27 Nisan 2015 Pazartesi

KURANDA İNCE AYRINTILAR



Yayınladıklarımız,  kurandan çıkarımlarımızdır, Doğruluğunu Kurandan teyit ediniz.
 Eğer Kur'an'ı yeniden okumanıza vesile oluyorsa; 

İş tamamdır, bizi görmezden gelin.

***

SABIR EYLEMİ

Kur’an’da birçok surede geçen zikir, tesbih ve sabır kavramları geçmektedir.

 “Şüphesiz ki, bunda zikir vardır, aklını kullanan ya da kulak verip işiten için o şahittir. Ve elbette biz gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattık. Bize yorgunluktan hiçbir şey dokunmadı. Öyle ise onların söylediklerine sabret. Ve gün doğmadan ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et. Geceleri ve secdelerin ardından da O’nu tesbih et. Çağırıcı, yakın bir yerden çağırdığı gün, dinle. O gün çağrıyı hak ile işitirler. İşte bu çıkış günüdür. Şüphesiz biziz yaşatan ve öldüren. Ve dönüş bizedir. O gün yeryüzü onlardan süratle yarılır. İşte bu haşirdir ki, bize kolaydır. Biz onların neyi söylediklerini biliriz. Ve sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Vaad edilenden korkan kimselere Kur’an ile zikret.” (Kaf, 37-45).

Kur’an’da sıkça karşılaştığımız bu üç kavram gerçekten çok önemli anlamlarla yüklü olup Kitabın temel kavramlardandırlar.

Zikir ; anmak, hatırlatmak, öğüt,

Tesbih ; Allah’ı yüceltmek, tenzih,

Sabır; Hak üzerinde istikrarlı bir şekilde direnmek, Allah yolundaki mücadelede sürekli olmak, kulluk bilinç ve görevinden taviz vermemektir.

Şüphesiz ki, bunda zikir vardır, aklını kullanan ya da kulak verip işiten için o bir şahittir. ” ifadesi belirli özelliklere sahip insanlar içindir. Ve bu insanlar her zaman ve mekânda bulunabilirler ve tarihin her döneminde Allah’ın adlandırmasıyla Müslüman olarak anılır. (Hac, 22: 78).

 “Sabırla ve salâtla yardım isteyin. Şüphesiz bu, huşu/bilinç içinde olmayanlara ağır gelir. Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler.” (Bakara, 2: 45, 46).

Bu ayetlerde iki tip insan anlatıldığı açıkça görülmektedir.

Birincisi; sabır ve salâtla yardım isteyen, huşu üzere olup Rablerine kavuşacaklarını ve O’na kesinlikle döneceklerini bilen insanlar.

İkincisi; sabır ve salâtla yardım istemenin kendisine ağır geldiği, huşu üzere olmayan, Rablerine kavuşacaklarını ve kesinlikle O’na döneceklerini bilmeyen gafil insanlar.
Ayette açıkça görüldüğü gibi, Rablerine kavuşmak isteyenlerin sabır ve salât eylemi içinde olmaları gerekir. Salât kulluk ile ilgili eylem ise, bunda istikrarlı ve sürekli olmak da sabırdır. Bu anlamda sabır da Müslümanlığın bir gereğidir.

Salât adet halini alıp otomatiğe bağlanmış bir takım sembolik bedensel hareketler olarak anlaşılır ve böyle değerlendirilirse; sabırdan da fakir, yetim, dul, ihtiyar ve çocuk gibi savunmasız halkın kursağından çalınan etlerle, pilavlarla, tatlılarla şişirilmiş göbeklerle ve çeşitli renklerdeki cübbelerle, doksan dokuz turları yapmaktan başka bir şey anlaşılamaz. Bu anlamda ve eylemdeki sabır ve salât kesinlikle tesbih olamaz...

 “Yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz iyilik (birr) değildir. Asıl iyilik; Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara mal vermek; Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere, inanmak; salâtı ikame etmek ve zekâtı vermektir. Antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarını yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler; işte doğru ve muttakiler olanlar onlardır.” (Bakara, 2: 177).


Bu mesajlarda sabır eylemi, kulluğun her türlü şartlarda yürütülmesinin bir gereği olarak öne sürülüyor. Ayetin tamamında iyiliğin şartları olarak sayılan değerlerin ısrarla ve sürdürülebilir biçiminde korunması işi, gerçek sabır olarak vurgulanıyor. Bu anlamda sabır, zikri destekleyici rolü ile kişinin, Allah’a karşı olan sorumluluk bilincinin artmasında önemli bir katkı sağlıyor…

AHİRET VE VAAD GÜNÜ


Kuran-ı Mübin’de Vaad kelimesi hayır ve şerle ilgili kullanılır. Söz verme. Tehdit etmek. Üstüne alma. Yapılmasına söz verilen şey. Birine söz vermek, sözle vaad etmektir. Birini bir kötülük ile tehdit etmek, korkutmak ve onu uyarmaktır. Verilen süredir(miad). Vaad kavramının anlamlarından hareketle “vaad günü” nü şöyle anlamlandırabiliriz: Söz verilen gün. Tehdit günü. Bunlarla birlikte  “vaad günü”  için  “kıyamet günü”  de denmiştir.

Everende bulunan bütün varlıklar için Allah Teâlâ bir yasa koymuştur. Ve bütün varlıklar bu yasa çerçevesinde varlıklarını sürdürürler. Aynı şekilde insanlarla ilgili kişisel ve toplumsal yaşamın temel yasaları da öğüt olarak verilmiştir. İşte bu yasalardan birisi, Kaf Suresinin19-29’ncu ayetler grubunda yer almaktadır.

Sarhoşluk gelince ölüm de hak Olur. “Kaçınmakta olduğun işte budur” denir. Ve Sura üfürülmüştür.  İşte bu vaad günüdür. Bütün nefisler bir sürücü ve bir şahit ile birlikte gelmiştir. İyice düşün! Sen bundan gafletteydin. Şimdi senden perdeni açtık, artık bugün gözün keskindir. Ve yakınındaki dedi: “Bu yanımdaki hazırdır.” Bütün inatçı kâfirleri cehenneme atın; hayrı engelleyeni, saldırganı, şüphe sokanı.” O ki Allah ile birlikte başka bir ilah edinendir. Onu şiddetli azabın içine atın. Onun yakınındaki dedi: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklıktaydı.” Dedi: “Benim yanımda birbirinize düşmanlık yapmayın. Ve elbette ben size vaadimi önceden bildirmiştim. Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” (Kaf, 50/19-29).

Ayetler grubu, “sarhoşluk gelince ölüm de hak olur” mesajıyla başlıyor. Diri olan bir kişi ve toplum için bu ayet bir vaattir; tehdit ve söz vermedir. Burada ölü ve diri kavramları biyolojik anlamda değil, inanç ve düşünce plânında anlaşılıp değerlendirilmelidir. Bu anlamda diriliği sürdürebilme, tevhit üzere var olma bilinci ve toplumun üzerine dayandığı doğru dinamikleri koruma gibi değerlerden uzaklaşma, onları savsaklama durumu bir toplumun yapısında baş gösterince ölüm kaçınılmaz olur. Çünkü toplumu oluşturan bireyler, kendilerini diri tutan değerlerden kopmuştur. Böyle büyük bir kopuş yaşayan söz konusu toplum ya yok olur ya da başka diri ve güçlü toplumların uydusu ve çıkar alanı olur/olmaktadır. Bu sonuç ise hiçbir toplumu meydana getiren bireyler tarafından istenen bir durum değildir. Aksine bu, sürekli kaçınılmakta olduğu söylenen bir gelişmedir. Ama yasa gerektiği biçimde doğru olarak bilinmez ve gerekli şartlar yerine getirilmezse, kuru kuruya, lafla kaçınmak ya da sarhoşluğun tehlikesinden söz edip ölümü istememek bir işe yaramaz.

Kur’an-ı Kerim bütünlüğü içinde,  ahret inancı konusu, ona iman etme bağlamında çok ciddi bir şekilde ele alınırken, diğer taraftan konuya çok yer verilmiştir. Allah’a iman etmiş ve Müslüman olmuş bir insan olabilmek için, ahiret inancı belli birkaç şarttan birisidir.


Suçlular cezasız kalmamalıdırlar. Yüce Adalet değeri, inanç ve düşünce sitemi olarak İslâm’ın çok avantajlı bir boyutudur. Bu boyut sayesinde Müslümanlar sonunda hesap vermeye ayarlı ve Allah’ı razı etmeye yönelik kişisel ve toplumsal davranışlarda bulunurlar. Onlar için vaad günü, özellikle yeryüzü cennetine ulaşmaktır. Yeryüzü cenneti olmayanların, ahiret cenneti de olmaz. Zaten dünya olmazsa ahiretin varlığının bir anlamı da olmaz.

Müslüman için vaad günü büyük kurtuluş ve mutluluktur. Müslüman olmayan için de tam tersidir.


AHİRET VE YALANMA

Kur’anı Mübin’de “kzb” kelimesi Türkçemizde Yalan, Yalancı, Yalanlayıcı gibi kelimelerin Arapçada anlam kökü dür.

Kur’an’da “yalan sayan ve yalanlayıcı(mukezzibin)” sözü, “inkâr etme” ile yakın bir anlama gelir. Bu anlamda sözün kendisi de üzerinde bulunduğu kişi da çok tehlikelidir.

Doğruyu olduğu gibi söylemek ve bir şeyi yerinde ve olması gereken konumunda bulundurmak kolaydır. Yalanlamak ve zalimlik özel, fazladan bir çaba gerektirir.

Yalanlayıcılar! İnsanlık tarihinin her döneminde bolca bulunurlar ve birbirlerine çok benzerler. Yalanlayıcılık velayeti, veraseti ve vesayeti korkunç bir mekanizmadır.

Kaf Suresinde hatırlatılan önceki yalanlayıcılara bir bakalım: “Önceki çağlarda Nuh’un kavmi, Ress halkı ve Semud kavmi de bütün bunlar yalan deyip yalanladı. Ad, Firavun, Lût’un kardeşleri de. Eykeliler ve Tubba’nın kavmi de. Bunların hepsi gönderilen elçileri yalanladılar. Sonunda vaad edileni hak edip gerektiği gibi cezalandılar. Biz ilk yaratmada yorulduk mu? Boşu boşuna onlar yeni yaratmadan kuşku duyuyorlar.” (Kaf, 50: 12-15).

Bunca topluluk yalanlamış. Yalanladıkları nedir, diye baktığımızda iki şey görüyoruz. Birisi “bunlar” dedikleri vahiy/mesajlar, diğeri de resuller/elçiler.  Bunu açık bir şekilde Kur’an’dan öğrendik

 Allah, ayetlerde geçen kavimleri yarattığı gibi sonrakileri ve bizi de yarattı, bundan sonra da yeni yaratmalar sürecektir. Boşu boşuna anlamsız yere kuşku duyuyorlar. Buradaki “kuşku duyuyorlar” ifadesinin anlamı aslında “inkâr ediyorlar” demektir.

Kişinin babası ve annesi var, kendinden önce yaratılan. Bunu bilmeyen, görmeyen, anlamayan insan var mı, olur mu? O halde neden şüphe ediliyor? Demek ki, işin içinde yalanlama var. Anneni, babanı ve seni de Allah yarattı. Bu yaratılış yeniden yeniye devam edip duruyor. İşte bu Allah için hiç zor değildir. Ne var ki iş burada bitmiyor, bir de ölüm sonrası ve yeniden inşa meselesi var.

*** 

Bütün Resuller tarih boyunca kendilerine verilen görevleri yerine getirmeğe çalıştılar. Ancak, bu görevlerin yerine getirilmesi, insanların çoğunun kendi heva ve heveslerine uymalarından ötürü hiç de kolay olmadı.

“Onlardan önce Nuh’un Kavmi ve onlardan sonra gelen topluklar da yalanlamıştı. Her ümmet, kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış gördüler! Böylece Rabbinin, inkâr edenler hakkındaki, “Onlar cehennemliklerdir”  sözü gerçekleşmiş oldu.”(Mümin, 40: 5, 6). 

“Allah’ın ayetleri hakkında tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Onlar, Kur’an’ı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar bilecekler. O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suda sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır. Sonra onlara, “Allah’ı bırakıp da ortak koştuklarınız nerede?” denilir. Onlar da “Bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, bizim önceleri taptıklarımız bir hiçmiş” derler. İşte Allah, inkârcıları böyle saptırır. Bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve böbürlenmenizden ötürüdür. Onlara, “Ebedi kalmak üzere cehennem kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür” denir” ( Mümin, 40: 69, 76).

Allah Teâlâ insanlık tarihi içinde gerekli gördüğü zamanlarda Resuller göndermiştir. Resuller çeşitli zaman dilimlerinde görev yapmalarına rağmen, hep aynı durumlarla karşılaşmışlardır. Kendilerine uyan çok az insan olmuş, çoğu ise onları yalanlamışlardır.

Ancak, en göze çarpan yalanlama ise sürekli ahret hayatına yönelik olmuştur. “Biz, ilk yaratılışta yorulduk mu? Boşu boşuna onlar yeni yaratılıştan kuşku duyuyorlar.” 

Ahirete inanma ise, İslâm’da çok önemli bir yer tutar. Hatta Kur’an’ın bir insana yol göstermesindeki şartlardan birisi ahirete kesin imandır. Bu durumu Bakara suresinin ilk ayetlerinde görüyoruz. “Ve onlar ahirete kesin olarak( gitmiş, görmüş, gelmiş gibi) inanırlar”(Bakara, 2: 4).