı işlerin kaçta kaçını yaptın ki onu eleştiriyorsun?” tarzında saçma bir cevapla karşı karşıya kalıverir. Liderin yapabildiklerini yapamamak, onu eleştirme hakkına sahip olmamanın en temel gerekçesi haline getirilmektedir. Bir de buna Saff suresinde geçen

“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız bir şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız bir şeyi söylemek, Allah katında çok büyük bir günahtır”[18]

ayetleri ekleniverir. Oysa ayetlerde kastedilen, yapılmaya niyeti olunmayan bir şey için “yaparız’” denilmesinin büyük bir günah olduğudur. Ayet kişileri eleştirme hakkının şartlarını belirlemek veya sınırlandırmak için inmemiş, bambaşka bir maksatla inmiştir. Aynı şekilde peygamberin arkadaşları, vahyin müdahalesinin olmadığı her durumda peygambere açıkça fikirlerini ve eleştirilerini sunmaktan geri durmamışlardır. O, peygamber olduğu halde ilişkileri böyleyken, sonraki dönemin liderlerinin kendi yapabildikleri ve başkalarının yapamadıkları üzerinden eleştirilemez olduklarını söylemeye kalkışmalarının akla uymayan bir durum olduğu çok açıktır.

Kendini yüceltirken tebaasını veya rakiplerini küçümseme yöntemiyle insanları kendine bağlama ve itaate zorlama hadisesini, Kur’an’da Firavun’la kavmi arasındaki ilişkide çok net olarak görmek mümkündür:

“Firavun halkına bir nutuk çekerek “Ey kavmim!” dedi. “Mısır’ın hakimiyeti bana ait değil mi? Bütün bu nehirler benim hakimiyetim altındaki topraklarda akmıyor mu? Benim, bu ülkenin hakimi olduğumu görmüyor musunuz? Ben, ne demek istediğini bile anlatamayan şu zavallı adamdan (Musa’dan) daha üstün değil miyim? Madem bu adam peygamber ise neden ona altın bilezikler verilmemiş, neden yanında melekler gelmemiş?” Firavun böylece halkını da aşağılamış oldu. Onlar da bu aşağılamayı kabullenerek ona itaat ettiler. Çünkü onlar iyice yoldan çıkmış bir halktı.”[19]

Tüm bu durumlara meydan verebilecek bir oluşumun ortaya çıkabilmesinin geri planında bir de liderlerdeki hastalıklı şahsiyetin etkisi rol oynamaktadır. Liderlerin pek çoğu az ya da çok, belli ya da belirsiz psikolojik hastalıklarla maluldür. Tabii ki bu söylediğimiz hastalıklı yapıların oluşmasına yol açan liderler için geçerlidir. Bu tip liderler kendilerindeki psikolojik sendromları aynen cemaat üzerinden yansıtırlar ve yapı buna göre biçimlenir.

Liderlerin pek çoğunda az ya da çok gözlemlenebilen bir hastalık megalomanidir. Megalomani, kendini büyük görme, büyüklük kuruntusuna kapılma hastalığıdır. Liderler kendilerinin normal insanların çok fevkinde oldukları kompleksi içindedirler. Bu hastalık sebebiyle, kendilerinin yüceltilmesinden hoşnut kalırlar. Yüceltilmek isterler. Bu yüzden başkalarının onları aşan yetenek, fikir ve başarılarına tahammül edemezler. Onlar üstündür ve her şeyin en iyisi sadece onlara ait olandır! Tarihteki megaloman liderler olayları vakanüvislerine yazdırırken kendi adlarını baş tarafa yazdırırlar. Bu nedenle Mısır’ı Fransız ordusu değil Napolyon fethetmiştir, Gal memleketini fetheden Roma ordusu değil Sezar’dır, Roma kapıları önünde, imparatorluğu titretmiş olan Kartaca ordusu değil Anibal’dır.[20] İstanbul’u Osmanlı ordusu değil Fatih Sultan Mehmet fethetmiştir.

Megaloman bir liderin en iyi fikrin, en doğru kararın, en iyi işlerin kendisine ait olduğunu, dolayısıyla ona karşı fikir ve eleştiri öne sürülemeyeceğini, hareketlerinin başkaları tarafından asla engellenemeyeceğini ve hesap sorulamayacağını düşünmesi ve her iyiliğin sebebi olarak kendisini görmesi bu hastalığının bir neticesidir. Bu tip liderler kendilerini alçak hissetmelerine yol açan her türlü bağ ve bağlılıktan sıkılırlar.

Liderlerin pek çoğunda görülen bir diğer hastalık çeşidi de paranoyadır. Paranoya; sanrılar, yani gerçek olmayan düşünceler üzerine kurulu, kişinin algılamalarının normal dünyada olmayan şekilde, kaygı ve korku içerikli olarak biçimlenmesine dayalı psikolojik bir rahatsızlıktır. Paranoyanın en dikkat çeken özelliği, hastanın hayatını sanrısına göre biçimlendirmesidir. Bu sebeple teşhisi zordur, psikiyatrik bulguları da yoktur.

Tarihte büyük etkiler uyandırmış pek çok liderin paranoyak olduğu düşünülmektedir. Örneğin Hitler ve Stalin bilinen en meşhur paranoyaklardandır. Paranoyak liderler, paranoit karakterlerini siyasetlerine yansıtarak toplumlarına insanlık tarihinin en büyük acılarını yaşattılar. İlginçtir, politikalarını tamamıyla paranoit sanrıları ve komplo teorileri üzerine kurmalarına rağmen, bunları halklarına; hatta kendileri için ölmeye hazır bilim ve düşün adamlarına, gazetecilere, generallerine inandırdılar ve onları peşlerinden sürükleyebildiler.[21]

“Örneğin Stalin son derece güvensiz, hastalık düzeyinde kuşkucu bir insandı. Bir insana bakıp şöyle diyebilirdi: ‘Bugün gözlerin niye bu kadar hilekârca bakıyor?’ Hastalıklı kuşku, onun yıllardır tanıdığı önde gelen partililere bile güvenmemesine neden olmuştur. Her yerde ve her şeyde ‘düşmanları’, ‘ikiyüzlüleri’ ve ‘casusları’ görüyordu.”[22] Bu paranoit sanrıları yüzünden Stalin milyonlarca kişiyi katletti. Kurbanlarının sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, bunun 20 milyondan aşağı olmadığı söylenmektedir. Sayı ile ilgili tahminler 40 milyona kadar çıkartılmaktadır. Stalin insanlık tarihinin en büyük kitle katliamcısıdır. Hem kendine yakın olanları, hem düşman gördüklerini hem de gelecekte düşman olabileceklerinden korktuğu kişileri de öldürttü.[23]

Paranoit kişiliğe sahip bir lider kişisel sanrılarını tebaasına telkin ederek korkularını grubun genel karakterine dönüştürür. Hastalıklı düşünceler, büyük amaçlar için bir araya gelmiş seçkin kişilerin özel hedefleri haline gelir. Birbirine benzer özelliklere sahip olmalarına, hemen hemen aynı kaynaklardan yararlanmalarına ve aynı ortak şartların bir ürünü olmalarına rağmen bazı cemaatlerin aşırı şiddet eğilimli, bazılarının daha ılımlı; bazılarının aşırı gizli ve kapalı, bazılarının ise topluma daha açık olmasının geri planında liderlerinin paranoit özelliklerini cemaatlerine taşımaları vardır. Paranoyak bir lider grubunu şiddet yanlısı, gizliliği amaç haline getiren bir yapıya dönüştürür.

Paranoyak liderin en büyük korkularından birisi, grup içindeki özerkliğini ve otoritesini yitirme korkusudur. Bu yüzden cemaatinde sürekli muhalif kokuların peşini takip eder. En küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmamaya özen gösterir. Bu nedenle en yakınındakilerden cemaat bireylerinin durumlarıyla ilgili sürekli raporlar alır. Daha da ötede muhalif olduğuna dair hiçbir işaret taşımamasına rağmen, ilerde kendisine rakip olabilme kapasitesine sahip elemanları hisseder. Bu konuda ciddi bir beceriye sahiptir. Bu tip şahsiyetleri ezer, grup içinde yükselmelerine fırsat vermez, faaliyetlerini sınırlandırır. İlk bulduğu fırsatta da onları cemaatin dışına iter.

Liderlerde rastlanan bir diğer hastalıklı karakter de “narsistik” olmalarıdır. Bunların kendilerine olan sevgileri çok güçlüdür ve kolayına kendilerinden başka sevilecek bir nesne görmezler. Herkesin sadece kendilerini sevmesini, kendilerine hayranlık duymasını ve sadece kendilerinin yaptıklarının övülmesini isterler. Bu kişisel bozuklukları nedeniyle sonsuz başarı, güç ve görkem fantezileriyle uğraşırlar.[24] Narsisizm, lider olma isteğinin en önemli tetikleyicisidir. Bu duygunun tatmin olması bir topluluk içinde büyüklüğünü göstermek ve güçlülüğünü başkaları nezdinde ispat etmekle mümkündür.

Narsistik liderler, “kimliklerinin yalnızca ‘iyi’ parçasını kabul ederek sanki ‘Tanrı’nın dünyaya bir ihsanı’ imiş gibi davranmaktadırlar: Güzellikte, zekâda, güçte vb. ‘bir numara’dırlar.”[25] Oluşturdukları grup/cemaat onların narsistik duygularını tatmin ettikleri bir araç gibidir. Liderlik ettiklerini buna inandırırlar. Hurafe üretimi yoluyla üstün niteliklerini tebaalarına kabul ettirirler.

O, “başkalarını ‘cam fanus’ aracılığıyla gözlediği kendi yalnız krallığında yaşamaktadır. Camın dışında olanların bu krallığa hayranlık ve kıskançlıkla baktıklarını ve kalleş olduklarını düşündüğünde vicdanı sızlamaksızın, duygusal yönden mutlak bir önemsizleştirme ile onları birer ‘hiç’ olarak görmektedir. Narsistik kişilikteki insanlar, buna uygun olarak bir başkasının başrolü kendilerinden alma olasılığıyla karşı karşıya geldikleri zaman haset duygularına kapılmaktadırlar.”[26]

Narsistik liderlerin “kişilik yapıları, onları kendi üstünlüklerinin altını çizmek için yandaşlarından bazılarını değersizleştirme ya da kendilerine özlemini çektikleri saygıyı gösterecek olanlara büyük bir değer verme yoluyla yandaşlarını yönlendirmeye itmektedir. Bu tür politik liderler, kendi dolaysız çevreleri içinde kendilerine hayran olan kimselerin tüm bireyselliğini inkâr eder ve onları, kendi büyüklüklerinin destek noktası olarak kullanırlar.”[27] Liderlerin yakınında yer alan yeteneksiz pek çok kişinin gösterdikleri çok kötü performanslara rağmen uzun yıllar konumlarını koruyabilmelerinin geri planında bu gerçek yatmaktadır. Bu tip yeteneksiz şahsiyetler liderlerinin narsistik duygularını tatmin etmede gösterdikleri üstün performans ve liderlerinin üstün şahsiyeti karşısında kendi kişilik özelliklerini inkâr etmeleri nedeniyle, ne kadar başarısız olurlarsa olsunlar konumlarından uzaklaştırılmazlar.

Liderlerin paranoyası ile narsistik duyguları arasında da bir ilişki vardır. Onların asıl büyük korkusu, gruplarının dağılmasıyla narsistik duygularını tatmin edecek elemanlardan yoksun kalma korkusudur. Bu nedenle bazen cemaatler dağılır, ama bu narsistik liderler onlara bu duygularını tatmin ettiren bireylerin etraflarından uzaklaşmaması için ellerinden geleni yaparlar. Çünkü onlara muhtaçtırlar. Zaman zaman bu ezik elemanlarını toplayarak yaptıklarını övmelerini isterler.

Liderler aşırı derecede ihtiraslıdırlar ve inanılmaz tutkuları vardır. Ancak ihtiraslarını ve tutkularını cemaatin amaçlarıyla örtüştürürler. Kendi tutkularına dava ya da ideoloji süsü verirler. Bu tutkularını meşrulaştıracak kaynak ve dayanaklar bulmakta zorlanmazlar. Bu tip liderlerde var olan mal tutkusu cemaatin güya genel amaçlarına uygun olarak edinilen mülklerle tatmin edilir. Cemaatin ekonomik problemlerini çözmek için şirketler kurulur, faaliyetler yapılır. Cemaat mensupları da bu şirketlere ya madden ya da boğaz tokluğuna çalışarak destek verirler. Bu tip ekonomik yapılanmaların cemaatin genel menfaatine fayda sağladığı pek görülmemiştir. Ancak liderler bu yolla tutkularını tatmin edebilirler.

Liderler mala karşı öylesine tutkuludurlar ki, başında bulundukları yönettikleri her şeyin kendi malları olduğunu düşünürler. Sadece cemaati değil, cemaate bağışlanan maddi imkânları, cemaat üyelerine ait malları ve hatta cemaat mensuplarını bile kendine ait zannederler. Bu nedenle cemaate ait ortak mal varlıklarını kendi zimmetinde veya kesin güven duyduğu kişilerin zimmetinde tutarlar. Cemaat elemanlarının özel bir mülkü olmasına asla katlanamazlar. Bir sebebini bularak onu kendi üzerlerine geçirirler.

Cemaat liderlerinin yapı içinde böylece bir tür diktatöre dönüşmelerine yol açan özellikleri bunlarla sınırlı değil kuşkusuz. Daha ayrıntılı örneklerle bunların ortaya konulması ve açılması mümkündür. Tek tek bilinen cemaat liderlerinden yola çıkarak bunu açmak da mümkündü. Ama biz yöntemimiz ve prensiplerimiz gereği, farklı cemaat liderlerinde var olan ortak özellikleri veya bazılarında olup bazılarında olmayan ayrıntıdaki özellikleri, bu konuda yapılan araştırmalardan da yararlanarak isimler üzerinde durmadan ortaya koymaya çalıştık. Bu tespitleri yapmamız tüm cemaat liderlerini aynı kefeye koyduğumuz anlamında anlaşılmamalıdır. İyi niyetli bazı liderlerin sıraladığımız özeliklerden bir kısmına sahip olmalarına rağmen yaptıkları önemli işler vardır kuşkusuz. Bunları inkâr etmiyoruz. Ama bizim ana konumuz cemaat ve grup tipi yapılanmaların ve bunların liderlik kurumlarının bireylerin akletmeleri ve kişilik özellikleri üzerinde yaptığı engelleyici etkiler olduğundan menfi yönlere odaklanmamız zorunlu bir durumdu.

Liderlerin hasletleri ve yaptıkları iyi işler mensuplarınca zaten abartılarak bolca anlatılıyor. Ben bunun anlatılması işini liderlerin tâbilerine bırakıyorum.

[1]  İhtilaflar Karşısında İslami Tavır, Yusuf el-Kardavi, s.66
[2]  Yusuf el-Kardavi, age, s.64
[3]  Yusuf el-Kardavi, age, s.71
[4]  Yusuf el-Kardavi, age, s.61

[5]  Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, s.127

[6]  Vamık D. Volkan, Körü Körüne İnanç, s.70
[7]  Vamık D. Volkan, age, s.70
[8]  Eric Hoffer, age, s.11-46

[9]  Mehmet Ali Büyükkara, “Dini Grup Yapılarında Dine İlişkin Muhtemel Anlama ve Temsil Sorunları”, Usûl Dergisi Ocak-Haziran 2007 sayısı s.109, 111

[10]       Robert S. Robins, Politik Paranoya, s.110

[11]       Mehmet Ali Büyükkara, agm, s.112

[12]       M.Ali Büyükkara, agm, s.121, Eric Hoffer, age, s.138, Robert S. Robins age, s.136, Vamık D. Volkan, age, s.202-203, Hamdi Kalyoncu, Liderlere Tapınma Psikolojisi, s.54
[13]       Hamdi Kalyoncu, age, s.59

[14]       Etienne de La Boêtie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev
[15]       Hamdi Kalyoncu, age, s.82

[16]       M.Ali Büyükkara, agm, s.122

[17]       Örneğin, mehdi inancı, İsa’nın dirilerek geri dönüşü, mucize beklentisi vs.
[18]       Saff suresi, 61/2-3
[19]       Zuhruf, 43/51-54
[20]       Hamdi Kalyoncu, age, s. 23

[21]       Robert S. Robins, age, s.34-35

[22]       Vamık D. Volkan, age, s.272

[23]       Robert S. Robins, age, s.296-297

[24]       Vamık D. Volkan, age, s.176

[25]       Vamık D. Volkan, age, s.285
[26]       Vamık D. Volkan age, s.287
[27]       Vamık D. Volkan age, s.291