24 Ağustos 2012 Cuma

Anlayana; Uyuşturan uydurmalar



Geçim sıkıntısının, halkımızı düşünemez bir hale soktuğu böyle bir dönemde, düşünce özgürlüğü konusunda özeleştiri getirmek zamansız görülebilir. Ancak, halkımız, tüm gücünü kafasında yoğunlaştırıp, özgürce düşünmeyi öğrenmedikçe ne geçim sıkıntısından ne de can sıkıntısından kurtulamıyacaktır. Denenmiş ve kanıtlanmış bir realitedir ki, düşünme yeteneğini ve özgürlüğünü yitiren bir halk, sürekli aldanmaya ve sömürülmeye mahkumdur. 

Aç ve perişan bırakılmış yığınların bu durumdan kurtulmasının biricik yolu, sahip bulunduğu en değerli nesne olan beynini kullanmaya azami çabayı harcamasıdır. Aksi taktirde, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi bir süper uşağını yahut bir holding buldoğunu işbaşına getirir. Yaptığına pişman olunca, bu sefer bir başka uşağı seçer. Hatta bazan en vahşi diktatörleri, en yaman katilleri alkışlarla devletin başına geçirir. 

Halk düşmanları, halkın düşünme yeteneğini randımanlı kullanmaması için bir çok uyuşturucu veya azdırıcı hünerlere sahiptirler. Halkı, sağlıklı düşünmekten alıkoyacak her şey açıkça veya gizliden gizliye desteklenir. Yalan, yalan, yalan, piyango, toto, kumar, danışıklı dövüş, eşkiya, anarşist, sahte rekabet, aynı patrona bağlı muhalefet, hurafe ve hikayelerden oluşan diyanet, uydurma cinsel sapıklık haberleri, zam, zam, zam, film, film, film, şarap, votka, viski, şampanya, hafif müzik, ağır müzik, reklâm, reklâm, reklâm... Ve tüm bunlara rağmen hala düşünenler olursa Devlet Güvenlik Mahkemeleri kanalıyla CEZAEVİ... Cezaevinde de düşünmeye devam ederse: Hücre. Orada da düşünmeye devam ederse: Karışmaz. Zira artık demokrasi ve düşünce özgürlüğü vardır. 

Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarında egemen güçlerce, Kur'ani ilkelerden saptırılarak biçimlendirilen ve günümüze kadar cilt cilt kitaplarla ulaşan geleneksel atalar dininde, insanların inançlarından, yahut dini ibadetlerinden ötürü zindanlara atılması, hatta kellelerinin uçurulması, adeta İslam'ın şartları arasına sokulmuştur. 

Kabak sevmemenin bedeli: 
Bazı dini kitaplarda, Eb-u Hanife'nin talebesi Eb-u Yusuf'un takvasını övmek için bir olay anlatılır. Bu olayı naklettikten sonra, bu kitaplardan İslam'ı öğrenen insanların takva sahibi olmak için neler hayal edebileceklerini siz hayal edebilirsiniz! 

Rivayete göre, İmam Eb-u Yusuf ile bir cemaat yemek yiyorlarmış. Sofrada kabak varmış. Adamın teki, her ne hikmetse, peygamberimizin kabağı çok sevdiğini söylemiş. Bunun üzerine, sofrada bulunanlardan birisi de "ben de kabak sevmiyorum" deyivermiş. İmam Eb-u Yusuf hemen celallenmiş ve "sen misin bunu diyen" diyerek bir kılıç ve bir muşambanın acele getirilmesini emretmiş. Neyse ki kabağı sevmeyen adam, yalvarıp yakarmış, bu sözleriyle peygambere saygısızlıkta bulunmayı kasdetmediğine yemin billah etmiş de kellesini muşamba üzerine kan revan içinde düşmekten güç bela kurtarmış! (1

Kabak hazretlerini sevmemenin bile mürtedlik, yani dinden çıkış için bir sebep görüldüğü ve dinden çıkanın dine girmedikçe kanının mübah kabul edildiği bir zihniyetin fikir özgürlüğünden söz etmesini Türkçede hangi kelimeyle tanımlayabiliriz?
 
Kur'an: mehcur bırakılan, dinlenilmeyen kitap! 


Kur'an-ı Kerim, inanç konusunda kişilerin zorlanamıyacağını çok açık bir ifadeyle belirtir: 
 

"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur." (2:256) 

"Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacaksın! (10:99) 


"Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde bir diktatör değilsin!" (88:21-22) 
 

Ne var ki tüm bu açık ayetlere rağmen Emevi, Abbasi ve Osmanlı ruhbanları, "mürted, dine dönmezse öldürülür." yalan ve iftirasını müslümanların inançları arasına sokabilmiştir. Allah'ın tüm insanlara verdiği din seçme özgürlüğünü, müslüman ana babadan doğanlara tanımayan ve onları kılıç zoruyla İslam'a davet eden bir zihniyet elbette Kur'andan rahatsız olur ve uydurma rivayetleri ona tercih eder. 

Dinde zorlamayı reddeden ayet-i kerimeler, gerek dine girmek ve gerek dinden çıkma konusunda genel bir özgürlük getirmesine rağmen bu özgürlük, İslam tarihindeki bazı uygulamalar yanlış yorumlanarak kısıtlanmıştır. 

Savaşmayan mürted öldürülmez! 

Nisa suresinin 89 ve 90. ayetleri, Medine döneminde bir kabilenin dinden dönmesini konu edinir. Bu dinden dönenlerin, müslümanlarla savaş halinde olan düşmanla işbirliği yaptıkları taktirde öldürülmeleri gerektiği, aksi taktirde onlarla barış içinde kalınması emredilir. Nisa suresinin 90. ayeti, mürtedlerin, inançlarını değiştirmelerinden dolayı değil de savaşta saf değiştirmelerinden ötürü öldürülebileceğini açıkça beyan eder. 

Ne var ki hurafeler, bidatlar ve tahrifatlardan oluşan resmi dinleri topluma zorla kabul ettirmenin en kestirme yolu, "dinden dönmenin cezasının ölüm olduğunu" halkın inancı arasına sokmaktır. Sadece bu tek tahrifat sayesinde, toplum üzerinde müthiş bir baskı kurulabilecekti. Nitekim bu karanlık dönemlerde, resmi dinin bazı maddelerine inanmayanlar, hemen sapık ve mürted olarak damgalanır ve tövbeye çağrılırdı. Onurlu kişiler, bazan zindanlarda bazan da meydanlarda işkenceler altında can verirdi. Bu zulmün bir uzantısı olarak, saltanat yönetimlerinin "alim" payesi verdikleri bazı dalkavuklar, kendi şahıslarını da bir inanç maddesi haline getirmişler ve ilmihal kitaplarına şu maddeyi sokmuşlardır: 

"Alime alimcik diyen kafir olur." (2

İlmihal kitaplarına göre, bir müslüman, yönetimce "alim" diye empoze edilen bir kişiye "alimcik" derse, yahut hakaret ederse mürted olacaktır ve eğer sözünü geri almazsa "alimlerin" ittifakıyla öldürülecektir. Kimbilir nice yiğitler, dalkavuk cahillere "alimcik" dedikleri için kellelerinden olmuşlardır?! 

Namazı terkeden hapse mi atılır kellesi mi uçurulur? 

Her ne hikmetse, hemen hemen her konuda olduğu gibi böyle önemli bir konuda da alimlerimiz ihtilaf etmiştir. Kimisine göre namazı terkeden hapsedilir, kimisine göre de gözünün yaşına bakılmayıp öldürülür. Her konudaki ihtilafları "rahmet" olan alimlerimiz, bol bol ihtilafa düşerek bol bol rahmete vesile olmuşlardır! 

Ne var ki Mufassal, Mübin ve Tamam olan Kur'an-ı Kerim (6:19,38,114-116), yaklaşık 90 ayette namaz kılmaktan ve kılanlardan söz ettiği halde hiç bir yerde, kılmayanlara, dünyada verilecek cezadan yahut onları namaza zorlamaktan bahsetmemektedir. Kız çocuklarını Allah'a, erkek çocuklarını insanlara ayıran zihniyet, burada da arzı endam eder. 

Rabbimiz, bir İslam yönetiminin dünyada vermesi gereken tüm önemli cezaları, mufassal (detaylı) olan Kitabında belirtmiştir. Kur'an'da, İslam yönetiminin uygulaması için biçilen suçlara dikkat ettiğimiz vakit bu suçların tümünün kamu ve birey hukukuna zarar veren suçlar olduğunu görürüz. Kur'an-ı Kerim, Allah'a karşı işlenen suçlara bizim ceza vermemizi emretmiyor; hatta vermememizi emrediyor. 

Allah'a karşı işlenen en büyük suç, Allah'a şirk koşmak olduğu halde, şirk koştuğu için bir insana baskıda bulunmaya hakkımız yoktur. Namaz da sadece Allah için kılınan bir ritüeldir. Namaz, sadece Allah'ı anmak için kılınır (20:14). Eğer bir kişiyi zorlarsanız,  o kişi Allah için değil, sizin için namaz kılacaktır. Böylece, namaz kılmayarak büyük günah işleyen bir kimseyi, riya ve hatta şirk'e kadar sürüklemiş ve onu münafıklık yapmaya zorlamış olursunuz. 

Nitekim, bu baskıların uygulandığı dönemlerde zorlama ile namaz kılan insanlar, namazın ruhundan uzaklaşmış ve camiler bir sürü münafıkla/müşrikle dolmuştur. Yine aynı dönemlerde, kalben mürted olduğu halde ölüm korkusuyla bunu ilan edemiyen kişiler çoğaldıkça çoğalmış ve insanlar adeta münafıklığa sevkedilmiştir. Bundan dolayıdır ki müslüman toplum kısa sürede içten içe dejenere olmuş, ortalığı cehalet ve kör taklitçilik istila etmiştir. Kişilerin putlaştırıldığı, dalkavukların profesyonelleştiği bu dönemlerde; aklını kullanarak Allah'ın son mesajını gündeme getiren kişiler, yalan ve iftiralarla hakaret ve zulme uğramışlardır! 

Bazı kişilerin namaz kılmayışının topluma kötü örnek olduğunu iddia ederek cezalandırılması gerektiğini ileri sürenler, İslam toplumunu aptal bir koyun sürüsüne benzetenlerdir. Bu zihniyet sahipleri Kur'an'daki apaçık ayetlere rağmen (17:36) insanları sürekli körü körüne taklitçilğe çağırdılar. Değişik görüş ve düşüncelere sahip olanların boynuna yaftalar taktılar. Onları bazan kırbaçlara, bazan da keskin kılıçlara havale ettiler. 

Yüzyıllarca süren bu saltanatçı afaroz kurumu, koyun sürüsü haline getirdiği insanları düşünmeye akletmeye ve araştırmaya düşman etmiştir. Dindarından dinsizine, yöneticisinden yönetilenine, tüm halkımızın neredeyse genetik yapısına işlemiş bulunan bu despot tavrın, tarihe karışmasını umarak düşünce ve inanç özgürlüğünün gerçekleşmesini tüm gönlümle arzuluyorum. 

Eğer siz, bir insanın kabak sevmemesini, yahut alime alimcik demesini, yahut dilediği dini seçmesini, ölümü gerektiren bir suç olarak görüyorsanız, lütfen düşünce ve inanç hürriyetinden söz etmeyiniz. Çünkü size kimse inanmaz. 


Makalemi, düşünce özgürlüğünü son derece veciz bir biçimde özetleyen bir ayetle bitirmek istiyorum: 
 

"Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın, kendilerini doğru yolu ilettiği kimselerdir ve onlar akl-ı selim sahipleridir." (29:18)

1) Ehl-i Sünnet İtikadı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi, sa: 80 
2) Ehl-i Sünnet İtikadı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi, sa: 95 

Allah Kavramı ve Vahy




Allah, Kur'an düşünce sisteminde en yüksek odak kelimedir. Derece ve önem bakımından ondan üstün bir kelime yoktur. Kur'an düşünce sistemi, esas olarak merkezinde Allah olan bir sistemdir. Onun için bu sistemde Allah fikri yukarıdan aşağı her şeye hakim olur ve bütün anahtar terimler üzerinde derin tesir gösterir. İnsan, Kur'an düşüncesini hangi bakımdan incelemek istese, her şeyden önce bu düşünce hakkında bir fikir sahibi olmalıdır.

Allah adı, Kuran inzalinden önceki dönem ve İslâm devirlerinde ortak bir ad olarak kullanılmaktaydı. Yani Kur'an vahyi, bu kelimeyi kullanmaya başladığı zaman Arapların kullandıklarına yeni ve yabancı bir isim getirmemektedir. Allah adı, İslâm'dan önce de bilinmekteydi. Bu kelime, İslâm öncesi Arap şiirlerinde geçtiği gibi eski kitabelerde de yer almıştır. Arabistan'da bazı insanlar ya da kabileler Allah adıyla bilinen bir tanrıya inanırlardı. Bu tanrıyı göğü ve yeri yaratan tanrı olarak kabul ederlerdi. Bu husus, Kur'an'ın bazı ayetlerinden açıkça anlaşılır.

 "Onlara 'gökleri ve yeri yaratan güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren kimdir?' diye sorsan mutlaka 'Allah' derler." Ankebut, 29/61

"Onlara: 'Kim gökten suyu indirip de ölmüş olan yeri onunla diriltti?' diye sorsan 'Allah' derler." Ankebut, 29/63

Ayrıca bknz: Lokman, 31/25; Zümer, 39/38; Zuhruf, 43/9, 87.

 Bu insanlar, çok tanrılı sistemde Allah'ı tanrıların başı, Mekke'deki Kabe'nin Rabbi (Rabbü'l-Beyt) olarak kabul ediyor, öteki tanrıları da bu üstün tanrı ile insanlar arasında aracı(şefaat sahibi) sayıyorlardı. Onların tanrılar arasındaki bu hiyerarşik inancı, Kur'an'da pek açık olarak anlatılır. Zümer suresinde bazı müşriklerin şöyle dediklerini işitiyoruz:

"Biz onlara, sadece bizi, Allah'a yaklaştırmaları için uyuyoruz/izliyoruz."Zümer, 39/3,4

Bu ayette anlatılmak istenen, putlarıştırdıkları kişilerin şefaatidir. Şefaat fikri, ta İslâm öncesi zamanlara kadar Arapların ve Müslümanların dini düşünce tarihlerinde çok önemli bir rol oynamaktadır.


Ahkaf suresinin 27-28. ayetlerinde de Allah'tan başka edinilen ilahlara(ilah/tanrı: sözü dinlenen, sözü takip edilen) Allah'a yaklaştıran şefaatçiler gözü ile bakıldığı anlatılır. Allah'a inanmamakta direnen ve bu direnişleri nedeniyle helak olan eski milletlerin durumuna acı bir alayla işaret edilmektedir.

Allah'tan başka, kendilerine (Allah yanında) yakınlık sağlamak için ilah edindikleri şeylerin, onlara yardım etmesi gerekmez miydi? Ahkaf, 46/27-28

Bunlar ve diğer birçok ayet açıkça gösteriyor ki, Cahiliye çağında, tanrılar arasında Allah denen ve bütün tanrılardan üstün olan bir tanrı tanınırdı. Bu tanrı, diğerlerinden üstün olmakla beraber neticede yine tanrılardan biriydi. İslâmın Son nebisi davetine başlayınca bu eski dinî sistem, büyük tehlike içine düştü. Çünkü İslâm'da Allah, tanrılar hiyerarşisinde üstün bir tanrı değil, var olan tek tanrı idi. Öteki tanrılar uydurma, gerçek karşısında aslı olamayan (batıl), hakikati olmayan sadece hayal edilen şeyler/ sözleri takip edilen kişiler durumuna düşüyordu. Eğer Araplar, bu yeni öğretiyi kabul etselerdi, genel durum kökünden değişecek, yalnız dinî inançları değil, hayatın bütün safhaları, ferdî ve sosyal durumlar bu değişiklikten etkilenecekti. Tabii Hz. Muhammed'in (sorumluluğu) altında başlayan bu harekete karşı büyük bir muhalefet gelişti.

Şurası da bilinmeli ki bu dava yalnız Arapların Allah hakkındaki inançlarının mahiyetini değiştirmiyor, daha önce bahsettiğimiz bütün düşünce sistemini değiştiriyordu. Yeni İslâmî Allah düşüncesi, kâinat hakkındaki bütün düşünce yapısını derinden etkiliyordu. Arap tarihinde ilk defa tevhidi bir sistem kurulmuştu. Bu sistem ki, merkezinde insan hareketlerinin bütün varlık ve oluş şekillerinin kaynağı olan tek ve mutlak Allah vardı. Bütün varlıklar ve değerler yeni baştan düzenlenme alanına taşınıyordu. Tek istisnası olmaksızın bütün kâinat unsurları, eski yerlerinden alınıyor, bu yeni alana yerleştiriliyordu. Varlıklar arasında yeni bir ilişki kuruluyordu. Eski sistemde birbirine yabancı olan manalar, yeni sistemde yakın irtibat kurarken, eskisinde birbirine yakın olan manalarda yeni sistemde tamamen birbirinden ayrılıyordu. Üstün varlıklar alanında Allah'ın bütün kainatın tek Rabbi tanınması yukarıda da işaret edildiği gibi diğer tanrıları hükümsüz kılıyordu. Âlihe (sözü dinlenenler, hareketi takip edilenler) denen o tanrılar şimdi sözden ibaret, sadece isimden ibaret birer kavram haline geliyordu.

Bu yeni inançta ilâh (çoğulu âlihe) kelimesi, eğer Allah'tan başka bir varlığa işaret ediyorsa karşılığı olmayan boş kavramdan başka bir şey değildi.

Sizin ondan başka uyduklarınız şeyler, sizin ve babalarınızın uydurduğu isimlerden başka bir şey değildir; Allah, onlar hakkında bir yetki indirmemiştir. Yusuf 12/40

Vahy Kavramı

Kur'an'da vahye çok özel bir yer verilmiştir. Vahiy olağanüstü, insan aklının kavrayamayacağı esrarengiz bir olay olarak ele almıştır.... İslâm'a göre vahiy Allah'ın konuşmasıdır. Kendi iradesini dil aracılığı ile bildirmesidir. Fakat insana ait olmayan esrarengiz bir dille değil, insanın açıkça anlayabileceği bir dille konuşmasıdır. Burası çok önemli bir husustur. Allah'ın kendi iradesiyle yaptığı bu konuşma olmasa yeryüzünde İslâm'ın anladığı manada hiçbir gerçek din olmaz.

Vahyi böyle olağan üstü bir konuşma durumuna getiren şey, o konuşmada konuşanın Allah ve dinleyenin de insan olmasıdır. Yani burada konuşma, üstün bir varlıkla alelade varlık arasında cereyan etmektedir. Öyle ki konuşanla dinleyen arasında hiçbir doğurma ve doğrulma dengesi yoktur.

Vahiy kelimesi, İslâm öncesi şiirde sık geçen kelimelerden biridir ve bu durum, vahiy kavramının Kur'an'dan önceki kökünü tahlil etmemizi büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Vahiy kelimesinin Cahiliye devri şiirlerinde kullanılışını göz önünde bulundurarak kelimenin asıl semantik şartlarını üç noktada toplayabiliriz.

Vahiy her şeyden önce haberleşmedir. Vahiy kelimesi, iki şahıs münasebetli bir kelimedir. Yani vahiy olayının vuku bulabilmesi için sahnede iki şahsın bulunması lazımdır. Bu şahıslar A ve B şeklinde göstermekte; burada A, aktif hareket eder. (A______B), B'ye naklinden ibarettir. Burada karşılıklı bir münasebet olamaz. Yani B den A ya bir cevap söz konusu değildir. (B sadece alıcı durumdadır.) Bu haberleşme, tamamen tek yönlüdür.

Bu haberleşmenin sözlü olması zaruri değildir. Yani haberleşme için kullanılan işaretlerin daima dil işaretleri olması gerekli değildir ama dil işaretleri de kullanılabilir. Bu haberleşmede daima bir sırlılık, gizlilik ve özellik vardır. A ile B arasındaki konuşma tamamen özeldir. A, kendisini açıkça B'ye tanıtır ama yalnız B'ye, başkası onu göremez. İkisi arasında mükemmel bir haberleşme vardır, ama bu haberleşme öyle bir yoldan yapılır ki haberleşmenin muhtevasını dışandakiler anlayamaz.

Kur'an vahyinde Allah (A), Muhammed'e (B) onun dili olan Arapça ile konuşmaktadır. Ancak A ve B aynı kategoriye mensup, aynı düzeyde varlıklar olmalıdır. Fakat vahiy halinde -ki vahyin gerçek özelliği burada başlar- bu ana kural bozulur. Çünkü vahiyde A ve B yani Allah ve insan birbirinden çok farklıdırlar. Tabiri Caizse yatay olarak aynı düzeyde varlıklar olmazlar. Aradaki ilişki dikeydir: A yukarıdadır, en yüksek varlık düzeyini temsil eder. B ise aşağıdadır, aşağı bir varlık düzeyini temsil eder. Bu ontolojik durum, Kur'an'ın vahiy telakkisinde önemli bir rol oynar... Arada bu ontolojik uyuşmazlık bulunduğu sürece A ile B arasında lisani bir anlaşma olamaz. Bu dil kuralına rağmen ikisi arasında lisani bir konuşma olması için ya A'da veya B'de olağan üstü bir şey vuku bulmalıdır.

Kur'an'a göre Allah beşerle (ayette nebi denemekte) ancak üç yolla konuşur ve bu hususun da Kur'an'da Şuara suresinde şöyle açıklandığını söylemektedir:

Allah bir beşerle (doğrudan) konuşmaz. Ancak vahiyle (kulunun kalbine, dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde/set arkasından konuşur, yahut, izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. O, yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (gönüllere can veren bir söz) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık. Şûra, 42/51,52

Bu ayete göre vahyin üç yolu şunlardır: 1) Gizli konuşma, 2) Perde arkasından konuşma, 3) Elçi gönderme

Allah bizim gibi nebi olmayan beşer ile sadece rasul aracılığı ile konuşmaktadır. Hz. Muhammed hayatta iken din adına sorulan sorular ve kuranda gelen “deki” ile başlayan ayetler, beşerin soru ve isyanlarına Yaratıcının cevaplarıdır. Şuanda rabbimiz Elçin sözlerinin eksiksiz korunduğu zikir olan kuranla bizler ile konuşmaktadır.

Araplara göre de insanı Allah yaratmıştır ama yaratma sona erince Allah'ın işi bitmiştir. İnsan yaratıldıktan sonra artık yaratanıyla bütün bağlarını keser ve yeryüzüne geldiğinden itibaren hayatını çok daha kuvvetli bir diktatör patronun yönetimine verir. Bu patron, onu ölümüne kadar pençesinde sürükler. Ölüm de bu patronun insana vurduğu son ve en acı darbedir. Bu patron dehr dedikleri zamandır. Şu ayette kâfirlerin ağzından bu inanç açıkça nakledilmektedir

Dediler ki: Bu dünya hayatımızdan başka bir şey yoktur. Ölürüz ve yaşarız; bizi helak eden, dehr den başkası değildir. Câsiye, 45/24

Gerçekten bu, çok karamsar bir hayat görüşüdür. Bütün hayat, tabiatın büyüme ve çürüme kanunlarıyla yönetilen bir sürü felaketler yığını haline gelmektedir. Karanlık, kör, yarı insan şeklindeki bu tabiat canavarının elinden kurtuluş yoktur. İşte bu acıklı atmosferin durumuna baktığımız zaman Kur'an görüşünün önemini tam manasıyla anlamaktayız. Kur'an, insan için tamamen değişik şartlar getirir. Birden bire gök açılır, karanlık bulutlar dağılır, acıklı, ıstıraplı bir hayat yerine ebedî hayatın parlak mutluluğu görünür. Bu hususta iki dünya görüşü arasındaki fark, tam gece ile gündüz arasındaki fark gibidir. İslâm sisteminde de Allah, yaratıcı olarak insan hayatının başlangıç noktasını işaretler (insan hayatını başlatır). Fakat burada daha ilk anda derhâl büyük değişikliği fark ederiz. Kuran vahyi öncesinde  Allah'ın yaratma işi, sadece O'nun, hayatın başında ve sonunda insanın işlerine yaptığı bir müdahaleden ibarettir. İnsanı yarattıktan sonra artık onun işlerine karışmaz; bundan sonra iş, dehr denen bir başka kuvvetin eline geçer.

 İslâm sisteminde ise bunun tersine, yaratma, yarattığı şeyler üzerindeki Allah yönetiminin başlangıcıdır. İnsanın bütün işleri, en ince ayrıntılarına kadar hayatın bütün safhaları Allah'ın kontrolü altında cereyan eder. Kur'an'a göre Tanrı adaletlidir. Hiç kimseye asla zulüm yapmaz, haksızlık etmez. Artık ne dehr ne dehrin gizli tuzağı kalır. Dehr diye bir varlık tanınmaz, bu hayalî kâbus inancı sökülüp atılır, insanlığın hayatı yalnız ve yalnız Allah iradesinin kontrolüne verilir. Tabii ölüm meselesi yine kalır. Ölüm kaçınılmaz bir şeydir. Her nefis ölümü tadacaktır.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Beşerin Üçlemeleri




İlah: sözü dinlene ve sorgusuz inanılan otorite...


Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?

“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?

Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.

“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…

Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk/uydukları” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.

Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.

Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: 

İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?

Varlık alemine karşı,  Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız:

Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.

Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.

Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.

Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.

Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.

Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?

Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.

Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?

Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?

İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!

Her ihtiyaç ve “acz / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !

“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !

“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” Enam,75

Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olandır, Müstağni’dir.

O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.

O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.

Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?

Allah bunu neden istemektedir ?

Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.

Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.

Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.

Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?

Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.

Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.

Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?

Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ? Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırt edici vasfı nedir ? Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…

Düşünen, irade sahibi varlık olmak.

Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.

Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…
Ne güzel söylüyor…

Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.

Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?

Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.

İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.

İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır

Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:

Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır. Yunus,100

Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…

Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.

Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi, insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.

Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları bilmiyorlarZümer,29

Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?

“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” Nahl,17

Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar. Furkan,3

Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?
Heykeller mi ?

Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?

Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?

İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…

Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.

İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.

Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.

Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.
Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider

İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.

Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab/ERBAB edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır. Tevbe,31

Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rabler/ERBAB / tanrı edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.

Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk/uymak” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” Ahzab,66-68

O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.

“Otorite/UZZA” tanrıçasının ("aziz" isminin dişili) meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır.

Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.

İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.
Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki servet çoğunluğu, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…Bu çoğunluk kuranda "meny" olark bahsi geçer. Meny dişi ise MENAT'tır. Bu hem para hemde insan çoğunluğunu ifade eder.Üçün üçüncüsüdür.

Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.

İşte misaller…

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!… Bakara,170

“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, “Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık” derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: “Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” Enam,148

“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: “Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.” De ki: “Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” Araf,28

“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” Hud,109

Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler. Kasas,36

“Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” Lokman,21

“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” Maide,104

Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir. Necm,23

“”Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” Şuara, 136-138

“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” Yusuf,40

“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” Zuhruf,22

“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: “Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?” Dediler: “Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” Zuhruf,23-24

“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” Saffat, 68-70

Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.

Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.

Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:

“Allah buyurdu: “Sizden önce gelip geçmiş bilinen ve bilinmeyen insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.” Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.” Allah buyurur: “Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.” Araf,38

Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?

Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.

Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynakları erbab edinmesidir. Nebileri, alimleri ve birbirimizi erbab edinmeme umudu ile.

Maskeli Nefisler

Ne kadar çok şey bilirsen, başın o kadar çok belaya girer. Yanlışların düzeltilmesi çok tehlikeli bir iştir.

Hayat normal seyrinde akıp gidiyor iken, olaylar da normal seyrinde cereyan eder ve insanlararası ilişkilerde ortaya çıkan hasılalar da düzgün ve sevindirici sonuçlar verir. Her şey yolunda ve de düzgün gider iken, insanlar da iyi ve güzeldirler. Bu durumda davranışlar gayet medeni, ilişkiler düzenli, karşılıklı saygı ve sevgi seviyesi de en üst düzeydedir. Hal ve gidiş böyle iken problem yok, kötü adam da yoktur. Her şey hep böyle ve belli seviyede sürüp gitmez tabii ki. İşler biraz ters gitmeye görsün, bunun neticesi olarak da her şey çatallaşmaya başlar. Maskeler düşer, gerçek kişilikler beliriverir. Kriz anı da diyebileceğimiz, gerçekliklerin ancak belireceği, iyi ile kötünün ancak ortaya çıkacağı anlar bu anlardır. İnsanoğlunun zaaflarının, hırslarının, küçük menfaat karşılığı olarak güzelim ilişkilere nasıl yansıdığını, bir anda nasıl uçurumlar oluştuğunu fark eder, kırılan gönüllere, yıkılan umutlara tanıklık ederiz. Çoğumuzun sinir katsayısının yükseldiği, feveran ediverdiğimiz, bir türlü kabullenemediğimiz anlardır bu anlar. Gerçekte hayatın bir parçasıdır ve de sıklıkla gerçekleşen akıştır. Asıl olarak değerlendirilecek ve yargıda bulunulacak anlardır kriz anları. İnsanın gerçek değerini bu anlar ortaya koyar…Aslında biraz rahat değerlendirildiğinde çok ta anormal bir şeyin olmadığını ve iki tür insan davranışını ve yapısını görürüz.

Birinci türde, Rabbimizin insan fıtratına yüklediği ve onda var olan olumlu ve olumsuz özelliklerini, Kur’an’ın öğretisi doğrultusunda sergileyen, hem kendi huzur bulan hem de etrafına huzur ve sükun dağıtan insan tipi. Bu Müslüman tipin yaşamasında, hem kendi çevresi ve giderek dünya aleminde var olan her şey, kendinden fayda bulacaktır. Kur’an’ın tavsiyelerine uygun hayat tarzını benimseyip İbrahim ve beraberindekilerin  örnekliğinde günlük hayatını tanzim eden Müslüman fert, böylelikle erbabları terk edip tek Rabbani öğretiye uygun davranacak, kendi ve kendi dışında herkes ve her şey ile de ilişkilerini dengeli, seviyeli, sevecen olarak sürdürecektir. Olaylara ve insanlara bakarken, Dinin sahibinin öğütleriyle baktığından, çoğu kez küçücük menfaatlere karşılık seviyesizleşen ve aşağılık hale düşenler gibi olmayacaktır.

Hayatını sürdürürken hem kendi haz duyacak hem de etrafına denge ve huzur dağıtacaktır. Çünkü, Müslüman kişi, iman ederken Rabbine teslimiyeti seçmiş, her şeye bakışta huzur ve dengeyi yakalamış, kendinde var olan bu huzur ve dengeyi de etrafına doğal olarak yansıtmış olacaktır. Dolayısıyla onun bulunduğu ortamda, huzur, sükun, güven tesis edilmiş olacaktır. Her sözünde, her davranışında, Rabbinin kendisini nasıl karşılayacağını bildiği için, başkalarına nice önemli gelen şeyler mümin için basit gelebilecek, o her zaman merhametli, kanaatkar, hoşgörülü, yardımsever, saygı ve sevgiye dikkat eden birisi olarak anılacaktır. Çünkü, insanlara verilen ve onlarda var olan nice nimetler onun için Rabbinin hediyesi olup, kıskanmak yerine, sahip olduğuna şükredici olacaktır…

Bununla birlikte, genel anlamda insanların çoğunun öyle güzel insanlardan oluşmadığını, ikinci türde insan olduğunu bilmeliyiz. Bu türlerin, fıtratında var olan olumsuz özelliklerini öne çıkartıp hevasına göre davrandığını görmekteyiz. Bu insan, Rabbinin öğütlerine kulak asmayan, azgın, şaşkın, nankör, çıkarcı velhasıl çekilmez birisidir. Onun olduğu yerde ma’siyet, şaşkınlık, güvensizlik, çıkar ve güç hesabı dışında başka bir şey bulunmaz. Kendisi şaşkın olduğu için dengeli bir hayatı olamayacak, saldırgan, sınır tanımaz, hep telaşlı bir hayatı sevdiğinden etrafına da aynı şeyleri yansıtacaktır.

Onun rahat bulduğu anlar kendisi gibi olanlarla olduğu anlardır. Kendi aralarındaki ilişki tamamen çıkara veya dünyevi hesaba dayandığından birbirlerine “kurtluk” yapmaları kadar olağan bir şey yoktur. Onların tırstığı, saygı duyduğu tek şey yalnızca kendinden daha güçlü olanlardır. “Kışın kışlığını yapması” nasıl sünnetullah ise, onların değer yargılarının böyle olması da aynı türden bir sünnetullahtır. Öylesi tiplerin en büyük kaygıları güç sandığı şeylerin elinden alınması ya da gitmesidir. Varlık sebebi yargılarıdır. Kendileri kul olmaktan çıkmışlar, küçük Rabbler/erbab ve İlahlar olmuşlardır. Nasılsa sahip oldukları iktidar alanları, maddi birikimleri, onların ihtiyaçlarını gidermekte, sıkıntılarını halletmektedir. İnsan insanın kurdudur o dünyada, düşen de hapı yutmuştur…

Kur’an’da insanların çoğunun şirk koşmadan iman etmeyecekleri bildirilmektedir. Bu hükmün, Rabbani buyruğun anlamı için tarihe bakmak kafidir. Kur’an kıssaları nasıl da aydınlatıyor önümüzü. Her zaman ve her yerde çoğunluğun münkir ve sapkın olduklarını nasıl da görüyoruz. Nebilerin biraz telaşa kapıldıklarında, kavimlerinin imana gelmeleri konusunda biraz yumuşamaya başladıklarında, Rabbimiz kulluk ve imtihan amacı için yaratılışı var ettiğini, dilerse yeryüzünde mutmain olan melekler var edeceğini beyan buyurarak onları uyarmıyor mu? Hükmün gelmesine kadar kendilerine verilen sürenin sonunun beklendiği, ihmal değil imhal edildikleri açıklanmıyor mu? Nebilerini telaşa kapılmaması konusunda uyaran Rabbimizin buyruğu bizler için de geçerli değil mi? Bu gerçeği böyle belleyince, kendisini yaratan, rızıklandıran, sıkıntılı hallerde yardımını esirgemeyen velhasıl her şeyini borçlu olduğu Rabbine nankörlük eden, Rabbinin dediklerine değil de, Şeytan’ın dediklerine kapılan, Allah’ı emekliye ayırıp Şeytan’a uyan  insanoğlu, kendisinden hiçbir ücret istemeden Rabbinin risaletini yapan nebilerine bile yüz çeviren hatta öldüren aynı insanoğlu, işte bu kafadakiler elbetteki güzel insan olmayacaktır.

Bu türdeki insan, Mekkeliler gibi namaz kılıp oruç tutabilecek, kurban kesip hacc edebilecektir. İsimleri bile sahiplendikleri dine uygun olacak, bir takım gelenek ve uygulamaları form olarak dini andıracaktır. İster Yahudi, ister Hıristiyan ve isterse Müslüman olsun, çıkarları için dinlerini kullanan insanoğlu, hain, alçak, nankör ve aşağıların aşağısıdır. Bu adamların, kendilerine uygun din adamları olduğu için, kitabın ayetlerini saptıracaklar, keyiflerine göre de hüküm uydurabileceklerdir. Bunlar için gerçek kişilik yüksek karakter, erdemli davranışlar olmaz, olamaz. Zira uzun süreli ve devamlı bir davranış kalıbı sıkar onları. Onları yaşam biçimleri buna müsait değildir.

Çıkarlar, ilişkileri belirleyen esas olduğu için sabitler, ilkeler olmaz. Değişmez değerlere sahiplenemezler, o nedenle güven duyulmaz onlara. Öyle gözükseler de, öyle gösterseler de, kriz anlarında, maskeler düştüğü anda yahut Rabbani ilkelerle bakarak ferasetli değerlendirmelerde de anlaşılırlar. Hemen herkesin kendi hayatında sıkla rastladığı, bizzat tecrübe ettiği yalın gerçekliklerdir.

Bu bir sabitedir. Mademki fıtratta var olan temel özellikler, olumlu ve olumsuz olmak üzere çeşitlendirilmiştir, serbestçe de kullanım özerkliği tanınmış, öyleyse bu tiplerin değişmesi de beklenmemelidir. Yaratıcı Rabbimizin, insanın yaratışılında koyduğu kurallara bakıldığında, insanın zayıf, nankör, aceleci, peşinci ve çıkarcı olduğunu gördüğümüz gibi, gücün ve çıkarın karşısında eğilip büküldüğüne, değerlerini çok ucuza sattığına da şahitlik ediyoruz. Onun bu özelliklerini tanıyınca, karşılaşılan problemli ilişkilerdeki kötü yanlarını anlamak, onun bu halini gerçek olarak kabullenip, sızlanmadan öte Rabbe havale edip gereğini yapmaktır. Ancak, kişilikli, oturmuş ve yüksek karaktere sahip birisi için bu söylenenler çok da fazla bir şey ifade etmezler. Etmezler çünkü, o tipler normal şartlarda nasıl davranıyorlarsa, kriz şartlarında, aleyhlerine de olsa aynen öyle davranacaklardır. Bu halini koruyan kişi, elbette ki, öncelikle Müslüman olan ve sürekli Rabbi ile irtibat kuran kişidir. Onun için doğru davranış, olayların seyrine göre değil, belli sabitlere göre ayarlıdır.

Sözgelimi, iyi halde de kötü halde de, sağlıklı halde de hastalıklı halde de, zengin halde de fakir halde de, zayıf halde de, güçlü halde de, azınlık halde de iktidar halinde de vs. aynı tutum ve davranışı sergileyen, istikrarlı halini ve her şart ve durumda koruyan, doğru insan, erdemli insan ve hatta insan gibi insan, adam gibi adamdır. Değişen şartlarda değişmeyen bu tür adamlık her babayiğidin harcı değildir. Böylesi bir adam olmak da ancak, Rabbine güçlü bir iman bağı ile bağlanmakla mümkündür. İman edenleri yeniden imana çağıran Allah, yeryüzüne imtihan için gönderdiği kullarına değişik haller yaşatmakta, her hal ve şartta da aynı tutumunu sürdürmesini istemektedir. Şeytan’ın iğvasına kapılmamamızı hatırlatıp, Rabbani yol üzerinde kavi durmamızı isteyerek değişen şartlarda değişmememizi öğütlemektedir…

Rızkın ve ecelin takdirinin Rabbine ait olduğunu bilen, bu işleri bir şeylere ya da birilerine vesile kıldığına da inanır ve Rabbi ile rabıtasını sıkı tutup, şartlara ve insanlara tapınmak yerine şartları ve insanları imtihan için belirleyen Rabbine tapınır. O kişi için şartların veya olayların ne olup olmadığı bir önem arz etmez. O değişen şartlara göre değil, değişmeyen ilkelere göre hareket eden ve bu nedenle de güvenilir olan kişidir. Bu ilkeleri de şartlarla oluşturmayıp Rabbinin buyruklarına göre tesbit edendir. Allah’ı kendi hizmetine koşan (!) modern insan değil, Allah’ın dinine hizmet etme şerefini yakalayan insandır. İman etmek budur, Müslüman olmak budur. Mekke’de, sıkıntılı ve zor şartlarda Müslüman olmak ne ise, Medine’de, rahat ve bolluk döneminde de odur.

Sulh zamanında ne tutum sergileniyorsa, harp zamanında da aynı tutum sergilenir. Yalnız ve kimsesiz iken neye rağbet ediliyor ise, kalabalıklara kavuşulduğunda ve muktedir olduklarında da aynı şeylere rağbet edilir. Naçar ve bitik halde iken sığınıp yardım umduğu Rabbine, rahata erip düzlüğe çıktığında da aynı şekilde sığınıp şükreder. Mekke’de bütün kavmi ve inananları ile uzun dönem boykota uğradıklarında, aç, susuz ve ziyaretçisiz kaldıklarında, konuşmama cezasına çarptırılıp, çocukların açlık çığlıklarının ayyuka çıktığında, uğradıkları işkence ve eziyetlerin dayanılmaz olduğu dönemlerde, Resule gelip: “bizim Rabbimiz hak değil mi, bizim dinimiz hak din değil mi, neden bize yardım etmiyor?” “sen hak elçi değil misin?” dediklerinde… evet bu benzeri hallerinde de sabredip Rabbani değerlere nasıl sığındılar ve geriye dönmedilerse, elçileri aralarında olmak üzere sığındıkları ve yardımını umdukları yüce İlahları ve Rabbleri onları zor şartlardan kurtarınca, imtihanı unutmayıp yine aynı değerlere sığındılar ve hamd ettiler. Rabbleri, onları muzaffer kıldıklarında da, güç ve devlet onların ellerine geçtiğinde de, evet yine aynı ilahlarına sığınıp aynı değerlere itibar edip şükrettiler. Dini ilkeler için mücadele verirken uğranabilecek sıkıntılara Rabbi için göğüs geren, yine adil ve güvenilir olan mümin, eline iktidar geçtiğinde de aynı kişiliğe sahip çıkar. Dün kendilerine dünyayı yaşanmaz kılan, fırsatını bulsa isimlerini yeryüzünden silecek düşmanlarına, bugün galip geldiklerinde, düşmanları aşağılık ve zelil hale dönüşüp mağlup olunca, onlara adaletle ve merhametle muamele edenler yine onlardı. Çünkü onların Allah’ı aynı Allah, ilahları aynı ilahtı.

Kuranın inzal olduğu  zamanlar ile günümüzde bir fark yoktur. Farklı olan sadece kavramlar olup, fonksiyonlar ve ilişkiler aynı idi. Müslümanlık gerek inanç olarak, gerekse o inancın gereği yapılması gereken salih amel, tutum olarak belli sabitleri ve istikrarı olan öğretidir. Öylesine bir disiplin, öylesine total öğretidir ki, başka öğreti ve disiplinlere ihtiyaç duymadığı gibi, zaman ve mekan olarak da sınırlanamaz. Şartlar onu değil, o şartları belirleyicidir. Çünkü o, Rabbanidir, ilahidir. Rabbani oluşu, risaleti de vazgeçilmez kılar. Rabb Allah, insanlara elçiler göndermiş, onlar da nasıl inanılması ve yaşanılması gerektiğini göstermek için kitaplar getirmiş, kendileri de usvetül hasene olarak kuran içerisinde örnek olmuşlardır. Böylelikle, insanlık yaratılalı beri süregelen, orijinaline, bidat, hadisler ve hurafe karıştırılmış dini hayatı yeniden ihya ettiler. İnançları sahih, davranışları salih olmak üzere yeniden öğrettiler.

Rabbin razı geleceği kulluğu yeniden gösterdiler. İnsanlar ise, ya elçilerden yana tavır aldılar ya da gelenekleri bahane ederek karşı tutum sergilediler. Bu bir serbest tercih idi ve zorlama yoktu. İmtihan için bu serbesti gerekli görülmüştü. Ancak bir kez seçimi yapan insan da, seçtiği öğretisine uygun, hayat tarzı ve yaşam biçimi oluşturdu. Yaşadığı her halde, karşılaştığı her durumda, öğretisinden vazgeçmedi. Her zaman öğretisinin ne önerdiğine bakarak yaşamaya çalıştı. Seçmek bu idi, taraf olmak bu idi. Her kul ne seçti, ne tercih etti ise, onunla yaşayacak, onunla ölecek, onunla da haşr olunacaktır. Kimden yana tavır aldı ise, ondan yana saf tutacaktır. İlkeleri Rabbani olanlar ile olmayanlar arasındaki bir farklılıktır. Dileyen dilediği tarafı tutar. Allahın risaletine uyan, Rabbani öğretiye kulak verip başka değerlere itibar etmeyenlere selam olsun. Selam olsun, geçici hayatı seçmeyenlere, Şeytan’ın karşı duran sistemlere kulluk eden, onlardan yardım ve medet umanlara. Rızkın ve ecelin tağutların elinde olduğuna vehmedenlere. İlkelerini hevalarından ve zaman ve şartların dayatmalarından üstün tutanlara…

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Acıkmış Katıra gül koklatılmaz.



Domuz sürüsüne kuzu katılmaz

Lütuf tarlasına adım atılmaz

Acıkmış katıra gül koklatılmaz

İt eniği ite çeker unutma!”


Böyle diyor, söz ustası Rahmetli Abdurrahim Karakoç, “unutma!” başlıklı şiirinde. 

Bu tür sözler Türk halk muhayyilesinde de yeterince bulunmaktadır. Halk, günlük konuşmalarında bu sözlerden azami derecede yararlanmaktadır.

“Acıkmış katıra gül koklatılmaz!”

Peki ama neden?

Bu “neden”e cevap verebilmek için lafı birazcık dolaştırmak zorundayız. Bilindiği gibi katır, eşekle atın birleşmesinden doğan (babası eşek, anası kısrak) bir ara hayvandır. Yani o ne eşektir, ne attır. Anlayacağınız katır, daha baştan, nesebi gayrı sahih olmaklık bakımından, vukuatlıdır… Bu “neseb” işini hafife almamak lazım. Bunun dışında, katır ve katırın sulbünden geldiği eşek cinsi, ağır işlerde iyi iş görmekle beraber, kaba-sabalığı, ince fikirli olmaması, daha doğrusu hiç fikir edememesi, zeki olmaması ve üstelik de oldukça inat olmasıyla maruftur. İlaveten, katır, her ne kadar öldürücü tekmeler gibi güce sahipse de, sanattan anlamaz. Sanat üretemez. Bunu eskiler “eşşekten perşembelik umulmaz” sözüyle özetlemişlerdir…

Bir katır düşünün, hem de acıkmış bir katır: Şimdi bu hayvanın, biricik yiyeceği olan saman ve ottan, yeşil bir yoncadan başka bir şey düşünecek mecali var mı, olabilir mi? [Herhalde katır, petrol, doğal gaz, yer altı madenleri düşünecek değildir ya!] Gözü ahırın kapısında, ha geldi ha gelecek diye beklemekten bîtap düştüğü efendisinin ellerinde kendisine uzanacak bir tutam otta ya da bir kalbur samandadır. Bunun dışında her ne ikram ederseniz o hayvan için gereksiz, lüzumsuz ve münasebetsizdir. Şimdi tam bu demde, yani açlıktan tepinip durmaktayken katıra birisinin bir gül uzattığını düşünün: Rengi tabiatın gerçek rengini, kokusu gerçek kokuyu yansıtan, estetiği, zarafeti, güzelliği ile insanın başını döndüren; tarih boyunca sevginin sembolü olagelmiş, kara sevdalı türkülerin ayrılmaz bir parçası, gerçek san’at olan ilahî sanatın en nazenîn boyutunu temsil eden bir gül…

İşte böyle bir gül, bizim acıkmış katırımız için ya bir “ot” olarak görünecek ve tabi katırca bir iştiha ile kaptığıyla birlikte ham yapacak. Yahut, kendisiyle dalga geçildiğini düşünerek öfkelenecek ve sahibiyle beraber gülü de tekmeleyecek; nallarının altında ezilen gül, katır gübresine karışmaktan da kurtulamayacaktır.
Gül ve katır! Kabalık ve incelik. Hantallık ve güzellik Paspallık ve zerafet. Süflîlik ve ulvîlik. Şehvet ve güzellik. Menfaat köleliği ve gerçek sanat. Tekme ve gül yaprağı. Gübre ve gül kokusu… Bu listeyi uzatmak mümkündür.

“Acıkmış katıra gül koklatılmaz” sözü, katırlardan bir alıp veremediği olmayan birileri tarafından söylenmiş fantezi bir söz değildir. Bunun derin anlamları vardır. Bilgece bir sözdür. Kısaca ve genel hatlarıyla, yaratılıştaki düzeni, ahengi, uyumu, ilahî/aklî dengeyi gözetmenin gereğini hatırlatan bir sözdür. Neyin nerde durması gerektiğine dikkat etmeyi telkin etmektedir. İlahi tabiî dengede katır, gülden ve gül kokusu gibi, hassas alıcıların olmasını gerektiren, ondaki zerafeti ve insanı büyüleyen güzelliği algılama yeteneklerinden mahrumdur. Aç katıra gül koklatmak, hem katıra bir zulümdür, hem de gül gibi en zarif bir çiçeği katırın tekmeleri altına vermekle çiçeğe bir zulümdür. Bunu yapmamak gerekir.

Bu sözün başka alanlarda telmih ettiği başka anlamlar yok mu? Vardır elbette. Mesela bir ayıya, küçük bir bebek teslim edilemez. Zarif sanat eserlerinin sergilendiği bir züccaciye dükkanına fil; güzel bir bostana inek girdirilemez. Kedinin boynuna ciğer asılmaz. Aç köpek fırın bekçiliği yapamaz. Bir ırz düşmanına namus bekletilmez. Ve artık diyeceğimizi diyelim: Kur’ana eş kitaplar iddiasındaki zihnede Kur’an hediye edilemez.

Peki ama neden?

Bir Kur’an düşünün ki, insanlığı doğru olan tek yola, sırat-ı müstakîm’e çağırmaktadır. Son nebi Muhammed’i (a.s) Allah’ın bunun için risaletle görevlendirdiğini bildirmektedir. Bir Kur’an düşünün ki, Allah’a iman edenleri mü’min, iman etmeyenleri kafir olarak adlandırıyor. Allah’a iman eden, Allah’dan korkan, mü’minleri seven, onları dost edinen ve namazı kılıp zekatı verenlere Allah’ın velisi payesini veriyor. Allah’a iman etmeyenleri, Mü’minlere düşmanlık yapanları ise şeytanın velileri olarak adlandırıyor. Bu aynı Kur’an, şirki necaset, müşrikleri necisler olarak kategorize ediyor. Kafirlerin ebediyen iflah olmayacaklarını haber veriyor. Yeryüzünde Allah’ın indirdikleri ile, yani kendisi ile hükmedilmesini emrediyor. Onunla hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık sayıyor. Bir Kur’an düşünün ki, erkek ve kadınlara namuslarını korumalarını, açılıp saçılmamayı emrediyor; örtünmeyi emrediyor. İçki, kumar (şans oyunları), falcılık, putperestlik gibi gelenekleri “şeytan işi pislikler” kabul ediyor. Namuslu kadınlara iftira atılmasını iğrenç buluyor ve faillere ceza öneriyor. Bir Kur’an düşünün ki, namazı, orucu ve infakı emrediyor.

Peki bu Kur’an, kendisini elinde taşıyanların bütün bunlardan hiç haberi yokmuş gibi, gayet pahalı, sükseli bir baskı ile bastırılıp, yine gayet süslü-püslü bir ambalajla sarılıp sarmalanarak, hediyeler valizine konulabilir ve onun birinci dereceden tebliğ muhatabına hediye olarak sunulabilir mi? Evet, sunulabilir. Yani bu, beşer tarihi açısından vak’ay-ı adiyedendir. Çünkü beşerin türlü dalaletleri ve garabetleri vardır, onlardan birisi de budur. Kur’an, beşer tarihi boyunca nice kafirin hilesine alet edilmiştir. Kur’an’ın bir hediyelik eşya konumuna indirgenmesine şaşmamak gerekir. Kur’an ilk kez nesneleşmiyor. Nesne, yani bir araç. Çıkarlarına alet ettikleri bir araç. Evet o Kur’an, ilgili zatın, hediye edilmiş eşyalar koleksiyonunda yerini alacak, ama o zatın kendisi, Kur’an’ın geldiği coğrafyaya ve daha ilerisine doğru, bombardıman uçaklarını göndermeye devam edecek. Elbette edecek, çünkü kendisine bu Kur’an’ı hediye edenler, bir anlamda “çekinme katliamlarını devam ettir!” mesajını vermiş oluyorlar.

İşte dinin siyasete alet edilmesi kelimenin tam anlamıyla budur. Onüç yaşındaki bir çocuğun başındaki bir metrelik bir örtüden, dünyayı yakıp-yıkacak gibi anlamlar çıkartanlar; müslüman mahallesinde bir kızcağızın başını örtmesini, o mahallede diğer başı açık olanlara “baskı” ve “dayatma” anlamına geldiği gibi olağanüstü yorumlar devşirenler, o başörtüsüne, sadece iki-üç ayetini tahsis eden Kur’an’ın kendisini hediye alıp veriyorlar, bundan hiçbir olumsuz anlam çıkmıyor! Tıpkı bir zamanlar, kendi katlarından bir ruhbanlık uyduran, ama ona da adam gibi uy(a)mayan Hristiyanlar gibi… (57/Hadid, 27) Ya da zanlarınca, Allah’a ve putlarına ekinlerden ve hayvanlardan paylar ayırıp, “bunlar Allah’a, bunlar da ortaklarımıza” dedikten sonra, Allah’a ayrılanları da kendi ortakları hesabına geçiren (6/En’am, 136) Mekke müşrikleri gibi…

Şu halde gerçek anlamda anlaşılmıştır ki, Kur’an’ın münkirleri gerçek anlamda çifte standartlı kişilerdir. Aynı zamanda din istismarcısıdırlar. Yine, hediyelik eşya konumuna indirdikleri (nesneleştirdikleri) Kur’an’ın, “bilin ki onlar gerçek bozgunculardır, fakat bilincinde değilller”; bilin ki onlar gerçek sefîh (beyinsiz/akılsız/düşkün) kimselerdir, fakat bilmiyorlar” (2/Bakara, 12-13) diyerek gerçek kimliklerini açıkladığı kimselerin, beynen-nâs “biz ıslah edicileriz” diye şişinmeleri gibi…

Dini istismar etmeyen, etmeye karşı olan kimse, ilk başta kendisi buna uymalı değil midir? Kur’an’a inanmayan kimse onun adını ağzına bile almamalı değil midir? Kur’an’ın getirdiği hayat düzenine inanmayan, sadece ona bir fetiş ya da tabu gibi inananlar, onu hediyelik eşya durumuna düşürmek ahlaksızlığını işleyebilmektedirler. Bir ölümcül hasta düşünün: Kendisine en mahir doktorun verdiği, şifa bulacağında kuşku olmayan bir reçeteyi götürüp bir başka ölümcül hastaya sırf “hediye” ediyor. Üstelik de reçeteyi yazan doktora düşmanlıklarını eksiltmiyorlar.

Yeryüzündeki en büyük fesat, kelimeler ve kavramlarla oynayarak, insanların zihnini alabora etmek, toplumların algılayışlarını manipüle etmektir. Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi medeniyeti, tanklar ve uçaklardan önce savaşını kelimeler ve kavramlarla yapmaktadır. Bir ülkeye savaş uçaklarını göndermeden önce, gerek o ülkeye gerekse bütün dünyaya karşı şeytanın bile aklına gelmeyecek kurnazlıkta bir propaganda savaşı yürütmektedirler. Bu propagandanın özeti şudur: Medeniliğin, gelişmişliğin, kalkınmışlığın, çağdaşlığın zirvesine ulaşmış bulunan Amerika, bu kıstaslar açısından listenin en altında kalmış ülkeleri eğitmek, terbiye etmek, onları da medeniyetin belli seviyesine çekmekle yükümlüdür! Amerika dünyanın öğretmenidir! Bunun için o geri kalmış bölgelere medeniyet götürmektedir! Bir sınıfta dersi uslu dinlemeyen öğrencilere öğretmen ne yaparsa, işte Amerika da, savaş açtığı ülkelere (bunlar genellikle “islam ülkesi” denen ülkelerdir) onu yapmaktadır.

İşin aslı ise ABD (daha doğrusu Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi medeniyeti) kendisine yeni enerji kaynakları aramaktadır. Yeni sömürge alanları açmak istemektedir. Yani acıkmıştır. Tam bu demde ona Kur’an hediye etmenin bir anlamı yoktur. Halbuki ona enerji kaynakları lazım. Petrol lazım, doğal gaz lazım vs.. E artık bu durumda o Kur’an’ın, yukarıda resmetmeye çalıştığımız katır-zede çiçeğin akıbetinden bir farkı kalır mı, varın siz düşünün.

Bu arada belirtelim ki, nasıl ki modern dünyanın katırları eskisinden çok farklı ise, katırcıları olduğu gibi, katırlara ot yerine çiçek verenleri de farklılaşmıştır. Bunlar sıradan bir bilmezliğin esiri değiller. Bile isteye oynanan oyunun taraflarıdır. Katırlar ve hâdim-i katırlar bir ihanet oyununu birlikte sergilemektedirler. Burada saf olanlar, oyunu safça izleyen, gülünmesi gereken yerde ağlayan, ağlanması gereken yerde gülen, ama siyasi basiretleri dumura uğramış müslüman toplumlardır. Bu siyasi körlük devam ettiği sürece, bilumum kutsallarıyla birlikte, tepişen katırların arasında telef olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Bunları söylerken Kitab’ın, “Allah’dan ümidini ancak kafirler keser” ikazını da asla unutmuş değilim…

Ne dersiniz, acıkmış katıra gül koklatmakla, Kur’an vermek arasında bir fark var mıdır?

İlk Kuran Yazması



İslami kaynak olarak gösterilen bazı eserlerde ve bugünde hakim olan görüşe göre, “Kur’an‘ın Hz. Peygamber döneminde bir Kitap olarak mevcut olmadığı, Hz. Peygamberin vefatından sonra bir grup sahabe tarafından -deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerinde yazılı olan ayetler ile hafızların ezberlerinden- gelişigüzel bir araştırma sonucunda cemedilerek bir kitap haline getirildiği” iddia edilmektedir.

Peki, bu iddialara Kur’an nasıl cevap veriyor?

Bu konuya geçmeden önce kitabın tanımına, tarihçesine ve o günkü Arap yarımadasının jeo-politik, ekonomik ve kültürel yapısına bir göz atalım.

KİTAP NEDİR?

Kitap; bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş yada ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı yaprakların (kırtas,deri, kağıt, parşömen vb.) bütünüdür.

KİTABIN TARİHÇESİ

Eski çağlarda metinler taş ve maden gibi, çok dayanıklı ağır malzeme üzerine hakkedilirdi. En eski gereç olan taş(kaya resimleri, dikme taşlar gibi anıtsal yazıtlar) taşınabilir olmadığından kitabın içine girmez. Daha sonra tahta, kil tabakası ve ipek kumaş gibi daha hafif malzemeler kullanılmaya başlandı. Mezopotamya’da M.Ö. 3000’ler de kil tabletler üzerine harfler yazılıyordu. Çinliler ise ipek kumaş kullanıyorlardı. Sümer, Asur ve Hitit kil tabletleri ile Mısır papirüs ruloları yaklaşık aynı tarihler de ortaya çıkmış olmakla birlikte, kil tabletlerden çok, papirüs rulolar çağdaş kitabın öncüsü olarak kabul edilmektedir.

Papirüs, Nil nehri kıyılarında ve Nil deltasının bataklıklarında yetişen bir bitkidir. Papirüs saplarından elde edilen şeritler dokunarak özel olarak hazırlanmış sıvılara daldırılıp kurutulduktan sonra yazı yazılabilecek yüzeyler haline getiriliyordu. Yazı yazılan papirüs şeritler birbirlerine yapıştırılıp uçlarına sopalar takıldıktan sonra kıvrılarak rulolar haline getiriliyordu. Bu papirüs rulolar 6 ila 10 m. kadar uzunluktaydı. Papirüsten yapılan ilk kitaplar böyle rulolar halindedirler. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi bu kitaplardan oluşturulmuştur. Bilinen ilk kitap “Ölüler Kitabı”dır. Ölüler Kitabı örneklerinden yüzlercesi papirüs rulolar halinde mezarlardan çıkarılmış olup ve en eskileri Piramitler Dönemi’ne aittir, yani M.Ö. 2500′lere.
Papirüs rulolar, Yunanlılar ve Romalılar tarafından da uzun süre kullanılmıştır. Papirüs, Yunanistan’a M.Ö. VII. yüzyılda girdi. Romalılar, II. yüzyılda 15 m. uzunluğunda 15-30 cm. genişliğinde papirüs tomarları kullanmaktaydılar. Roma’da halka açık kitaplıklar ve nadir kitap koleksiyoncuları vardı. Romalılar ithal ve ihraç ettikleri eserlerle geniş bir ticaret yapıyorlardı.

Büyük kitaplıkların kurulması, Helenistik çağda kitabı yaygınlaştırdı. M. Ö. 200 yılları civarında İskenderiye’deki Museion Kitaplığında 500.000, Serapeion’da ise 43.000 kitabın bulunduğu tarihi belgelerde yer almaktadır.

M.S. 400’ler den itibaren de papirüs ruloların yerini parşömen ya da vellum kodekslerin alması, kitabın biçiminde bir devrim yaratmıştır. Anadolu’nun da kitabın tarihçesinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Parşömeni, Bergama Kralı II. Eumenes’in bulduğu belirtilmektedir. Bergamalılar koyun derisini parlak bir cila ile kaplayıp deriye mükemmel bir beyazlık veriyorlar ve bu deriyi 60 x 110 cm. boyutunda bir dikdörtgene dönüştürerek parşömen yapıyorlardı. Bergama (Pergama) imalathaneleri oldukça ünlüydü. Hatta yöre kendi ismini de (parşömen, pergamineum) bu gerece vermiştir.

Çok yaygın bir yöntem haline gelen bu yeni aracın kullanılışı, kitabın dış görünüşünü çok değiştirdi. Katlanabilen parşömen yaprakları dikilerek bir araya toplanıyor, ardından ciltle korunabilen defter haline getiriliyordu. Kitap, böylece arkalı önlü yazılabilen bir dikdörtgen (codex) biçimi kazandı. Parşömen, kazıma ve düzeltmelere karşı papirüsten daha dayanıklıydı. Süslemeler daha güzel yapılabiliyordu. Sayfalar numaralandırılıyor, dizinler konabiliyor, kolay okunuyor ve metin karşılaştırmaları yapılabiliyordu.

ARAP YARIMADASININ JEO-POLİTİK, EKONOMİK VE KÜLTÜREL DURUMU

İslâm öncesi Arap Yarımadası’nın siyasi, ekonomik ve kültürel tarihine göz alacak olursak, Arapların dünyadan bihaber olmadığını görebiliriz. Araplar, kendi vadi ve çöllerinde mahsur kalan bir millet değildi, aksine faaliyetleri çok çeşitli sahalarda gözle görülür biçimde yaygındı.

Eski çağlara ait tarihi bilgi, bulgu ve eserlerde Arapların kıtalar arası ticarette önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Eski çağlarda ve orta çağların önemli bir bölümünde Çin, Hindistan ve diğer Doğu ülkelerinden ve aynı şekilde Doğu Afrika’dan Mısır, Suriye, Küçük Asya (Türkiye), Yunanistan ve Roma’ya kadar yapılan ticaretin Araplar vasıtasıyla gerçekleştiğini biliyoruz. Doğu ile Batı arasındaki bu uzun mesafeli ticaretin üç ana yolu vardı. Bu üç ana ticaret yolunun tam ortasında Araplar bulunuyorlardı. Araplar, ticarete yatkın bir millet olup çeşitli yönlere ticarî seyahatler yapmaktaydılar.

Arapların beynelmilel ticarette kilit bir durumda bulundukları inkâr edilmez bir gerçektir. Arabistan’da, Suriye ve Mısır’dan gıda maddeleri ve şarap ithal etme işini umumiyetle Yahudiler yaparlardı. M.S. V.yy dan itibaren Mekke’nin tanınmış ve güçlü kabilesi Kureyş’e bağlı Araplar, dış ticarette önemli bir rol oynamaya başladılar. Hz. Peygamber zamanına kadar Kureyşliler; Yemen, Habeşistan, Irak, Mısır ve Suriye ile geniş bir ticari münasebete girmişlerdi. Doğu Arabistan’dan İran’a bağlantılı yapılan ticaretin merkezi Yemen’di ve ticari malların önemli bir bölümü Hayre, Yemâme (Bugünkü Riyad) ve Benî Temîm bölgelerinden Necran ve Yemen’e giderdi.

Bu ticarî ilişkilerin dışında da Arabistan halkı komşu ülkeler ile yakın siyasî ve kültürel ilişkiler kurmuşlardı. M.Ö. III. yüzyıldan Hz. Peygamber’in doğuşuna kadar, önce Petra’daki Nebtî devleti daha sonra Tedmür’deki Suriye devleti ve Hayre ile Gassan’daki Arap devletçikleri uzun süre iktidarda kaldılar. Bu devletlerin bir yandan Yunan ve Bizans, diğer yandan İran ile yakın siyasî, ekonomik ve kültürel ilişkileri vardı. Ayrıca ırkî açıdan Arabistan’ın iç kısımlarındaki kabileler, diğer ülkelerdeki ırkdaşlarıyla her alandaki münasebetlerini sürdürüyorlardı. Medineli Ensâr ile Suriyeli Gassanî hükümdarları aynı ırktan ve soydandı. Bunlar aralarındaki ilişkilerini hiçbir zaman kesmediler. Kureyşliler, Hayreliler ile çok samimi idiler. Hatta Kureyşliler okuma ve yazmayı da Hayrelilerden öğrenmişlerdi. Ayrıca Hayrelilerden “Hattı Kûfî” olarak bilinen meşhur yazı stilini de öğrenmişlerdi.

Buna ilâveten, Arabistan’ın her yöresinde şeyhler, eşraf ve büyük tüccarların yanında çok sayıda Bizanslı, Rûm, Yunanlı ve İranlı hizmetçi, uşak ve cariyeler bulunuyordu. İran ile Bizans İmparatorlukları arasındaki amansız mücadele ve savaşların sonunda esir alınan çok sayıdaki erkek ve kadınların çoğu bir süre sonra esir pazarlarında açık arttırma usulüyle satılırlardı. Arabistan, savaş esirleri, köle ve cariyelerin satıldığı büyük pazarlardan biriydi. Kölelerden birçoğu kültürlü, hünerli, sanat sahibi ve ticarette tecrübeli idiler. Bunlar usta birer sanatçı, esnaf ve tüccar olarak efendilerine değerli hizmetlerde bulunuyorlardı. Arap kabile reisleri, eşraf, şeyh ve tüccarları bunlardan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalışırlardı. Mekke, Taif, Yesrib ve diğer şehirlerde bu tür kölelerin sayısı çoktu.

Bu kısa hatırlatmalardan sonra konunun değerlendirilmesine geçelim.

Tanımından da anlaşılacağı üzere, üzerine yazı yazılı olan gereçlerin kitap olabilmesi için ciltlenmiş veya ciltsiz olarak düzenlenerek bir araya getirilmiş ve taşınabilir olması gerekmektedir. Bu özelliklere sahip olmayan yazılı gereçlerin bir kitap olarak tanımlanması mümkün değildir.

M.S. VI. yy. Arap toplumu, zengin bir kültüre sahip olan Çin, Hindistan, İran, Mısır, Bizans ve Roma gibi ülkeler ile olan siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkileri ile sahibi bulundukları köle ve cariyelerin büyük bir çoğunluğunun kültür düzeyi yüksek insanlardan oluşması, kitaplarla ilgili çağdaş gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalarını, yani yazı yazılacak sayfaların neden ve nasıl imal edildiğini, nasıl numaralandırılıp düzenlendiğini, nasıl ciltlendiğini, kısacası kitabın ne olduğunu ve neye kitap denildiğini çok iyi bilmelerini mümkün kılmaktadır.


İddia edildiği üzere, Hz. Peygamber döneminde Kur’an bir kitap olarak mevcut değil ise; Ehli Kitap’tan, Mekke Müşriklerinden veya kalbi imana yatkın olanlardan bir takım insanların “Allah katından indirilen, içinde hiçbir eğiklik ve çelişki olmayan, bir nur ve mübin (apaçık) olan, insanları doğru yola ileten kitabı” görme, okuma ve inceleme istekleri karşısında, Hz. Peygamberin, “elinde böyle bir kitabın mevcut olmadığını” söylemekten başka bir seçeneği olabilir miydi?



Peki, bu insanlar “Muhammed, bize bir kitaptan söz etmesine rağmen ortaya bir kitap koyamıyor” diye düşünmezler miydi?



Hz. Peygamberi, mecnun, büyücü, kahin ve şair olmakla itham edenler, buna istinaden yalancılıkla ve tutarsızlıkla itham etmezler miydi?


Kendisini en iyi bir şekilde tefsir eden yüce Kur’an, Hz. Peygamber döneminde bir kitap olarak mevcut değil ise; onlarca ayetlerinde kendisini bir “kitap” olarak beyan etmesi çelişkisiz olma özelliğine aykırı düşmez mi?
Çelişkisiz olması Kur’an’ın en büyük özelliklerinden birisidir. Müslüman olma şerefine erişmiş olan her insanın, Kur’an’ın çelişkisiz bir kitap olduğunu çok iyi bilmesi ve Kur’an’ın bu özelliğini özümsemiş olması gerekmektedir.

Kur’an’ın, Hz. Peygamber zamanında bir “Kitap” olarak mevcut olduğuna dair Kur’an ayetleri:

- Bu, kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. (2/Bakara suresi, 2)

- O, sana kitabı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. (3/Ali İmran suresi, 3)

- Kitabı sana indiren O’dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap’ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için Kitap’ın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez. (3/Ali İmran suresi, 7)

- Biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma. (4/Nisa suresi, 105)

- Ey Kitap Ehli! Elçimiz size geldi, Kitap’tan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. (5/Maide suresi, 15)

- Sana da kitabı hak olarak indirdik. Kitap’tan onun yanında bulunanı tasdikleyici ve onu denetleyip güvenilirliğini sağlayıcı olarak…O halde onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, Hak’tan sana gelenden uzaklaşıp onların keyiflerine uyma. Sizden her biri için bir yol ve bir şerîat belirledik. Allah dileseydi sizi elbette bir tek ümmet yapardı. Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihana çeksin diye öyle yapmamıştır. O halde hayırlarda yarışın. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. O size, tartışmış olduğunuz şeylerin esasını bildirecektir. (5/Maide suresi, 48)

- İşte bu da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri tasdik eden ve şehirler anasını ve bütün çevresini uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır. Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar. (6/Enam suresi, 92)

- Bu da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (6/Enam suresi, 155)

- Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (7/Araf suresi, 2)

- Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi her şeyden haberdar olan Allah tarafından muhkem kılınmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır. (11/Hud suresi, 1)

- Elif Lâm Mîm Râ. İşte bunlar kitabın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar. (13/Rad suresi, 1)

- Elif, Lam, Ra; Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeğe layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çağırman için, sana indirdiğimiz kitaptır. (14/İbrahim suresi, 1)

- Hamd, o Allah’a ki kuluna kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. (18/Kehf suresi, 1)

- Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (21/Enbiya suresi, 10)

- Dediler ki: “Öncekilerin masallarıdır bu. Birilerine yazdırdı onu. O ona sabah-akşam birileri tarafından yazdırılıyor.” (25/Furkan suresi, 5)

- De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (25/Furkan suresi, 6)

- Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (38/Sad suresi, 29)

- Kitabın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır. (39/Zümer suresi, 1)

- Şüphesiz biz o kitabı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et. (39/Zümer suresi, 2)

- Allah, sözün en güzelini; birbirine benzeyen ve tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur’an Allah’ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur. (39/Zümer suresi, 23)

- Biz sana kitabı (Kur’an’ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen onlara vekil değilsin. (39/Zümer suresi, 41)

- Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır. (41/Fussilet suresi, 3)

- Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır. (41/Fussilet suresi, 41)

- Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı da vardı. Bu ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır. (46/Ahkaf suresi, 12)

- Dediler ki: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.” (46/Ahkaf suresi, 30)

- Satır satır yazılmış kitaba. (52/Tur suresi, 2)

Yukarıda belirtilen ayeti kerimelerden Kur’an’ın; insanlar tarafından bilinen, tanınan ve okunan bir kitap olduğu ve dolayısıyla Hz. Peygamber döneminde bir kitap olarak mevcut olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Kur’an ayetleri; en güvenilir, en sağlam ve susturucu bir kanıttır. Allah’ın sözüne aykırı olan hiçbir sözün geçerliliği olamaz.

1. Tûr’a,

2. Satır satır yazılmış Kitab’a,
3. Yayılmış ince deri üzerine. 52/TUR SURESİ


Tur suresinin, anlam bütünlüğü dikkate alındığında, 2. ve 3. ayetlerinde buyrulan “yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitabın” Hz. Peygambere indirilen Kur’an olduğu anlaşılacaktır. 29. Ayette; Hz. Peygamberin, müşriklere vermesi emredilen “öğüt” tebliğ etmekle görevli olduğu Kur’an’dır. Bir çok ayette Kur’an’ın bir öğüt olduğu bildirilmektedir. Öğüt, aynı zamanda Kur’an’ın isimlerinden biridir(Bkz: Al-i İmran, 138; Yusuf, 104; Yunus, 57; Nur, 34; Yasin; 69; Abese, 11; Müddessir, 54).

33. Ayette; müşriklerin, “onu kendisi uydurdu” sözlerinden ve 34. Ayette; Allahu Teala’nın, “onun benzeri bir söz getirsinler” buyruğundan da, Hz. Peygambere indirilen kitabın kastedilmiş olduğu açıkça görülmektedir.
Kur’an, anlam bütünlüğü dikkate alınarak incelendiğinde; Tur suresinin 29, 30 ve 39. ayetlerini, Nahl suresinin 57 ve 58. ayetleri ile Hakka suresinin 41. ve 42. ayetleri tefsir etmektedir. Hz. Peygamberi, mecnun, büyücü, kahin ve şair olmakla itham edenler ile (melekleri) Allah’a kızlar isnat edenlerin Mekke müşrikleri olduğu müşahede edilecektir. Hz. Musa (a.s)‘a verilen ayetlerin yayılmış ince deri üzerine değil, levhalar üzerine yazılı olduğu, Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerinde açıklanmaktadır. Böylece, Tur suresinin 2. ve 3. ayetlerini de, Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerinin tefsir etmiş olduğunu görüyoruz.

 Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tur, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim. 7/ARAF SURESİ: 145.

150. Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?” dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): “Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları üstüme güldürme, beni bu zâlim kavimle beraber tutma!”
Kur’an ayetleri ışığında ulaştığımız sonuca göre, “ince deri üzerine satır satır yazılmış olan kitaba” ayeti kerimelerinde murat edilmiş olan kitabın Tevrat değil, Kur’an olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak; Kur’an ayetleri, deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerine değil, yayılmış ince deri üzerine yazılmış olup, Hz. Peygamber’in vefatından önce bir kitap özelliğinde idi. Bizzat, Hz. Peygamber tarafından, ince deri üzerine yazılı Kur’an ayetleri düzenlenerek toplanmış ve bir kitap haline getirilmiştir. Bunun aksini iddia etmek, Kur’an’a yapılan en büyük saygısızlık ve iftiradan başka bir şey olmasa gerek!

Ayrıca Bknz. 
  • KURAN HAKKINDA HADİSLER