27 Ağustos 2013 Salı

KURANDA GEÇEN DEYİMLER


Kur’an’ı herhangi bir dile yapılmıs çevirisinden anlamak durumunda olan insanların, çesitli problemlerle karsılastıgı bilinmektedir. Bu problemlere sebep olan en önemli unsur ise Kur’an’da çokça bulunan mecazî  (MÜTEŞABİH) ifadelerdir. Zira mecazî ifadeler, bir olay veya durumun gerçek anlamından uzak kelime veya kelime gruplarıyla yansıtılması işlevini görürler. Yani bu ifadelerde kullanılan dil, daha çok sembolik bir özellik göstermektedir. İfadelerin sembollerle anlatıldığı metinlerin, baska bir dile, anlam kaybına uğramadan tercüme edilmesi oldukça zordur. Bu zorluğun üstesinden gelebilmek, tercüme işini üstlenen kisinin hem tercüme ettiği metnin dilinin hem de kendi dilinin bu yönüne hakim olabilmesine bağlıdır. Mütercim, her iki dilde de kullanılagelen mecazi ifadelere/deyimlere, atasözlerine ve terimlere tam anlamıyla vakıf olmalı, söz konusu ifadelerin kesiştiği ve ayrıştığı noktaların künhüne muttali olabilmeli ve nihayetinde dilin bütün nüanslarına nüfuz edebilmelidir. Ancak bu gibi donanımları olan mütercimlerin tercümelerinin güvenilir olduğu söylenebilir.


Bizi deyimlere yönelten temel neden, Kur’an meallerinde gördüğümüz bu yöndeki eksiklikler/hatalardır. Öyle ki bu eksiklikler/hatalar süreç içerisinde hiç sorgulanmadıkları ve bir eleştiriye tabi tutulmadıkları için, artık bugün kesin doğrular olarak kabul görmektedirler. Galatımeşhur olmuş bu eksiklik ve yanlışlıklar zihinlerde bir soru işaretine de neden olmamakta ve ilahi hakikatlerin anlatıldığı, Allah’a ait sözler olarak algılanmaktadırlar. 

Mesela 

“odun hamalı”, 
“basımın saçı tutuştu”, 
“kemik gevşedi bende”, 
“kazıklar sahibi”, 
“kulakları üzerine ağırlık vurduk” 

gibi ifadelerin Türkçe konuşan bir insanın zihninde inşa ettiği anlamlar ile bunların orijinallerinin muhatabına ulaştırmak istediği anlamların örtüştüğünü savunmak mümkün değildir. Fakat Türkçe meallerde sık sık karsımıza çıkan bu tür ifadeler, her ne hikmetse – sırf meallerde yer aldıkları için olsa gerek – yanlış olabilecekleri hiç düşünülmeden genel geçer doğrular olarak algılanmaktadırlar.

Oysa gerek yukarıda sıraladığımız ve gerekse tezimize konu olan bu tür anlatımların doğru olduklarını kabul etmek bir yana, anlamlı birer ifade olduklarını söylemek bile çok zordur.

Bu ve benzeri deyimsel ifadelerin anlasılabilmesi için, kadim Arap kültür ve literatüründeki tarihsel arka planlarına, buradan hareketle de anlamlarına ulaşmak gerekmektedir.

Böyle bir çalısma yapıldığı zaman;

odun hamalı” diye tercüme edilen “ hammalete’l hatab ” (Mesed 4)ın “ igrenç söylentilerin tasıyıcısı kadın ”, “dedikoducu kadın” ; 

başımın saçı tutuştu” seklinde tercüme edilen “vesteelerre’su seyben” (Meryem 4)in “saçlarım ağardı” ;

kemik gevşedi bende” şeklinde tercüme edilen “vehene’l azmu minni” (Meryem 4)nin “yaşlandım”

kazıklar sahibi” olarak tercüme edilen “zü’l evtad” (Sad 12, Fecr 10) ın “payidar mülk sahibi”, “sarsılmaz bir saltanat sahibi” ; 

kulakları üzerine agırlık vurduk” diye tercüme edilen “darabna ala azanihim(Kehf 11) in “onları uyuttuk”, “ağır bir uykuya daldırdık” anlamlarına geldigi görülecektir.

Meseleyi daha iyi açıklayabilmek için Türkçe bir deyimin Arapça’ya çevirisini denemekte yarar var:

Türkçe’de ; “gönül vermiş, asık olmuş, tutulmuş” birinin durumunu anlatmak için özlü bir şekilde “abayı yaktı/yakmış” deyimini kullanırız. Bu deyimi Türkçe’den Arapça’ya tercüme eden kisi, eğer bunun Türk kültür ve geleneğindeki anlamını bilmiyorsa, muhtemelen “hareke’l aba” şeklinde literal olarak tercüme edecek, fakat bu tercüme hiçbir şekilde “abayı yakmak” ifadesinin mesajını/özünü yansıtmayacaktır. Zira “hareke’l aba” seklindeki ibare, Arabın zihninde somut anlamdaki bir aba yakma olayını canlandıracaktır. Eğer mütercim “abayı yakmak” ibaresinin deyim olduğunu ve Türkçe konuşan bir insan için ne anlama geldiğini biliyorsa o zaman mezkur ibareyi muhtemelen “segefe/segife veya asike” seklinde tercüme edecek ve bunu bir Arap için de anlamlı bir ibare haline getirecektir ki doğrusu da böyledir.

Bazı Örnekler

HÛD - 92  vettehaztumûhu verâekum zıhriyyâ(zıhriyyen)

Dedi: "Ey toplumum! Sizce kabilem Allah'tan daha mı güçlü ve onurlu! Allah'ı arkanıza atıp dışlanmış hale getirdiniz. Rabbim, yapıp ettiklerinizi çepeçevre kuşatmıştır."

Metin ve Yorum: Onu unuttunuz; kulak ardı edilen değersiz, itibar edilmez şeyler
konumuna indirgediniz.

Öneriler:
-Ondan yüz çevirdiniz.
-Ona sırt çevirdiniz.
-Onu kulak ardı ettiniz.
***

TEVBE :38 issâkaltum ilâl ard(ardı)

Ey iman sahipleri! Size ne oldu ki, "Allah yolunda seferber olun" denilince yere çakılıp kaldınız. Âhiretten vazgeçip iğreti hayata mı razı oldunuz? O iğeti hayatın nimeti âhiret yanında pek azdır.

Metin ve Yorum:
Gevseyip tembellestiniz.
...
Anlamı söyledir: Dünyaya ve sehvetlerinize yönelerek seferin/savasın
zorluklarından ve sıkıntılarından ikrah ettiniz ... Araf:176 da bu ayetin
benzeridir.

Öneriler:
-Dünyaya tamah edip isi ağırdan aldınız.
-Dünya nimetlerine meyledip ayak sürüdünüz.
-Dünya nimetlerini tercih ederek isteksizce davrandınız.

***

ŞU’ARÂ:215, HİCR:88, İSRÂ:24  Vahfıd cenâhake , Vahfıd lehumâ cenâhaz
Müminlerin sana uyanlarına kanadını indir.
Sakın, onlardan bazı çiftlere verdiğimiz nimet ve zevklere gözlerini dikme. Onlar için tasalanma da. Müminler için kanadını indir sen!
Rahmetten yerlere eğilme kanadını onlar için indir ve de ki: "Rabbim, merhametli davran onlara, tıpkı küçüklüğümde beni koruyup büyüttükleri gibi."
Metin ve Yorum:
Kuş, konmak istediginde kanatlarını indirir, uçmak için çırpındıgında ise kanatlarını açar /gerer/kaldırır. Konma esnasında kanatlarını indirmesi, tevazu ve şefkat/merhamet için mesel yapılmıştır. Kanat güç birimidir. Tıpkı bizlerin motor gücünü “beygir” benzetmemiz gibi.

Öneriler:
-Kol kanat ger.
-Alçakgönüllü ol vb.
-Bütün gücünü sergile vb.
***

A’RÂF:176 ahlede ilel ardı

Dileseydik onu, o ayetlerle yüceltirdik. Ama o, yere saplandı, iğreti arzularına uydu. Onun durumu şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan dilini sarkıtarak solur, kendi haline bıraksan dilini sarkıtarak solur. Ayetlerimizi yalanlayan toplumun örneği işte budur. Bu hikayeyi anlat ki düşünüp taşınabilsinler.

Metin ve Yorum:
Dünya’ ya yöneldi ve ona ragbet etti. Sefalete yöneldi anlamına geldigi
(de) söylenir.

Öneriler:
-Kendini dünyaya adadı/adamıştı.
-Dünyaya meyletti.
-Dünyaya kazık çakacakmış gibi yasadı.
-Dünyayı ahirete yeğledi. vb.

***

NAHL:112 fe ezâkahallâhu libâsel cûi vel havfi

Allah, şu ülkeyi / medeniyeti de örnek vermiştir: Güvenli, mutlu, huzurlu idi; rızkı her yandan bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de Allah kendilerine, sanayi olarak ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini/birlikteliğini/karmaşasını tattırdı.

Metin ve Yorum:
Zake/tattırma kelimesinin (Araplar tarafından); insanlara dokunan bela ve sıkıntılar için kullanımı fazlasıyla yaygınlaştığı için adeta hakiki (ağızla bir şeyin tadına bakma) anlamıyla kullanılır olmuştur. Nitekim “zake fülanûn elbe’se veddarre” falanca, sıkıntı ve zarar tattı, “ezakehûl azebe” azabı onlara tattırdı (seklinde sözler) söylüyorlardı.

Öneriler:
-Kuşatıcı bir açlık ve korku felaketi tattırdı.
-Onları, açlık ve korku felaketiyle (çepeçevre) kuşattı.

***

HUCURÂT:11 bi’sel ismul fusûku 

Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir.
Metin ve Yorum:
Burada (isim kelimesi) nam, vasıf gibi anlamlara gelir. Arapların şu sözlerinde olduğu gibi : “O, halk arasında cömertlikle yahut pintilikle nam (isim) salmıştır”.

Öneriler:
-Ne kadarda kötü bir nam
-Ne kadar da kötü bir vasıf vb.

***

KURAN’IN ANLAŞILMASINDAKİ EN BÜYÜK ENGEL



İletişimin gün geçtikçe daha çok önem kazanıp çağımıza damgasını vurmaya çalıştığı günümüzde kitleler her çağdakinden daha çok kültürel kirlenmişlikle karşı karşıyadır. Gerek çağlar boyunca süregelen kültürel birikim gerekse kitleleri daha rahat yönetebilmek için bazı çevrelerin bilinçli olarak oluşturdukları bu ortam insanların her zamankinden daha fazla sağlıksız düşünmelerine yol açmaktadır. Kitlelerin her türlü, özellikle de düşünsel gücü gereksiz ve yararsız tartışmalarda tüketilmekte ve yaşamsal sayılacak pek çok konuda düşünüp taşınması engellenmektedir. Aslında çağlar boyunca kitlelerin yönetimindeki etken faktörün mümkün olduğu kadar onları yönetimden uzak tutmak, kendi aralarında kısır çekişme ve tartışmalara sokmak olduğu fark edildiğinde bu olayın önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Bunun için yeri gelince yapay sorunlar veya gündemler oluşturulmuş, zaman içerisinde oluşan ve biriken bu sorunlarla öneriler çözüm yolları bir kültürün oluşmasına yol açmıştır.

Günümüzde ortaya çıkan sorunları çözmeye çalıştığımızda, ister istemez kökeni tarihte olan ve büyük ölçüde zaman ve mekan faktörüyle sınırlanmış olan bu birikimle karşılaşmakta ve söylenen sözün coğrafyasını dikkate almadan yararlanmaya çalışmaktayız. Bu durumda aslında eşyanın doğasına aykırı olarak çözümleri veya daha doğru ifadeyle çözümsüzlükleri dikkate almaktayız. Oysa insan kendi doğasını dikkate aldığında kısacık ömrü içerisinde dönemler itibariyle sürekli zaman ve mekan faktörüne göre değişen pek çok fikre ve yargıya sahip olduğunu görecektir. Fakat iş İslam’a göre düşünmeye ve çözümler aramaya gelince, çağlar üstü özelliğe sahip olan Kuran’ın mesajının evrenselliği kriter olacağına, Kuran’ın çevresinde şekillenmiş olan ve doğruluğu ile yanlışlığının sağlamasının yine Kuran’a göre yapılması gereken İslam Kültürü kriter olmaktadır. Halbuki İslam Kültürüne göre yapılmış her bir çözüm arayışı, çelişkileri ve çözümsüzlükleri beraberinde getirecektir. Kültürümüz her ne kadar Kuran kaynaklı olursa olsun, saf Kurani hakikatleri içermediği çok basit karşılaştırmalarla görülecektir. Zira tarihsel bir takım olaylar sebebiyle yüzlerce yıldır Müslümanlar, dinlerini Kuran’dan değil, Kuran merkezli fakat zaman ve mekan faktörlerinin etkisi altında gelişen kültürlerinden öğrenmişlerdir. Bu kültürleri her ne kadar isim olarak İslam Kültürü adı altında ele alınsa da kültür kavramının açıklanmasıyla İslam Dini ve İslam Kültürü arasındaki içerik farkı daha iyi anlaşılacaktır.

Afet Ilgaz’ın “bir milletin bakış açısıdır” diye nitelediği kültür, kendi içerisinde doğruları içerebildiği gibi pekala yanlışları da içerebilir. Böyle olduğu takdirde mutlak doğruları ortaya koyan bir din etrafında şekillenip gelişmiş ve günümüze kadar gelmiş olan İslam Kültürünün de yanlışları içermesi gayet doğaldır. Zaten tarihsel süreç içerisinde meseleye baktığımızda ortaya çıkan pek çok ayrılığın veya aykırılığın Kuran kaynaklı değil, bakış açısı kaynaklı olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz.
Tarihsel bir dönüm noktası olan Ali ve Muaviye çatışmasının, günümüz insanının gündemini hala meşgul ediyor olması bunun en güzel örneği olup, din ile dinsel kültürün birbirine ne kadar karıştırıldığını göstermektedir. Oysa din tercihi yapan insanın, o dinin oluşturduğu kültürün de tercihini yapmak zorunda kalması da bir o kadar yanlıştır. Bu örnek gibi daha pek çok örnek aslında İslam’ın anlaşılmamasına en güzel örneklerdir. Zamanında çözümlenemediği gibi yüzlerce yıldır da çözülemeyen, fakat insanların herhangi bir yönden taraf olmak veya yorum yapmak zorunda kaldığı böyle daha pek çok olay vardır.

Dinimizi bize kadar gelen kültür içerisinden edindiğimiz bilgilere dayalı olarak oluşturduğumuzda daha bir karmaşa içerisine girmekteyiz. Zira kültürümüz içerisinden bir ekole veya alime göre yaptığımız bir seçim, başka bir ekol veya alime göre yanlış olabilmektedir. Halbuki seçimimizi Kuran’a göre yaptığımızda mutlak manada doğrulara o zaman yaklaşmış olmaktayız. Alimlerin veya ekollerin yapmış oldukları bireysel yorumları anlamak için yaptığımız çabanın en fazla yarısıyla yapacağımız Kurani bir araştırma bize pek çok doğrunun kapısını açacaktır.

Coğrafi açıdan Arabistan kaynaklı olmasına rağmen içeriği itibariyle evrensel olan İslam, kültürünü Arabistan ve onun etkisi olan çevrede oluşturmaya başladığı için İslam ile Arab Kültürü iç içe geçmiş, dinsel olanla kültürel olan bütün veriler birbirine karışmıştır. Böylece gelecek nesiller bu ayrımı tam olarak yapmadıkları veya yapamadıkları için kendi öz kültürleri yerine, farkına varmadan yabancı kültürün etkisi altına girmişlerdir.

Kuran’ın istemiş olduğu imanda “birlik” olgusu sadece toplumsal planda “Arab Kültürü” üzerinde oluşturulmuştur. Örneğin, çalgı aletlerinin kullanılması konusunda geliştirilen bütün görüşler yoğun bir şekilde Arab Kültürü etkisi altında kalmış ve vurmalı çalgılar haricindeki çalgı aletleri İslam’a göre de yasaklanmıştır. Halbuki Kuran bu konuda herhangi bir hüküm ortaya koymamışken diğer çalgıları yasaklamak veya en azında çalgı olgusunu vurmalılar ile sınırlandırmak, Arab Kültürünü o zaman hakim olan diğer ulusların kültürlerinden korumak veya dinsel olanla kültürel olanı birbirine karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Bu anlayış bir kere yerleştikten sonra artık bütün meseleler de bu yönde çözülmeye çalışılmıştır. Hala günümüzde dahi hakim olan düşüncenin bu paralelde olması, belirgin bir şekilde dinselle kültürelin birbirine karıştığını göstermektedir. Kuran, dolayısıyla İslam Dini kendi koyduğu kurallar çerçevesi içerisinde bütün ulusların kendi öz kültürel değerlerini korumasına, yalnızca Kuran’ın belirttiği inanç değerlerine ters düşmeyecek şekilde hareket etmesine müsaade etmiştir.

Bugün İslam dünyasının yüzyıllardan beri süregelen bu zillet içerisinde bulunmasının sebeplerini de bu İslam Kültürü içerisinde aramak gerekmektedir. Kuran her ne kadar bilimin önünü açmasına, hatta Allah’ın kendi varlığını dahi tartışmaya açmasına rağmen, yıllar içerisinde oluşan kültür sayesinde İslam’a ters olduğu kabul edilen pek çok konunun tartışılması dahi kabul edilmemiş, tartışanlar ise geniş halk yığınları veya dar görüşlü ulema tarafından yadırganmış, yeri gelince fiziksel tepki dahi gösterilmiştir. Bugün yeri gelince baş tacı ettiğimiz pek çok bilim adamının, çağında pek çok hakarete maruz kaldığını, görüşlerinin kabul edilmediğini, fakat günümüzde aynı karşıt düşünceye sahip insanların tam tersi bir davranış içerisine girmelerini ise kendi kültürlerini bilmemelerine, yani körü körüne bir fikre bağlanmalarına yormak herhalde yanlış olmaz.

Doğası itibariyle insanın pek çok faktörün etkisi altında kaldığını ve bütün bu faktörlerin etkisiyle meselelere baktığını herkes bilmektedir.fakat uygulamaya gelince herkes kendisinin bağımsız ve özgürce bir bakış açısı geliştirdiğini vurgulamaktadır. Oysa insanın, çevresini saran tarihsel, toplumsal ve kültürel pek çok etkiyi elimine etmesi öyle olay olmamaktadır. Bunun yolu da bilgilenme, bilinçlenme ve bireysel eğitimle olmaktadır. Ancak bu durumda Einstein’ın “bir atomu parçalamaktan daha zor” dediği bireysel, kültürel, tarihsel ve toplumsal önyargılarımız yıkılmış, fakat önbilgilerimiz yıkılmamış bir şekilde İslam’ı anlamaya çalıştığımızda pek çok şeyin kültürümüzde geçtiğinden ne kadar farklı, anlaşılır, mantıklı ve bir o kadar da uygulanabilirliğinin kolay olduğunu göreceğiz.
Yüzyıllardır süregelen İslam’ı anlamamak için yapılan çalışmalar ve öne sürülen şartlar gerçekten İslam’ı Müslümanların anlamayacağı bir din haline sokmuş, Allah’ın Kuran’da belirttiği “anlayasınız diye” ifadesine rağmen bir tülü anlaşılamamıştır. Böylece sadece bilginlerin anladığı bizim de onlar gibi anlamaya mecbur ve mahkum edildiğimiz bir din kültürü oluşmuştur. Oysa Kuran, kendisini sürekli olarak okuyacak, anlayacak ve uygulayacak bir dindar kitlesi oluşmasını isterken zaman içerisinde oluşan kültür neticesinde sadece ayrıcalıklı diyebileceğimiz insanların anladığı, anadili Arapça olanların bile anlayamadığı bir bilmece, anlamını bilip anlamadan ancak ölülere veya ölecek olanlara okunacak ölüler kitabı haline çevirmişiz.

Kuran’ı her anlama çabasının karşısında, onu yalnız alim olanların anlayabileceği, bizlerin ise sadece İslam Kültürünü oluşturan kitaplarla yetinmemiz gerektiğini salık veren tipler oluşmuştur. Çağlar ötesinden seslenen İmam Şafii “Delilsiz ve hüccetsiz olarak bilgi toplayan kimse gece karanlığında odun toplayana benzer. Topladığı bir arkalık odunu yüklenirken bunun içinde kendisini sokacak bir yılanın bulunduğunu bilmez” derken yine bu alimlerin kültür mirasına sahip çıktığını söyleyenlerin tam tersini yapması kendi içlerinde yüzyıllardır oluşturdukları bir çelişkinin dışa vurumudur. Kültürel şartlanmışlık veya kirlenmişlik o kadar had safhaya ulaşmıştır ki bütün meseleleri Kurani bağlamda değerlendiren ve Kuran’a yönlendiren alimlerin sözleri bile asli anlamından soyutlanarak ancak İslam Kültüründeki çelişkileri haklı çıkaracak anlamlar yüklenerek yorumlanmıştır. Ortaya çıkarılan ihtilaf ilimleri ile kültürümüzün kendi içerisinde veya Kuran ile olan çelişkilerinde dahi hikmetler aranmıştır. Kuran’a rağmen ters anlamlara ulaşılarak kültürel bozukluklar haklı çıkarılmıştır.

Resulullah’ın tanımlanmasında biricik yeri olan “Yürüyen Kuran” kavramı O’nun ne kadar Kuran yolunda olduğunun göstergesi olduğundan dolayı Kuran’ın inişinden sonraki yüzyıllar içerisinde şekillenmiş ve Kuran adına oluşturulmuş, fakat tamamen Kuran’ın tersi mahiyette olabilecek pek çok veriyi içeren İslam Kültürünü dikkate almak Allah ile Resul’un arasını açmak değil midir. Oysa Kuran süzgecinden geçirdikten sonra bu kültürden yararlanmak en doğrusu değil midir. Aksi halde kıyamet günü boynumuza dolanacak bir yılanı sırf doğru göründüğü için almış olmak durumundan kurtulamayız.

Doğal olarak şunu da belirtmekte fayda vardır. İslam Kültürü olarak algıladığımız ve kendimizi doğduğumuz günden beri içinde bulduğumuz bu kültür bizim kültürümüzdür. Doğruları ve yanlışları ile bizim kültürümüz. Onu yadsımamız, sadece Kuran’ı anlama ve uygulamakta Allah’ın muradının gerçekleşmesine engel olduğu noktada olmalıdır. Aksi halde tarihsel ve kültürel köklerimizi inkar ettiğimizde ayaklarımız yere sağlam basmaz.

Tarihsel süreç içerisinde Kuran’ı anlama ve uygulamada pek çok hatalar yapılmış ve bunlar bize kültürel miras olarak gelmiştir. Fakat ne yazık ki aynı hatalarda yine ısrar ediyor ve Kuran’ı anlamamak için okumakta çaba sarf ediyoruz. Yapılacak basit bir incelemeden anlaşılacağı gibi Kuran’ın bahsettiği İslam Dini ile Kuran etrafında şekillenmiş olan İslam Kültürü birbirine zıt pek çok şeyi içerebilmektedir. Bu sebepten İslam ile Kültürün arasındaki sınırın tespit edilip neyin İslam’a neyin Kültür’e ait olduğunun ayrımı yapılmalı ve böylece saf Kurani anlayışın önü açılmalıdır. Zira Kuran’dan yapılan her sapma Müslüman bireyi İslam dışı olan kültürlere bir o kadar yanaştıracaktır. İslam Kültürünün de sapmalar olduğu noktada İslam dışı din ve kültürlerle ortak sahaları kullandığı da bir gerçektir. Unutulmamalıdır ki İslam Kültürünün içinde bulunduğumuzu zannettiğimiz noktada belki de başka bir dinle ortak noktayı paylaşmaktayız. Bu sebeple, bulunduğumuz her konumda Kuran ile sağlama yapmak ve ona göre davranmak gerekmektedir.


“Ya rabbi, kavmim Kuran’ı terk edilmiş bıraktı” (25/30)

YETENEKSİZLERİN SANAL ZAFERİ


Bal arıları sosyal yaşam süren böceklerdir. Yaklaşık 50 milyon yıldır yeryüzünde varlıklarını sürdürmektedirler. Günümüze kadar gelmelerine etki eden en önemli faktörün bu sosyal yapıları olduğu düşünülmektedir. Bu sosyal yapıları sayesinde kötü çevresel koşullara daha dayanıklı hale gelmekte ve yaşama güçlerini artırmaktadırlar. Tek başına iken oldukça güçsüz olan bal arısı, koloni haline geldiğinde bir disiplin ve üretim makinesine dönüşmektedirler.

Bal arısı kolonilerinin bu güçlü yapısının ardında yatan birinci gerçek, güçlü bir ana arıya sahip olmalarıdır. Ana arı günde 1500-2000 yumurta atma performansına sahip bir canlıdır. Ancak atılan yumurta sayısından ziyade atılan yumurtanın toplam miktarının önemi daha fazladır. Zira bir ana arı her gün kendi ağırlığınca yumurta atmaktadır. 200 miligram ağırlığa sahip bir ana arının, attığı yumurta miktarı da 200 mg’dır. Böyle muazzam bir üretimi sağlayan ana arı, ömrü boyunca sürekli olarak arı sütü beslenir.

Ana arı yumurtlamasının dışında kolonide çok büyük bir işlevi de yerine getirmektedir. Ana arı, vücudundan feromon denilen bir takım kimyasal maddeler salgılamaktadır. Ana arıyı beslemek ve temizlemek gibi nedenlerle yanına gelen işçi arılar bu kokuyu alarak tüm koloniye yayılmasında etkili olmaktadırlar. Salınan bu koku, kolonide disiplini sağlayan en önemi araçtır. Bu kokunun varlığı ve etkisi sayesinde kolonideki tüm arılar, bir ana arılarının var olduğunu ve kolonide işlerin onun sayesinde düzenli gittiğini bilirler. Bu nedenle hiçbir işçi arı, ana arıyı görmese de görevini aksatmaz. Bu koku sayesinde tüm işçi arılar, dişi olduklarının dahi farkına varmazlar. Zira dişiliklerinin farkına varmaları koloninin sonu demektir. Bir kolonide bir ana arı olur. İkinci bir ana arı demek kolonide işlerin düzgün gitmediğini ve yakında büyük bir olay yaşanacağının habercisidir. Bu nedenle ana arı, kolonisinde ikinci bir ana arıya tahammül edemez ve onu öldürmek için her şeyi yapar. Aksi halde mevcut koloninin tüm disiplin ve düzeni aksayacaktır.

Bir koloni için en kötü durumlardan birisi, ana arı herhangi bir şekilde yok olduğunda durum ne olacaktır? İşte bu aşamada bal arılarının davranışı değişmekte ve bu durumdan kurtulmanın yollarını aramaktadırlar. Ana arı öldüğünde ilk saatlerde ölümü pek anlaşılmaz, yani hissedilmez. Ana arının kokusu kolonide halen etkili olduğu için öldüğünün farkına varamazlar. Yaklaşık 6 saat sonra kokunun etkisi tamamen ortadan kaybolur. O zaman tüm koloni ana arının yokluğunu anlar ve kolonide bir telaş başlar. En kısa zamanda kendilerine bir ana arı yetiştirmek için çalışmaya başlarlar. Bunun için de kolonide yumurta veya uygun yaşta larva ararlar. Bulduklarında hemen onları arı sütü ile besleyerek ana arı olarak yetiştirilmesini sağlarlar. Daha sonra çıkan ana arı çiftleşerek kovana hakim olur ve eski düzen tekrar kurulur. Hatta ana arı iyi kalitede ise önceki ana arıdan daha da verimli olur.

Kolonide yumurta veya uygun yaşta larva yok ise durum gerçekten çok kötü olacaktır. Eğer arıcı dışarıdan kovana müdahale edip sürece etki etmezse kovan yok olmaya doğru gidecektir. Kovanda ana arı yok olmuş ve yerine de bir ana arı yetiştirilemediği durumda, bir müddet sonra o güne kadar dişiliklerini unutmuş işçi arılar üzerindeki ana arı kokusunun etkisi ortadan kalkacaktır. Pek çok işçi arı kendisini ana arı zannederek yumurtlamaya başlayacaktır. Fakat bu işçi arılar, ana arı kalite, yetenek ve özelliğinde olmadıklarından çiftleşemeden yumurta atmaya başlayacaklardır. Bu durumda döllenmemiş yumurta atacaklar ve hepsinden de erkek arı çıkacaktır. Arıların dünyasında erkek arılar çiftleşme dışında hiçbir yerde görev almadıklarından koloni kendini geliştiremeyecek ve kısa bir zamanda tüm arılar ölecektir. Ana arının ölümü ve yeni bir ana arı yetiştirememe ile başlayan süreç, o zamana kadar baskı altında kalan işçi arıların kendisini ana arı sanmasıyla koloninin sonunu getirecektir.

Bal arılarının dünyasında yaşanan bu olay tarih boyunca insanların dünyasında da yaşanmaktadır. Otoritenin varlığı veya yokluğuna bağlı olarak yaşanan olaylar tıpkı bal arısının dünyasındaki gibi gerçekleşmektedir. Devletlerin başında güçlü ve otoriter bir yönetici olduğu durumlarda tüm kurumlar ayakta durmakta, tüm halk huzur ve güven içerisinde bulunmaktadır. Kuranı Kerimde Hz. Süleyman’ın adalet ve egemenliğinden bahseden ayette (34/14) geniş bir alana yayılmış olan devlette adaletin hakim olmasının, Hz. Süleyman’ın hayatta olduğuna delil olduğu vurgulanmaktadır. Egemenlik ve adaleti temsil eden asanın kırılması, yani adaletin kalkması ile Hz. Süleyman’ın öldüğünü çok uzaktaki insanlar dahi görmeden anlamaktadır. Zira Hz. Süleyman’ın yaşadığı dönemde otorite varlığının etkisi ile her şey düzgün giderken, ölümüyle birlikte otorite zarar görmüş, her türlü suç işlenmeye ve masum insanlar zarar görmeye başlamıştır.

Tıpkı bal arılarının kolonisinde olduğu gibi çeşitli insan topluluklarında ve kurumsal yönetimlerde de aynı şey söz konusudur. Otoritenin ölmesi veya zayıflamasına paralel olarak, o güne kadar susup bir kenarda oturan ve kendi işini yapan sıradan bireyler birden başıbozuklaşmaktadırlar. Kendilerinde hiçbir özellik olmadığı halde  başlarına buyruk olmaktadırlar. Daha sonra bu kişiler önce yakın çevresine sonra da tüm topluma veya kuruma zarar vermektedirler. Bu tip insanlar, tıpkı ana arı yok olana kadar kendi işini yapan işçi arıların, ana arının yok olmasından sonra başıbozuklaşarak, hiçbir yetenek ve özellikleri olmadıkları halde kendilerini  ana arı sanmaları ve koloninin yıkımını başlatmaları gibidirler. Bir özlü sözle açıklamak gerekirse, “bir yerde küçük adamların gölgesi büyüyorsa, orda güneş batıyor demektir”. Yada “yeteneksizlerin sanal zaferi, kurumların batışının habercisidir”.


İnsanlığın geçmişinde otoritenin varlığı/yokluğu ile başıbozukluğun varlığı/yokluğu konusunda pek çok örnek olay ve bilgi vardır. Bu anlamda tarihin tekerrür etmesi olarak nitelenen olay, aslında doğa kurallarının sürekli olarak geçerliliği anlamında doğrudur. Yoksa tarihsel vakaların tekrar yaşanacağı anlamında değil. Zira pek çok birey kendinden önce yaşanan deneyimleri bilse de kendi yaşamadan kavrayamamaktadır. Deneyim, bilmekten daha öğretici olmaktadır. Bu nedenle ne arıların dünyasını bilmemiz ne de geçmişteki olayların yaşanmışlığı, gelecekte yaşayacaklarımıza beklendiği kadar etki etmemektedir. Ancak deneyimlerden ders almamak da af edilecek veya göz ardı edilecek bir hata da değildir. İlla ki bir şeyi deneyerek öğrenmek istiyorsanız, doğru olan yöntem, sizden öncekilerin deneyimlerini de bilerek yeni deneyimlere girişmenizdir. Yada başlangıç için bal arılarının yerine kendinizi ve çevrenizi koyarak bu makaleyi bir daha okumak daha yararlı olacaktır.

EŞİTSİZLİK YOK EDİLEMEZ


 Köleciliğin yaygın olduğu dönemlerde belirgin bir şekilde ortaya çıkmış olan eşitlik olgusu, günümüzde de varlığını ve önemini korumaktadır. İnsan haklarının zirvede olduğu belirtilen ülkelerde dahi bu olgu halen gündemde bulunmakta, eşitlik olgusundan sapma olarak nitelenen söz ve davranışlarda düzeltmeye gidilmektedir. Eşitlik hakkında yapılan uygulamalar ne düzeyde olursa olsun, eşitlik olgusu tanım düzeyinden başlamak üzere her aşamada sorgulanmakta ve yeniden tanımlanmaktadır. Yapılan her bir uygulama yeni tartışma alanları açmakta, nihai hedefe ulaşılamamaktadır. Belki işin doğasına uygun olanı da budur. Zira evrende hiçbir konuda kesinlik olmadığı gibi biyolojik ve sosyolojik bir olgu olan eşitlik konusunda da kesinlik beklemek olası değildir.

İlk etapta olaya böyle bir yaklaşım, eşitlik kavramını diline pelesenk etmiş kişiler nezdinde itici olacaktır. Zira onlara göre “eşitliğin mutlak manada sağlanabileceği” gibi bir önyargı söz konusudur. Eşitlik kavramını matematikteki eşitlik gibi algılayan beyinler, uygulamada da buna uygun yaklaşım ve uygulamalar beklemektedir. Oysa eşitliğin ne olması gerektiğini tanımlamak kadar kolay bir şey söz konusu değildir. Zira eşitliği en güzel şekilde tanımlamak mümkün olmakla birlikte doğada böyle bir şeyin olmasını beklemek ise saflıktır.

Eşitlik olgusunun kendi yaşamında uygulanmasını bekleyen birey veya toplumlar ne yazık ki kendi dışındaki canlıları dikkate alma, onların da yaşam hakkını koruma noktasında aynı duyarlılığı göstermemektedirler. Böyle bir duyarlılığın sınırının ne olacağı ve nerede başlayıp biteceği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak eşitlik bağlamında konuya yaklaşan bireylerin daha başlangıçta kendi dışındaki canlılarla nasıl bir eşitlik bağlamında bir denge tutturacağı ciddi bir sorundur. Beslenme amacıyla diğer canlıların kullanılması veya kürk hayvanlarına karşı yapılan zalimce uygulamalar başta olmak üzere yapılan uygulamaları eşitlik bağlamında nereye koyacağız. Temelde bu sorun olmakla birlikte eşitliği dilinden düşürmeyenler kendi dışındaki diğer canlıları fazla dikkate almamaktadırlar.
Eşitliği sadece insanlar arasında olan her türlü özgürlük bağlamında ele aldığımızda ise bu belirsizlik ve karmaşa yine ortada durmaktadır. Sorun çözülemediği gibi çözülmesi de olanaksızdır. Binlerce yıllık süreçte eşitsizliğin temelini renk ve ırk farklılığı oluşturmakta idi. Hatta bir zamanlar gelir düzeyinin düşük olması veya seçkin sınıfın üyesi olmamak dahi köle olmanın sebebi olmakta idi. İnsanoğlu binlerce yıl bu eşitsiz uygulamayı ortadan kaldırmak için bedel ödemek durumunda kalmıştır.

Yüzyıllar süren mücadele sonrasında fiili köleliğin ortadan kalkması aslında köleliğin kalkmasına değil, şekil değiştirmesine ve çağdaş bir maske altında devam etmesine neden olmuştur. Önceden efendinin izin verdiği, zincirini gevşettiği kadar özgürlük alanı bulan köleler gitmiştir. Bu kölelerin yerine düşük ücretle yine efendilere çalışan ve aldığı yetersiz maaş dolayısıyla yaşam alanından fazla uzaklaşamayan ve efendinin kapsama alanında bulunan çağdaş kölelik başlamıştır. Hatta önceden efendisinin gittiği yerlere gidemeyen ve oraya uzaktan bakan yada hizmetçi olarak orada çalışan köleler gitmiş, onların yerine parası yeterse efendisinin gittiği yere gitme izni olan, ancak aldığı ücretle oraya girmesinin olası olmadığı bir düzen gelmiştir. Kısacası ayağa takılan zincirin misyonunu, verilen aylık ücret yerine getirmektedir. Aradaki tek fark, eski kölelerle kıyaslandığında yeni kölelerin efendilerin gittiği yerlere gitme olasılığının düşük de olsa bulunmasıdır. Gidemeyecek belki, ama olasılık olarak şansı vardır. Ve bu düşünce de onu yıllarca oyalamaya ve isyanını yada en olumlu ifade ile hak aramasını engellemeye yetmektedir. Ayrıca çağdaş dünya, çağdaş kölelerin efendilerin eğlence alanlarına gitme olasılığı geliştikçe erişim koşul ve ücretlerini yükselterek erişimlerini de engellemektedir. Onlar da efendilerinin terk ettiği bir alt kademedeki sinema, otel, oyun salonu vs mekanlarda oyalanarak eşitliğin sağlandığını düşünerek rahatlamaktadırlar. Oysa eşitlik sadece bir ütopyadır ve sağlanması imkansızdır. Eşitliği sağlamak için yapılacak her bir çalışma, sadece sonsuza sürecek bir çabanın adımlarıdır. Zira eşitlik imkansız bir ütopyadır ve eşitsizlik asıldır. İnsanlara ve sistemlere düşen bu eşitsizliği mümkün olduğunca minimize etmek ve ideal olana yaklaştırmaktır. Köle ve efendiler arasında var olan uçurumu küçültmektir.


Bu dünyada her anlamda ve mutlak eşitliğin yaşanacağı tek yer mezarlıkların altıdır. Mezarlıkların üstü ise, ölenlerin sosyal ve ekonomik statüsüne göre ve yaşayanların bu ölülerin statüsünden medet umma derecesine göre şekillenmesinden başka bir şey değildir. Yaşarken farklı sosyolojik kurallara tabi olan efendi ve kölelerin aynı kurallara tabi olduğu yerdir mezarlıklar. Yaşayanların mezardakilere efendi veya köle muamelesi yapmasının ise kendilerini kandırmadan başka hiçbir önemi yoktur. Özetle dünya üzerindeki eşitsizlik, sadece dünyanın altında eşitlenmektedir. Ve görmesini bilen için gerçek, sadece ölümle karşımıza çıkacak olan bu gerçekliktedir.

ÖNYARGILI İNFAZA KARŞI ÖNBİLGİ


Karşılıklı iletişimsizliğin, iletişim bozukluğunun veya kolaycılığın doğal bir sonucu olan yargılama, çoğu zaman ayağı yere sağlam basmayan bir olgu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu olgu özellikle bilgilenmenin olmadığı veya yanlış olduğu durumlarda daha da belirginleşmektedir.

Kültürel kirlenmenin medya aracılığıyla yoğun yaşandığı günümüzde, başkalarının elde etmiş olduğu yargılar insanlara sürekli enjekte edilmektedir. Böylece kitleler istenilen hedefe doğru daha kolayca yönlendirilebilmektedirler. “Her şey bizim için önceden düşünülmüş ve hazırlanmış olduğu için karşı çıkmak da faydasızdır.” önyargısı bu olayı daha da kolaylaştırmaktadır. İnsan olmanın temel öğesi olan irade olayı devreye girmediği için de bu kısır döngünün farkına varılamamakta, varılsa da önemsenmemektedir. Bu ortamda yoğun medya etkisi, ekonomik yetersizlik ve stres gibi çağdaş sorunlar da kitleleri bu yönde etkilemektedir. Bu nedenle yüzyıllar boyunca egemen olmuş ekoller hakkında bile “iyidir” veya “kötüdür” gibi basit yargılar elde edebilmek için yazılan kitaplar, yapılan yayınlar hala ilgi görebilmektedir.

Belli bir bilgi üzerinde şekillenmiş yargıyı çürütmek veya değiştirmek için dayandığı bilgi veya mantığı çürütmek gerekirken, önyargıyı değiştirmek çok zordur. Zira önyargının oluşumunda bilgi veya mantığa gereksinim yoktur. Önyargının oluşumu, kusmuğunu yavrusunun ağzına akıtıp, onun beslenmesine katkıda bulunan ana kuş-yavru kuş ilişkisine benzemektedir. Ana kuş yavrusunun gereksinimi olan besini hazır ürün olarak yavru kuşun ağzına akıtıyorsa, yargılar da kişi veya kitap aracılığıyla muhatabın beynine akıtılmaktadır. Böylece konu hakkında hiç bilgilenmemiş, fakat önyargıya sahip olarak şartlanmış bireyler ortaya çıkmaktadır.

Kişileri veya olayları doğru değerlendirebilmenin temel belirleyicisi, kişiler veya olaylar hakkında yeterli bilgiye sahip olmak ve o doğrultuda belli bir yargıya ulaşmaktır. Böylece altyapısı kuvvetlendirilmiş yargılarımız, gelecekte oluşacak bilgi ve yargılarımızın temelinin daha bilimsel bir çerçeveye oturtulmasına büyük katkıda bulunacaktır. Bilgilenmenin derecesi veya algılanmasında olan farklılıklar da muhakkak ki ulaşılan yargıların farklı olmasına etki edecektir. Fakat bu farklılık hiçbir zaman önyargının vereceği zararı vermeyecektir.

Geleneksel çizgiyi takip eden toplulukların bireylerini önyargılarla beslemeleri ise rastlantı değildir. Zira bu tip yapılarda, önyargı oluşumuyla geleneksellik ve değişime karşı çıkmak birbirini tamamlayan unsurlardır. Bu yüzden belli bir bilgilenme sürecini yaşamamış insanlar, önyargılarını ilahi bir dogma olarak kabullenmekte ve savunmaktadırlar. Bu durum, bir topluluğun, yazarın veya bilim adamının önceden oluşmuş önyargısı çerçevesinde olmaktadır. Önyargıların etkisinde kalınarak dünyaya bakıldığında ise belki de doğru ve yerinde söylenmiş söz veya yapılmış bir davranış, yanlış bir önyargının etkisinde kalınarak reddedilmiş olacaktır. Doğal olarak, bunun tersi bir durum da olasıdır. Doğru bir yargının etkisinde kalınarak çok yanlış bir şey de kabullenilmiş olabilir. Bu ikilemli duruma düşmemenin tek yolu, eşyanın doğasının, bireysel ve toplumsal ilişkilerin mantığının kavranması olan "hikmet" olgusu çerçevesinde olaya bakmaktır. Durağan önyargının karşısına, özgür düşüncenin yolunu açan hikmeti koymak, bilgilenme ve önbilgi için atılacak en büyük adım olacaktır. Bilgi üzerinde şekillenmiş yargılarımızın o zaman ayakları yere basacak, sağlam altyapıya sahip olduğu için yıkılmayacak ve gelişmesi de kolay olacaktır.

Önyargıların yanlış olabileceği gibi doğru olabilmesi, önyargı olgusunun yanlışlığını ortadan kaldırmaz. Önyargıya dönüşmüş bir doğru, yeni açılımların veya düşüncelerin önünde büyük bir engele de dönüşebilir. Bu yüzden elde edilen bilgi veya yargıların doğruluğundan ziyade, her an sorgulanabilir olması daha da önemlidir. Bir yargıya veya bir doğruya ulaşmak için çaba, çalışma ve özveri gerekmektedir. Kitaba sahip bir kültürün bağlıları olmamıza rağmen kitabın günlük hayatımızda ya bir suç unsuru ya da kitaplık süsü olarak algılanmasının bir sonucu olarak bilgi edinme ve bilgilenmede son derece yetersiz durumda olunduğu da bir gerçektir. Bir gereksinim olarak beliren bilgilenme süreci bu sebeple yetersiz oluşmakta, bireyler hazır çözümlerde çare aramaktadırlar. İşin kolaycılığı veya uyanıklığı olarak niteleyebileceğimiz bu olay bütün önyargı ve önbilgi ikilemini içerisinde barındırmaktadır.

İnsanın yaşamı boyunca sahip olduğu düşünceleri sürekli olarak sorgulaması ve sağlamlaştırması için belli bir birikim ve düşünsel güce gereksinim vardır. Varılacak olan yargılar da o zaman hem belli bir temel üzerinde şekillenecek hem de yeni yargılara sağlam bir altyapı oluşturacaktır. Bilimsel düşünüşün temeli bilgi ve bilgilenme ile başladığından, bu süreçte yargıya ulaşma sonuç değil, sadece sonsuza giden düşünüş içerisinde sürekli sorgulanması ve araştırılması gereken bir geçiş noktasıdır.
Ali Şeriati, “bilgi, bilinç ve eylem” üçlüsünün temeline bilgiyi koymuştur. Bilgilenme öncesi bilinçlenme sağlanmışsa ondan sonraki bilgilenmeler de genelde o bilinçlenmeyi haklı çıkaracak doğrultuda olacaktır. Dolayısıyla doğruluktaki isabet derecesi, bilincin doğruluğu oranında olacaktır. Sağlıklı düşünen insanda önyargının yeri yoktur. İnsanları önyargıdan oluşan bir düşünsel yapıya sokmaktansa, onlara birtakım önbilgileri vermek düşünsel gelişimlerine büyük bir katkıdır. Böylece bireylerin hem düşünsel egzersiz yapmaları hem de bizim varamadığımız yeni açılımlara varması sağlanacaktır. Bu olay karşılıklı iletişim oluşturulduğu takdirde bir yansıma mekanizmasının oluşmasını sağlar. Karşılıklı kurulan bu mekanizma yeni bilgi ve yorumların oluşmasına etki edecek ve etken kişiliklerin oluşmasının zeminini hazırlayacaktır.


Sözün özü: “Eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da sonra işlediklerinize pişman olursunuz” (49/6)

BEYİN FİLTRELERİ



Sosyal ilişkilerde içtenlik, dürüstlük ve iyi niyet, olumlu temel özelliklerdir. Olmazsa olmaz koşuluyla gündelik yaşamda olması gereken bu özellikler, teknolojiye bağlı modernizm algısı ile olumsuz farklı özelliklere yerini terk etmektedir. Sağlam dostluk ve ilişkilerin kurulmasında belirleyici rol oynayan bu özellikler toplumların da sağlamlığına ve geleceğe güvenle bakmasına neden olmaktadır. Bireylerin birbirine davranışının temelinde olması gereken bu özellikler var olduğu müddetçe toplum birbirine saygılı, sistem kendini koruyabilir özellikte olmaktadır. Bireyler de kendilerine ait müthiş bir özgüven ve fedakârlık duygusuyla ait olduğu toplumdaki yerini almaktadır. Ancak insan sadece olumlu duygu ve düşüncelerden ibaret değildir. Tüm olumlu düşüncelerin karşılığı olan olumsuz söz ve davranışlar da bulunmaktadır. İnsanoğlu genetik yapısı ve çevresel koşullar altında kendisini ifade etmektedir. Bu ifade etme süreci içerisinde kendisinde doğuştan var olan olumlu ve olumsuz pek çok duygusal faktör ile değerlendirme yapmakta, karar alıp vermekte ve uygulamaktadır.

İnsan doğası gereği gün içerisinde yüzlerce kişi ve olayla karşılaşmakta, binlerce yorum, düşünce ve eylem üretmektedir. Her ürettiği düşünceyi eyleme geçirmediği gibi, her eyleme geçirdiğini de sıkı bir şekilde düşünmemektedir. Bu düşünce mekanizması da çeşitli koşullar altında görev yapmakta, insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu ve sonuçta ne elde edileceğini hesap etmektedir. Bu amaçla insan düşünce sisteminde “filtre” diyebileceğimiz ve üretilen düşünceleri uygulamaya aktarmadan önce birtakım özelliklere göre süzerek ayıklayacak bir yapı bulunmaktadır. Zira insan beyni, basit veya karmaşık bir olay karşısında yüzlerce yorum üreterek bireyi kendi açısından olumlu, faydalı ve karlı olana yönlendirmeye çalışmaktadır. Beyindeki filtreler ait olduğu bireyin yaşamda ayakta kalmasına, diğer bireylerden öne geçmesine ve toplum karşısında alacağı tavırlara kadar yaşamın her alanında etkili olmaktadır.

Günlük yaşamda hepimiz pek çok filtre kullanırız. Halk arasında “bin düşün, bir konuş” sözü de “filtre kullan” anlamındadır. Aklına gelen her sözü söylemek bu nedenle olumlu bir özellik olarak görülmemektedir. Filtrelerin çeşitliliği, karmaşıklığı ve özellikleri kişinin düşünsel kapasitesini belirlediği gibi kariyer ve dostluk edinme noktasında da mutlak belirleyici olmaktadır. Hangi düşüncenin nerede ve nasıl ifade edileceğini belirleyen filtrelerin varlığı, kişinin yaşamı ve her türlü kazanımı üzerine etkili olmaktadır. Haksızlıklar karşısında susmak veya edilgen olmak, gelecekteki kişisel kazanımlar için gerçekleri dile getirmemek veya örtmek, uzun vadeli kişisel planlar için kısa vadeli zulümler yapmak veya yapılmasına göz yummak beyindeki filtreler kullanılarak yapılan olumsuz davranışlara örnektir.

Filtrelerin varlığı her ne kadar güzel bir olaymış gibi görünse de aynı zamanda kişinin yaşamı boyunca tavrını da belirlemektedir. Hakkın ve gerçeğin ortaya çıkması için bireysel çıkarları göz ardı etmek, zalime yaranmak ve yanlarında makam edinmektense onurlu bir şekilde dik durmak çıkara dayalı filtrelerden kurtulmanın belirtileridir.

Sosyolojik evrimi esnasında beşer aşamasında kalan bireyler dünyevi kazanımlara uygun filtreler kullanırken, uhrevi kazanımlar için yaşayanlar kendisini dünyadaki zararlardan koruyan filtreler yanında “Allah ne der”, “kıyamette hesap verebilir miyim” “Allah’ın emirlerine uygun mu”, “insan olma yolunda bana katkı veya zararı var mı” gibi filtreleri de kullanırlar. Yoksa iyi insan olacağım diye bu dünyadaki bir takım kazanımları tamamen yadsımaz, göz ardı etmezler. Ancak bu kazanımların Allah’ın emirleri ve rızasına uygun düşüp düşmediğine uygun hareket ederler. Tıpkı Hazreti İbrahim gibi haksızlık ve zulüm karşısında gerekli dik duruşu, Allah’a ve emirlerine itaati ve “numune-i imtisal” yani “örnek alınacak model” özelliğini yitirmezler.

Beyinde filtre kullanımının dünyevi ve uhrevi yaşamsal dengeyi sağlaması ideal olanıdır. Denge kaybedilip, bir tarafa ağırlık verildiğinde dünyevi kazanım mümkün olmakla birlikte, uhrevi kazanım elde edilmesi söz konusu değildir. Hatta dünyevi kaygı, endişe ve kazanımlar amacıyla filtre kullanılması durumunda uhrevi kayıplar daha da artmaktadır. Kaybedilen en önemli şey ise bireyin kişiliğidir. Zira elde etmeyi düşündüğü dünyevi kazanımlar için başkasının özgürlük alanını daraltan veya yaşam alanına olumsuz müdahalede bulunmayı sağlayan filtreler, kişiliğinin yozlaşmasına ve ikiyüzlülüğün gelişmesine neden olmaktadır.


Yaşamı esnasında birey kullandığı “ilahi kaynaklı ve insanlık merkezli filtreler” oranında nitelikli insan olma aşamasında ilerlerken, “nefsanî ve menfaat odaklı filtreler” kullanarak ikiyüzlü şeytan olacaktır. Ya da kullandığı filtreler oranında bu iki seçeneğin karışımı veya zamanla iki seçenek arasında gidip gelen garip ve dengesiz bir varlık olacaktır. Bu konudaki tercih tamamen bireyin kendisine ait olup dünyevi ve uhrevi sonuçlarına da kendisi katlanacaktır.

ÇIPLAK KRALIN DELİSİ


 Tarihsel süreç içerisinde bu dünyadan nice insanlar gelip geçti. Kimisinin adı bile okunmadan sadece bitkisel verimlilik için bir gübre üretim merkezi gibi işlev gördüler. Kimi ise kısa veya uzun vadede bulundukları topluma, zamana veya çağa damgasını vurmuş, sosyolojik varlığını kanıtlamış bir şekilde ömrünü tamamlamıştır. Onlar, ortaya koydukları eser, yaklaşım, buluş veya farkındalık yaratacak bir sonuç ile tarihteki yerini almışlardır. Ancak çoğunluğu oluşturan ve rüzgârın önündeki bir yaprak misali bulundukları çağ, zaman veya toplum içerisinde işlevsiz bir şekilde rutin hayat sürenler de var olmuş ve var olacaklardır.

Doğasında bulunan güce tapınma, korkuya yenilme, gelecek endişesi, yaşamında kaybedebileceği bir şeylere sahip olması, makam ve kariyer edinme gayreti, bulunduğu sosyal konumunu kaybetme kaygısı, diğer bireylerce duyulan çıkara dayalı saygının yok olması gibi faktörler nedeniyle her birey yaşam tarzını ve hedefini şekillendirmektedir. Ayrıca makam, mevki, rütbe, para ve güç bakımından kendisinden aşkın kişilere öykünmesi de sıklıkla yaşanılan bir gerçekliktir. Bu öykünme de zaman içerisinde "onlar gibi olmak" hedefini ve yaşam şeklini ortaya çıkarmaktadır. Sonuçta her birey kendi genetik yapısı ve içinde bulunduğu çevresel koşullar altında toplumda yer edinmekte ve kendisini var etmektedir.

Sosyolojik süreç içerisinde ve mevcut koşullar altında toplumlar ana hatları ile “egemenler ve eğilenler” olarak iki ana sınıf halinde gelişmektedirler. Bu sınıflar kendi içerisinde daha alt dallara ayrılmakla birlikte sınıfların temel belirleyicisi olan karakterleri farklıdır. Egemen olanlar para, silah, otorite gibi diğer sınıfın üzerinde egemenlik kurmasını sağlayan unsurları elinde bulunduran ve bunları diğer sınıfa karşı kullanmaktan çekinmeyen baskıcı yapıya sahiptirler. Eğilenler ise çeşitli gerekçelerle egemenlerin otoriter ve totaliter yapısına boyun eğen, kabullenen ve bir gün ben de onlar gibi olabilirim ümidiyle öykünen kişilerden oluşmaktadır. Ancak egemenler arasında eğilenlerin haklarını savunanlar olduğu gibi eğilenler arasında da bulunulan durumu kabullenmeyen, adalet ve eşitlik temelinde hakça paylaşımı isteyen ve bunun için çalışan bireyler de vardır. Eğilenler arasında hakkın temsilcisi konumunda olan bu bireyler ile aynı tarafta yer almakla birlikte egemenlere yaranmak isteyen ve çalışan kişilik deformasyonuna uğramış bireylere de sıklıkla rastlanmaktadır.

Öykünülen ve zaman içerisinde tanrı noktasına taşınan egemen bireylerin yaptığı yanlışlarda hikmet aramak, yanılma ve hata yapması olasılığını yok saymak veya gelecekte aynı pozisyonda bulunabilmek olasılığı doğrultusunda ümit var olup yanlışlarını olumlamak bu bireylerin özellikleridir. Tarihin çöplüğünü karıştırdığımızda, öykünülen ve öykünen pek çok kişiliksiz bireye rastlarsınız. Zira ilahi misyonun yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirecek erdem ve kişiliğe sahip olmak çoğunluğun başaramadığı bir özelliktir. Kralın çıplak olduğunu söyleyebilecek kadar bir çocuk temizliğine, İslam Emirine karşı "sen yolundan şaşarsan seni kılıcımla düzeltirim" deme cesaret ve kişiliğe, zulmeden güç odaklarına karşı "seni hakkın yoluna davet ediyorum" diyen peygamberi bir misyona sahip olabilmek her babayiğidin harcı değildir.  Kapalı kapılar ardında birbirinin aleyhine çalışıp yüz yüze gelindiğinde tam tersi bir şekilde ikiyüzlülük sergileyen bireyler, bu sayılan erdemli davranışlara sahip olmadıkları gibi, bu davranışları gereksiz, ilkel ve yanlış olarak görmektedirler. Hatta bu kişilerce makam ve mevkisini korumak, insanlar üzerinde egemenlik kurmak, kendisine yapıldığına inandığı zulmün karşılığını zulüm uygulayarak almak doğru davranışlar olarak algılanmakta ve kabul edilmektedir. 

Dünyevi bakış açısı ve ihtirasların şekillendirdiği kişilerin bu konularda hatalı olması, öte dünya inancına sahip olan insanların yaptıkları yanlışları olumlamaya neden olamayacağı gibi hafifletici bir unsur olarak da telakki edilemez. Sonunda ölümün muhakkak ve hesap verme gününün kaçınılmaz olduğuna hakkıyla iman ettiğini söyleyen bireylerin bu tip yanlışlara düşmüş olması hiçbir koşulda kabul edilemez. Bir zamanlar kendilerine zulmedildiğini kriter olarak ele alması, yaptıkları yanlışlardan dolayı hesap vereceği gerçeğinden onları kurtaramayacaktır. Başkalarının yanlış davranışını başlangıç noktasına koyarak edilgen kişilikli olmak başlı başına bir yanlış iken, düşünce merkezine hakkın egemenliği yerine bireysel tatminin konulmuş olması başlı başına bir suçtur. Bu nedenle, tarihsel geçmiş iyi analiz edildiğinde peygamberlerin geldikleri toplumlarda düzeltmeye çalıştığı ilk şeyin, algıdaki bozukluğa dayalı yanlış referans noktaları olduğu açıkça görülmektedir.

Yaşamında yanlış ölçülerle yola çıkanların temel yanılgı ve hata noktası, beşeri varlık aşamasında kalmaları yanında insan olma aşamasına geçememiş olmalarıdır. Beşeri bir yaşantı sürenlerin uygulamalarında ve düşüncelerinde ilahi emirlerin şekillendirdiği erdem ve davranışların gerek felsefi gerekse uygulama noktasında yeri bulunmamaktadır. Zira bu tipler, yaşamın temeline evrim boyunca hayvansal süreçte edinilmiş bir takım içgüdüsel davranış kalıplarını koymaktadırlar. Bir aslanın ayakta kalabilmek için bir ceylan yavrusunu parçalayarak yemesinin temelinde yatan saldırı ve şiddet içerikli benzer içgüdüsel davranışları kendinde de hissetmekte, insan olma sürecinde bunlardan kurtulamamanın verdiği davranışı sergilemektedirler.

Beşeri âlemden insanlık âlemine geçiş sürecini düzenleyen ve Allah tarafından gönderilen elçiler, bulundukları toplumda egemenliği ve rantı elinde tutan güç kaynaklarının ikiyüzlülüğü, hileleri, sömürüleri, kaynakları kendilerine ve yandaşlarına aktarmalarına karşı olarak mücadele etmişlerdir. Bu süreçte egemen güçler ilk aşamada kendi otoritelerine ve sömürü düzenlerine karşı söz söyleyen, adaleti ve hakkı haykıran elçilere "deli", "kâhin", "sapkın", "aykırı", "türedi" gibi aşağılayıcı terimler kullanmakta, sonrasında şiddete varan karşı çıkışlar başlamaktadır. Hakaret kastıyla bu sözleri söylemek suretiyle elçinin misyonunu ve mesajını sulandırarak kitleler tarafından algılanmasının önüne geçilmeye ve kurulu düzenlerini temelinden sarsacak olan elçilerin etkinlikleri yok edilmeye çalışılmaktadır.

Yapılan olumsuz propagandaların etkisi altında bu tip yaklaşımlar toplumun çeşitli kesimlerinde kabul veya ret edilirken elçiler bu sözlere takılıp kalmamış, Allah tarafından verilen görevi hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Çünkü onlar, kurulu düzen sahiplerinin ve sömürü düzeni destekçilerinin her zaman böyle yöntem izlediklerini, ilahi adalet ve misyona inanan insanların ise bu tuzağa düşmemeleri gerektiğini bilmekte idiler. Toplumumuzda da benzer yaklaşımlar sıklıkla kullanılmaktadır. Aykırı düşüncelere sahip olan, bulunduğu toplumu daha ileriye götürmek için yeni fikirler üreten, başkalarının zulme uğramasına seyirci kalmayıp onların haklarını savunan insanlara da günümüzde olumsuz anlamlar yüklenerek "deli", "aykırı" gibi yakıştırmalar yapılmaktadır. Egemen güçlerce, bencilce davranmayıp diğerkâm davranan bu bireyleri anlamaya çalışmak yerine, böyle yaftalamak daha kolay olmaktadır. Zira toplum içerisinde gerçekten akıl sağlığı zaafa uğramış olanlara da, kurulu düzene aykırı ve farklı düşünce üreten ve davrananlara da "deli" yakıştırmasının yapılması da bu düşünceden gelişmektedir.

Herkesin rutin yaşadığı ve aynılaştığı ortamda, tıpkı "sular ülkesinde ada olmanın en büyük suç sayılması" veya "körler ülkesinde görmek hastalıktır" gibi bu tipler de suçlanmakta ve toplumsal mahkûmiyet "deli" ifadesinde tecelli etmektedir. Oysa toplumun tüm kesimleri tarafından yaşanan, fakat çeşitli dünyevi kaygılarla dile getirilemeyen haksızlıkları ilk dile getiren kişi mahallenin delisidir! Toplumdaki, genel geçer kaideler dışında düşünme ve üretme yetisine sahip olduğu için gelecekte toplumu şekillendirecek ve önünü açacak yaklaşımları ortaya koyan kişi mahallenin delisidir! Kralın çevresinde bulunan Kahverengi Dil Sendromuna yakalanmış olan, uydurdukları yalan ve korkularla kralın gerçekleri görmesini, algılamasını ve sorunlara çözüm üretmesini engelleyen hasta bireylerin deşifre edilmesini sağlayacak olan kişi mahallenin delisidir! Kralı çıplak halde vatandaşlarının karşısına geçirip rezil olmasını sağlayan ve bu rezilliğin arkasından hegemonyalarını pekiştirmeyi düşünen yalaka ve rant çevresinin oyunlarını bozacak, kralın çıplak olduğunu haykıracak olan kişi mahallenin delisidir! Kendisi zulme uğramadığı halde, zulme ve haksızlığa uğrayanların dertlerine çözüm bulmak amacıyla ortaya çıkan ve hakkı savunan kişi mahallenin delisidir!


Tıpta kullanılan anlamı dışında “deli”; bulunduğu toplumda bir uygulama yapmadan önce "el âlem ne der", “bu olaydan nasıl bir kazanç elde edebilirim”, “kariyerime katkısı ne olur” ve "ne kaybedeceğim korkusu" filtrelerini kullanarak uygulamasını yapan akıllı (!) beyin sahiplerinden farklı olarak hiçbir zaman sonunu ve özellikle de çıkarını düşünmeden zulüm odaklarına karşı hakkı ve gerçeği haykıran kişidir. Bu kişi aynı zamanda aklını kullandığını sanarak iç hesaplarla ve gelecek endişesiyle yaşayan kişilerin aksine, ahir zamanda elinde ateşi tutar gibi zorluklar ve risk içinde hakkı üstün tutan ve çağımız insanı tarafından "deli" olarak nitelendirilendir.