27 Mart 2012 Salı

CEMAATLERİN AKILDIŞILIKLARI

Bu yazıda, cemaatlerin bazı genel özelliklerini vererek bu özelliklerin cemaat mensuplarını nasıl akıl dışı davranışlara sürüklediğine dair bazı tespitler yapmaya çalışacağız.

Cemaat liderlerine ait özellikleri sıralarken aslında cemaatlere ait bazı yapısal özelliklere de değinmiş olduk. Şimdi bu özellikleri daha ayrıntılı olarak açıklayalım:

Merkeziyetçilik

Cemaat ve grup yapılanmalarının en bariz özelliklerinin başında merkeziyetçilik özelliği gelir. Grup içinde liderle birlikte hiyerarşik olarak üst kademede yer alan birileri, gruptaki tüm işleri merkezden yönetir, karar verir. Öyle ki bireylerin nasıl ve nerede yaşayacaklarına, ne iş yapacaklarına, ne yiyip ne içeceklerine, evliliklerine, boşanmalarına, gidecekleri okula, hangi eğitimi alacaklarına, ne okuyup ne okumayacaklarına, neyi, nasıl düşüneceklerine ve neleri de düşünmemeleri gerektiğine bu merkezi sistem içinde karar verilir. Hiyerarşik olarak bu kararlar alt kademelere kadar ulaştırılır. Kimse bu kararları sorgulamaz, “niçin?” diye sormaz ve hemen uygulamaya geçer. Aksi takdirde yaptırımlar devreye girer.

Grup Düşünmesi

Grup içinde herkesin onadığı ve sorgulama gereği duymadığı ortak bir düşünme biçimi vardır. Buna “ortak akıl”, “ortak kafa” da denilebilir. Harekete katılan bireylerin mantığı şöyle işler: “Eğer lider bunun doğru olduğunu söylüyor ve diğerleri de yapıyorsa, iyi bir şey olmalı.” Cemaat ve gruplarda liderin ve hareketin normları, bireyinkilerle yer değiştirince “grup kafası” veya “grup düşünmesi” gelişir. Birey bu “ortak kafa”ya göre düşünmeye alışınca her şey buna göre makul veya akıl dışı olmaya başlar.”Ortak aklın yönlendirici gücü bireylerin kendi iradelerini ortaya koymalarını ve gerçek taleplerinin/durumlarının ortaya çıkmasını engeller."

“‘Grup düşünmesi’ denilen tutum, cemaat liderliğinden gelen karar ve uygulamalara karşı eleştiri geliştirmedeki çekingenliği ifade eder. Şer’i ya da akli muhtevalı tenkitler lüzumlu oldukları halde bir türlü dile dökülemezler. O zaman da çoğu kez gidişattan rahatsız cemaat mensuplarında psikolojik onarım mekanizması devreye girer. Bu sayede üstten gelen kararların aleyhinde kanıtları görmezlikten gelme ya da ortaya çıkacak tahribatı mühimsememe şeklinde bir tavır gelişir. ‘Bir hikmeti vardır’ tarzı söylemler yaygınlık kazanır.”

Kolektiflik/Tek Tipleşme/Şahsiyetlerin Grupta Eriyerek Yeteneklerinin Yok Oluşu

Bir grup veya cemaat üyesinin fedakâr ve sadık olabilmesinin yolu bireysel kimliğinden ve kendisine özgü farklılıklardan sıyrılmasından geçmektedir. İyi bir fedakârlık sağlam bir bağlılığı, sağlam bir bağlılık da bireysellikten sıyrılarak grup kimliği içinde erimeyi, kolektif yapıya karışmayı gerektirmektedir. Kişi kolektif bir kimlik içinde asimile olursa, kendini ve başkalarını bir birey olarak görmez. Kendini ve başkalarını grubuna veya cemaatine göre tanımlar.

Grup ve cemaatlerin içinde kolektif kimliğin ön plana çıkmasıyla, farklılıklar büyük ölçüde yok edilir. Artık kişilerin mutlulukları, mutsuzlukları, umutları, övüncü, güvenci, sevinçleri, hedefleri, yapabildikleri ve yapamadıkları kendi görüş ve yeteneklerinden değil, kolektif yapıdan kaynaklanır. Kişi artık kendisi değildir. Grubun çizdiği şekillendirdiği bir tiptir. O kalıba girer. Bireyin kişisel ayrılık ve özellikleri tümüyle ortadan kaldırılır. Kişi tüm varlığını grubunun veya cemaatinin varlığına armağan eder. Grup menfaati kişisel menfaatlerinin önüne geçer. Tüm üyeler o kalıpla şekillenerek tek tipleşirler. Grup, insan üzerinde kurduğu egemenlik ve istibdatla kişiliğinin öne çıkmasını olanca gücüyle engeller.

“Kolektif bir ortama uyum sağlaması için bir insanın, kişisel farklılıklarından sıyrılması, serbestçe ve bağımsız karar verme hakkından yoksun bırakılması gerekir. Doğal eğilimlerinin ve içgüdülerinin birçoğunu içinde tutmak zorunda bırakılır. Kesin inanç adamının mutluluğu ve dayanıklılığı, artık kendi kendisi olmayışından ileri gelir. Fakat onun bu mutluluğu ve dayanıklılığı kendisi ile kolektif topluluk arasındaki bağa bağlıdır. Kendisini sadece bu kolektif topluluğun bir parçası olarak hissettiği sürece yıkılmaz ve ölmez bir bireydir.” Ancak kolektif topluma katılıp tek tipleşmiş birey ”artık seçme özgürlüğüne sahip değildir. Ya kolektif topluluğa yapışmalıdır ya da bir yaprak gibi düşüp solacaktır”

Grup ve cemaatler, bir sonraki maddede bahsedeceğimiz, dini veya ideolojik yorumlarından ibaret “mutlak gerçek”lerini özel eğitim yoluyla mensuplarına aktarırlar. Bu eğitimle amaçlanan “tek dilden konuşan, at gözlüğüyle bakan, sadece beyninin filtre ettiklerini algılayan”, mutlak gerçekliği sadece kendi öğretilerinden ibaret sayan, tek tipleşmiş elemanlar yetiştirmektir. Grup bu eğitimlerle kolektif bir kimlik inşa eder, herkesi bu ortak kimliğe uyum sağlamaya davet eder.

Uygulanan eğitim metotlarında serbestçe düşünmenin, akletmenin ve üretmenin yolları öğretilmez. Özel beyin yıkama yöntemleri, vaaz, manipülasyonist eğitimsel taktikler, enformasyon kontrolü, takiyyenin eşlik ettiği aşamalı eğitim yöntemleri, Kuran dışı farklı bilgi kaynaklarını şeytanlaştırarak bilgi sınırlaması yapılması gibi yöntemlerle zihinler, tek tip düşünmeye ve algıya alıştırılır.

Böylelikle cemaatin tek bir blok halinde hareket etmesi ve bölünmeden, çatlakların oluşmasına müsaade edilmeden varlığını sürdürebilmesi içincemaate uygun kafalar yetiştirilmiş olur. Liderliği kutsallaştıran; bireyi, hizmet ettiği grup ve cemaat için feda eden ve bunun ne derece büyük, yüce ve kutsal bir mertebe olduğuna şartlandıran bir eğitimdir bu! Bireyler artık ‘şahsiyet’ değil, birer ‘görev adamı’, ‘teşkilat adamı’, ‘personel’, ‘militan’, ‘ölmeye hazır bir mücahit’dir. Ama asla kendisi değildir; tebaa'dır.

Aslında insanın kendi özünü reddedip kolektif bir toplulukta aynı tip şahsiyetlerden birisi olması, bir tür kişisel sorumluluktan da sıyrılıştır. Kişi kendi başına karar verme sorumluluğunu kolektif yapının üzerine atmıştır. Nasıl olsa birileri düşünüp onun adına karar verecektir. Kendisi ne diye yorulup karar vermenin tereddüt ve şüphesine düşsün ve sonuçları itibariyle ortaya çıkabileceklerden korku duysun ki? Toplumdaki çoğu kişi için kendi adına karar vermenin ağırlığı yerine, kişiliğini topluluğa teslim etmenin özgürlüğü daha tercihe şayandır. Kolektif karar verme mekanizması, aynı zamanda kişisel vicdanı da büyük ölçüde tahrip eder. Çünkü kişi yaptığı işe kendi olarak değil de bir grubun çatısı altında karar verdiği için ortaya çıkabilecek her türlü sonucun ortak bir muhatabı vardır. Bu muhatap kişinin kendi vicdanı değil, kolektif karar verme mekanizmasıdır. Bu durumda vicdan kendini sorgulama gereğini de hissetmez. Normal bir insanken karıncayı dahi ezmeyen insanların, örgüt üyesi olduklarında vicdansız katillere dönüşmelerinin veya her türlü adi suçu gözlerini kırpmadan işleyebilmelerinin bir sebebi de budur.

Kolektif toplulukta asimile olmuş bireyin yeteneklerinin bu yapı içinde açığa çıkması mümkün değildir. Bu nedenle grup içi görev dağılımında yetenekler asla göz önünde bulundurulmaz. Kişilerin yetenek ve karakterleriyle grup içi konumları arasında bir dengesizlik ortaya çıkar. Genel hayat içinde çok az şey başarabilecek yetenekteki bireyler grup içinde sırf sadakatlerinin bir ödülü olarak çok iyi bir konumdadırlar. Oysa yetenekli elemanlar, yeteneklerinin içten gelen baskısıyla huzursuzdurlar. Cemaat içi eğitimden geçmişlerdir. Ama bu onların yeteneklerini tümden ortadan kaldıramaz. Buldukları ilk fırsatta bu yeteneklerini sergileyecek işler yaptıklarında, genelde kolektif davranışın dışına çıktıklarından bu durum diğer mensuplar veya lider tarafından bireysellik hatta bencillik olarak nitelenir. Aynı şekilde, yetenekleri nedeniyle kötü gidişatın farkına varıp bundan rahatsız olan bunu değiştirmek için iyi niyetle müdahil olmak isteyen, bazen de eleştiren ve öneriler getiren bireyler, grubun birliğini/kolektifliğini bozmaya aday ayrılıkçı/fitneci şahıslar olarak damgalanır.

Cemaat Öğretisi/Mutlak Gerçekliğin Sahipliği

Bir grup veya cemaatin muhataplarınca kabulüne mazhar bir seçkinliğinin olabilmesi için diğerlerinden farklı kendine ait bir öğretisinin bulunması gerekir. Cemaat, çağrısını ve varlığını mutlak gerçeğe sahip bu öğretinin üzerine bina eder. “Bir mutlak gerçeğe sahip olmak, sonsuza dek her şeyi bilmek demektir. Artık meçhul ve hayret verici bir şey kalmamış demektir. Akla gelecek bütün sonuçların cevabı hazırdır, bütün kararları verilmiştir ve bütün ihtimaller önceden görülmüştür. Kesin inançlı kişi şaşırmaz ve tereddüt etmez. Onun şaşmaz öğretisi, dünyanın bütün sorunlarının çözüm yolunu bilir.”

İslami cemaatler için çoğunlukla Kur’an’ın yorumuna, bir âlimin veya yazarın dine ilişkin yaklaşımlarına dayanan bu öğreti, mutlak ve son gerçektir. Bunun dışındaki tüm yaklaşımlar ve yorumlar gerçeği ifade etmedikleri gibi kesin de değildirler. Bu öğretiye bağlanan cemaat üyesi, hayatına ve görüşlerine ilişkin her türlü çıkarımı buradan yapmak zorundadır. Öğretiler Dinin yegane kaynağı Kur’an’a, uydurulan sünnete, putlaştırılan ilk dönem uygulamalarına ve tarihteki örnek şahsiyetlerin ve âlimlerin yorumlarına dayandığı iddiasındadır. Ancak tüm bu sayılan dayanaklar öğretinin kendi metodolojisi içinde yeniden biçimlendirilmiştir. Dayanaklardan alınan deliller, cemaat öğretisi için bir şey ifade ediyorsa anlamlıdır. Öğretiyle çelişen delil ve dayanaklar ise nesnel değerlendirmeye tabi tutulmak yerine inkâr edilir veya tevil edilir. Çünkü bunlar öğretiyi sarsıcı ve mutlak gerçek oluşuna zarar vericidirler.

Aynı şey, öğretiyle çelişen diğer görüş sahiplerine ait eser ve kaynaklara da yapılır. Öğretiyi tartışmaya açan, mutlaklığına zarar veren bu kaynaklar ve isimler cemaat tarafından küçümsenir, şeytanlaştırılır ve sansürlenir. Zararlı kaynak ve isimler tüm cemaat mensuplarına, tıpkı kesin kaynak ve isimlerin öğretilmesi gibi öğretilir. Çünkü cemaat mensupları hummadan kaçar gibi bunlardan kaçmalıdır ki öğreti zarar görmesin. Aslında ortaya çıkan şey bir tür “körü körüne inanç”tır. Farklı kaynak ve isimleri sıradan cemaat elemanlarının okuması ve bu yolla akli çıkarımlar yapması ve bir de akli bulgulara dayanarak kesin öğretiye dönük sorular sorması veya eleştiriler getirmesi neredeyse ihanet derecesinde bir suçtur. Bu yüzden cemaat üyeleri bu kaynak ve isimlerden şiddetle sakındırılır.

Öğretinin etkisi mutlak ve kesin kabul edilmesinden gelmektedir. Derinliği, delillerindeki zenginliği veya ikna ediciliğinden öte, tartışılmaz tek ve ebedi gerçek olarak kabul edilmeyen bir öğreti bireyler üzerinde yeterli etkinliği gösteremez. Bu nedenle tarih boyunca eleştirel düşünceye ve akli delillere dayanan fikirlerden çok, mutlak gerçekliğin ifadesi olarak çıkmış rijit öğreti ve doktrinler çok daha fazla itibar görmüştür. Delile, ispata ve anlaşılmaya dayalı bilgilerin üzerinden sanki büyü tozu kalkıvermekte ve basitleşmektedir. Bu nedenle insanların çoğu açık ve ispat edilebilene, açıklanabilene değil; kutsal, dokunulmaz, büyülü, tartışılmaz, ispatı güç ve karmaşık dogmalara inanmayı tercih ederler.

Öğretiler aynı zamanda mantıktan öte duyguları muhatap alırlar. Bir açıklamanın veya yorumun kabul edilebilirliği onun anlaşılır olmasından öte duygu temeline dayalı bir inandırıcılığının olmasına bağlıdır. Örneğin Ebul Kelam Azad, Mevdudi, Takiyyuddin En-Nebhani, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup tarafından savunulan “İslam Devleti” öğretisini ele alalım. Pek çok İslami cemaat için bu öğreti vazgeçilmez ve tartışılmazdır. Cemaat zihniyetinden kurtularak nesnel bir yaklaşım biçimiyle  Kur’an, İslam devleti modeli önermemekte, olaya ilkeler bazında müdahale etmektedir. Hatta bu ilkeler özellikle devlete ait ilkeler olsun diye oluşturulmuş ilkeler bile değildir. “İslam Devleti”ne ait uygulamalar olarak savunulan pek çok şey ise sonraki dönemlerdeki tarihi uygulamalardır. Dolayısıyla bir “devlet modeli” ortaya koymak, ilkelere uymak şartıyla insanların kendilerine bırakılmış bir hadisedir. Bunu anlayabilmek için Kur’an’ı taramak ve bir Tarihi okuması yapmak yeterlidir. Oysa “İslam devleti” öğretisine bağlı bir cemaat mensubu için bunu kabul etmek kolay değildir. Çünkü o bu öğretiye akli delillerle değil duygularıyla bağlıdır. Onun bu öğretiye bağlanmasına yol açan, duygularını esir almış bir “örselenme”si vardır. 19-20. yüzyıllarda Müslümanların Batı karşısındaki yenilgileriyle tüm topraklarının parçalanması, işgal edilmesi, sömürgeleştirilmesi, devletlerinin gitmesi, hilafetin kaldırılması bu örselenmenin kaynağını oluşturmaktadır. Bu olayların oluşturduğu duygularla ortaya çıkan örselenmenin tesiri, cemaat mensuplarının “İslam Devleti” öğretisine bir inanç gibi sarılmalarına yol açmaktadır. Hemen hemen tüm öğretilerin duygusal temelleri örnekte gösterdiğimiz yöntemle açıklanabilir.

Öğretilere duygu temelinde bağlılık bir tür fanatikliğe veya bağnazlığa yol açmaktadır. Duygusal olarak bir şeye bağnazca bağlanan bir fanatik aslında hastalıklı bir kişidir. Bir futbol takımının fanatiği olmanın nasıl akla dayalı bir izahı yoksa, bir düşünce ya da öğretinin bağnaz bir fanatiği olmanın da akli bir temeli yoktur.

Mutlak, değişmez, tartışılmaz bir gerçek esasına dayalı bir öğretiye sahip olmak grup veya cemaatin varlığını ve bütünlüğünü sürdürmesi için kaçınılmazdır. Grup içinde düşünce birliği olmadan hareket bütünlüğü sağlanamaz. Bunu sağlayan, herkesin ortak olarak kabul ettiği öğretiye bağlılıktır. Öğretiyi sorgulamak, ya da sorgulamaya yol açacak bir düşünce özgürlüğüne meydan vermek cemaatler için asla mümkün değildir. Yaşam alanı bulamadıkları toplumlarda dışa karşı fikir özgürlüğünün en sert savunucuları olan cemaat ve gruplar, aslında kendi içlerinde fikir özgürlüğünün en büyük katledicileridirler.

Sorgulayan, soru soran, kuşku duyan, körü körüne iman edilmesi için kendisine sunulan öğreti için ikna edici deliller isteyen kişilere cemaatlerin içinde yer yoktur. Bu tipler hiçbir grup ve cemaatin içinde kendilerine yer bulamazlar, bulsalar da huzurlu olamazlar.

Oysa sormak, sorgulamak, kuşku duymak güvensizliğin değil özgüvenin işaretidir. Tersine körü körüne imana davet eden mutlakçı öğretilere sahip olmak güvensizliğin işaretidir. Çünkü hiçbir delil öne sürmeksizin veya delillerini tartışmaya açmaksızın öğretiyi savunmak, kuşku ve sorgulara karşı meydana çıkıp köklü biçimde savunamamak, öğretinin kendi içinde ciddi kuşkular içerdiğinin bir işaretidir.

Sırf bu nedenle öğretiye dönük dışarıdan gelen tüm tepkiler bir tür saldırı olarak algılanır. Bunlar saldırı ve provokasyon bile olsa özgüveni olan bir hareket ve toplumun bunlara cevabı fikirle karşılık vermek tarzında olmalıdır. Bunun karşılığı asla şiddet olmamalıdır. Fikir farklılıklarının şiddete dönüşmesi, ebedi ve mutlak gerçeğe sahip olunduğuna dair bağnaz fanatikliğin ve kendi fikrine karşı bir özgüvenin olmamasının bir neticesidir. Sadece grup ve cemaatler bazında değil genel olarak İslam toplumları, inanç ve düşüncelerine bir fanatik gibi bağlı olduklarından ve özgüven eksikliğinden; İslam’a, peygambere, dinin kutsal değerlerine dönük provokatif saldırılara şiddetle karşılık vermeyi neredeyse gelenek haline dönüştürdüler. Oysa peygamber hayattayken hem kendi şahsına, hem misyonuna dönük, Kur’an’da ki bazı ayetlerde de ifade edilen, müşriklerce ve ehl-i kitap tarafından seslendirilen tüm provokatif saldırılara şiddetle değil fikirle karşılık vermişti. Oysa bu özgüven ne günümüz İslam toplumunda ne de İslam cemaatlerinde bulunmaktadır.

Ödettiği bedelin karşılığı kan olmayan hiçbir eylem, şiddet temeline dayanmamalıdır. Hatta bazen şiddete bile şiddetle karşılık vermemek daha olumlu sonuçlar ortaya çıkarabilir. Kur’an affetmeyi daha hayırlı bir karar olarak değerlendirir. Oysa günümüz İslami yapılanmaların bazıları her fikri saldırıya, her aşağılayıcı ve hakaret edici söze, her provokatif harekete şiddet kullanarak karşılık vermeyi büyük bir erdem veya mücahitlik zannetmektedir. Bu, özgüvensizliğin bir işaretidir. Bu tür tepkiler Müslümanlara hiç yaramamakta, düşmanın ekmeğine yağ sürülmektedir. 

Saydığımız sebepler ve mensuplarına kuşku salma olasılığı yüzünden cemaatler, ifade özgürlüğünü varlıklarına tehdit olan bir zehir gibi görürler. Bu tehdit algılaması o kadar ileri gider ki tekfir ettiklerini katletmeyi dini bir vecibe olarak görürler. Çünkü “Aşırı inanç, kuşkuya izin vermez. Kuşkuyu yok etmenin bir yolu, kuşku duyanları yok etmektir.” Kesin inançlılık pasif haldeyken öğretisini sarsan delil ve düşünceleri yok farz eder veya inkâr eder. Aktif/güçlü haldeyken ise kanıtlarla ortaya çıkanları ve öğretisine saldıranları yok etmeye çalışır. Onlara şiddetle karşılık verir.

Cemaatlerde ve hareketlerde gözlemlenen bir diğer davranış şekli de öğretilerinde savundukları fikirleri Kuran dışı benimsenen ve güya dinin kaynaklarına dayandırma eğilimidir. 

Sabit bir öğretiyi ve davayı mutlak gerçek ve dinin bizzat kendisinden kaynaklanan bir şey olarak görmek ve “tek bir düşünceye aşırı değer verilmesi Taklidi bir beynin belirleyici işaretidir. Taklitci kimseler tek bir kavramın aşırı etkisi altındadır. Söz konusu düşüncenin kendine göre üstünlükleri olabilir, ama Taklitci birey onun önemini saplantılı bir şekilde aşırı abartır. Diğer bütün değerlerden üstün tutar ve bu inancını yerine getirebilmek için her türlü eylemi yapmaya hazırdır. Bu düşüncenin tamamen esiri olan taklitci fanatikler bir kapalı kavram sisteminde yaşarlar, söz konusu kavramla çelişen düşüncelerin onlara asla ulaşamayacağı sarsılmaz bir cehalet şatosunda hapsolmuşlardır.”

Cemaat ve gruplarda mutlak gerçekliğin ifadesi olan bir öğreti düşüncesine sahiplik, kendisini sınırlı sayıdaki isimlerin kaynaklarına bağlılıkta da gösterir. Hemen hemen her cemaatin sıkı sıkıya bağlı olduğu bir veya birkaç âlim, yazar, şair, fikir önderi vardır. Bunlar yaşayan kişiler olabileceği gibi ölmüş kişiler de olabilir. Cemaatlerin üstat kabul ettikleri kişilerin eserleri ve fikirleri öğretilerinin kaynağını oluşturur. Cemaat içi eğitimde programlı olarak bu eserler okutulur. Öğretinin kaynağını oluşturduğundan ne eğitim faaliyetlerinde ne de bunların uygulamaya geçirilmesinde üstatların fikirleri tartışmaya açık değildir. Olduğu gibi alınır, kabul edilir ve uygulanır. Her cemaat bireyi üstadının sünnetinin bir uygulayıcısıdır. Ona benzemeye çalışır. Üstadına gelecek bir eleştiriyi kendisine gelmiş olarak kabul eder. Şiddetle savunmaya geçer. Hatta gelen eleştirileri anlama zahmetine bile katlanmadan karşı tarafa üstadın düşmanı olma suçlamasını yöneltir. Niyet sorgulamasına başlar. Eleştiri yapanları üstadın büyüklüğü karşısında küçümser.

Sağlıklı düşünceler üreten yazar ve âlimlerin eserlerinden faydalanmak, hatta bunları eğitim faaliyetlerinde kullanmak faydalı işlerdendir. Ancak bağnazca sınırlı sayıdaki isimler üzerinde ısrarcı olmak, bunların dışındakilere tüm kapıları kapatmak, üstadının neredeyse yanılmazlığına inanmak, bunlara gelen eleştirileri asla kabul etmeyip bu tür girişimleri saldırı olarak algılayıp büyük tepkiler vermek, selim bir aklın kabul edebileceği işler değildir.

Grubun/Cemaatin Kapalılığı ve Yalıtılması

Grup ve cemaatler, öğretilerinin gereği olarak müşterek hedeflerine kilitlendiklerinden kendileriyle dışarısı arasını yalıtırlar ve toplum içinde ayrı, kapalı bir topluluk olarak yaşarlar. Grubun kapalılığı ve yalıtılması grup içi kilitlenmenin bir sonucudur. İlişkiler ve işler grup içinde yürütülürken, zorunlu ihtiyaçlar dâhil tüm gereksinimler öncelikle grup içinde karşılanmaya çalışılır. Grup kimliğine sahip olmanın doğal bir sonucu olarak tüm işlerde bu kimlikle hareket edilir. Bu ortak kimliğe sahip olanlar toplum içinde birbirlerini sezerek hemen yakınlaşırlar ve işlerinde birbirlerine yardım ederler. “Şahsi arkadaşlıklardan ailevi dostluklara bütün sosyal paylaşımlar ve yardımlaşmalara kadar, pek çok sosyal ilişkiler öncelikle grup üyeleri ve onların sosyal düzeyleri ile sınırlandırılmıştır.” Evlilikler grup içinde yapılır. Dostluklar grup içi dostluklardır. Dış çevre ile fazla içli dışlı olan elemanlara iyi gözle bakılmaz. Hatta bu tür ilişkileri sürdürmekte ısrarcı olan grup bireylerine ihanet içinde olma şüphesiyle bakılır.

Sosyal bir varlık olması itibariyle her insan, biyolojik ve coğrafi ortaklık gibi nedenlerle duygusal bağ ve ilişkilerin merkezde olduğu bir kimliğe sahiptir. Bu kimliğin var olması anormal değildir. Yanlış olan ise bu tür özellikleri üstünlüğün ve başkaları üzerinde kurulacak haksız otoritenin sebebi olarak görmektir. Özellikle aile, hem ilk eğitimin alındığı ve şahsiyetin temelinin atıldığı bir müessese olması, hem de kişinin ömrü boyunca kendisini her türlü probleminde ayakta durmasını temin eden bir sığınağı olması açısından önemlidir. Zayıf aile yapısına sahip olan toplumlar dengesiz ve bozuk toplumlardır. Toplum içinde yalnız ve çaresiz kalan birey aile gibi sığınılacak bir yeri bulamadığından çarpık ve suçla dolu bir hayat yaşamaya mecbur kalır.

Aile bağları güçlü sağlıklı kişilerin grup yapılanmalarındaki bağlara ihtiyaçları yoktur. Bu duygularını aile bağları ile tatmin ederler. Aynı zamanda aile bağları güçlü ve sağlıklı olan bireyler yalıtılmış grup ilişkilerine tahammül edemezler. Bu nedenle tüm grup ve cemaatler aileyi bilinçli veya bilinçsiz kendilerinin rakibi olarak görürler. Batı ülkelerinde görülen kültlerden Hitler’in Nazi Almanya’sına; Stalin’in komünist Rusya’sından İslam topraklarındaki cemaat tipi yapılanmalara kadar tüm dar ve geniş grup ve parti hareketlerinde aileye karşı bir düşmanlık ve kişiyi aileden koparıp gruba bağlama çabası gözlemlenmektedir. Çünkü “liderin peşinden gidenler başkalarına da bağlılık taşıyorlarsa, lider yetkisini tam olarak kullanamaz. Aile bağları grubun gücüne tehdit oluşturur. Kapalı dini mezhepler, gruplar aralarına yeni aldıkları üyeler ile onların aile ve dostları arasındaki bağları koparmaya çalışır. Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde ve Çin’deki Kültür Devrimi sırasında gençler ailelerine ihanet edince ödüllendirildiler. Çünkü aileye bağlılık yeni komünist gencin yaratılmasını zorlaştırıyordu.”

İslami cemaatler de Mekke döneminde Müslüman olan genç sahabelerin müşrik aileleriyle çatışması ve onlardan uzaklaşması örneğini kullanarak, gruba yeni girmiş bireyleri ailelerinden koparmaya çalışırlar. Bu sadece ilişkileri ailesi tarafından kısıtlananlara uygulanan bir yöntem değil, tüm bireylerin ortak vasfıdır. Ailesi ile ilişkisini sürdürmeye devam edenler küçümsenir, hor görülür. Zayıf karakterli kişiler olmakla damgalanır. Ailesi ile grubu arasında tercih yapmak zorunda bırakılan birey, Müslüman olmanın gruba bağlılıkla mümkün olabileceğine inandırıldığından hiçbir sorun yaşamadığı ailesini inkâr eder. Onlardan uzaklaşır. Hatta yaşlı ana-babasının kalplerini kırmayı dinin bir gereği olarak addeder. Kapıyı çarpıp ailesini arkada bırakarak çıktığında ve grubuna hemhal olmak için koştuğunda kendisini büyük bir mücahit gibi hisseder.

Seçilmiş Grup Psikolojisi

Grup mensupları sadece o grupta bulunmakla kurtuluşa erebileceklerine dair derin bir inanç taşırlar. Bunun başka bir türde ifadesi ise içten içe grubun seçilmiş bir grup olduğu ve ancak bu grubun görevini yerine getirip amacına ulaşmasıyla genel bir kurtuluşun gerçekleşebileceğine inanılmasıdır. O grup neredeyse dünyanın tek ve son şansıdır! Grup mensupları açıktan ifade etmeseler de buna tüm kalpleriyle inanırlar.

Grup mensupları seçilmiş grup psikolojisine kendilerini öylesine kaptırırlar ki, zaman içinde öncelikle benzer özellikteki grupların, sonra yakın bölge insanlarının, daha sonra tüm ülkenin ve dünyanın gruba katılarak kurtuluşa ereceğine Allah’a inanır gibi kesin bir inançla inanırlar. Dinin yeryüzünde devamının sağlanması sadece kendi gruplarının faaliyetlerine bağlıdır. Grubun ortadan kalkışı neredeyse dinin de ortadan kalkışı gibi algılanır.

Davanın yeryüzünde hâkim kılınması için yakın çevreden başlayarak tüm dünyaya kadar uzanan bir genişleme ve hâkim olma metoduna sahiplik pek çok İslami cemaatin olmazsa olmazlarındandır. Peygamberin mücadelesinin bire bir kopya edilerek ve bazı Kur’an ayetleriyle de desteklenerek oluşturulmuş “dini yeryüzüne hâkim kılma metodu” tamamıyla afaki, günü anlamaktan ve güncel şartlara uymaktan uzak bir ütopyadır. Bir amacı gerçekleştirmenin değişmez ilkelerle çatışmaması koşuluyla kendi şartlarına uyan birden çok yöntemi bulunabilir. Bu yöntem, peygamberin mücadelesinde uyguladığı yöntemle paralellik arz edeceği gibi etmeyebilir de. Ancak, yeryüzünde dinin hâkim kılınmasının değişmez tek bir yönteminin olduğuna dair inanç, grubun seçilmiş ve söz konusu özel yöntemi uygulayabilecek kurtarıcı tek grup olduğu inancını pekiştirmek için kullanılan bir argümandan ibarettir.

Cemaatler, dinin hedeflerini gerçekleştirebilmek için kurtarıcı/seçilmiş grup olduklarına dair inançlarını kendilerine yükledikleri özel vasıflar ve isimlerle de gösterirler. Örneğin; “öncü cemaat”, “örnek nesil”, “Kur’an nesli”, “altın nesil”, “gureba”, “mücahitler”, “fedailer” vs. gibi pek çok isim ve vasıf grubun seçilmiş/özel bir grup olduğu imajını pekiştirir.

Bu imajı pekiştiren diğer bir husus da, grupların dışarıdan bakıldığında ayrıntı gibi gözüken bazı ritüellere sahip olmalarıdır. Kendi farklılıklarını ve seçilmişliklerini diğerleri nezdinde göstermek için, ilişkilerinde ve ibadetlerinde çoğu kişi için önemsiz olan bazı uygulamaları ortak olarak ısrarla yerine getirirler. Birbirlerine hitapta kullanılan özel jargon, ortak dua etme biçimleri, namaz ve diğer bazı ibadetlerdeki bazı hareketleri özel bir biçimde uygulamaları cemaatin seçkinliğini sergileme amacına dönük özelliklerdir. Bazı gruplar kendilerini kılık kıyafetleriyle seçkin kılmaya çalışırlar. Bazen topluma muhalefet amacıyla, bazen bunun dini bir gereklilik olduğunu düşünerek eski zamanlara ait Arap toplumlarının kıyafetlerini ayırt edici bir üniforma gibi giyerler. Bazı gruplar da ise giyinme, saç-sakal-bıyık tıraşının biçimi, yürüyüş ve konuşma biçimleri bile cemaate mahsus tek tipleşmiştir. Genelde grup ve cemaatten bir sebeple ayrılanların ilk yaptıkları işlerden birisi kılık kıyafetini öncekinden farklı hale getirmek, örneğin sakal ve bıyık şeklini değiştirmek olmaktadır.

Düşünce ve savunulardaki bazı ayrıntıların, getirilen tüm karşı delillere rağmen değiştirilmemesi de, grubun seçilmiş bir grup olduğunu bu ayrıntılarda bulmasının bir sonucudur. Hedeflerin siyasi partiler yoluyla gerçekleşemeyeceğine inanan bir grup mensubuna, bir partinin siyaset yoluyla elde ettiği olumlu sonuçları kabul ettirmek mümkün değildir. Elde edilen kazanımlar grup mensuplarınca sürekli küçümsenir. Bazı gruplar da sırf üstatları öyle dediği için siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçarlar.

Şiddetin meşruiyeti, cihadın hükmü, toplumun tekfir edilip edilemeyeceği, dar’ul harpte ilişkiler, İran, Sudan gibi bazı ülkelere bakış açısı, tarikatlara ve tasavvufa bakış açısı, hurafeler, Yahudilik, masonluk, Darvincilik ve ateizme bakış açısı gibi bazı hususlar cemaatlerin bazen uzlaştıkları, bazen ihtilaf ettikleri, bazen de bunlardan bir veya bir kaçına bakış açılarını abartarak cemaatlerinin ayırt edici özelliği haline getirdikleri hususlardır.

Biz burada saydığımız ya da saymadığımız hususların doğruluğu ya da yanlışlığı ile ilgilenmiyoruz. Bu ayrıca tartışılabilir. İlgilendiğimiz durum; cemaatlerin belli bir görüşü ön plana çıkartıp bunun savunusunu yapmayı cemaatin seçilmiş cemaat oluşunun ayırt edici vasfı haline getirmesi, grup mantığı içinde söz konusu düşünceleri ısrarla ve biteviye savunması ve bu tavrını asla değiştirmemesidir. Bunun sebebi de bu tür düşüncelerin grubun seçkinliği, hatta seçilmişliğinin gerekçelerini oluşturmasıdır. Bu düşünceler değiştirildiğinde seçilmiş bir grubun seçkinliği inkâr edilmiş olmakta dolayısıyla varoluş amacı anlamsızlaşmaktadır.

Bir şeyin doğru veya yanlış oluşunun kendine has koşulları vardır. Delillere bakılır ve sonuç çıkarılır. Eğer bir şeyin doğruluğu tecrübelerle ortaya çıkacaksa denenir, tecrübe edilir ve sonuca bakılır. Sonuç olumluysa doğru olduğuna kanaat getirilir. Ancak bir görüş veya uygulama sırf bir cemaatin ayırt edici özelliği diye tecrübe ve deliller onu nakzettiği halde, hala onda ısrarcı olmak ancak cemaat taassubu veya fanatikliği ile açıklanabilir. İşte cemaatler bu yönleriyle akletmeyi engelleyici bir fonksiyon icra ederler.

Ötekileştirme

Grup olmanın tabii neticesi olarak, iç dışarıdan yalıtılıp kapalı hale getirilirken, dış ise ötekileştirilir. İç dışarıdan dışarısı ise içeriden farklıdır. İçe doğru bağlılık, sempati, dayanışma duyguları; dışa doğru farklılık, antipati, nefret, savunma, düşman görme ve saldırı duyguları gelişir. Grup kenetlenmesinin yolu grubun kendisini yabancılardan ayırabilmesine bağlıdır. “Dolayısıyla, yabancılar bizim kendimizi tanımlama sürecimiz için gereklidir. ‘Bunlar özellikle benim parçam olduğu için iyi’ demek, aslında ‘diğerleri (ötekileri) özellikle benim parçam olmadığı, başkalarının parçası olduğu için kötü’ anlamına gelir.” Grup kendi tanımlamasını yapabilmesi için düşmana veya ötekine ihtiyaç duyar. Genelde grubun bittiği yerde ötekiler ve düşmanlar başlar. Grubun kitleleşmesi için canlı düşmana ihtiyaç vardır.

Tüm iyilikleri içeride, tüm kötülükleri de dışarıda görme eğilimi insanın ilkel bir refleksidir. Gruplar bu refleksle varlık bulurlar. Dışarıda olanlar kötülenmeli, düşman ilan edilmeli ve şeytanlaştırılmalıdır ki, grup kendi iç dinamiğini canlı ve sürekli tutabilsin. Olgunluk, canlı düşmanında bile bir iyilik potansiyeli bulunduğunu görebilmek ve düşmanını kendi iyiliğinde eritebilmek iken, ilkel refleksleri varoluşlarının temeli yapan gruplar ötekisi üretmeden ve grup dışını şeytanlaştırmadan ayakta kalamazlar. Öteki ve kendisi ekseninde dünyayı tanımlamak bazı gruplarda öylesine uç noktalara gelir ki, grubun içinde ya da dışında olmak, “olmak” ya da “ölmek” ile eşdeğerdedir. Ya grubun taraftarı olursun, ya da bertaraf olursun. Üçüncü bir ihtimale yer yoktur.

Aslında ötekileştirme sadece grupların sorunu değildir. Tarih boyunca varlığını sürdürmüş ve tüm toplumlara mal olmuş ortak bir problemdir. İslam düşünce tarihinde “el-fırkatü’n-naciye” kavramı mezhep ve ekollerin kendilerini tanımlamaları ve diğerlerini ötekileştirmelerinde benzer bir fonksiyon üretmiştir. Kendilerini kurtulan fırka ilan eden gruplar, diğerlerini “ehl-i bidat”, “cehennemlik grup” (el-fırkatü’n-nariye), “sapkın grup” (el-fırkatü’d-dalle) ilan ederek rakiplerini ötekileştirmişlerdir. Günümüz İslami cemaatleri de genel anlamda toplumları “cahiliye toplumu”, muhaliflerini de kafir, mülhit ilan ederek aynı şeyi yapmaktadırlar. Tekfir etme tarzında ortaya çıkan ötekileştirme, İslami gruplardan bazılarının hastalıklı bir özelliğidir.

Günümüz Batı medeniyeti varlığını ötekisinin varlığı ile tanımlayabilmektedir. Kendisi dışındaki tüm dünyaya “öteki” gözüyle bakan Batı dünyası, “öteki” gördüğü her toplumu ve düşünceyi şeytanlaştırmakta ve kendi varlığına tehdit olarak görüp yok etmeye çalışmaktadır. Aslında ihtiyaç duyulan şey “öteki”nin yok edilmesi değil var kılınmasıdır. Çünkü “kendisi” olarak var olmayı temin edecek hiçbir niteliğine güven duymadığından varlığının sürekliliği “öteki”nin varlığıyla mümkündür. Bu yüzden Amerika dün işgal ettiği ve alacağını aldığı Irak’ın yerine bugün kontrol altına alamadığı Afganistan’ı koymaya çalışmaktadır. Pakistan, Yemen gibi ülkeleri sırada bekletmektedir.

Grup İçi Hiyerarşi

Liderin özelliklerini sayarken belirttiğimiz gibi grup lideri seçmez, lider grubunu seçer. Bu nedenle gruplarda aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik bir akış ve kontrol sistemi vardır. Grup liderini denetlemez, lider grubunu denetler. Lider ve etrafındaki küçük bir azınlıkla üretilen bilgi, fikir ve buyruklar hiyerarşik olarak liderden en alttaki grup üyesine doğru iletilir. Lider ve yakınındakiler grup için önemli konuları kendi aralarında konuşurlarken aslında son karar yine lidere aittir. İslami cemaatlerde “şûra”nın son kararın liderde olduğu bir fikir edinme ameliyesi olduğuna dair yaygın kanaatin, liderin karar verme hakkının tümüyle kendisinde olduğuna dair anlayışın yerleşmesinde büyük bir etkisi vardır. Şûranın bu tarz uygulaması Arap toplumlarında var olan bir uygulamaydı. Resul şûrayı hem bu tarzda, hem de kendi görüşü farklı olduğu halde toplumun genel kanaatini dikkate alarak veya çoğunluğun kararını kabul ederek de uyguladı. Ancak İslami cemaatlerde istişarenin bu yönü çoğunlukla görmezlikten gelinir.

Liderin etrafındakiler faydalı fikirler üretmeye çalışmaktan çok, liderin en çok hoşuna gidecek fikirleri üretmeye çalışırlar. Çoğunlukla da fikir üretmekten çok liderin fikrini sezinlemeye çalışırlar. Liderden farklı görüşler öne sürmeden, onun görüşünü sezip ondan önce kendi fikriymiş gibi düşüncesini öne sürmek önemlidir. Çünkü böylelikle lidere en yakın düşünen, lider tarafından fikirleri onaylanan ve dolayısıyla liderin en iyi adamı olmak mümkündür. Bu tarz bir düşünce biçiminin nasıl akletmeyi engellediği ortadadır.

“Cemaat içi şûra” işin özü itibariyle var olan sorunların “Cemaat Ortak Aklı”na ve hedeflerine göre çözümlenmesidir. Bu nedenle çoğunlukla çözümler ve çözüm yolları, hatta düşünme biçimleri sınırlıdır. Cemaat ortak aklını en iyi özümsemiş ve hedeflerine iyi kilitlenmiş bireyler lidere en yakın önerileri de çok kolay biçimde üretirler. Böylece lidere de yeteri kadar yakın durmuş olurlar.

Lider böylece kendisine en yakın düşünenleri seçer ve onlar da bundan büyük bir minnet duyarlar. Yetenekli veya ehil oldukları için değil; kayıtsız şartsız itaat ettikleri, cemaat ortak aklına ve hedeflerine sadık kaldıkları için lidere yakındırlar. Dışlanmayı ve liderin etrafından uzaklaşmayı göze alamadıklarından, önderlerinin otoritesini sarsacak hiçbir eleştiride bulunamazlar, onun düşünemediği faydalı fikirleri öne süremezler.

Lidere yakın olanlar, kendilerinin lidere gösterdiği bağlılık, itaat ve saygıyı kendilerinden aşağıda olanlardan aynen beklerler. Buradaki psikoloji ilginçtir. “Fertlerin alttakilerden gördüğü saygı ile eriştiği ruhsal tatminin sürekliliği bir üstüne ve en üstteki lidere itaatine bağlıdır. Kişi, önemli olmanın getirdiği tatminle, gruba ve lidere itaatini daha bir istekle sürdürür.” “Emrindekilerden tanrı gibi mutlak bir itaat bekleyen ve böylece putlaşan kimselere kul köle olanlar, itaat ve bağlılığı kendilerinden aşağıdaki kişilerden beklerler. Denebilir ki, insanlar, kendilerinden alttakilere efendilik ve tanrılık taslamanın hatırına üsttekilere tanrıya itaat eder gibi kul köle olurlar.” Grup içi hiyerarşi bu psikolojik temel üzerine kurulur.

Grup Paranoyası

Grup paranoyası ifadesi ile gruplara karşı duyulan paranoyayı değil, grubun kendi içinde ürettiği paranoyayı kastediyoruz. Seçilmiş grup psikolojisi; içten içe taşınan insanlığın ve dinin devamının son şansı olma düşüncesinin ürettiği refleksle grubun varlığını koruma dürtüsü; ötekileştirdiklerinin, düşman ilan ettiklerinin kendisini yok etmek için sürekli tetikte beklediğine dair korku; dini ancak kendi grubu içinde yaşadığında kurtuluşa ereceğine dair saplantı; liderlerde var olan taklidi kişiliğin gruba bulaşması gibi nedenlerle “grup paranoyası” ortaya çıkar.

Dinin sürekli tehdit altında olduğu, karşıt grupların, kabul edilmeyen düzenin temsilcilerinin ve ötekilerin sürekli tetikte saldırı ve grubu yok etmek için beklediği, aleyhte kesintisiz ve kusursuz bir planın işlediğine dair inanç, grubun genelini tehdit eden bir paranoyaya dönüşür. Şehitlik ve dava için kendini korkmadan feda etme, grubun davetinin değişmez öğeleri olduğu halde, çelişkili bir biçimde grup ve elemanları dıştan gelecek tehditlere karşı abartılmış bir teyakkuz hali yaşarlar. Çünkü seçilmiş grubun varlığı insanlığın varlığıyla özdeştir.

Taklidi davranış bir tür özsaygı uyandırır ve davaya inancı pekiştirir. Çünkü grubun yapısı ve düşüncelerine dönük her türlü eleştiri ayırt edilmeksizin dışarıdan gelen tehdidin bir parçasıdır. Zihinlerde bu eleştiriler ayrıştırılmaz. Haklı olma ihtimaline yer verilmez. Hepsi grubu yok etmeye çalışan planın bir parçası olarak görülür. Bu ise düşünceleri özeleştiriye tabi tutmaktan engelleyen, grubun öğretisine olan inancı pekiştiren bir durumdur. Böylece dava adamının özsaygısı kusursuzlaşır. İnancı pekleşir.

Taklidin terk edilmemesi aynı zamanda kötü giden durumlar için bir rahatlama aracıdır. Aslında tamamıyla grubun organizasyon yapısından, grup mantığının daha fazlasını elde etme imkânını vermemesinden ve bireylerin eksikliklerinden kaynaklanan başarısızlıklar için suçlanacak dış nedenler kolaylıkla bulunur. Hep bir kuşatılmışlık ve dıştan gelen kötü bir plana maruz kalma düşüncesi başarısızlığın yükleneceği bir günah keçisi gibidir.

Korku oluşturma aynı zamanda grubu bir arada tutan bir faktördür. Bu korkuyu destekleyen iyi bir düşman figürü sadece grupları değil, kitleleri ve ulusları da bir arada tutabilir. Hitler’in seçtiği “Yahudiler”, Alman ırkının yok olmasına yol açacak bir korku figürü olması açısından bilim adamlarından, askerlerine; yaşlısından gencine; zengininden fakirine tüm toplumu tek bir amaç için birleştirmede etkin bir fonksiyon oynadı. Benzer korku figürleri ve tehdit unsurları pek çok grubu bir arada tutar.

Grup Merkezli Yeni Ahlak Tanımlaması

Grubu seçilmiş grup gören ve davayı kutsallaştıran bir cemaatin varlığını sürdürmek ve amaçlarını gerçekleştirmek için yeni bir ahlak tanımlamasına ihtiyacı vardır. Çünkü bu amaçlar öylesine kutsal ve vazgeçilmezdir ki, cemaat bunlar için her şeyi yapma hakkına sahip olduğunu düşünür. Normal ilişkilerde ahlak dışı, insanlık dışı ve kabul edilemez nitelikteki bazı davranışlar, grup merkezli yeni normlar üretilmesiyle ahlaki davranışlar haline dönüştürülebilir. Normal koşullarda karıncayı bile incitemeyecek hassasiyetteki bir grup elemanı, yeni ahlaki normları kabul ettiğinde vicdansız bir katile dönüşebilir ve bundan rahatsızlık yerine kıvanç duyar. En küçük haklara saygıyı şiar edinmiş bir kişi, grup mensubu olunca toplum bireylerinin mallarını grubun gasp edilmiş malları olarak görmeye başlar ve her türlü hırsızlık, soygun, talan ve üçkâğıtçılık gibi yöntemleri kullanmayı grubun gasp edilmiş mallarını geri alma adına gayet meşru görür.

Toplumu cahiliye toplumu olarak görme ve toplumsal ilişkileri daru-l harp/daru-l İslam kavramlarıyla belirleme mantığı yüzünden bazı İslami cemaatler, tüm toplumun malını kendilerine helal görmekte ve bu yüzden ekonomik ilişkilerinde haksız uygulamalara imza atabilmektedirler. Bazı cemaatlerde kendi gruplarının dışında kalan tüm kadınların birer cariye olduğuna dair bir düşünce bile kabul görebilmektedir. Bu, grup merkezli yeni bir ahlak tanımlamasının normal bir sonucudur.

İslami cemaatler bu konuda, ahlaki kuralların sadece kendi aralarındaki ilişkilerde geçerli olacağına inanan Yahudiliğe çok benzemektedir.

Ekonomik İlişkiler

Grubun kolektifliği aynı zamanda bireyleri ekonomik olarak eşitleme amacına dönüktür. Bazı gruplar ekonomik anlamda mutlak eşitlikçi komün bir toplum gibi yaşarlar. Bireysel mal varlığı ve ihtiyaç dışı her türlü sahiplik grup mantığına aykırıdır. Gruba yeni giren veya ekonomik faaliyetlerde bulunduğu için parasal ve mülki varlığa sahip olanlar da bunları kendilerine ait görmezler, grubun ortak malı olarak nitelerler. Grupla tam kolektif bir ilişkiye girememiş bireylerden ise bazı aidat ve ödemelerle gruba katkı yapmaları istenir. Dinin emrettiği zekât tarzı farzlar ve kesilen kurbanların ancak cemaate bağışlandığında makbul olacağı intibaını veren konuşmalar yapılır.

Grup içi maddi ilişkiler çoğunlukla emir ve fikir akışının tersi yönde aşağıdan yukarıya doğru olur. Liderlik kurumu grubu emir ve fikir yönünden beslerken, alt tabakadaki cemaat bireyleri de bedenen çalışarak, mal ve mülklerini cemaate bağışlayarak üstleri desteklerler.

Bazı cemaatlerde grup devasa ölçülerde bir mal varlığına sahip olabilir. Bunların kontrolü ve resmi mülkiyeti çoğunlukla liderin tekelindedir. Lider ancak mecbur kaldığında bu yetkisini başkasına devreder veya kendisine yakın bazı cemaat üyelerinin üzerinde resmi mal varlıklarının bulunmasına izin verir.

İdeal Olan Geçmişi Gelecekte Kurma İsteği

Kişisel ve toplumsal örselenmelerin grupların ortaya çıktığı ortamların oluşmasındaki etkisinden bahsetmiştik. Örselenmeler çoğunlukla dış etkilerin eşlik ettiği hızlı dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkarlar. Gruplar örselenmenin duygusal temelinde önceki döneme ait ideal bir döneme gelecekte tekrar dönmeyi amaçlarlar. Yaşanan an küçümsenir, geçmiş kutsanır ve tüm gözler gelecekte kurulacak ideal döneme kesifleşir. Elemanlar kendilerini yaşanmayan veya yaşanmaması gereken bir zamanda yaşıyormuş gibi hissederler. İğrenç bir zaman dışılık duygusuyla kuşanmışlardır. Yüceltilen eski ideal zamanın anıları ve kurulacak ideal hayatın hülyaları, kişiler nezdinde büyülü bir duygusallık oluşturur.

Her grubun idealize ederek yücelttiği bir “Geçmiş Dönem”i vardır. Bunun en tipik örneğini Yahudiler gösterir. Yahudilerde ideal geçmiş düşüncesi ana yurda besledikleri kutsal bir özlemdir. Ana yurduna dönemeyen bir Yahudi diasporadır, yani sürgünde yaşamaktadır. Onun ideali vadedilmiş topraklara yani Arz-ı Mevud’a dönebilmektir. Vadedilmiş topraklardaki Kudüs’ün bir kasabası olan Zion şehri bu ideale ismini verir. Siyonist “Zion”a dönmeyi ve orada yaşayan tüm insanları o topraklardan sürüp çıkartmayı veya katletmeyi, sonrada orada kutsal ideal tecrübesini yeniden yaşamak için yerleşmeyi amaçlayan bir diasporadır. Diaspora her nerede yaşıyorsa yaşasın geçici, yalancı ve altın tecrübeden uzak bir hayat yaşamaktadır. Tüm ahlaki ilkeler Zion’a ulaşıncaya kadar askıdadır.

Hz. Musa eski Mısır’da köle olarak yaşayan, birbirleriyle sürekli çekiştikleri ve aralarında abartılı tefrikalar olduğu için asla birleşip Firavun’a isyan edemeyen İsrailoğulları’nı bir araya getirebilmek için onlara vadedilmiş toprak umudunu verdi. Aslında bu, Kur’an’da “Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?”ayetinde ifadesini bulan tam da Zion düşüncesini yok edip, hicreti bir imkan olarak sunan ve hiçbir toprak ve sabit/rijit yaşam biçimi üzerinde direnmeyi, imkansızı dayatmayı kabul etmeyen bir düşünceydi. Musa kavmine aynen ayetteki gibi seslenmiş oldu. “Allah’ın arzı geniş, Allah size bu geniş toprakları vadediyor. Niçin köleliğe ve Mısır’da yaşamaya kendinizi mahkûm ediyorsunuz?” demiş oldu. Ama İsrail oğulları bu özgürlükçü hicret düşüncesini katı bir ideale dönüştürdüler.

Müslümanların bir Zion’u yoktur, çünkü Müslümanlık herhangi bir Zion’a geri dönmeyi hedefleyen bir hayat tarzı yerine hicret tecrübesini esas alan bir dindir. Hicret bir ileriye doğru harekettir. Varoluşun sürekli yeni açılımlarla mümkün olduğunun idrakidir. Yeriniz, ortamınız, imkânlarınız daralınca, kaderinizin tayininin sizin elinizde olduğunun idrakidir. Bu daralmaya bir mazeret olarak sığınmaya karşı bir hatırlatmadır. Apaçık bir imkândır. Hicret gidilen, varılan yerin, ulaşılan imkânların, gelinen zamanın yurt edinilmesidir. Dünyanın her yerinin Allah’ın arzı olduğunu bilmek ve geride bırakılmış bir tecrübeye, bir duruma, bir toprağa, bir zamana var olmanın olmazsa olmaz şartı olarak bakmamaktır.”

Hicreti tavsiye eden ayet, Zion düşüncesini yıktığı halde İslami cemaatler kendi Zion’larını yaratırlar. Örneğin “Asr-ı Seadet” kavramı pek çok grubun ideal bir dönem olarak hep kendisine refere ettikleri ve bu dönemi tekrar kurmayı veya ona yaklaşmayı bir amaç haline getirdikleri bir “Zion”dur. Bazı gruplar için ‘Hilafet’i kurumsal olarak yeniden tesis etmek bir “Zion” düşüncesidir. Osmanlıyı yeniden kurmak bir “Zion”dur. Tarihte yaşanmış devlet tecrübelerini “İslam Devleti” kavramı altında idealleştirip geri getirmeye çalışmak bir “Zion”dur. Oysa “İslam Devleti” kavramı altında idealleştirilen modellerin içindeki uygulamaların pek çoğunu, bırakalım bizleri, Hz. Peygamber bile uygulamamıştır. Bu ve benzeri pek çok kutsal ideal, grupların bariz bir vasfını oluşturur ve onları bugünü düşünmekten ve zamana ait imkânları fark edip kullanmaktan alıkoyar. Kafalar ideal zamana kilitlenir. Yaşanan zaman inkâr edilir, yok farz edilir.

Ahirete Ertelenen Başarı Söylemi

İslami cemaatlerde bireylere telkin edilen düşüncelerden olan; Müslümanların hep galip ve üstün, düşmanlarının ise mağlup ve alçak, tüm kötü koşullarda dahi ahirette son noktası konulacak bir savaşın tarafları olması açısından zaferin onlara ait olduğu düşüncesi, özü itibariyle doğru olmasına rağmen oluşturduğu tesir açısından menfidir. Kazanılan psikolojik moral ve üstünlük duygusunun verdiği özgüven şüphesiz faydalıdır. Ancak Müslümanlar açısından, düşmanları için geçerli olandan farklı işlemeyen uygulamalara uygun davranmada bir körlüğe yol açması, dünyevi başarısızlığı sürekli başarı gibi görme ve özeleştiri yapma ihtiyacını ortadan kaldırma gibi menfi etkileri nedeniyle bu düşünce, grupları kilitleyen bir düşüncedir. Üstelik liderler bu düşünceye sığınarak, başarısızlıklarını örtmekte ve alttan gelen eleştirilerin etkisini yok etmektedir. “Başımıza ne gelirse gelsin ahirette kimin üstün olduğu ortaya çıkacak, bizler manen hep üstünüz, Allah bizimle ya, bundan daha büyük bir zafer olur mu?” diyen bir kafadan başarısızlığının sebeplerini araştırmasını beklemek; bundan ders çıkarmasını ve ilerde yapacağı işlerde gerekli tedbirleri almasını istemek mümkün değildir.

Aforoz

Gruplar varlıklarını devamlı hale getirebilmek için, içlerinde ortaya çıkan ayrılıkçı unsurlar, çatlak sesler, eleştiriler üzerinde baskı kurarlar ve bunları sindirirler. Her çatlak ses, her eleştiri, her muhalefet bir suç unsurudur. Bu tür davranışa yeltenenler fitne çıkarmak, davadan dönmek, ihanet etmek hatta küfre düşmekle itham edilir. Böylesi davranış içine girenler eğer çok tehlikeli görülüyorsa aforoz edilir, grupla ilişkileri kesilir. Grupla ilişkiyi kesmek bazen katletme yoluyla olur. Aslında aforoz iki türlüdür; grup içi aforoz ve grup dışına atılarak yapılan aforoz. Grup dışına atılarak yapılan aforoz belirttiğimiz gibi; kişinin grupla tüm ilişkileri kesilerek yapılır. Grup içi aforoz da ise birey grup içinde kalmaya devam eder ama ilişkileri tümüyle sınırlandırılır. Aslında gruplar bireyleri grup dışına çıkartarak aforoz etmeyi pek tercih etmezler. Çünkü bu durum grubun bölünmesine yol açabilir ve grubun sırları o bireyle dışarıya taşınabilir.

Tercih edilen daha çok grup içi aforozdur. Gruba karşı suç işlediği tescil edilen birey grup içinde yalnızlığa mahkûm edilir. Üzerinde fitneci, dönek, zayıf karakterlilik, davaya sadakatsizlik suçlaması yafta olarak durur. Nereye gitse insanlar onun üzerindeki bu görülmez levhadan onun suçlarını adeta yüzüne karşı okurlar. Herkesin ona tavrı soğuktur. Mecbur kalmadıkça onunla konuşmazlar herhangi bir şeyi onunla paylaşmazlar. Böylesi bireylerin grup içindeki mevcudiyeti adeta bir emniyet supabıdır. Diğer bireyler onun durumuna düşmemek; fitneci, dönek, zayıf karakterli, sadakatsiz ilan edilmemek için eleştirmekten, muhalefet etmekten çekinirler. Hatta böyle şeyleri akla getirmek bile zorlaşır.

Gruptan kopmak ve tüm ilişkileri kesmek de bazen birçok akıl dışılıklara yol açabilir. Aforoz edilen veya gruptan kopan bazı bireyler artık her şeylerini grubun mantığından farklı konumlandırmaya çalışırlar. Oysa grubun bazı düşünceleri ve tavırları doğru da olabilir. Ama birey bunu görmek istemez. Bazı bireyler de her şeyin boş olduğunu düşünmeye başlarlar ve sadece gruptan değil mensubu oldukları dinden de uzaklaşırlar. Bazıları ise grubun kendisine karşı konumlandırdığı ve onu eleştirerek ötekileştirdiği her tür düşünce ve akıma dönüş yaparak onları sahiplenmeye başlar. Örneğin ehl-i sünnet karşıtı bir gruptan ayrılan birisi bir anda amansız bir ehl-i sünnet müdafii kesilebilir.

SONUÇ

Buraya kadar sıraladığımız maddeler grupçuluğun veya cemaatçiliğin tüm niteliklerini ayrıntısıyla ortaya koymaktan çok, grup mantığının hangi yönlerden akletmeyi engellediğini açıklama amacını gütmektedir. Aslında sıraladığımız her bir madde grubun açıkladığı yönüyle akletmeyi nasıl engellediğini ortaya koyuyor. Eleştirilmez ve kutsal bir liderin mahiyetinde, doğru bile olsa farklı bir düşünce öne sürülemez. Merkeziyetçi bir yapıda kişi, özeline ait hususlarda bile kendi kendine karar verme iradesini gösteremez. Grubun ortak kafa yapısının/zihniyetinin dışına çıkmak mümkün değildir. Din/dogma haline getirilen grup öğretisine ters görüş öne sürülemez. Kolektif yapıda kişilikler kaybolur. Yetenekler sönükleşir. Allah’ın insanlar için dilediğinin aksine kişiler arasındaki farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılır. Yalıtılmış, kapalı bir yapı içinde (kehf ashabı) dışarıdan habersiz yaşayanlar, değiştirmeye çalıştıkları dünyanın hiçbir özellik ve problemine nüfuz edemezler. Kendilerini dünyanın kurtarıcıları, insanlığın son şansı ve seçilmiş grup zannedenler varlıklarına dönük bir özeleştiriyi yapmak şöyle dursun, buna tahammül dahi edemezler. Ötekileştirdiklerini mutlak kötü, kendilerini mutlak iyiler olarak görürler. Kendilerindeki eksiklik ve kötü yönleri, ötekisindeki iyi yönü görmek istemezler. Hiyerarşik bir yapıya boyun eğen birisi için önemli olan tek şey, üstten gelen emirleri uygulamak ve kendi altında bulunanlara boyun eğdirmektir. Bunun dışına taşamaz. Seçilmiş grup fikri kişiyi paranoyaklaştırır. Grubunu korumak hayatının tek amacıdır. Her türlü patırtıyı grubu aleyhine bir hareket sayar. Gruba gelecek tehditlere karşı oluşan asılsız korkular, müthiş bir koruma ve gizlilik paranoyası üretir. Artık grubun varlığını korumak adına makul olmayan bir içe kapalılık, korkaklık ve yapılması gerekenlerden kaçış kaçınılmaz olur. Grup merkezli ahlak tanımlaması bireyleri kişiliksizleştirir. Karakterlerini bozar. Ahlaksız davranışlar, gayri meşru ilişkiler, ölçüsüzlük grup adına ahlaki davranışlar gibi görülmeye başlanır. İdeal geçmişe -“Zion”a- dönme isteği, bir daha tekrarlanması mümkün olmayan bir dönemin hülyaları içinde yaşanırken; yaşanan an ıskalanır, pas geçilir, dün-bugün-yarın arasında geçmiş kutsanıp yarın bu geçmiş üzerinden amaç haline getirilirken bugün yok farz edilir. Ahiret bugünden ayrı tutulurken hep öteye dönük bir başarı kriteriyle yaşamak, yapılan hata ve eksikleri görmeye engel olur. Her türlü mağlubiyet, hesabı nasıl olsa bir gün görülecek düşüncesiyle sindirilir. Mağlubiyet ve başarısızlıkta kişilerin kendi payları görmezlikten gelinir. Gruptan dışlanmak küfür, fitne ve ihanet olarak algılandığından, grup öğretisi, ortak kafa ve liderin öne sürdüğü fikirlerle, grubun yapısı ve gidişatına ilişkin olumsuz ve muhalif düşünceler dillendirilmekten kaçınılır. Hatta kişiler kendi kendilerini baskı altında tutarak böyle şeyler düşünmemeye çalışırlar.

Tüm bu eleştirilerden sonra, “Gruplar tümüyle gereksiz ve olmaması gereken yapılar mıdır?” diye bir soru sorulabilir. Bilinmelidir ki insanın sosyal bir varlık olması, dinin kaynaklarının, insanın, dilin ve varlığın ihtilafa müsait bir yapısının olması, siyasi ve kültürel tecrübeler, menfaatlerin çatışması gibi nedenlerden grupları ve grupçuluğu tümüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Dün bu böyle olduğu gibi bugün ve yarın da böyle olmaya devam edecektir. Unutmamak gerekir ki dünün grupları ve cemaatleri, bugünün mezhepleri hatta dinleridir.

Grupların ve cemaatlerin tümüyle kökten yok edilmesi gereken zehirli birer ayrık otu olduğunu söylemek gerçeklerle bağdaşmayan, elitist bir söylemdir. Grup ve cemaatlerle birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Bu kaçınılmazdır. Cemaatler ve gruplar, toplumun tek tek bireyler halinde gerçekleştirmesinin mümkün olmadığı bazı fonksiyonları ve özel amaçları yerine getirme gibi bir fonksiyon üstlendikleri sürece faydalı olabilirler. Geçmişteki ve günümüzdeki pek çok cemaat ve grup bu anlamda çok faydalı işlere imza atmışlardır. Bunu takdirle karşılamak gerekir. Ancak isimleri ve hedefleri ne olursa olsun tüm grup ve cemaat elemanlarının ve onlara liderlik edenlerin asla akıllarından çıkartmamaları gereken husus, yazımız boyunca işaret etmeye çalıştığımız ve bir kısmını da burada ortaya koyamadığımız bazı risk ve tehlikelerin farkında olmalarıdır. Unutmamak gerekir ki ne kadar faydalı fonksiyonlar icra ediyor olurlarsa olsunlar, grup ve cemaatler sıraladığımız türden tehlikeli özelliklere bürünme riskini taşıyan yapılanmalardır.

15 Mart 2012 Perşembe

NEBİLER DİNİN ERBABI MIDIR?

Din, insan topluluklarının birbirleri arasındaki ilişkileri düzenlemek için vardır. Çölde,Dağlarda tek başına yaşayan beşer için, sosyal bir sorun çıkmayacağı için, dini kurallara/adalete de yoktur. Dini kurallara, iki ve daha fazla beşerin, toplum da talep edilen adalet, ticari ve sosyal ilişkilerin düzenlenmesi için ihtiyaç duyulur. Devlet yapılanmasının ana temeli, birbirine muhtaç beşerlerin, toplum oluşturmak yani “nas” olabilmek için ihtiyaç duyulan ilişki kurallarının belirlenmesidir. Ademleşme sürecinde bu kuralları, insan belirlemektedir. Eğer İnsanlar bu kurallardan adalet üretemiyorlarsa, yaratıcı, Kitaplar aracılığıyla, Toplum için kuralları insan üzerine yazar/k-t-b. Yaratıcı, bu inzal ettiği yasaları, insanlar arasında adalet kaybolduğu  ve zulüm had safhaya çıktığı ortamlarda, Nebiler aracılığı ile hükümleri bizlere iletir. Öncelikli olarak Hükümlerin konmasında insanlar arası adaletin sağlanması tercih edilmiştir.

NAHL 90: Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.

NİSA 58: Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Kitap ile gelen hükümler, bizleri MİSAK ile bağlamaktadır. Gelen ayetli işitip, o ayetlere itaat etmek için verilmiş söz, bizleri sorumlu tutmaktadır.

MAİDE 7: Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve “işittik, itaat ettik” dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı MİSAK(sağlam sözü) hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

Kitap inzal edilirken fazla soru sorulmamasının istenmesi bu sebepten dolayı olsa gerek.

MAİDE 101: Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın. Eğer Kur’an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir.

Allah, beşerin adamlaşma/ademleşme sürecini, insanın emrine verilen (secde eden), içindeki melekeler ile sağlamasını istemiştir. Lakin insan melekelerinden iblis, buna karşı çıkıp, Ademleri saptırmış ve saptırmaktadır. Bu dürtü insanın yıkılmayacak bir mülke sahip olmasını emreden dürtüdür. Yıkılmayacak bir mülkte kendisi ile eşit insanların haklarına tecavüz ederek, sivrilme ile olacaktır. Bu sivrilme adaletsiz bir uygulama ile olacaktır. Bu sivrilme sonucunda, Para baronları, diktatörler, krallar,  din adına yetkin olduğunu iddia eden, kuranın da Kitap yüklü eşekler olarak tarif ettiği din tacirleri ortaya çıkaracaktır.    

İnsanlar arasında adaletsizce sivrilerek çıkan bu tip melik tipleri adaleti istemezler. (Her ne kadar adalet nidaları atsalar bile.) Adaleti kendileri için tehlikeli gören Melikler/yöneticiler, Tanrı buyruklarından hoşnut olmayınca, Tanrı buyruğu yerine geçecek uygulamalarda bulunurlar. Bu uygulamaları da Şeytanca bir şekilde yaparlar. "Allah ile aldatarak"

Bu aldatma, kendi uydurdukları hükümleri, Allah yasaları gibi göstermek ve din adına nebiye uydurma hadisler atfederek olacaktır. Bu olay peş peşe Ali İmran Suresi 78,79 ve 80. ayetlerde dile getirilir.

 Ayetler Şöyle der:
Ali İmran 78 Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.

Bir diğer aldatma şeklide nebi adına söz söylemektir. Nebilerin görevi sadece haber vermektir. Arapça "
nebi" demek zaten “haber veren” demektir. Nebilerin görevleri; Tanrı Buyruklarını insanlara duyurmaktır.

Din adına, kitabı tek başlarına ayetsiz açıklamak ve din adına söz söyleme görevleri yoktur. Sadece Elçilik ettikleri ayetleri/kitabı insanlar duyurmak/
b-l-ğ-tebliğ görevleri vardır. Bu ayetler ile insanları müjde ve korkutma ile uyarırlar.
Ali İmran 79 Allah bir insana Kitab'ı, hükmü ve nebilik verdikten sonra onun insanlara: "Allah'ı bırakıp da bana kul olun/ bana uyun" demesi sözkonusu olamaz. Ancak o: "Öğrettiğiniz Kitap gereğince ve kendiniz de incelediğiniz üzere gönülden Rabbe kullar olun" der.
Ali İmran 80 Size melekleri, nebileri ERBAB / Rabler olarak benimsemenizi emretmesi de yaraşmaz. Siz müslüman olduktan sonra, size inkar etmeyi mi emredecek?
Dinin erbabı Nebiler değildir. Elçiliğini yaptıkları ayetlerdir. Bu ayetlerde Allah katındandır.

Kitap İman konularındandır. İmanda şirk unsurları bulaştırılmamalıdır. Allah’ın ayetlerine hadisleri şirk koşmak, Kitaba şirk koşarak iman etmek demektir. Elleri ile kitaplar (Kütübü site, Kütübü erba) yazanlar, ki bu yazdıklarını da
din/Allah katındanmış gibi göstererek insanlara sunan Din tacirleri ve kitap ile bunlara uyanlar, Ahiretde “şirk koşmadık” diyeceklerdir. Allah’ın onlara yaptığı şahitlikte ortadadır.
Enam Suresi

19. De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi ( بَلَغَ beleğa/tebliğ) uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: "Ben buna şahitlik etmem." "O ancak bir tek Allah'tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım" de. 20. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Kitab'ı) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenler var ya, işte onlar inanmazlar. 21. Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa ermezler! 22. Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. 23. Sonra onların mazeretleri, "Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!" demekten başka bir şey olmadı. 24. Gör ki, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!

Dikkat edersek Şirk koşanların koştukları Şirkten haberleri yoktur. Ahiretteki şahitlikleri de bu yöndedir. Uydurdukları şeyler/hadisler kendilerinden uzaklaşıp gidecektir.


Bu zihin yapısı Enam Suresi 20. ayetide tahrif etmişlerdir. Bir önceki ayette, rasul, nebi, muhammed kelimesi geçmemesine rağmen, ayetteki zamiri Nebiye atfetmişlerdir.

Kitap verilenler,
Bu Kuran’ı babalarını tanıdıkları gibi tanımakta ve ondaki ayetleri ağızlarını eğip bükerek mesajı tahrif etmektedirler.

Nebiyi dinde erbab/rabler edinip Şirk koşmaktadırlar.

Rab nedir?

Erbab nedir?

Bu işin erbabı kimdir?

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ


KAYNAK: Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi

  • SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 10

     


    Ey iman eden kimseler ne için yapmadığınız şeyleri söylüyor­sunuz... Saff  Sûresi 2. ayet


    İnsan için en fena, en bayağı bir sıfat varsa o da yapmadığını söylemek, tutmadığı bir yola başkalarını sürüklemeğe çalışmak, kendi için ayıp görmediği bir kusuru başkalarında görünce onları ayıplamağa kalkışmaktır. Böylesi evvelâ cahildir, sonra değersizli­ğini açığa vurmaktadır, sonra fena maksatlı ve alçak ruhlu olduğu­nu göstermektedir.Cahildir. Çünkü esasen ilmi, irfanı olmadığı halde böyle bir iddiada bulunursa halk o iddia ettiği ilmin, fazlın bir eserini göre­meyeceği, yani bu adam umumun faydasına hizmet eder bir eser meydana getirmemiş, bir hakikat keşfetmemiş, bir müşkülü halledememiş olmakla beraber boş iddialarına inanıldığım sanmakla ken­dini aldatıyor ve sözü Özüne uymadığı için halkın nazarında düştük­çe düştüğünü anlayamıyor. Böyleleri büsbütün aykırı bir yol tuttuk­ları halde halkı başka bir yola sürüklemek ümidine düşerlerse büsbü­tün aldanırlar. Çünkü söz, hem doğru, hem eğri olabilir. Ve bu yüz­den bir sözü dinleyen kimse, o sözü kabul etmek hususunda tered­düde düşebilir. Fakat iş ve hareket böyle değildir. Bunlar göze gö­rünen, neticesi anlaşılan şeyler olduğu, için başkaları üzerinde de te­siri hemen görülür ve bir örnek olarak kabul edilebilir.

    Kendisinde bulunan bir noksanı başkalarında görünce ayıpla­mağa kendi kusurlarını başkalarının gözüne büsbütün belirtmektir. Meselâ bir başkasının kirli olduğunu söyleyerek onu zemmeden kim­se, kendi de kirli ise, kendini zemmetmiş ve kendi değersizliğini açı­ğa vurmuş olmaz mı?

    Bunların fena maksatlı ve alçak kimseler oldukları, fazilete ya­naşmamalarından, bilâkis ellerinden geldiği kadar ondan uzaklaşma­larından belli değil mi? Fiil ve hareket ile teeyyüd etmeyen söz, en rezil bir vasıfdır. Fakat ne yazık ki her sözünü fiili ile isbat eden adam, pek azdır.

    Hususî toplantılarda rast geldiğimiz kimselerden başlayarak umumî toplantılarda karşılaştığımız kimseler içinde bu çeşit illete uğramış olanlar az mı? Öyle adamlara rast geliyorsunuz ki görü­nüşe göre aklî naklî bir çok ilimleri tahsil etmiş, yüksek yüksek kitaplar okumuş, her şeyin iç yüzünü anlamış, tahsil ile meşgul olduğu zamanlarda zekâsının parlaklığı, hafızasının kuvveti ile şöh­ret kazanmış olduğunu söyler durur. Fakat kendisim bir az yok-ladınız mı, varlığı ile yokluğu müsavi bir adam karşısında bulun­duğunuzu görerek hayretten hayrete düşüyorsunuz.

    Yine bu çeşit kimseler içinde öylelerine rast gelirsiniz ki âm­me menfaatleri hakkında kendisiyle hasbıhale girişecek olursanız, her işi en hurda teferruatına kadar incelediğini; âmmenin' istifa­desini temin etmek ve her tarzda korumak için baş vurulacak bü­tün çarelere akıl erdirdiğini ve bunları saatlerce izah ettiğini görür­sünüz. Fakat bu işlerden biri onun eline verilecek olursa, bakarsı­nız ki herif hayırdan alabildiğine uzak, şerre son derece yakındır. Kendi heveslerinden başka bir şey düşünmemektedir ve bunu ken­disi için bir hak saymaktadır. Bununla beraber iş yine söze düştü mü katiyyen usanmıyor, eski talâkatini kaybetmiyor ve şayet biri itiraz edecek olursa mahvına yürümek istiyor.

    Yine bunların içinde öyleleri vardır ki insanların başına gelen bütün felâketlerin hırs, haset, tafrika, şahsî menfaatlere bütün varlığı ile tapınmak, umumî menfaatlere karşı mübalatsızlık göster­mek gibi sebeplerden ileri geldiğini anlatır. Günde bin kişi ile konuşabilseniz hepsinin de ayni hakikatları anlattıklarını ve bütün bu felâket sebepleriyle mücadeleden geri kalmamayı bir vazife saydık­larını söylemekten de çekinmediklerini görürsünüz. Lâkin bu mu­havere sırasında öteden biri gelerek karşınızdaki adamdan ufacık bir hakkını en terbiyeli lisanla istiyecek olsa, göreceğiniz manzara o adamın ağzından yılan gibi kıvrım kıvrım kıvrandığıdır. Yahut bun­ların birinden, bir arkadaşın basma gelen bir felâkete karşı koy­mak, yahut bir biçareye yardımda bulunmak için bir şey istenecek olursa, bu daveti kabul etmemek için bin türlü mazeret ileri sü­rerler. Yahut bu daveti açıkça reddederler. Ve böylece dillerinin bü­tün talâkati ile müdafaa ettikleri fikirleri, fiil ve hareketleriyle in­kâr ederler.
    Bunların içinde Öyleleri vardır ki adaletten dem vurur ve her­kesi insafa davet eder. Lâkin kendi şahsî menfaatine uygun gelmeyen bir hakkı ayaklan altında çiğnemekten çekinmez.

    Yine bunlar içinde öyleleri vardır ki zalimleri, mürtekipleri, idaresi bozuk olanları muahaze eder dururlar. Lâkin bakarsınız ki; başkalarında gördükleri kusurların hepsi kendilerindedir ve bunlar başkalarında kusur olarak gördükleri her şeyi kendilerine gelince, meziyet görüveriyor.
    Bu çeşit adamlar dünyada iyi nedir, kötü nedir, doğru nedir, eğri nedir, bilmeyen; bunların yalnız vaktiyle' duyup belledikleri isimlerini öğrenerek manasını anlamayan kimselerdir. Hakikatte bunlar, cahil, pespaye, insanlık şerefinden mahrum bir sürü sefil mahlûklardır ki, vücutları cemiyet için bir zül dür. Bunlar hayvan­lık derekesinden bir parmak yükselememişlerdir. Çünkü en kat'î hakikatları dahi itiraf etmezler. Dünyada iyi namına, hayvanlık his­lerini okşayacak fanı zevklerden başka bir şey tanımazlar. Kötü namına da kendilerine muvakkat bir zaman için acı veren şeylerden başka bir şey bilmezler. O acılardan kurtuldular mı, onları büs­bütün unuturlar. Başkalarının ayni acılardan iztirap çektiklerini görürlerse, vaktiyle çekmiş oldukları acıyı hatırlayarak zerre ka­dar teessür göstermezler. Bunların nazarında bir şeyin güzelliği veya çirkinliği kendilerine nisbetle başka, diğerlerine nisbetle yine başkadır.

    Bunların bu tavır ve hareketlerinin neticesinden masun kala­caklarını sanmak beyhudedir. Lâkın bizim istediğimiz bu değildir, istediğimiz büyük, küçük bütün memleket evlâtlarının, dilleriyle öğdükleri faziletleri, meziyetleri benimsemeleri ve ona göre hareket etmeleri, söyledikleri her sözün muktezasınca iş görerek en doğru yolda yürüdüklerini belirtmeleri ve herkese numune olmalarıdır.
    Yoksa Allah'ın en sevmediği yolu tutmuş .olurlar ki bu yolun sonu felâket uçurumudur. [Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi:  158-160.]

    SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 9

     

     

    Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki (harabeler karşısında) ibret alacak kalpleri, (geçmişin encamını )duyacak kulakları ol­sun. Hiç şüphe yok ki kör olan gözler değil, sinelerdeki yürekler kör.  Hacc: 22/78 

     

    Allahu zulcelâl bir çok milletleri yok etti, bir çok kabileleri yer yüzünden kaldırdı ye bir çok memleketleri alt üst etti. Fakat bir taraftan adli-ilâhisi bir milletin yerine diğer bir millet getirmekte, her an başka başka insanlar yaratmaktadır. Cenabı Hakk'ın gerçi rahmeti gazabına galiptir, fakat her bir amel için bir karşılık koy­muş,  kemali  hikmeti  ile  her  hadiseye  bir  sebep  tayin  etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm “rabbin bir kimseye zulüm etmez” der ve bu bir kat'î hakikattir. Onun için Allah'ın her hükmünde mutlaka bir hik­met vardır. Ve o hikmeti araştırmak, en dürüst ve en verimli ha­rekettir.

    Cenabı Hak, insanlara, dünyanın her tarafını gezerek selef ve halef hakkında sadır olan hükümlerini  araştırıp  anlamalarını ve, ibret alarak doğru yolu tutmalarını, dünya ve âhirette hayır ve saadetten en büyük nasibi almalarını emrediyor. Onun için Âyet-i Kerîme'de “de ki, yer yüzünde gezip dolaşın da, (peygamberleri) yalanlayanların akıbetini görün” deniliyor.

    Kimin düşünür kafası, görür gözü muhakeme eder aklı olur da dünya hadiselerini inceler, milletlerin başlarından geçenleri dü­şünür, eskiden gelen giden milletlerin tarihine dalar ve Cenab-ı Hakkın kitabında beyan buyurduğu vak'alardan ibret alırsa, her şüpheden azade olarak şu hakikate hükmeder: Her milletin başına gelen belâ ve musibet, o milletin aşkınhği, taşkınlığı, doğru yoldan sapması, ilâhi kanunları tanımaması, veya bu kanunları kendi ihtiraslarına göre tevil etmesi ve böylece kendi kendine zul­metmesi yüzündendir. Kendine bu şekilde zulmedenler, dünyada zillet, âhirette azap çekmeğe kendilerini mahkûm etmiş olurlar.

    Kanunu ilâhi insanların, cemiyetlerin, umumî menfaatlere ait işlerde birleşik davranmalarını; cemiyetin bütününü alâkalandı­ran işlerde sarsılmaz bir bütün teşkil etmelerini, kuvvet kazanmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını emrediyor ve bu emrin yerine getirilmesi mukabilinde bu dünyada refah içinde yüzen bah­tiyar bir hayatı ve âhirette sonsuz bir mükâfatı vaad ediyor. Böy­le yapmayıp da fertleri ve fırkaları birbiriyle didişen; birbiriyle didişmek ve boğuşmak yüzünden zaafa uğrayan milletlerin bu ha­lini de dünyada bedbaht yaşamağa ve başka milletlerin esaretine düşmeğe sebep kılıyor. Onun için gerek eski milletlerin başından geçenlere gerek bugünkü milletlerin haline bakan bir insan, basi­ret körlüğü ile malûl değilse, “hepiniz birden elele veriniz” emri ilâhisindeki sırrı, “ayrılmayınız, didişmeyiniz, yoksa korkaklaşırsınız, devletiniz de elinizden gider.” nehyi ilâhisindeki hikmeti der­hal idrak eder ve başka türlü her hareketten muhakkak ki ko­runur.

    Cenabı Hak, kendilerine güvenmek doğru olmayan adamlara  inanmayı, bel bağlamayı, asayişin bozulmasına, halin fenalaşması­na sebep kılmıştır. Bir kimse tutmuş olduğu işi, başa çıkarabil­mek için faraza öyle bir adama güvense ki kendisiyle hiç bir mü­nasebeti yok. Aralarında hiç bir bağlantı, hiç bir sağlam alâka ol­madığı gibi, kendisine güvenilen o adam da karşısındakinin iyili­ğine çalışmak için hiç bir saik bulunmuyor. Şüphe yok ki böyle bir adamın  tuttuğu iş ziyan ile neticelenir.

    Bu böyle olduğuna göre, bundan gaflet etmek ve bu hakikate aykırı bir yol tutmak reva mıdır? Onun için Kur'an bizi bu yolda irşad eder ve “düşmanınızı yar ve sırdaş edinmeyin” der.

    Her ferdin, mensup olduğu milletin fertleri arasındaki mevkiine göre ifası üzerine farz olan bir vazife vardır ki bu dünyada mes'ut bir hayat sürmek, âhirette de kendisine iyi bir yer hazır­lamak iğin o vazifeyi başarması, elzemdir. Şayet bu fert, bu vazi­feyi yapacağına bir takım sefahatlere dalar ve sefahatin zevki için­de kendini kaybederse yalnız kendine zarar vermekle kalmaz, üs­telik en büyük vebal altında kalır. Çünkü zararı nefsine münha­sır kalmaz da kötülüklerinin tesirinden cıvarındakiler de mütessir olur. Onun uğramış olduğu ahlâk bozukluğu, onun doğru yoldan sapıtkanlığı hemşehrilerinin de, vatandaşlarının da başını ateşe ya­kar.

    Sefahate  dalarak  şahsî vazifelerini ve insanlık  vazifelerini unutanların hali göz önündedir. Bunları görmemek için kör olma­lı. Cenabı Hakkın bize bunların ahvalini beyan eylediği vak'alarda ise, en büyük ibretler vardır.

    Cenabı Hak diyor ki:

    “Nice ülkeleri sefahate dalarak nankörlük etmeleri yüzünden helak ettik. Onla­rın helakinden sonra yurtlarında barınabilenler, çok kısa bir za­man barınabildiler ve Biz onların varisi olduk. Bunların içinde se­fahate dadanmış olanları azabımıza giriftar ettiğimiz zaman, ban­lar bize yalvarıp yakarmağa başladılar. Buna karşı deriz ki: Bugün bize yalvarmayımz, çünkü Bizden yardım göremezsiniz. Sebe­bi, sizin yer yüzünde nahak yere şımarmanız ve eğlenmenizdir.” İşte bu, zevk ve sefahate dalarak vazifelerini yapmayanların akıbetidir.

    İnsanın bilgiden nasibi pek naçizdir. O kadar ki bilgisi ile ken­dine has olan menfaatleri bile kavrayamaz. Ne istifadelerinin asıl kaynaklarını bulabilir ki bunları ele alsın, ne de felâketlerinin giz­lendiği yeri keşfedebilir ki bunlardan sakınsın. İnsan zayıf yara­tıldığı için Cenabı Hak ona  kardeşleriyle ve  arkadaşları ile elele vermeyi emrediyor,  onu el birliği yapmağa teşvik ediyor.  Ferdîn şahsî ve  hususî  menfaatleri  hakkında  aklın  vereceği  hüküm  bu tarzda olursa bütün bir milletin işlerini ele alan kimseler hakkın­daki hükmün ne olması icab ettiği kendiliğinden ortaya çıkar. Onun için Cenabı Hak, peygamberine de, arkadaşları ile danışmayı emr­etmiştir. Müminleri de öğütlerken, “onlar her işlerini birbirleriyle da­nışarak yaparlar” demiştir. Her açık göz, bu dosdoğru yolu muhakkak ki görür. Ve her uyanık basiret muhakkak ki bu dürüst mes­lekten ayrılmaz.

    Bir memleketin, bir milletin işlerini ele alan kimseler, her şey­den önce onun müdafaasını sağlamak zorundadırlar.  Çünkü müdafaasız  kalan  her memleket,  mutlaka  kendisine  saldıracak bir düşmanla karşılaşır. Bu yüzden bir memleketin işlerini  ele  alan­ların ilk ve en mühim, en hayatî vazifeleri, her düşmanlığı, her tecavüzü püskürtmek için kesin tedbirler almaktır. Yoksa memle­ketlerini de, kendilerini de helake mahkûm ederler. Kur'ân-ı Ke­rîm bunu bize bildirerek:

    “Düşmanlarınıza karşı elinizden gelen her kuvveti hazırlayınız” der. Böylece hem kuvvet hazırlamayı emreder, hem o hazırlanacak kuvvetin derecesini takatin son haddi­ne vardırdıktan başka bu kuvvetin zaman icaplarına ve kendisin­den  korkulan  düşmanın  kuvvetine  uygun  ve  üstün  olmasını da ister.

    Her hak sahibine hakkını vermek, her şeyi yerli yerine koymak, her işi erbabının eline vermek, memleketi milleti koruyacak, mem­leketin kuvvetini arttıracak, nüfuzunu sağalamlandıracak, asayişi bütünleştirecek, milleti türlü türlü içtimaî hastalıklardan koruya­cak en kuvvetli tedbirlerdendir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm “Her mevkii ehline veriniz ve hükmettikçe, adatet gereğince hükmediniz.” der. Adalet, her işi ehline vermekle mümkün olur. Her iş: “Her i ehline vermekle tecelli eden adalet, en geniş emniyeti ve en sağlam is­tikrarı doğurur. Adalet, emniyet ve istikrar ise bir milleti saadet ve refaha kavuşturur.

    Yer yüzünü dolaşanlar, milletlerin tarihini okuyanlar bir az basiret sahibi iseler, görürler ki, bir memleketin alt üst olması, bir hâkimiyetin yıkılması bir millet arasında ayrılıkların baş gös­termesinden, bu ayrılıkların keskinleşmesinden, yahut işlerin güvenilmeğe değer ehliyetli kimselere verilmesinden, yahut meşve­retten istinkâf ile istibdada temayül gösterilmesinden, yahut mem­leketi müdafaa için gerekleşen tedbirlerin alınmamasından ileri gelmektedir. Demindenberi nakledegeldiğimiz Kur'ân âyetleri ise, bütün bunlardan korunmayı emretmekte ve böylece müminlerin gözlerini en büyük hakikatlara açmaktadır.

    Şayet bu âyetleri okuyanlar içinde bunların birer kat'î haki­kat ifade etmekte olduğunu akıllarına sığdıramıyanlar varsa, yer yüzünde gezip dolaşsınlar, gelmiş geçmiş bütün milletlerin tarihini okusunlar. Bütün görgülerinin ve incelemelerinin neticesinde vara­cakları hakikatlar, Kur'ân-ı Kerîm'in anlatmış olduğu hakikatlarm tıpkısı olacaktır. Fakat bu hakikatları idrak etmek için duyan bir kalp, işiten kulak ve gören göz sahibi olmak gerektir. Çünkü, -ayet-i Kerîme'de beyan olunduğu gibi, gözler kör olmaz da, sinelerdeki kalpler kör olursa, hiç bir görgü, hiç bir tecrübe kâr et­mez. Ve kalplerini körleştiren kimseler, ebedî hükmü giymişdirler [Merhum üstad Mehmet Akif 30 Temmuz 325 (1909) de yazdığı bu yazıyı, merhum Mısır müftüsü Şeyh Mehmet Abdu'nun bir yazısından ikti­bas etmiştir.  Biz de bu yazıyı  tadil ederek aldık. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 154-157.] .