27 Temmuz 2012 Cuma

Kadir Gecesi Gerçeği

Kuran cehaleti, küfrü hep karanlık olarak anlatmaktadır. Bknz: Bakara 17

Karanlık içindeki insanın hali gece gibidir.

Allah kudretine şahit olagelen insanın karanlıktan çıkışı için bir dönüm noktası olacaktır. Bu karanlığın sıyrılmaya başladığı gece hali KADİR GECEsi olup, Kuran ayetlerini okuyan biri bu karanlıktan kurtulmaya başlar. Bu dönüm noktası bin aydan hayırlıdır.

Karanlığın giderilmesi gündüze kadar olan bir süreçtir ve günümüzde aydınlanma olarakta ifade edilir. Aydınlanma sürecinde insanda bir hareketlilik ve güç meydana gelir. Zihni melekeleri açılır; ayetleri insanlara anlatma için bir ruh gelir.

Bu gelen ruh ise, temiz bilgi yani ruhul kudus, güvenilir bilgi yani ruhul emindir. Bu ayetlerin, meleklerin ve ruhun istifadeye sunulması aydınlanana kadar sürer.

Kadr Suresi

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Biz onu Kadir gecesinde indirdik.

Bu ayetteki zamirin ne gittiği noktasında bir çok görüş vardır. Sure bütünlüğünde değerlendirildiğin inzal olanın Ruh ve melekler olduğu görülmektedir. Bu her iniş yani bir çok Müslüman için geçerlidir. Duhan Suresi bu sure bütünlüğünde değerlendirilmelidir.

Duhan1-6. Ha. Mim. -Apaçık olan Kitab'a andolsun ki, -Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır. - Her hikmetli işe o gecede hükmedilir. -katımızdan emir. -Çünkü biz, mürselinleriz. gönderilenleriz, -Senin Rabb'inin acıması gereği olarak .Doğrusu o işitendir ,bilendir.
Son nebinin örnekliği ile Kuranın gece okunması öğütlenir Bknz: Müzzemmil Suresi

Hz. Musa'nın Allah ile sözleşmesi yine gece ile ifade edilmektedir. Bkn: Bakara 51, Araf 142 

Allahın ayetlerini görülmesi yine bir gece ile ifade edilmektedir. Bknz: İsra 1, Yasin 37

Kuran gece okuyuşlarını tavsiye etmektedir. Bknz: Ali İmran 113

İsra 12: Biz, geceyi ve gündüzü birer ayet  olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini (bknz: Nimet verdiklerini yoluna ilet "Fatiha suresi") araştırmanız, ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip  aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.

Müminun 66,67. Çünkü ayetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin hezeyanlar savururdunuz.  

Furkan 64: Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler. Ayrıca Bknz Zümer 9

2. Kadir gecesini idrak ettin mi? Vemâ edrâke mâ leyletu-lkadr(i)

İdrak etmek? Son nebi başta olmak üzere tüm müslümanlar gelen bir hitap.

3. Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

Bu süre, takribi bir insan hayatına denk gelmekte olupp, hidayetin bir ömürden daha değerli olduğunu anlatmaktadır. 
4. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh , her iş için iner dururlar.

Burada ki "izin" Duhan suresinde ki "emir" ile değerlendirilmelidir.

Fussilet 30: Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin! derler.

Budaki melekler Kuran ayetleridir. Melik olan allahın emirleri ve hidayet rehberleri. Bu ayetler ne ile müjdelemektedir.  Melekler intak sanatı ile konuşturulup, hidayete erenler bu müjdeyi vermektedirler; Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin!

Mücadele 22: .....İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.....

Nahl 102 De ki: Onu,  Ruh kudüs (Temiz bilgi) , iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirir durur.(nezzelehü: Bu şeddeli ifade devamlılığı bildiri)

5. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.

Kuranın enerjisi, gücü ve bilgisi insanı karanlıktan aydınlığa çıkarır.  
Rabbim karanlıklardan bizi kurtarsın.

Not: Meleklere iman konusu tekrar gözden geçirilmeden bu surenin anlaşılması zor olacaktır. Günümüz müslümanlarının "Meleklere iman" konusu sakıncalı bir boyuttadır.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Ashabı Rakimler

 


  Bu Yazıyı okumadan önce “Kuranda Anlatım Sanatı” yazısını okumanızı tavsiye ederiz.

        Genç bir topluluğun başından geçen bir olay Son Nebinin devrinde o zamanın kitap sahibi toplumun hafızasında yer tutmaktadır. Allahın risaleti görevini alan Hz. Muhammed'e Mekke Müşrikleri, bir takım Yahudi ve Hristiyanlarca sormalarını istedikleri sorular ile nebinin karşısına dikilmektedirler. O zamana kadar ehki kitap Ashab'ı Kehf üzerine bir takım spekülasyonlar ve aslı astarı olmayan varsayımlar ile bir takım bilgilere sahipler. Allah bu ayetlerle o olayın abartılacak bir olay olmadığını Ehli kitabın Düşünce Harmanı üzerine bina ederek bizlere öğüt vermektedir. 

 Bir takım gençler, ayetlerinde anlattığı üzere zulümden kaçarak, dış dış dünyadan bütün irtibatlarını keserek, herhangi bir haber almadan(kulaklarına perde koymak) dağ hayatına yani mağaralara çekiliyorlar. Öyleki o hayat sistemleşiyor , korumalıklarını bir köpek yapabiliyor. Kendilerini hayattan öyle tecrit edyorlarki uyanık oldukları halde sen uyur sanırsın diyor. Toplumun hayat standarlarından öyle kopmuşlarki sen onları görsen korkandın deniyor. Daha sonra bir sıkıntıya düşüyorlar ve para ile mal için şehre gelirler ve Allah onlardan toplumu haberdar eder.

        Bu olay ortaya çıkınca bir kısmı onları olduğu yere bina yapın anıtlaşsın deniyor. İnanlar ise mescit(ittaat yapısı) yapacaz diyorlar. Bu mescid bina değil. Onların yaptığı ittaat davranışını eğer ihtiyaç olursa bizde yapacağız anlamında....( Mescid kavramını kurana göre irdeleyiniz.) Allah en iyi bilendir.

 Kehf 9: Yoksa sen, bizim ayetlerimizden Kehf ve Rakim sahiplerinin ibrete şayan olduklarını mı sandın?

  Bu kıssada iki topluluk anlatılmaktadır;

  1- ASHAB-I KEHF (MAĞARADA HALKI)

  2- ASHAB-I RAKİM (RAKAM,SAYILARLA UĞRAŞAN HALK): "3 mü ? 4’ sü köpek mi? 4 mü? 5’si köpek mi?" diyen ayrıca yıl hesabını da 300 mü 9 daha var mı ? diyerek hesaplayanlar ...

  Kehf-26: De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir……

  الرّقيم  "Rakim” sözcüğü “rkm” kökünden olup “rakam, rakamla hesap” anlamındadır. Nitekim Kur’an’da “Kitabun merkûm [her şeyin hesabı tutulan  kitap]” (Mutaffifîn/9, 20) olarak geçer.

Mutaffifîn / 9 Rakamlandırılmış(her şey hesap edilmiş) bir kitaptır o.

Ahirette  günahkarlara verilen kitaplarında her yaptıkları hesap edilmiş halde bulacakları bir kitap.. öyle bir hesapla sonuç verilecek ki eksiksiz hiçbir şey bırakılmayacak, o kitapta hayat içerisinde ne var ne yok hepsi bulunacak...

 Kehf 10. O  gençler mağaraya sığınmışlar ve: Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize,  durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi.

 Mağaraya çekilme var, rızık endişesi içinde rahmet talebi ile yakalanma endişesi var.

Kehf  11.Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk.

 Günlük hayat ile ilişkileri kesilmiş durumda  hayatlarına devam ettiler.

Kehf 12. Sonra da iki guruptan (Ashab-ı Kehf ile Ashab-ı Rakim) hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları gönderdik”

  بعث b-a-s kelimesi; hayata göndermek/döndürmek, günlük hayata dahil ettik, hayattan izolelerini kaldırmak anlamındadır. Lügatte “tek başına veya birisiyle birlikte göndermek” demektir.



Kur’an’a bakıldığında, bu sözcüğün “yeniden diriltme” anlamından çok, “gönderme” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Sözcüğün “diriltme” anlamı da aslında “mezardan gönderme” anlamından kaynaklanmaktadır.

 Ayrıca Kur’an’da elçi göndermenin “ بعثbease” fiiliyle ifade edildiği bir çok ayet vardır. Biz burada “kişi” ve “grup” gönderme anlamıyla birkaç ayeti örnek verelim.: (Maide/12), (Nisa/35) (En’am/65),(İsra/5) (Tevbe/46)

Kehf ashabı Allah’ının bildiği bir sürede kendilerinden kaçtıkları kavim ve dünyadaki diğer gruplar ile ilişki kurmadan, o gençler dağlarda kimsenin haberi olmadan yıllarca kalmışlar. Dağlardan öyle bir sistem kurmuşlar ki hattan kopuklukları kulaklarına perde koymak olarak temsillendirmiş rabbimiz. Bu gençler dağ yaşamını seçip, kimse ile bağlantı kurmamışlar, öyle ki dağlarda bir sistem kurmuşlar. Bu sistemde bekçiliklerini köpekler yapmakta olup onların alışık olunmadık hallerini biz görsek korkardık.Günlük hayattan öylesine kopmuşlardı ki güneşin doğuş ve batışlarını dahi hesap edememişler ve böylelikle  yılların  hesabını dahi yapamamışlardı.( Kehf-12:Sonra da iki guruptan (Ashab-ı Kehf ile Ashab-ı Rakim) hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye….)ayetinden yılların hesabını yapamadıklarını gördük.

Kehf 13. Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.

Kehf 14. Onların kalplerini metin kıldık. O yiğitler ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.

Kehf 15. Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?

Kehf 16. (İçlerinden biri şöyle demişti:) "Madem ki siz onlardan ve onların Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın."

 Ayetten anladığımıza göre içlerinden biri yaşama tutunmak için dağ/mağara hayatını tercih etmelerini teklif ediyor, ki buralarda Allah’ın rahmeti ile yaşanabileceğini söylüyor.

Kehf 17.  Güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. Onlar mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.

  “Güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi” sözü bir temsil olup bu tabir hayattan kopukluklarının boyutunu dramatize etmektedir.

 Kehf 18. Kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

Kehf 19. Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler; (kimi de) şöyle dediler: "Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nazik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."

Kehf 20. "Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazsınız."

Kehf 21 Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allah'ın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashab-ı Kehfin durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir." Onların durumuna vakıf olanlar ise: "Bizler, kesinlikle onların yanı başlarına bir mescit(itaat halini) yapacağız" dediler.

   
 Kehf 22. (Ashab-ı Rakim:) "Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler; yine: "Beş kişidir; altıncıları köpekleridir" diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) "Onlar yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashab-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.

Kehf 23. Hiçbir şey için "Bunu yarın yapacağım" deme.

Kehf 24. Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni,doğruya daha yakın olana eriştirir."de.

Kehf 25. Onlar(Ashab-ı Rakim),mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.

Kehf 26. De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir. O'nun görmesi de, işitmesi de şayanı hayrettir. Onların (göklerde ve yerde olanların), O'ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

Kıssalarda Allah bize öğüt alacağımız kesimin üzerine basmamızı, ayrıntılarla müslümanların uğraşmamasını, kıssalarda ayrıntının uğraşılacak şeyler olmaığı bildiriliyor.


Kur'an'da geçen bir çok kıssa gibi Kehf ve Rakim ehli hakkında da, Kur'an'ın dışında bir sürü katkılar yapılmıştır. Bu insanların isimleri, mağaralarının yeri, yanlarında bulunan hayvanın deve mi, kufuryok mi olduğu, kaldıkları süre v.s. hakkında birçok rivayet anlatılmaktadır. Bu anlatılanlar sebebiyle de kıssada geçen gençlerin teslimiyetini, imanlarını (Kehf/13) , sabırlarını, kararlılıklarını, kıyamlarını (Kehf/14) , Allah'ın bu gençleri daha sonraki insanlara bir öğüt ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu, kıyametten şüpheleri kalmaması için daha sonraki kavimlere buldurttuğu bilinmemektedir.

Allah (c.c.) kıssalar konusunda yapılan tahriflere Kehf süresi 22. ayetinde dikkat çekmekte ve peygamberi ve onun şahsında da mü'minleri uyarmaktadır;

(Ashabı Rakim) diyecekler ki; 'Üçtüler, onların dördüncüsü köpekleridir. 'Ve; Beş'tiler, onların altıncısı köpekleridir' diyecekler'. (Bu) , Bilinmeyene (gaybe) taş atmaktır.' Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir' diyecekler. De ki: 'Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez. 'Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.' (Kehf/22)

Kur'an'da anlatılan kıssalardan gerektiği gibi öğüt alınamamasının sebebi buraya kadar örneklendirdiğimiz şekilde kıssalara katkıların yapılmasıdır. Bunların bir kısmı kasıtlı bir kısmı da cahillikten yapılmaktadır. Bu tahrifler bazı kitaplarda ve tefsirlerde bulunmakta, meallerde ise dipnot şeklinde yer almaktadır.

Kıssalar, Hz Muhammed (sav) ve tebliğci müslümanlar için kimi zaman destek, kimi zaman yol gösterici kimi zaman da öğüt olmuştur. Müslümanlar Mekke döneminde inen ayetlerdeki Hz. İbrahimin kıssasıyla bir kişi ile de ümmet olunacağını, kafir ebeveynleri ve kavimleriyle nasıl mücadele edeceklerini, Allah'ın ayetlerini okumayı; Hz. Yunus kıssasıyla yılmamayı; Hz. Nuh kıssasıyla sabrı, taviz vermemeyi, mücadelede sürekli direnişi ve sonucu Allah'a havale etmeyi; Ashab-ı kehf kıssası ile onlar gibi tağuta baş eğmemeyi sadece Allah'a havale etmeyi; Ashab-ı uhdud ile gerekirse Allah için canını verebilmeyi; Bahçe sahiplerinin kıssası ile rızkı Allah'ın verdiğini; daha bir çok kıssa ile Kur'an'ı ahlakı edinmeyi; Medyen vb. kıssalar için azabın ne zaman hak olduğunu vs. öğrenmişlerdir.

  Günümüzde de İslam dini içerisinde ki Ashabı Rakimler, NAMAZ REKATLARI, ZEKAT MİKTARI, ABDESTTE ÜÇLEME TEKLEME KABE TAVAF SAYISI, TESBİH SAYISI 33 MÜ 99 MU VB. sayısal değerler ile uğraşmaktadırlar. İslamın asıl gayesi olan hakkı ayakta tutmak adaletli bir yapı kurmak, Dünyada ki zulümlere ses çıkarmak gibi hayatı görevleri bırakıp rakamlar ile uğraşmaktadırlar. Allah ıslah etsin Ashabı Rakimleri.

Kuran'da Kadının Konumu


Kuran-ı Mübin, arapça konuşan bir nebi vasıtasıyla muhataplarına ulaştırılmıştır. Mesajını da Arapça’nın dil yapısı çerçevesinde ifade etmiştir. Mesajının içeriğine olmasa bile ifade biçimine bu dilin genel yapısı bir ölçüde yansımıştır. Dillerin oluşumu uzun bir süreçte gerçekleşir. Bu oluşum sürecinde toplumların genel karakterleri dillerin ifade biçimlerine, sözcüklerin yapılarına ve akustik biçimlerine, hatta anlam sahalarına bile etki eder. Bu nedenle bütün toplumların ve dillerin ortak kaderi olan bu durum elbette Arapça için de geçerlidir. Arap karakterinin genel özelliği diline de yansıdığından, Arap toplumunun erkek egemen yapısı dile de sirayet etmiş ve eril kullanım ön plana çıkmıştır. Çünkü, Arap dilinde, hitap bir topluluğa ise ve o topluluğun hepsi kadın ancak biri erkek olsa bile dilin yapısı eril olmaktadır, yani konuşma müzekker sıga yapılmak durumundadır. Dilin bu özelliğini bilmeyen birisi rahatlıkla “Kur'an'da kadın muhatap alınmıyor” diyebilir. Ancak bu yargı gerçeği yansıtmamakta, kadın ve erkeği birlikte ilgilendiren durumlarda hitap ortak kullanım olan müzekker siga ile olmaktadır. Erkeği ve kadını ayrı ayrı ilgilendiren konular olduğunda, erkek ve kadın isimleri ayrı ayrı zikredilerek ifade edilmektedir.

  “Kadınlara söyle”, “erkeklere söyle” (bknz: 24/30-31) şeklinde özellikle belirtilmektedir. Ayrıca sadece kadınlarla ilgili konular, dişil kullanımla dile getirilmektedir. Bu bilgiler ışığında bakıldığında Kur’an’da kadın erkek arasında muhataplık açısından herhangi bir ayrımcılık yapılmamaktadır.

Ancak genelde insan haklarının, özelde kadın haklarının günümüzde ulaştığı noktaya hangi aşamalardan geçerek geldiğini görmeden, Kur’an’ın indiği dönemdeki dünya gerçeklerini göz önünde bulundurmadan Kur’an’ın bu alandaki devrimini kavramak mümkün olmayabilir. O döneme bir göz attığımızda sadece Kur’an’ın indiği bölgede değil tüm dünyada kadın ikinci sınıf insan muamelesi görmekte ve bugün sahip olduğu hakların bir çoğuna sahip değildi. Hatta, dünyanın diğer bölgelerinde kadının konumunun bu bölgedekinden daha aşağı seviyelerde olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle bu Avrupa kıtasında yaşayanlar için daha bir gerçekti. Çünkü buralarda kadının insan olup olmadığı bile tartışılıyordu. Kadın şeytan ve kötü ruhlarla bir tutuluyordu. 

Kur’an’ın indiği dönemde, Mekke ve çevresinde, özellikle de kent merkezlerinde yaşayan kadınların Avrupa’ya oranla daha saygın bir konumda olduğunu, toplumsal hayatın her aşamasında görmek mümkündür. Ancak bu durum Mekke ve çevresinde yaşayan kadınların bir çok sorunla karşı karşıya olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz. İşte Kur’an bu gerçekten yola çıkarak, ahkamını, kadına yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmaya yönelik bir anlayış içerisinde ortaya koyar. Bir çok konuda olduğu gibi bu sorunu da bir süreç içerisinde çözmeyi amaçlamıştır. Kur’an öncelikle insanı, kadın erkek ayırımı yapmadan akıl ve irade sahibi, özgür bireyler olarak ele almış, genel anlamda onların iradelerinin ve özgürlüklerinin önündeki engelleri temizlemeyle işe başlamıştır. İnsanın insan olmasından dolayı değerli ve önemli, hatta kutsal bir varlık olduğu, bu nedenle insan olarak bazı hak ve sorumluluklarının bulunduğu Kur’an genelinde çok sık bir şekilde dile getirilmiştir. Can ve mal emniyeti, başka bir deyişle canının ve malının kutsallığı ve korunmuşluğu, nimetlerden kadın erkek ayırımı yapılmadan her insanın çabası oranında faydalanacağı ifade edilmiş, hukuk önünde herhangi bir ayrımcılığın olmayacağı özellikle vurgulamıştır. 

Kadının sosyal hayattaki konumu nedeniyle daha edilgen bir durumda bulunmasının veya bedenen daha güçsüz bir yaratılışta olmasının hukuk önünde ona bir zaafiyet oluşturmadığı vurgulanarak herkesin yaptığının karşılığını göreceği çok sık tekrarlanmıştır. İnsanın, hak ve özgürlükleriyle beraber insan olduğu vurgulanmış ve bunlarla ilgili genel düzenlemeler yapılırken tarihten gelen haksız ve yanlış uygulamaları ortadan kaldırmak için de yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu bağlamda: 

1- Kadının aşağılandığı, tahkir edildiği bütün uygulamalar yasaklanmış, hukuk önünde eşit hale getirilmiş, kendisine kimlik ve kişilik kazandırılmış, özgür bir birey olması sağlanmıştır. O dönemde kadınların bu nitelikleri kazandıklarını, erkeklerle aynı ortamlarda, eşit şartlarda tartıştıklarını, itirazlarını yükselttiklerini, toplumsal hayattaki yerlerini almaya başladıklarını bize ulaşan rivayetlerden anlıyoruz.

2- Toplum içerisinde bir anne ve eş olmanın ötesinde bir yeri olduğu vurgulanarak toplumsal bir varlık olmasının önündeki engeller kaldırılmış, bu konudaki düzensizlik ve belirsizlik belli kurallara bağlanmıştır. Böylece çalışmasının, mal mülk edinmesinin, yönetimde yer almasının yolu açılmıştır.

Kadının Kur’ani anlamda sahip olduğu haklarla modern anlamda sahip olduğu haklar karşılaştırıldığında hem bilgisizlikten ve önyargıdan, hem Kur’an ahkamının eksik ve yanlış yorumlanmasından hem de tarihteki uygulamalarla Kur’an ahkamının bir tutulmasından kaynaklanan bazı sorunlar bulunduğu bir gerçektir. Modern anlayışın tek tipçi, ve insanı tabulaştıran aydınlanmacı anlayışlarının da eklenmesiyle bu sorunlar daha da kronikleşmektedir. Bu bağlamda dile getirilen, hatta istismar edilen, kadının şahitliği, mirasta bir bölü iki uygulaması, dövülmesi, giyim-kuşamı, haremlik selamlık uygulaması, çok evlilik, yöneticilik, eğitimi, iş güç sahibi olması gibi konulardaki hakim anlayışın iki boyutunun olduğunu, bu konuların gerçekte ne olduğunun anlaşılması için öncelikle bu iki boyutun görülmesi gerekir. Boyutlardan birisi İslam anlayışı ve uygulamalarıyla, ikincisi ise modern söylemin istismarcı anlayışı ve dayatmalarıyla ilgilidir.

1- Önyargılı, mevcudu korumadan yana tavır takınan kısır anlayışların Kur’anı’ın temel amaç ve ilkelerini gereği gibi kavrayamamaları sonucu ilgili ahkam, hakim siyasi yapının da yönlendirmesiyle, eksik ve yanlış yorumlanmış ve bu yanlış yorum nesilden nesile aktarılmış, bir süreç içerisinde de bir inanç haline getirilmiştir. Bu anlayışlar kendilerine sosyal hayat içerisinde uygulama alanı bulunca, İslami bir uygulama olarak belleklere kazınılmış, daha sonra da Kur’ani ifadeler hep bu gözlüklerle okunup anlaşılmıştır ve nesilden nesile taşınmıştır.

2- Modern anlayışla Kur’ani söylem karşılaştırıldığında sorun olarak ortaya konan şeylerin bir kısmı da modern anlayışın kendisini mutlak doğru kabul eden yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Adına sadece özgürlük denilen, ancak hiçbir ahlaki ve toplumsal dayanağı bulunmayan uçuk ve marjinal davranışların veya anlayışların Kur’ani söylemle çatışması, Kur’an’ın özgürlük anlayışına herhangi bir halel getirmez. Flört, nikahsız olarak birlikte yaşama, moda ve açık-saçıklık gibi... Modern söylemin bir yansıması olarak, Kur’an’ın kadın söylemi tartışılırken dile getirilen konulardan biri de Kur’an’ın kadını muhatap almadığı veya nadiren aldığı şeklindeki iddialardır.

Bu tür iddialar, yukarıda da dile getirdiğimiz gibi daha çok Kur’an’ın anlatım tekniğini bilmemekten, usul ve yöntemini önemsememekten, en önemlisi de Kur’anı’ın Arapça bir metin olduğunu gözardı etmekten kaynaklanan cehalet ve önyargının sonuçlarıdır. Arap dilinde genellikle ya müzekker/eril ya da müennes/dişil bir kullanımda sunulur. Bu Arap dilinin bir özelliğidir. Bu özelliğe göre, kadın ve erkeği içine alan bir topluluğa hitap ediyorsa söylem müzekker/eril yapıda oluşur. Dişil kullanım sadece ve sadece kadınlara hitap edildiğinde söz konusu olur. Kur’an’a bu açıdan bakıldığında sadece erkeklere ait kullanımların daha az olduğu bile söylenebilir. Şimdi konu ile ilgili ayetlere bir göz atalım ve modern söylem ile çelişki oluşturduğu ifade edilen ayetleri ve konuları değerlendirelim.

2/128 Eğer bir kadın, kocasının kötü muamelesinden veya kendisini terk etmesinden korkarsa, (iki taraf) aralarında anlaşarak sorunlarını çözebilirler; zira karşılıklı anlaşma en iyi yoldur ve bencillik, insan ruhunda her zaman mevcuttur. Fakat iyilik yapar ve Ona karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız, bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. 

4/2-7 O halde yetimlere mallarını verin, kendi değersiz mallarınızı onlara ait güzel şeyler ile değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınız ile birleştirerek tüketmeyin. Bu, doğrusu büyük bir suçtur. - Eğer yetimlere karşı adil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman, size helal olan kadınlardan biri ile evlenin, ikisi, üçü veya dördü ile; ama onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman sadece bir tane ile yahut meşru şekilde sahip olduklarınızla yetinin. Bu, doğru yoldan sapmamanız için daha uygundur. - Kadınlara mehirlerini hiçbir karşılık beklemeden verin; ama eğer onlar, kendi rızalarıyla bir kısmını size bırakırlarsa ondan hoşnutluk ve gönül rahatlığıyla faydalanın. - Allah’ın koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza bıraktığı malları muhakeme yeteneği zayıf kimselere emanet etmeyin; ama bu mallarla onların geçimlerini karşılayın, onları giydirin ve onlarla nazik bir şekilde konuşun. - (Sorumluluğunuz altındaki) yetimleri evlenebilecekleri yaşa gelinceye kadar deneyin; sonra aklen olgunlaştıklarını tespit ederseniz, mallarını onlara iade edin; (sakın) onları büyümeden önce, aceleyle ve müsrifçe harcayarak mallarını tüketmeyin. Zengin olan kimseyi (vesayeti altındakinin malından) tamamen uzak tutun. Fakiri ise ondan uygun bir şekilde istifade ettirin. Mallarını kendine teslim ettiğinizde, onlar adına şahitler bulundurun ve (unutmayın ki) nihai hesap sorucu olarak Allah kafidir. - Ebeveynin ve akrabanın geride bıraktıklarından erkekler bir pay alacaklardır. Ebeveynin ve akrabanın bıraktığında, ister az ister çok olsun, kadınların da bir payı olacaktır; (Allah tarafından ) tayin edilen bir paydır bu!


 4/34- Erkekler, kadınları, Allah’ın kendilerine onlardan daha fazla bağışladığı nimetler ve sahip oldukları servetten yapabilecekleri harcamalarla koruyup gözetirler. Dürüst ve erdemli kadınlar, gerçekten Allah’ın koru(nmasını buyur)duğu mahremiyeti koruyan sadık ve itaatkar kadınlardır. Kötü niyetlerinden korktuğunuz kadınlara gelince, onlar, (önce) nasihat edin; sonra yatakta yalnız bırakın; sonra dövün; ve bundan sonra itaat ederlerse onları incitmekten kaçının. Allah gerçekten yücedir, büyüktür. 4/35- Şayet (evli) bir çift arasında anlaşmazlık doğmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edin; eğer iki taraf ta işi düzeltmek isterse, Allah onları uzlaştırır. Bilin ki Allah, gerçekten her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır. 

4/10-13- Çocuklarınız(ın varisliği) konusunda Allah size (şunu) emreder: Erkek, iki kadının hissesine eşit (bir miktar) alacaktır; ama ikiden fazla kadın varsa, onlara, (ebeveynlerinin) geride bıraktıklarının üçte-ikisi verilecektir; sadece bir tane varsa, onun yarısını alacaktır. (Ölenin) anne-babasına gelince, geride bir çocuk bırakması durumunda, her biri terekenin altıda-birini alacaktır; ama hiç çocuk bırakmamışsa ve anne-babası onun (tek) mirasçısı ise, annesi üçte-birini alacaktır; eğer (ölenin) erkek ve kız kardeşleri varsa, o zaman annesine, yapmış olduğu herhangi bir vasiyet veya ( ödemek zorunda olduğu) borcu düşüldükten sonra (terekenin) altıda-biri verilecektir. Anne-babalarınıza ve çocuklarınıza gelince hangisinin sizin bırakacağınız fayda ve imkanlara daha layık olduğunu bilemezsiniz. (İşte bu nedenledir) Allah’tan gelen emirler ... Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. - Çocukları olmayan kadınlarınızın terekelerinizin yarısı sizin olacaktır; ama bir çocuk bıraktılarsa, yapmış oldukları vasiyet veya (ödemek zorunda oldukları) borçları (düşüldükten) sonra terekelerinin dörtte-birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz yoksa, dul zevcelerinizin, terekenizin dörtte-birini alacaktır; ama eğer geride çocuğunuz varsa, yapmış olduğunuz vasiyet veya (ödemek zorunda olduğunuz) borçlar düşüldükten sonra terekenizin sekizde-birine sahip olacaklardır. Eğer kadın veya erkek, birinci dereceden bir mirasçıya sahip değilse, ama bir erkek veya kız kardeşi varsa, bunların her birine altıda-bir düşer; ama ikiden fazla kişi varsa, o zaman, yapılmış olan vasiyetler veya (ödenmekle yükümlü olunan) borçlar (düşüldük)ten sonra (kalan mirasın) üçte-birini alacaklardır. Bu her iki durumda da (mirasçılar) bir zarara uğratılmamalıdır. - Bunlar Allah tarafından konulan sınırlardır. Kim, Allah’a ve elçisine tabi olursa, Allah onu, mesken olarak içinden ırmaklar akan has bahçelere koyacaktır; bu büyük bir mazhariyettir. 

2/282- Ey inananlar, belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda adaletli bir yazıcı onu yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın; borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan korksun, borcunda hiçbir şeyi eksik etmesin. Eğer borçlu olan kimse aklı ermez, yahut zayıf ya da kendisi yazdıramayacak durumda ise velisi onu adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek yoksa razı olduğunuz şahitlerinizden bir erkek, iki kadın. Ta ki kadınlardan biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatsın. Şahitler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, onu süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam, kuşkulanmamanız için daha elverişlidir. Yalnız aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun. Yazana da, şahide de asla zarar verilmesin. Eğer yaparsanız, bu kendinize kötülük olur. Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir. 

2/283- Ve eğer seferde olur da, yazacak birini bulamazsanız, alınan rehinler (yeter). Birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti ödesin, Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği gizlemeyin, onu gizleyenin kalbi günahkardır. Allah yaptıklarınızı bilir.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Güvenli Belde - İyi İnsan İlişkisi




Bilindiği gibi insanların düşünce üretmede referans kaynaklarından birisi tabiattır. Tabiat kavramı, Allah dışında var olan her şey için kullanılır. Buna uygun olarak insan da sonuçta tabiat içinde bir varlıktır. Ne var ki, akıl ve irade emanetini yüklenmiş ve bunun sorumluluğunu taşıyan insan, bu anlamda imtihan makamında hayatını sürdürmektedir. Çünkü insan yerde, gökte ve bunların arasında bulunan bütün nesneler üzerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Böylece yetki ve sorumluluk ikilisi ile baş başadır. Başka bir deyişle, o sınavdadır ve hesap verecek. Hâkim olan Allah, hükmünü böyle vermiş, buna inanıp salih amel işleyenler Allah’tan kesintisiz(dünyada da ahrete de) ödül alacaklardır. Bu anlamdaki ilişkiler bağlamında Tin Suresi önemli bir örnektir: 
“Dikkat edip iyice bak! İncire, zeytine, Sina Dağına ve bu Güvenli Beldeye…  Gerçek şu ki, biz insanı en güzel biçimde(iyi bir kıvamda) yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip salih amel işleyenler bunun dışındadır. Elbette onlar için başa kakılmayacak ve bitmeyen iyiliklerle dolu bir ücret(karşılık) vardır. Öyle ise bütün bu gerçeklerden sonra sana dini yalanlatan nedir? Allah, en büyük hüküm sahibi Hâkim değil mi?” (Tin, 95: 1-8).
İncire, zeytine ve onların simgeliğinde, herkes kendi yöresi ile gezip gördüğü yerlerdeki diğer bütün meyvelere dikkatle bakıp değerlendirmeli. Kişiler farklı açılardan, değişik merak ve ilgilerle bakabilirler. Mesela incir deyince, ibret almak bakımından aklıma hemen onun çekirdeği geliyor; o küçücük, yaklaşık bir milimetrelik çapı ile ne büyük bir öz barındırıyor. İyi beslenir ve diğer şartlar da uygunsa kocaman ağaç olur, verdiği meyve önce kendine özgü bir süt ve olgunlaşınca da lezzetli bir tat üretir. Böylece insana çok yararlı bir meyve gıdası olur.  Zeytine gelince, o zaten ağaç, meyve ve sunduğu yağ ile bir harikadır. Zeytinyağı nelere deva değildir ki! Bu meyveler burada simgesel olarak anılmışlardır. Yoksa her meyvenin, bitkinin, sebzenin kendine özgü özellikleri ile insanlar, hayvanlar ve diğer bitkiler için yararlı yanları vardır. İncir, zeytin, armut, hurma, kiraz, ceviz, pamuk, buğday ve bunların hepsi Allah’ı tespih eder, yani Allah’ın onlar için takdir ettiği yasaları yerine getirirler; çiçek açarlar, meyve verirler, onları dallarında olgunlaştırıp kendilerini sunuma hazır hale getirirler.
Sina dağı da tabiattan örnek bir simgedir. Dağ, yeryüzünde diğer yeryüzü elemanları gibi, kendine göre işlevleri, zikri olan bir nesnedir. Arzın belirli yerlerine, dengeyi sağlamak için kazıklar gibi yerleştirilmiştir. Dağ-dağlar, türkülerde, şiirlerde onların tahtları vardır. Dağlar, mazlumların sığınma, eşkıyanın saklanma, çeşitli hayvanların yaşam yurdudur. Düşünen, hikmet peşinde koşan insanlara ilham ışığı, Hz. Musa’ya, Rabbini görme isteği üzerine bir tecrübe kaynağı...
Dağda keklik de yaşar domuz da; çiçekler de yetişir, dikenler de;  ayı da bulunur ceylan da; orada çok çeşitli güzellikler vardır. Herkes kendi iç güzelliğine göre o karşılıksız ve katışıksız sunumlardaki güzellikleri görür/bulur… Yanardağlarıyla lavları da püskürtür, çok çeşitli maden cevherlerini de sinesinde barındırır. Kimi çok sevdiği oğullarını dağlara benzetir, kimi de ordularını.
İnsanlar topluca yaşamaya ayarlı yaratılmışlar. Evler ve işler ayrı olsa da yaşam birçok yönden ortaktır. Toplu yaşamda can, mal, ırz, aile ve iş güvenliği ile bütün bunların ortak alanı olan beldenin eminliği çok önemlidir. “Bu emin/güvenli belde”, şartları yerine getirilebilirse dünyanın her yerinde oluşabilir… 
Nasıl olur güvenli belde? Herkes güvenli/emin beldede yaşamak istemez mi? Eskiden şehir yöneticilerinin adı/unvanı; “Şehremini ya da Şehir Emini” idi ki, şehrin her şeyinden sorumlu olan belediye başkanı, böyle adlandırılmış. İlginç ve değerli bir yaklaşım… Belde deyince sadece yerleşim alanı anlaşılmamalı, yerleşim alanı ile birlikte belli bir mesafedeki çevreyi de belde içinde düşünmek gerekir. Bu anlamda “Güvenli Belde” ifadesi, Mescidi Haram, Kâbe ve belli mesafedeki çevresi için kullanılır. Ancak, Güvenli Beldenin bununla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Suredeki üçüncü ayet “güvenli belde” ayetidir; “Dikkat et, iyice bak,  bu güvenli beldeye!”Ayette doğrudan belde isminin kullanılmadığını görüyoruz. Bu nedenle “Güvenli belde” ifadesini, Mekke örneği üzerinden evrensel bir simge olarak düşünebiliriz.
Güvenli beldeyi, insanla ilgili  “ahseni takvim/en güzel bir kıvamda; her şeyi ile erdemin zirvesinde” ve “esfeli safilin/aşağıların aşağısı; alçaklığın dip noktası” tanımları ile birlikte düşünürsek, yeryüzünde birçok güvenli ve güvensiz beldelerin ortaya çıkabileceğini söyleyebiliriz. Yani belde kendiliğinden emin belde olmaz/olamaz. Oranın eminliği üzerinde yaşayan insanların kıvamına(donanım özelliklerine) bağlıdır. Yetişkin insanlar “ahseni takvim/iyi insan” olur ve nesillerini de kendileri gibi yetiştirebilirlerse, bu insanların yaşadıkları belde/ülke “Güvenli Belde”, diğer bir deyişle “Darusselam/Esenlik Yurdu”  olur. Kıvamında incir, kıvamında zeytin ve görkemli dağlar, nasıl tabiatta anlamlı bir bütünlük ise; güvenli belde ile iyi insan da öyle bir bütünlüktür; birbirine bağlı, ayarlı ve uyumlu; inşası mükemmel bir yapı…  
“Güvenli belde” ayetinden sonra gelen ayetlere baktığımızda bir beldenin güvenli olabilmesinin; yurt emniyetinin koşullarını, Nahl, 16;112-114 ayetlerini de dikkate alarak düşünürsek; beldede yaşayan insanların kıvamları, iman edip salih amel işleme durumları, Allah’ın en büyük hüküm sahibi Hâkim olduğunu tanıyıp kabul etmeleri olduğunu görürüz...
Güvenli belde-iyi insan ilişkisi bağlamında ortaya çıkan mükemmel oluşumun karşısında bir de alçak ve aşağılık güvensiz yapılanma var. Bu nasıl ortaya çıkıyor? İnsanların bir bölümü birbirlerini kışkırtıp Allah’ın Dinini yalanlıyorlar, yani Allah’a inanmıyor ve salih amel işlemiyorlar. Salih amel, sadece menasık ritüellerinden ibaret değildir. Salih amel gündelik hayatımızda gerçekleştirdiğimiz bütün faaliyetleri kapsar. Bu anlamda kısaca şöyle söyleyebiliriz. Bütün işler, gerektiği gibi, gerektiği kadar, gerektiği zaman, gereken kalitede ve verimli bir çalışma ile her türlü hak-hukuk gözetilerek yapılmalıdır. Bu noktada dini yalanlayıp alçaklaşan, aşağıların aşağısına indirilen imansız insanın yaptığı hiçbir iş salih amel olmaz/olamaz. Onun yaptıkları kimi insanların beğenisini kazanıp hoşlansalar bile Allah ve muttaki Müslümanların yanında hiçbir kıymet taşımaz. Albenili gözükseler de kıvamları bozuktur.
İyi/Güzel insanların oluşturduğu toplum, beldesini/yurdunu da güvenli hale getirir ve bu hal üzere varlığını sürdürmesini sağlar. Böyle bir toplumda bireylerin Allah(c.c) ile olan ilişkileri Kur’an’ a uygun olduğu için, kendi aralarında da salih amel kıvamında davranışlarda bulunurlar. Onlar, insanlarla olan ilişkilerinin, Allah’a karşı sorumluluk bilincinin bir göstergesi olduğunu bilirler ve Allah’ın dinini yalanlamazlar, Allah’a karşı olan sorumluluk bilinci içinde Müslümanca yaşarlar ve bunun karşılığında başa kakılmayacak ve kesintisiz bir mükâfat/ecir verileceğine inanırlar. Mennan (sürekli iyilik edici) olan Allah(c.c)’ın, onları dünyada da ahrette de memnun edeceğini bilirler.
Tin suresini okuyup bu şekilde anladıktan sonra herkes kendisine ve yaşadığı beldeye/ortama bir bakmalı ve kendisine sormalı; ben güzel/iyi insan mıyım? Güvenli beldede yaşamayı hak ediyor muyum? Bu anlamda kendimi güzelleştirmek ve yaşadığım beldeyi güvenli beldeye dönüştürmek için ne yapıyorum? Dini yalanlamadığım nasıl anlaşılacak? Yalanlamıyorsam, onun için ne yapıyorum? Gerçekten her şeyin Hâkimi olarak Allah’ı mı görüyorum, yoksa başka güvencelere mi bağlıyım?
Beldemizi, şehrimizi, yurdumuzu, bölgemizi ve giderek dünyayı güvenli belde yapamadık, elbet bunun bir hesabı sorulacak. Belki değiştirip dönüştürmek tam olarak gerçekleştirilemedi, ama bunun için çalışma yaptık mı? Duruşumuzu ve tavır alışımızı Allah’ın vereceği ecre ayarlı tutabildik mi? Şirk ile aramızda bir bağın oluşmaması için gerekli çabayı gösterdik mi? Yani yerlerin, göklerin ve bunların arasındakilerin sahibi ve hâkimi Allah’tır diyebildik mi? Yoksa güvenliği başka güçlerden mi bekledik? Oysa Allah, en büyük hüküm sahibi Hâkim değil mi?
Ahseni takvim üzere olmak ve emin beldeyi oluşturmak, Allah’a inananların ve ona karşı sorumluluk bilincinde olanların görevidir.
“Dikkat edin! Allah selâm yurduna(Esenliği ve güvenliği olan yaşam alanına) çağırır ve dileyip layık olanı da dosdoğru bir yola iletir” (Yunus, 10: 25).
 Allah bütün yeryüzünün güvenli bir yurt olmasını istiyor ve insanlara bunu bir dava olarak yüklüyor. Fakat insanların hepsi bunu benimseyip kabul etmediği için, dileyip layık olanları dosdoğru yola ve yurda iletiyor. İnsanın ahrete intikal ettikten sonra dosdoğru yolu araması diye bir şey olabilir mi? Ama çağrı, hem dünya hem ahret cenneti için olabilir, değil mi?
Mustafa Demir'in kaleminden

SU GETİRİN ! - kısa hikaye -

 


 "kuranı yaşamak dileği ile.."
 
***
Kralın biri, huzurunda el pençe divan duran saray erkanından bir bardak su istemiş. Saray erkanın içinde askerler, şairler, dalkavuklar, medyumlar, kahinler, din adamları vs. hepsi varmış. Geniş bir halka oluşturulmuş halde ayakta dinliyorlarmış?

Kral su isteyince sırasıyla:

Şair: ?-Yüce efendimiz ve haşmetli kralımızın emrindeki şu zarafete bakın. Böyle bir mısra dünya tarihinde daha söylenmedi: "Su getirin, su getirin, su getirin"
Dalkavuk: ?-Efendim sizin sözünüzün üstüne söz söylenmedi şu alemde: "Su getirin, su getirin, su getirin"

Din adamı: ?-Her kim bunu günde 100 kez söylerse cennet köşkleri onu bekliyor, aşk ile bir daha: "Su getirin, su getirin, su getirin"

Medyum: ?-Kralımız bu sözüyle gelecek yılın bolluk ve bereket ile geçeceğini haber veriyor, şevk ile bir daha: "Su getirin, su getirin, su getirin"

Kahin: "Bana bir su getirin" cümlesinin ebced hesabı ile değeri 2050?dir. Kralımız bu yılda kıyametin kopacağını haber veriyor. O yıla dikkat edin ve bu cümleyi sakın unutmayın: "Su getirin, su getirin, su getirin"

Velhasıl bir bardak suyu getiren olmamış ama her yan ? "Su getirin" sesleriyle inlemiş. Bir su edebiyatıdır almış başını yürümüş?Dilden dile dolaşmış, hafızlar ezberlemiş, en güzel hatlarla yazılıp duvarlara asılmış?

Hikayede tanıdık geldi mi ? Bir dinin hayattan çekilişi de işte böyle oluyor.

Okunarak, ezberlenerek, yazılarak, her yere asılarak, büyük saygı duyularak, çok satarak, çok konuşularak, çok dağıtılarak, salonlar dolusu dinlenerek ve fakat asla gereği yapılmayarak bir hayattan çekiliş...

Her yerde "Su getirin.. " sesleri ama bir bardak su getiren yok! Bu kral kızmasın da ne yapsın? Üstelik de ona "büyük saygı" adına yapılmıyor mu?


Kuran-ı Kerimi gereği gibi okuyup, anlayıp amel edenlerden olmamız dileğiyle?

Ebu Leheb'lerin İnancı


Ebu Lehebler  Allah’a inanırdı, üstelik cüppeli ve sakallı idiler.


Her gün zemzem suyu içer hurma yerlerdi. Dahası, bu şeyhlerden ve hazretlerden daha iyi Arapça bilir ve konuşurlardı.


Onlar da kutsadıkları kişilerin, evliyaların, nebilerin şefaatine inanırlardı, ölülerden yardım beklerlerdi.


 Onlar da Allah adına bir sürü haramlar ve helaller uydurup onlara inanırlardı.


 Onlar da kılı kırk yararak halkı uyduruk cahili ibadetlerle oyalarlardı. Nitekim Mekkeli müşrikler Allah adına şeriatler koyan din adamlarını izlerlerdi (bakınız: 41:21).


 Mezhepci idiler (bakınız:  6:159; 30:32).


 Kadınları aşağı görürlerdi. Allah ve elçileri adına uydurulmuş her hikayeye inanırlardı.


Ebu Leheb  de “nakil” diye Allah’ın verdiği en büyük nimet olan” akla” düşman idiler.


 Kelle sayılarını kıble edinmiş idiler.


Onlar da Allah’ın ismi tek başına zikredilince hoşlanmazlardı (bakınız:  39:45).


İşin ilginci müşrik olduklarını da inkar ederlerdi; kendilerini muvahhit sayarlardı. (bakınız:  6:23; 6:148; 16:35).


Akılsızlığı, cehaleti ve şirki savunan cüppeli ve cüppesiz din adamları eğer bu akılsızlıklarıyla Muhammed nebi döneminde yaşasaydılar kesinlikle Ebu Cehillerin yanında yer alır ve Muhammed nebinin mezhepsiz olduğunu, ataların dinine ihanet eden bir mürtet olduğunu, evliyalara hakaret ettiğini iddia eder ve Muhammed’in öldürülmesi için açılan kampanyayı desteklerdi.


Eğer İsa döneminde yaşasalardı Ferisilerin yanında yer alırlardı;


Musa döneminde yaşasalardı Samirileşirlerdi.


Ortalıkta din adamı, hacı ve hoca diye gezinen ve SADECE Allah’a özgülenmesi gereken dini cahili hurafeler ve şeytani öğretiler ile karıştırarak şirk dinine çeviren tipleri mahkum ediyor.


Ali imran 80 Ve size, denetçileri (melekleri, tek başına ayetleri) ve nebileri rabler (erbab,efendiler, öğretici) edinmenizi de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size hiç inkârı emreder mi?


4:116 ayet bize Şirkin en basit tanımı: Allah’tan başkasının da sana yardım edebileceğine inanmaktır. Allah’a ortak koşanlar kendilerinin Allah’a ortak koşmadığını zannederler  (bakınız: 6:22-23)


Tevbe 31        Din bilginlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Mesih’i ALLAH’ın dışında rabler (erbab,efendiler, öğretici) edindiler. Oysa, yalnız tek İlah’a hizmet etmekle emredilmişlerdi. O’ndan başka ilah yoktur. O, eş koştukları kimselerden de çok Yücedir.


Din sadece Allah’ındır (bakınız: 98:5). Falanın filanın fetvalarını din edinmek şirktir. Ayrıca  bakınız: 42:21.


53:19-23 ayetleri okuduğumuzda anlarız ki, Mekke müşrikleri, soyut bir putperestlik anlayışına sahiptiler. İbrahim döneminde yaygın olan heykellere tapma biçimindeki putperestlik İbrahim’in mücadelesi sonucunda biçim değiştirmek zorunda kaldı. İbrahim’in yolunu izlediklerini sanan Mekke müşrikleri, Tanrı’ya yakın sandıkları denetçilerin ve ölmüş evliyaların isimlerini şefaat amacıyla anıyorlar (bakınız: 39:3) ve kendilerini tektanrıcı sanıyorlardı (bakınız:  6:23; 16:35). Muhammed nebiden sonra, peygamberle birlikte birçok arkadaşını ve “evliyaları” putlaştıran ve şefaatleri için onların isimlerini anan müşrikler, kendileriyle Mekke müşrikleri arasındaki benzerliği kaldırmak için onların heykellere taptıklarını uydurdular. Ne var ki hayalî heykellerin biçimi konusunda ihtilafa düştüler. Kuran’a göre Mekke müşrikleri İbrahim’in kurduğu Mescid’de namaz kılıyor, hac ediyor, oruç tutuyorlardı (bakınız:  8:35; 9:19,45,54; 2:199)


Son olarak 66:3 ayete bakarsak Son nebi ile ilişkili olarak “Hadis” (söz) kelimesi iki kez kullanılır. Biri 66:3. ayette diğeri ise, 33:53 ayetindedir. Burada, Nebiden işitilen Hadisin başkalarına yayılması eleştiriliyor, 33:53 ayetinde ise, Hadislerin dinlenilmesi eleştiriliyor. Geleceği bilen Allah, Hadis, Sünnet ve İcma denilen üçlemeyi Kuran’a şirk koşanları her yönüyle mahkûm etmektedir. (bakınız:  33:38; 45:6.)

17 Temmuz 2012 Salı

Dinci iftiranın tarihsel tahribatı


İnsanlığın, özellikle Müslüman kitlelerin zaaf noktalarını anlamak için Kur’an’ı iyi okumak gerekir. Kur’an sadece insanlığın ayağının kaydığı noktalara dikkat çekmekle kalmaz, kendi mensuplarının ayak kayma noktalarına da dikkat çeker. Çeker ki, gerçek müminler kendilerini tehlikelere karşı koruma tedbirleri alsınlar.
Müslüman ümmetin temel zaaf veya sürçme noktalarından biri ve hatta birincisi iftiracılıktır. Kur’an, bu ümmet kadar iftirayı dinleştiren ve ileri götüren bir camiadan bahsetmiyor.
 
Müslüman ümmetin iftira zaafını anlamak için daha ilk neslin bizzat Peygamberi’ne yaptıklarına bakmak yeterlidir. İlk ve en saygın nesil, en büyük ve en ağır iftirayı bizzat Peygamberi’n eşine yapmıştır:
 
Kur’an’ın Nur suresinde sayfalarca anlatılan ünlü ifk (iftira) olayını iyi öğrenin.
 
Hz. Peygamber’in eşine, zina işlemekle itham edilip ağır ve zalim bir iftiraya uğramıştır. Peygamber ailesi sarsılmış, Hz. Peygamber hayatının en kederli günlerini yaşamış, ümmet içinde büyük çalkantı vücut bulmuştur. Ve Kur’an, ümmetin bu en büyük zaafının hangi büyük yıkımlara yol açacağını ve nasıl bir insanlık suçu olduğunu sayfalarca anlatmıştır.
 
Kur’an, kamu haklarından mahrumiyet cezasının en ağırını iftira suçu için öngörmüştür. İftiracılar ebedî lanetle lanetlenir ve o andan sonra söyledikleri sözlerin doğruluğuna asla inanılmaz.
 
Tarih bize göstermektedir ki, İslam dünyasında din üzerinden saltanat ve çıkar sağlayanlar, hasımlarını yenik düşürmede en çok iftiraya başvurmuşlardır. Din üzerinden siyaset yapanların tenezzül ettikleri iftiralar insanın aklını ve kanını donduracak alçaklık ve ağırlıktadır. Din çapulcuları, hasım ve rakiplerini mağlup etmek için sadece dostlarını, yakınlarını iftira malzemesi olarak kullanmakla kalmazlar, bizzat kendi mahremlerini de meydana sürerler.
 
Kendilerini ‘Allah’ın avukatı’ gibi gören dinci müfterilerin bu alandaki düşüş ve tenezzüllerini, hiçbir dinsiz ve ateistte görebilmiş değiliz. Hiçbir ideoloji sapığı, İslam üzerinden siyaset yapan siyaset dincilerinin tenezzül ve tevessül ettikleri iftira suçlarına tenezzül etmemiştir.
 
Türkiye’de yaklaşık bir asırdır sahnede olan dinci siyasetlerin ve bunların kotarıcısı din çapulcularının iftira konusunda neler yapabileceklerini anlamak için son otuz yıla daha dikkatlice bakmalıyız.
 
‘FÎ SEBÎLİLLAH FESAT’ VEYA İFTİRA DİNCİLİĞİ
 
‘Allah yolunda fesat’ anlamındaki bu tabiri, kara yürekli fesat mollasını tanımlamak için, İslam’ın büyük vicdanı Muhammed İkbal kullanmıştır.
 
İkbal’e göre, kara mollanın dini, “Allah yolunda” diyerek fesatçılık yapmaktır. Fesat mollası sanır ki, yaptıklarına ‘fî sebîlillah’ yaftası yapıştırınca onlar melanet ve suç olmaktan çıkıp sevap olacaktır.
İşte kara yobazın bir alçaklığı da budur. Yani kendi suçlarının başına bir “Allah yolunda” ekleyerek onları günah olmaktan çıkarmak...
 
Fesat mollası ekiplerinin, namıdiğer dincilerin profesyonel iftira kadroları, iftirayı ‘Allah rızası’ gerekçesi öne sürerek yapan namussuzlardır. Onlar, dinin en büyük suç ilan ettiği bir kötülüğü, bir el oyunuyla, ibadet diye pazarlamanın şeytanî yolunu bulmuşlardır.
 
Siz, dincilerden akıllı olabilirsiniz ama onlar sizden kurnazdır. Yani sizin aklınız, onlarınsa şeytaneti yüksektir.
Kara yobazın başarı sırlarından biri de bu şeytanî kurnazlık, yani namussuzluktur.

 
Kaynak: yurtgazetesi.com.tr

KURAN ile ARKADAŞ OLMAK



Kur’an anlaşılsın ve yaşanılsın diye gönderilmiş bir kitaptır. Ancak çok uzun yıllardır, sadece sevap kazanmak veya ölülerin arkasından günahlarının affedilmesi için okuna gelmektedir. Kur’an’ın Mushaf olarak korunmasının  ve Arapça metninden de okunmasını çok önemlidir. Ancak bu mealiyle birlikte okunmasının daha anlamlı olacaktır. Çünkü bu ilahi kelam, kendisine inananların zihinlerini yeniden inşa etmek ve hayatlarını düzenlemek için gelmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi için de O’nun anlayarak okunması gerekir.

Kur’an, Zuhruf Suresi 44. ayetteona uyup uymayacağımızdan sorumlu olduğumuzu” söylüyor. Bu hem nebi hem de bizler için geçerlidir.  Bilmediğimiz, okumadığımız, anlamadığımız şeyden  nasıl sorumlu olabiliriz? Veya böyle bir sorumluluğun ne tür karşılığı veya nasıl bir yansıması olabilir ki... Bu nedenle onu anlayarak okumak her müminin üzerine bir zorunlu gerekliliktir.

Müslümanlık, Müslümanlardan değil Kurandan öğrenilmelidir. Kurana eş olarak bir çok ileveler ile günümüz islamı içinden çıkılmaz bir hal almıştır.Geleneksel din anlayışı Bizleri Kur’an’dan uzaklaştırmıştır.

Hatim dediğimiz şeyi ille de Arapçasını okuyarak yapmak durumunda değiliz. Bir Kur’an mealini okuyarak da yapabiliriz. İkisini bir gerçekleştirerek de yapılabilinir... Rabbimizin bizim emeklerimizi zayi etmeyecektir.. Geleneksel din algısı maalesef insanımızı Kur’an’dan uzaklaştırmış, ona şekilci bir anlayışla yaklaşmışız. Onu güzel ciltler ve çantalar içinde saklayarak saygı gösterdiğimizi sanıyoruz. Aslında onu altın kafeslerde hapsettiğimizi, asıl saygısızlığı onu hayatımızdan uzaklaştırarak yaptığımızı hesap edemiyoruz. Onun hayat kitabı olduğunu unutuyoruz.

 Bizlere düşen görevlerden biri adeta “Kuran'la nasıl arkadaş oluruz” yani okuyup anlayabiliriz olmalıdır. Gerçekten her bir insanın onunla arkadaş olması gerekir. Zaten onunla arkadaş olursak onun bize açılacağını, ondan daha çok istifade edeceğimizi görürüz. Ancak onunla arkadaş olmak hemen bir çırpıda gerçekleşmiyor. Biz sıradan arkadaşlıklarımız için bile pek çok emek harcıyoruz. Bu açıdan Kur’an ile arkadaş  olmamız ve arkadaşlığımızın kalıcı olması için bazı adımlar atmamız gerekir.

Bu adım çerçevesinde, öncelikle zihinsel olarak onu okumaya hazır olmamız gerekir. Okuduğumuz metnin sıradan herhangi yazarın kitabı olmadığını, Allah’ın kelamı olduğunu bilmemiz gerekir. Yine bilmemiz gerekir ki, bir Kur’an meali okumak Allah ile tek taraflı da olsa bir konuşmadır. Bunun farkında olarak onu okumaya başlamak önemlidir. Aynı zamanda elimizdeki kitabın bugün bize inmediğini, ilk muhataplarının bizler olmadığımızı, Mekke ve çevresindekilere Arapça bir lisan ile sözlü olarak indiğini, ancak mesajının da tüm insanları kapsadığını bilmemiz ve bu idrak ile bugün bize iniyormuş bilinciyle okumamız gerekir.

Yeter ki okumaya başlayalım, sorun gibi görününler çok çabuk çözülür.


Kuran anlamada bir diğer önemli çerçeve de,  Kur’an’ın üslubu, özellikleri, indiği ortamın konumu ve ilk muhataplarının din ve hayat algıları hakkında bir fikir sahibi olmamız gerekir. Böyle bir temel üzerinden okuduğumuzda onunla daha rahat arkadaşlık kurabilir, onun nurundan daha çok aydınlanabiliriz. Bu söylediklerimizden kastımız, ciltler dolusu kitap okumak değil, bugün için her yerde bulabileceğimiz basit bilgilere ulaşmaktır. Biraz sabırlı olduğumuzda, okuma ısrarını sürdürdüğümüzde zihnimizde yeni pencereler açıldığını fark edeceğiz.
***

Allah’ın Resulünün vefatından sonra Müslümanlar çok parlak dönemler yaşadıkları gibi, çok sıkıntılı  dönemler de yaşadılar. Özellikle ilk on yıllar büyük sıkıntılar yaşandı. Devletin sınırları bir kaç yıl içinde inanılmaz şekilde büyüdü. Arap yarımadasının sakinleri kadim kültürlerle tanışıp, onun etkisi altında kaldılar. Bir asimilasyon ve yabancılaşma süreci başladı. Yeni fethedilen bölgelere yeterli öğretmen veya İslamı anlatacak görevliler gönderilemedi. Bir yandan fetihler, bir yandan iç çatışmalar ve ayaklanmalar, çok kısa bir zaman içerisindeSon nebinin arkadaşlarının pek çoğunun ahirete göçmesine veya inzivaya çekilmesine neden oldu. Müslümanlar birbirine düştü. Acı olaylar yaşandı. Arkasından Emevi iktidarının cahiliye asabiyesini teşvik eden ve cahiliyetin kader anlayışını egemen anlayış haline getiren dönemi başladı.

İnsanın özgür iradesini reddeden ve insanı, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi aciz olarak resmeden cahiliyenin  cebriyeci kader anlayışı egemen kılınmaya çalışıldı. Sınırlı sayıdaki alimlerin çabası bu durumu değiştirmeye yetmedi. Üstelik Kur’an da metin olarak bugünkü gibi herkesin ulaşabileceği yaygınlıkta bulunmuyordu. Kur’an’ın o dönem toplumsal hayattaki yeri sadece salçatlarda okunmayla sınırlıydı. Mushaf dediğimiz Kur’an metni ancak belli başlı camilerde bulunuyordu. Hafızlık kurumu da iç sıkıntılar nedeniyle yaygınlaşamamıştı. İnsanlar ancak namazda okuyacak kadar onunla muhataptılar. Üstelik anlamı üzerinde de yoğunlaşılamıyordu.

Halka mal olmuş bir Kur’an algısı söz konusu değildi.

Bir taraftan büyüdü ama Kuran Mesajı yeterince iletilmedi. Bu devlet, dünya coğrafyasının neredeyse üçte birine karşılık gelen bir imparatorluk haline gelmişti ve yüzlerce dil konuşuluyordu ve insanların daha yakın zamanlara kadar Kur’an’ın mesajını kendi dillerinde okuma imkanları yoktu. Din adamlarının aktardıklarıyla yetinmek durumundaydılar. Şuan üzüldüğümüz bugünkü manzara aslında eskiye göre çok kötü bir durum değildir. Bu durum, hem İslami bilinç için hem de Kuran ile arkadaşlık için geçerlidir. Yakın bir zamana kadar neredeyse Son nebinin vefatından kısa bir sonradan itibaren Kur’an’ın anlaşılması konusu hiç gündeme gelmedi. Din âlimi denilenlerin anlattıklarıyla sınırlıydı. Yazılan tefsirlerde dar çerçevedeki medreselerde ancak yansıma bulabiliyordu. Halka mal olmuş bir Kur’an algısı sözkonusu değildi.

Günümüzde bile bu algı değişmemiştir. Bir çok melerde bu algı yansımalarını görebilmekteyiz. Bunun pek çok sebebi var. Üstelik bu, çok kötü bir durum da değildir. Bizi daha çok sorgulamaya ve araştırmaya sevk etmektedir. Ancak tercümenin ve 1500 yıllık farklı anlayışların olduğu bir yerde bunlar çok normaldir. Bu zaman dilimi içinde yeni kavramlar oluşmuş, var olanların içi boşaltılarak yeniden doldurulmuş, Allah, din, risalet ve ahiret algımızda önemli değişiklikler meydana gelmiş, bunlar kelimelere ve sözlere yansımıştı. Dolayısıyla bu anlayışların Kur’an kelime ve deyimlerine etkisinin olmaması düşünülemez. Böyle olduğu içindir bu farklılıkların hepsi karşımıza meal olarak yansımaktadır. Ancak buna rağmen mealler bize, dinin hakikati hakkında en doğru şeyleri söyleyen metinlerdir. Allah, risalet, ahiret ve kendimiz hakkında en yalın ifadeleri yine onlarda bulabiliriz.

Kuran ve mealler deniz gibidir kir ve pis barındırmaz. Güncel okuyan zihin, sorgulama ile ön kabullerini, ataları üzerine uyar bulduğu bu yanlış din algısını fark eder. Yeter ki sorgulamacı bir anlayışa sahip olalım. Zihnimiz, algımız ve çevremiz ne kadar sorunlu olursa olsun, usulüne uygun şekilde Kur’an mealini okumaya devam ettiğimiz sürece bunların pek çoğundan arındığımızı fark ederiz. Meallerdeki bu farklılık bizi daha çok meal okumaya ve okuduklarımız üzerinde düşünmeye yöneltmelidir.

Kur’anı anlamanın önündeki en önemli engel kendi zihinsel algımızdır. Geleneksel din algısı, modern batı düşüncesi ve batini dini anlayışlar, mezhebi ve siyasi algılar gibi pek çok şey önümüze engeller çıkarabilir, Kur’an ile aramıza duvarlar oluşturabilir. Dediğimiz gibi en önemli engel kendi algımızdır. Onu okumaya ihtiyaç hissettiğimizde bütün engeller anlamsızlaşacaktır. Önemli olan onun farkına varmaktır. Onun varlık nedenini ve nazil ediliş gerekçesini kavramaktır. Bunlar gerçekleştiğinde ancak okuma gerçekleşir. O zaman engel dediğimiz şeylerin buharlaştığını görürüz.

 Kur’an’ın insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için geldiğini bilmemiz gerekir. Kur’ani algının egemen olmadığı dünya karanlık bir dünyadır.Kuranda karanlıklardan çıkarmak için gelmiştir. Bizler Kuranı anlamaya başladığımız gece bizim, kadir gecemizdir. Artık andınlanana kadar ruh ve güç bizlere inmeye başlıyacaktır. Eğer karanlıkta isek bize  zulüm egemen olmuş demektir. Düne ve bugüne baktığımızda bunu çok açık olarak görürüz. Bugünden sonrasının bu zulümattan kurtulabilmesi için Kur’an önerdiği ilkelerin, ahlak ve adalet anlayışının ortaya çıkarılması gerekir. Bunun için de Kur’ana yönelmek gerekmektedir. Aklın ve vahyin rehberliğinde, insanı, eşyayı, evreni/dünyayı yeniden okumak ve anlamak yapacağımız ilk iş olmalıdır. Bu da ancak Kur’an ile olur. Ama okunup anlaşılan bir Kur’an ile...

Allah’a Bağlılık

 

 Allah’a bağlılık, menasıkı/nusuk/tekrarlanan hareketleri harfiyen yerine getirmekle değil, insanlar arası ilişkilerde belli olur.

Hz İsa(as)nın ümmetinden olup gerçekten gerçek İncil’e bağlı olanlar “Biz Tanrıyı gökte değil, komşularımızın davranışlarında görmek isteriz” derler… İslâm Dünyası denen âlemde ise, insanlar Rabbin cemalini görmek için önce ölmeyi, sonra kıyameti, daha sonra da cennete girmeyi beklerler. Açıkça söylüyoruz; bu beklentilerin birincisi hariç sonrakilerin hiçbir garantisi yok. Şu işe bakın ki, bunun böyle olduğunu bilmeyen yok ya da tam tersi bilmeyen çok…

Ahiret inancını da yeniden şöyle dikkatli bir şekilde gözden geçirmek gerekiyor diye düşünüyoruz. Tarihin her döneminde insan topluluklarına egemen olmak isteyen zorba kişiler hep bulunmuştur. Bu insanlar ilginç bir şekilde ortak özelliklere sahiptirler ve içinde yaşadıkları toplumların kültürel yapılarını iyi bilirler. Çıkarlarını daha iyi elde edebilmek, kişileri daha kolay kandırabilmek için kendi zanları ile oluşturdukları sistemleri vardır. Bu sistemleri sayesinde istedikleri gibi dünyalarını kurarlarken, diğer insanlara da kendi dünya çıkarlarına yarayacak bir ahiret inancı aşılarlar/yuttururlar... Bu yolda insanları çeşitli yöntem ve uydurma bilgilerle sapıtıp azdırırlar. Bu bağlamda en çok başvurdukları araç ise, içinde bulundukları toplumların sahip oldukları değer yargılarından en iyi istismar edilmeye yarayanıdır. İşte bu anlamda din çok işe yarar bir araçtır...

Evet, insanlık tarihi boyunca iktidar sahibi güçlüler egemenliklerini sürdürmek için en çok dinleri kullanmışlardır. İşte o nedenle Müslüman, bu noktada çok uyanık olmak zorundadır. Sadece kişisel uyanıklık(basiretlilik) yetmez. Kendisi Allah’ın zikri üzerinde bulunurken, diğer insanları da buna çağıracak ve birlikte, Zikir’den dönüp bozgunculuk yapanlarla mücadele edecek. Zikir’den dönmek, yani Allah’ın vahyi ve Resullerinden uzaklaşmak; bu ille de dini inkâr ederek olmuyor. Ne yazık ki, şeklen din içinde kaldığını, hatta din(i)-dar olduğunu her fırsatta ballandırıp yutturanlar hayatın alçak zevkleri için dinden dönüyorlar. Bu nedenle asabiyet(kabile, etnik köken, ideolojik grup, vs) ve ganimet için değil, itikadı uğruna mücadele etmeye gönül veren Müslümanlar, en kısa zamanda tevhidi inanışa bağlı sağlam bir toplumsal yapı oluşturmak zorundadır. Yoksa hiçbir zaman müminler de günah işlemekten kurtulamayacaktır. Müslüman,  yaşadığı ortamın her alanını günahsız yaşanabilir bir yapıya kavuşturmak için çabalayan insandır/öyle olmalıdır. O, gerçekten Allah’a karşı sorumluluk bilincine ulaşanlar ile insanları kandırıp saptıranları ve sadece şimdiki kötü çıkarları uğruna çalışanları basireti ile bilir.  Allah böyleleri için çok mağfiretlidir.

“Bizim Zikr’imizden(Resullere vahiyle gösterdiğimiz yoldan) geri dönüp başkalarını da döndürmeğe çalışanlara ve sadece yaşamın düşük zevklerini isteyenlere karşı dur, onlara fırsat verme” (Necm 53: 29)

Eğer bir beldede zan (sanı: insanın Vahyi/Zikri dikkate almadan tamamen kendi heva ve hevesleriyle ürettiği bilgi, anlayış, sistem, yöntem, hadis vs.) ile kurulu bir düzen varsa, orada bu düzene dayalı zalim bir güç de var demektir. Bu güç insanları sürekli Allah’ın Zikrinden döndürmek için seferberdir. O halde yukarıda da değindiğimiz gibi Müslümanlar da tevhidi bir güç oluşturmak ve bu şer güçlere karşı koymak zorundadır. Eğer böyle bir eyleme geçilir, sonuçta hayırlı güç, şer güce galip getirilirse, Allah önceki ufak tefek kusurları affeder.

“Onlar ki, günahın büyüğünden, çirkince utanmazlıklardan kaçınırlar. Ancak tevhidi bir toplumsal yapıya ulaşmadan önce işlemek zorunda kaldıkları ufak tefek kusurları başka… Şüphesiz senin Rabbin geniş mağfiretlidir. Hem o sizi topraktan yarattığı sırada ve siz analarınızın karnında cenin halinde bulunduğunuz zaman da halinizi en iyi bilen O’ dur. O halde kendinizi temize çıkarmaya çalışmayın. Allaha karşı sorumluluk bilinci içinde olup günahlardan korunanı en iyi O bilir” (Necm 53: 32).

Hiçbir suç cezasız, hiçbir iyilik de ödülsüz kalmaz. Bu, insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde ve Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirirlerken de böyledir. Bu nedenle Allah da insanları söylem ve eylemlerine göre ya cezalandırır ya da mükâfatlandırır.  Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde kimin mükâfatlandırılacağı ve kimin cezalandırılacağı çok açık bir şekilde bildirilmiştir. Zikr üzerinde bulunanlar (Kur’an’ a inanıp onu öğrenip, gereğini yerine getirenler) ve Zikr’den dönüp başkalarını da döndürmeye çalışanlarla mücadele edenler mükâfatlandırılıyor.  Zikr’den dönüp başkalarını da döndürmeye çalışanlar cezalandırılıyor. Âlemlerin Rabbi Allah(c.c.) geniş mağfiretlidir, ama onun cezası da çok şiddetlidir.

İslâmi inanç ve düşünce toplumda boy sürmeye başlayınca, birçok kişi ve kuruluş (Başta diyanet ve ilahiyat fakülteleri) bundan hoşlanmayıp rahatsız olur. Çok çeşitli yöntem ve araçlarla insanların bu yeni sisteme yönelmelerini önlemek isterler.  Önce inanmış gibi görünüp sonra dönerler. Bu geri dönüşlerini gerekçeleştirirlerken başkalarını da kendileri ile birlikte sürüklemeye çalışırlar. Birçok şeyi bildikleri halde bilmezlikten gelip bilgi aktarımında cimrilik ederler. İnsanların günahlarını üstlendiklerini söylerler. Şefaat edeceklerini söylerler. Ancak, bunların hepsi boş vaatlerdir.  Kesinlikle kimse kimsenin günahını yüklenmez. Kimse hiç kimseye Allah’ın yanında torpil yapma hakkına sahip değildir. Herkese olumlu ya da olumsuz yaptıklarının karşılığı verilecektir.

Toplumlar her dönemde uyarılıyor, ancak insanlar uyarılara tümüyle kulak vermiyorlar.  Günümüz dünyasında ise insanların çok azı hariç, helak olmayı çoktan hak etmiş durumdalar. Fakat Allah topluca yok etme konusunda mühlet vererek helaki ertelemiştir, yoksa O, yok etmek istediğinde, her an yok edebilir. Acaba insanlar yok edilmemekle, helak olmaktan kurtuldular mı? Hayır! Çağdaş insan kendi kendini helâk etmiştir. Her yerde buhran, bunalım, zulüm, adaletsizlik almış yürümüş. Bir kısım azınlık, hayvanlar gibi arzularını tatmin ederken, çoğu da her türlü yoksulluğun içinde kıvranıyor. Fakat yazıklar olsun bu insanlığa ki; düştüğü bataklıktan habersiz gülüyor, eğleniyor. Bilinçsizce Allah’a isyan içinde olan bu insanların yeryüzünde barış, huzur, güven, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlere itibar etmeleri beklenmemelidir.

Kabile/şeceresi ve ganimet/secer yani (Ademin de imtihanı SECERi) çıkarları peşinde koşanlara karşı,  itikat(insanı yüceltip ona onur kazandıran değerler; inanç, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi) için çaba harcayanlardan olmak ve böylelerine salât etmek (onları desteklemek) özellikle şu zamanda bütün Müslümanların en başta gelen görevidir. Allah’a bağlılık derecemiz bu noktada ortaya çıkacak ve ahretimizin(sonramızın) öncekinden daha iyi olacağını hep birlikte göreceğiz.

“Göklerdekiler ve yerdekiler hep Allah’ındır. Sonunda kötülük yapanları yaptıklarından dolayı cezalandırır. İyilikte bulunanları da daha iyisi ile mükâfatlandırır. Şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz(acayip/tuhaf karşılıyorsunuz)? Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Kibirlenip, bilinçsizce baş kaldırıyorsunuz(Üstelik bir de kafa tutuyorsunuz). Haydi; Allah’ın kanunlarına boyun eğin ve artık O’nun için çalışıp üretin. (Necm 53: 31, 59, 60, 61, 62)